Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

VATANDAŞ OYUNU - TİYATRO

OYUNCULAR
ARİF - DOKTOR - HADEME - MEMUR MASKELİLER.

I. BÖLÜM

(Işıklar söner. Ortada sadece çok hafif bir aydınlık kalır. Maskeliler oyunda kullanılacak arkalıksız iskemleleri zıplaya zıplaya taşıyarak girerler. Çok renkli, hol ve pelerin gibi şeyler giymişler. Yüzlerinde yarım maskeler, gerek maskelerin ifadeleri gerek giyinişleri ile gerçek dışı bir halleri var. Usul usul ve koşuşarak sahneyi düzenlerler; bu arada bir iki defa gruplaşır; fısır fısır konuşurlar, dağılırlar. Kimi zaman ufak kahkahalar. Kahkahalar yavaş yavaş büyür. Birden ışık yanar. Maskeliler irkilirler. Birbirlerine susmalarını ihtar ederler.)

— (Hafiften) Sus kardeşim, sus!
— Sus yahu sus.
— (Sesler yükseliyor.) Şışt.
— Sus efendim sus. -Şışt!
— Şışt!
— Sus tıs tus.
— Sus susuz tuz.
— Kus kuskus.
— Sus pus.
— Pus pulus.
— Puslu tuz.
— Tuzlu muz.
— Uyuz.
— (Hep bir ağızdan) Suuuus! (Bu sefer seyircilere dönerler, onlara sus demeye başlarlar. Dolaşırlar. Yavaş yavaş bu bir şarkıya dönüşür ve dans etmeye başlarlar. Oynadıkları Çepikli.)
— Susalım susalım susalım. Bitsin artık curcuna.
Başlayalım oyuna. (Yavaş yavaş seslerini azaltarak çıkarlar).

ÜSTÜN (içeriye girer. Gülen bir yüzle, içten gelen bir sesle seyirciye) — Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Bize can getirdiniz, hayat getirdiniz, hoş geldiniz.
(Maskeliler birden görünüverirler. Sert bir tonda Üstün'e "Sus" derler.)

ÜSTÜN — Oyun yerimiz sizlerle var oldu. Sesinizle, renginizle doldu: (Gene Maskeliler'in müdahalesi. "Sıst!" Üstün rahatsız olur.)

ÜSTÜN - Efendim, Vatandaş Oyununun taklidini aldım. Şöyle usulüyle, üslubuyla sizlere seyrettireyim. Haydi, oyun başlasın da gecemiz hoş geçsin. (Maskeliler kaybolur. Üstün bir kenara çekilir.)

ARİF (Âdeta yuvarlanarak içeriye girer.) — O senin babandır, baban. (Bir adım atar. Tesadüfen o sırada karşısında da Üstün var. Bu sözler ona söyleniyor gibi olur.) Rezil. (Aynı oyun) Turşu beyinli. (Aynı oyun) Çöp kutusu kapağı suratlı herif. (Üstün boyuna irkiliyor. Arif bir seyirciye) Babasıdır değil mi, babasıdır. Soyudur değil mi, soyudur. Sopudur değil mi sopudur. (Üstün'e) Bizi ne sandın sen, çöp kapağı kutusu suratlı herif. Babandır o, baban. (Adeta dans ederek. Neşeli sanki. Gülünç bir dans.) Babandır da babandır. Soyundur da sopundur. (Durur) O senin babandır çöp suratı kapaklı kutusu herif. Anladın mı, suratı kutusu kapaklı çöp. Daha ne? Nah sana. (Üstün'ün suratım karışlar.) Bu da babana. (Aynı oyun) Bu da soyuna sopuna. (Üstün'ün sabrı kalmaz. Bu sefer o Arif’in suratını karışlar.)

ARİF (Birden aptallaşır; sakinleşir. İlk defa olarak Üstün'ün varlığını fark eder. Seyirciye) — Ne oluyor buna? (Üstün'e) Arkadaşım, sen kafayı biraz üşüttün mü?

ÜSTÜN — Sana sormalı.

ARİF — Neyi?

ÜSTÜN — Onu.

ARİF — Ha, sekiz, dokuz, on. O onu mu?

ÜSTÜN - Hayır, unu.

ARİF — Ne unu?

ÜSTÜN — Sabunu.

ARİF (Artık kızar.) — Hadi ordan, zaten derdim başımdan aşkın. Gelmiş burada benimle dalga geçiyor.

ÜSTÜN — Kim kimle?

ARİF - Hekimle.

ÜSTÜN — Nee?

ARİF — Hekimle hâkim, kimine sim, kimine dikim.

ÜSTÜN — Hey, ne oluyoruz?

ARİF — Ne yapalım, dalga geçmek sırası bana geldi.

ÜSTÜN (Kızar, işine git gibilerden) — Eeee!!!

ARİF (Dikilir, ne olmuş gibilerden) — Eeee???

İKİSİ BİRDEN (Horoz gibi diklenirler) Eeee!??? (Birbirlerine ters ters bakarlar. Küçümser bir ifade. Burun kırıp omuz silkerek arkalarını dönüp giderler. Bir iki adım sonra zınk diye dururlar. İrkilmişler. Merakla geri dönerler. Birbirlerinin yüzüne bakarlar.)

ÜSTÜN — Allah Allah, tıh tıh tıh.

ARİF — Allah Allah, tıh tıh tıh. (Üstün Arif'e yaklaşır, onu profilden inceler. Arif irkilir. Üstün yerine döner. Bu sefer Arif gider, ötekine tam karşıdan bakar. Aynı oyun. Üstün gelir, Arif'in ellerini inceler. Aynı oyun. Arif gider, Üstün'ün ağzını açar, dişlerine bakar. Aynı oyun.

ÜSTÜN gelir. Arif'i koklar. Aynı oyun. Tanıyamaz gene. Geri döner. Arif artık ötekine sinirlenmiş, gider, parmağım Üstün'ün yanağına sürter ve tadına bakar.)

ÜSTÜN — Ne oluyoruz? (Eliyle yalama işareti yapar.)

ARİF — Sana sormalı, ne oluyoruz? (Burnu ile koklama işareti yapar.)

ÜSTÜN — Canım efendim, ben seni bir yerden tanıyorum da, onun için baktım.

ARİF — Sen beni tanırsın da ben seni tanımaz mıyım; ben de onun için baktım.

ÜSTÜN (Sevinir.) — Beni tanıyorsun?

ARİF — Tanıyorum.

ÜSTÜN — Çok mu?

ARİF — Eh şöyle böyle.

ÜSTÜN — Ne kadar, ne kadar?

ARİF — Bir iki kilo.

ÜSTÜN — Aaaa, çok az.

ARİF — Beş kilo.

ÜSTÜN — Yok, daha, daha.

ARİF (Seyirciye) — Herif yüzde isteyen levazım memuru gibi çekişiyor.

ÜSTÜN (Birden, yavaş yavaş artan bir haykırışla.) — Aaaa! Aaaaaaa! Dur dur dur! Duuuuuuuuuuurrr!!! (Yavaş sesle) Dur dur dur!

ARİF —Hır hır hır.

ÜSTÜN — Dur dur.

ARİF — Geç. (Yer değiştirirler.)

ÜSTÜN — Dur dur dur.

ARİF — Geç geç geç. (Tam yer değiştirecekleri sırada Üstün "ortada dur" diye bağırıverince -neredeyse tanıyacak-Arif artık işi iyice alaya alır. Geç dur diye trafikçilik oyununa başlayıverir.)

ARİF — Dur ulan, dur taksi. Geç lan hırbo. Duur. Buyurun beyefendi geçin. Ulan otobüs hususiye yol ver. Hususi, pas ver. (Yüksek.) Vazife efendim, istemem. (Hafif.) Yan cebime koy. Dürt, dürt, cart, curt. Ehliyet, fren, muayene, ceza. Efendiiii, aza. Haydi, keleş oğlu keleş, tosla yirmibeş.

ÜSTÜN (Elleri cebinde) — Ne oluyoruz?

ARİF (Omuz silkerek.) — Hizmet ediyoruz. (Es.)

ÜSTÜN — Tam tanıyacaktım seni. Dilimin uçundaydı, kaçırdım. (Birden ikisi birden) Aaaa! Sen, sen! (Seyircilere.) Tanıdım, tanıdım. Tanıştık. Tanıdı. Tanıdılar. Ay, ay, (Birbirlerine) Vay vay vay. Vaaayyü (Sarmaş dolaş olurlar. Ayrılır, seyircilere koşarlar; tanışmanın heyecanıyla onlara bir şeyler söylerler. Geri dönerler. Birbirlerini görürler. Sanki ilk defa görüyormuş gibi "Vay" diye bağrışır, koşarak sarmaş dolaş olurlar. Aynı oyun birkaç defa tekrarlanır. Nihayet bir ara kucaklaşma sırasında Arif birden irkilir, duraklar, Üstün'ü dürter, dönüp bakarlar. Arif iyice aptallaşmış, Üstün çok normal bir şey görmüş gibi.

ÜSTÜN — Hay Allah gene mi onlar? (Maskeliler ellerinde pankartlar içeri girerler. Pankartlarda "Böyle oynanmaz", "İyi oynayın", "Can sıktınız", "Yuh" gibi yazılar var. Bir tören geçiti gibi ortayı doldururlar.) Sanki oynamaya fırsat bıraktınız da!

ARİF — Hadi bakalım dışarı.

ÜSTÜN — Derdinizi başkasına anlatın. Rejisöre, ışıkçıya, tenkitçiye:

ARİF — Hadi, hadi rejisöre. (Maskelileri dışarı çıkarırlar. Birbirlerine bakıp "ne yaparsın" işareti yaparlar.)

ÜSTÜN — Evet, evet!

ARİF — Nerede kalmıştık?

ÜSTÜN — İşte, şeyde...

ARİF —Vallahi...

ÜSTÜN — Evet...

ARİF — İşte böyle.

ÜSTÜN — Yaa!

ARİF — Yaa!

ÜSTÜN —- Eee, ne haber.

ARİF — İyilik sağlık.

ÜSTÜN — İyi iyi.

ARİF — Senden ne haber.

ÜSTÜN — Sağlık iyilik.

ARİF — A, çok iyi, iyi.

ÜSTÜN — Daha ne haber?

ARİF — Eh işte.

ÜSTÜN —- Ben de eh işte.

ARİF (Sakin) — Hangi işte? (Hangi iştesin anlamında.)

ÜSTÜN (Sakin) —- Evet, enişte.

ARİF — Ha. Eli işinde.

ÜSTÜN — Ya, dübeşinde. (Çok sakin sahne.)

ARİF — Vah vah vah. (Yüzlerde kötümser bir ifade.)

ÜSTÜN — Vah vah vah.

ARİF — Daha daha nasılsın.

ÜSTÜN — Daha daha iyi.

ARİF — Vali vah vah.

ÜSTÜN — Havalar kötü sular kötü, işler kötü.

ARİF — Ya, oh oh oh.

ÜSTÜN — Sen kötü, ben kötü, o kötü.

ARİF — Vah vah vah.

ÜSTÜN — Namus yok, iman yok, ahlak yok.

ARİF — Oh oh oh oh.

ÜSTÜN — Rezalet, kepazet, siyaset. (Arif sinirlenmiş bir zamandan beri. Bir tokat- sallar.

ÜSTÜN kımıldamaz. Hemen ve hızlı hızlı.)
Hava iyi su iyi iş iyi
Sen iyi ben iyi o iyi
Namus var iman var ahlak var
Selamet nefaset siyaset.

ARİF (Seyirciye) — Şamar oğlanı olduğu nasıl da belli. Tokatı yiyince ağız değişti. (Arif'in yeni bir tokan.)

ÜSTÜN (Aynen) — Namus yok iman yok ahlak yok Rezalet siyaset kepazet.

ARİF — Hani tokat yerine para yese kim bilir nasıl değişecek. (Seyirciye söyledi bunu.) Hey gidinin gidisi zıpır Üstün.

ÜSTÜN — Hey gidinin gidisi çemiş Arif.

ARİF — Bana bak, sen çok değişmişsin. Eski çapul halin kaybolmuş.

ÜSTÜN — Para, birader, para. İnsanı o adam ediyor. Paran var mı, insansın. O zaman her kapı sana açık, her işin yolunda. Aman efendim, buyurun efendim. Varsa paran memleketin efendisisin.

ARİF — Ne o, mirasa mı kondun?

ÜSTÜN (Güler) — Yok canım.

ARİF — Totodan mı kazandın?

ÜSTÜN — Yok canım.

ARİF — Futbolcu mu oldun?

ÜSTÜN — Ben? Ayağını kaldırmaktan aciz ben?

ARİF — Şarkıcı mı oldun?

ÜSTÜN — Bana şarkı söyletmeye kalkma. Burada seyirci kalmayacak.

ARİF — E, birader ne oldun?

ÜSTÜN — Meşhur adam oldum.

ARİF — Anlaşıldı, partici oldun. Bir iki sesli nutuk, bir iki sessiz nutuk, bir göz, bir kaş. Desene seni de kaybettik.

ÜSTÜN — Yok canım, ben enayi miyim. Bir tabak yemek için batağa batmaktansa bir kenarda durup çanak yalamak evladır.

ARİF (Karakteristik bir tonda) -— Anlamadım.

ÜSTÜN — Çanak yalamanın sanatını öğrendim.

ARİF — Anlamadım!

ÜSTÜN — Anlarsın. Her cins, her boy, her renk çanak yalamaya başladın mı, ötesi geliyor. Bir alıştın mı adım başında bir çanak çıkıyor karşına. Yağlı, yüklü çanaklar.

ARİF — Anlamadım!

ÜSTÜN — Çanak yalaya yalaya adam oluyorsun, o zaman da millet senin çanağını yalamağa başlıyor.

ARİF — Anlamadım!

ÜSTÜN — Hah, bak şimdi anlarsın. İyi bak, bizim sanatın sırrını öğren.

(Bu sırada Maskeliler içeri tek sıra halinde dalarlar. Vücut belden kırık, gövde yere paralel, eller sarkmış hızlı hızlı yürüyorlar. Üstün'ün el şaklatmasıyla dururlar, dönerler, doğrulurlar, köpek gibi ellerini kaldırıp dillerini sallarlar. İkişer ikişer gelip Üstün'ün ellerini yalarlar öpüp başlarına götürürler. Sonra geldikleri gibi çıkıp giderler.)

ÜSTÜN (Pişkin sırıtır) — Anladın mı şimdi?

ARİF (Kızgın) — Tuuu sana.

ÜSTÜN (Pişkin) - Yağmur yağdı.

ARİF — Ne? (Donup kalır.)

ÜSTÜN — Hoppala, dili damağı tutuldu, dondu kaldı. (Seyirciye.) Demek bu devirde bile bu kadar cahil, bu kadar saf adam kalmış ha. Ee, ne yapsın, taşralı işte, köylü.

ARİF (Toplanır) — Üstün, sen tam benim aradığım adamsın.

ÜSTÜN — Ne gibi?

ARİF — Yüzsüz, utanmaz, yırtık, yapışkan, becerikli...

ÜSTÜN - Ve meşhur.

ARİF — E canım adamın bu kadar meziyeti olur da meşhur
olmaz mı? Sen benim derdime çare bulabilirsin.

ÜSTÜN — Ne, dertli misin?

ARİF — Hastayım hasta.

ÜSTÜN — Hastalığın ne?

ARİF — Gel söyleyeyim. (Kulağına eğilir.) Fısır, fısır, fısır.

ÜSTÜN — Ne?

ARİF — Ya?

ÜSTÜN — Olur mu yahu?

ARİF — Vallahi oluyor?

ÜSTÜN — Olmaz olmaz.

ARİF — Olur olur.

ÜSTÜN (Seyirciye) — Canım siz söyleyin. Hiç bir va...

ARİF (Atılır) — Sus gözünü seveyim sus.

ÜSTÜN — Canım, bir kelimeden bir şey olur mu?

ARİF -— Olur dedik ya, ne yapayım illetim var. (Seyircilere) O kelimeyi duyunca kendimi kaybediyorum. Hastalık efendim hastalık.

ÜSTÜN (Seyirciye) — Aman çok merak ettim. Durun bakalım ne olacak. (Arife) Hey buraya bak vatandaş.

ARİF (Vatandaş sözünü duyunca ciğerlerinden gelme müthiş bir böğürtü koparır. Gözleri yerlerinden fırlar, boynu uzar. Vücudu çarpılır. Titrer, sarsılır, böyle bir çırpınma. Sonra Üstün'ün üzerine atılır.

ÜSTÜN korku ile kaçar. Arif kovalar. Arif, Üstün'ün koluna yapışır, garip bir sesle) — At bir tekme. (Üstün aptallasın Arif gırtlağına sarılır onun. Aynı sözü tekrarlar. Üstün can havliyle tekme sallar. Arif memnun. Arkasından döner hemen. Aynı söz, Üstün'ün tekmesi. Aynı oyun. Arif hep tekrarlıyor) Daha, daha daha... (Arif seyircilere saldırır onların da tekme atmasını ister. Atmayanın üstüne yürür. Her tekmede) Ohh! (Gülünç bir sahne. Birden durur. Üstün'e) Vatandaş senin babandır. Babandır da babandır. (Şarkı söyler) Babandır da babandır... Babandır da babandır. (İlk böğürtüye benzer bir sesle bir iskemlenin üzerine yığılır.)

ÜSTÜN (Hayretten gözleri açılmış. Kocaman bir) — Anaa (çeker. Sonra korka korka) Arif.

ARİF (İnleyerek) — İşte böyle. Vatandaş dediler mi bana ipin ucunu kaçırıyorum.

ÜSTÜN — Vay babam vay. Sen fena hastasın Arif.

ARİF — İşte o zaman canım deliler gibi tekme yemek istiyor.

ÜSTÜN — Anladım, sen vatandaş hastalığına tutulmuşsun. Tekme yiye yiye tekme yemeden edemez olmuşsun. Peki, yahu bu nasıl oldu?

ARİF — Birader adam vatandaş olur da böyle olmaz mı? İşte ben de vatandaş olmaya kalktım. Kalktım kalkalı böyleyim.

ÜSTÜN — Vah zavallı biçare, vah zavallı arkadaş, vah zavallı kafadar.

ARİF — Biliyorsun ortaokulun birine kadar seninle beraberdik.

ÜSTÜN — Vah zavallı zavallı (birinci zavallı sıfat, öteki isim, şeklinde) vah biçare biçare.

ARİF — Sen memur oğlu, devam ettin okumaya ikmalle iltimasla.

ÜSTÜN —- Vah biçare zavallı. Vah zavallı biçare.

ARİF (Kızıyor yavaş yavaş) — Ben bir çaktım iki çaktım. Baktık olmayacak.

ÜSTÜN — Vah vahoğlu vah vah. Vah vahkızı vah vahvah.

ARİF (Üstün' ün gırtlağına sarılır; ağzını kapar. Hızla anlatır.) — Baktım olmayacak.. Hem peder de garip köylünün biri; döndüm köye, tarlaya. Arada askerliği de savıverdim.
Verdim kendimi toprağa. Toprak dediğin de beş adım yer. Taşını toprağını yesen bir ay idare etmez. (Bu sırada Üstün Arif'i dürter, bakarlar, gene maskeliler geliyor. Aralıklı tek sıra halinde ortayı doldururlar. Maskeliler ellerini açar, daha doğrusu avuçlarını. İçlerinden biri onlardan ayrılıp, ortaya çıkar, jimnastik yapar gibi ellerini kollarını sallayarak, ağzını açıp kapayarak bir nutuk söyler, çok kısa fakat çok süratli. Bu sessiz bir nutuktur. Ötekiler ise başparmaklarının tırnaklarım vurarak alkışlarlar. Konuşan onlara yaklaşıp avuçlarına bir şeyler boşaltır. Sağa sola pozlar atarak. Ötekiler sevinir, dans ederek dışarı çıkarlar.)

ARİF — Ne halt etti bunlar?

ÜSTÜN — Görmedin mi, toprak dağıttılar.

ARİF — İlahi, bu işi yapacak başka yer mi bulmamışlar?

ÜSTÜN — Yeter artık birader, nedir çektiğimiz bunlardan, nere baksan onlar. Şöyle huzur içinde bir çift laf edemez olduk. Sürü sürü doldurdular her yeri.

ARİF — Kimler?

ÜSTÜN — Vatandaş parçaları.
(Arif, titreyecek olur. Üstün hatasını anlar. Telaşla üzerine çullanır, ağzını kapar, Arif sakinleşir.)

ÜSTÜN — Bana bak, derdini anlatıyordun, hadi devam et.

ARİF — Ha! Bir gün dediler ki, "Seni bizim köyün ağası çağırıyor." Allah Allah bu da nesi, beni ne tanır, ne eder kalktım, vardım yanına, bir de ne göreyim, millet yanında el pençe. Nahiye müdürü, maarif memuru, ziraat memuru, bir iki de emniyet memuru.. O kadar adamın el pençe durduğunu görünce benim ne haddime dedim, hemen secdeye kapandım, yere yattım, ayağının ucuyla şöyle bir itip "Kalk len hergele" dedi. Herkesler güldü. Bu kadar adam güldüğüne göre herhalde gülmek lazım dedim, ben de güldüm.

ÜSTÜN — Uzatma kısa kes.

ARİF — "Bana bak," dedi. "Dışarda iki üç sürü var, toparla onları, kat önüne götür Suriye'de sat, oradan altı, yedi parça, hani naylonlu, parlonlu zamazımgolu karı çamaşırı var ya, onları al getir bana. Beylere lazımmış" dedi, yanındakileri gösterdi. Amanın bu lafları duyunca bir utandım, bir utandım o kadar adamın yanında kadın şeysinden söz edilir mi hiç? Sonra bir lokma düşününce de ağrıma gitti. Düpedüz kaçakçılık yapacağız.

ÜSTÜN — İyi ya, sen de arada faydalanırsın.

ARİF — Benim aklım almaz. Ben hık mık edince "İşte bunlar böyledir." demeye başladı, "Ekmeğini sen verirsin, derdi oldu mu sen yorulursun, sonra iş verdin mi hık mık ederler." Ben de dayattım yapamam diye.

ÜSTÜN — Ne yapıyorsun, o kadar adamın yanında ağa bozulur mu?
ARİF — Ben onu bozmadım, o bana bozuldu. "Yıkıl karşımdan köpekoğlu köpek, topla tasını tarağım, defol buralardan, zaten kabahat sana tarla verip de çalıştıranda." dedi. Ben de hışımla fırladım, gittim. Kapının dışında ağanın köpeğine rastlamayayım mı? Köpoğlu olmanın acısını ondan çıkardım, bastım tekmeyi. Ve tuttum karakolun yolunu. Karakola vardım ki haberi benden önce gitmiş. Komiser "Gel lan buraya." deyince, sağı solu şaşırdım. Sonra bana ne dedi biliyor musun? "Ulan" dedi...

ÜSTÜN — Ulan nankör herif, sen bunu nasıl yaparsın?

ARİF — Sen nereden biliyorsun.

ÜSTÜN — Yıllardan beri bu işin içindeyiz. Bilmiyorum ama tahmin ediyorum.

ARİF — Neyse, ben de, "Ne yapmışım ki beyim?" dedim.

ÜSTÜN — Ne yapmışsın, ağanın bir tanecik köpeğine tekme atmışsın.

ARİF — Hah, öyle dedi, "Aman, zaman" demeye kalmadı..

ÜSTÜN — Tekmeleyecek köpek mi bulamadın, be köpek. Ağa gibi köpeğe düşkün bir köpeğe düşkün bir köpeğin köpeğini, yok şey köpeğin ağasının eeehhh!

ARİF — Yahu, komiser efendi, bir de beni dinle...

ÜSTÜN — Vatandaş, efendi demek kanunen yasaktır. Kanunlara muhalefet ha? Ben sana gösteririm.
ARİF — Anlaşıldı anlaşıldı, sen de ağanın adamısın.

ÜSTÜN — Vazife başında memura hakaret ha! Ben sana gösteririm vatandaş!...

ARİF (Anlatıyor) — Sinirimden ne yapacağımı şaşırdım. Durup şöyle yüzüne bir baktım; dik dik baktım.

ÜSTÜN — Ne, vatandaş! Türk vatandaşı şaşı bakmaz. Ben sana gösteririm.

ARİF — Artık diyecek söz bulamadım. Heybemi sırtıma vurduğum gibi kapıya doğru yürüdüm.

ÜSTÜN — Ne, vatandaş! Türk vatandaşı sırtında yük taşıyamaz. Ben sana gösteririm.

ARİF — Bunu da duyunca her tarafım zangır zangır titremeğe başladı. Komiser de o sırada heybemdeki bir kesekâğıdını görmüş olacak ki...

ÜSTÜN —- Ne, vatandaş! Gazeteden yapılmış kesekâğıdı kullanmak yasaktır. Ben sana gösteririm.

ARİF — Sabrım tükendi. Elimi cebime daldırıp bütün kâğıtları çarptım yüzüne. Hem kâğıtları topladı, hem de..

ÜSTÜN — Ne, vatandaş! Türk kâğıdına hakaret ha! Türk kâğıdına hakaret! Vatandaşa hakaret, hakarete vatandaş, vatandaşa hakaret, vatandaşa hamaset, vatandaşa mesken, vatandaşa doktor, vatandaşa su! Seni gidi vatandaş oğlu vatandaş!

ARİF — Babandır.

ÜSTÜN - Seni gibi vatandaş kızı vatandaş.

ARİF — Anandır.

ÜSTÜN — Seni gibi vatandaş çocuğu, daşvatandan, olma. tandaşva.

ARİF — Soyundur da sopundur, anandır da babandır.

ÜSTÜN — Vatandaşsın vatandaş.

ARİF — Babandır da babandır.

ÜSTÜN — Beş paralık vatandaş.

ARİF — Soyundur da sopundur.

ÜSTÜN — Vatandaşa bakınız top tüfek atınız. Yuuu!..

ARİF — O sırada masa işte böyle bağırdı.

ÜSTÜN — Nee?

ARİF — Baktım camlar, çerçeveler, evler, binalar, yerler, gökler başladılar öyle bağırmaya; yuh çekmeye. Çoluk çocuk, kadın erkek tepiniyorlar, "Enayiye bak, vatandaş oldu" diye. Ben kaçacak delik arıyorum. Derken içlerinden bir fırladı: "25'e, 25'e" diye bağırmaya başladı. Millet kuyruk oldu. 25'i veren tekmeyi basıyor bana. Kan ter içinde kaldım. Ondan sonrasını hatırlamıyorum.

ÜSTÜN — Meğerse bütün bunlar rüyaymış, değil mi?

ARİF — İnsaf birader, doğru dürüst bir rüyalarımız kaldı. Rüyalarımız da böyle kâbuslu geçerse vay bizim halimize.

ÜSTÜN — Demek hepsi gerçek ha?

ARİF — Hem de nasıl?

ÜSTÜN — Vah benim garip arkadaşım!

ARİF — İşte böyle! Anlıyacağın, damgayı yedik. Vatandaş olduk! Ne yapalım, başa gelen çekilir. Buralarda artık beni yaşatmazlar dedim. Ver elini İstanbul. Ya! Hastayım, işsizim, evsizim. Anlayacağın perişanım.

ÜSTÜN — Dua et bana rast geldin. Yoksa bir yol kenarında can verirdin de, kimse dönüp bakmazdı. Ben senin halinden anladım. Ne de olsa, ben de bir ara, pederin emekli maaşına kalınca vatandaşlığı tattım.

ARİF — Seni bana Allah gönderdi.

ÜSTÜN — Şimdi sana ev bulacağız. Gel bakalım, dolmuşa binelim. (Maskeliler içeri girer hemen bir dolmuş yaparlar. İçlerinden biri Üstün'ün koluna yapışır.) Hayır kardeşim.
Aksaray'a gitmeyeceğiz. Yok efendim. Aksaray değil. Yahu bırak! (Zorla içeri tıkılır.) Hay Allah! Ama arkadaşa yer kalmadı. Bari onu da bagaja koy. (Dolmuşla biraz giderler.) Aman Arif, koş otobüs kaçıyor! (Maskeliler tıklım tıklım bir otobüsü canlandırırlar. Üstün ile Arif onların arasına uzanır.)

ARİF — Hey Üstün, anlamadığım bir şey var. Dolmuşta da öyle, burada da öyle.

ÜSTÜN — Ne?

ARİF — Yarım saattir olduğumuz yerde durup duruyoruz. Ne ileri gidiyoruz, ne geri.

ÜSTÜN — Sen de amma cahil kalmışsın. Büyük şehirlerde vasıtalar gitmek için değil, durmak içindir.

ARİF — Eee, ne diye binersiniz onlara? Yürüsenize!

ÜSTÜN — Âdet olmuş bir kere, binmezsen ayıplarlar.

ARİF — Üstün, biz sıramızı savdıysak inelim hadi, benim canım çıktı. (Maskeliler gider.)

ÜSTÜN — Nihayet geldik, yürü peşim sıra.

ARİF — Nereye geldik? (Ortayı dönüyorlar.)

ÜSTÜN — Senin eve.

ARİF — Yok canım, bu kadar kolay mı ev bulacağız?

ÜSTÜN — Ee büyük şehirde yaşamanın hali başkadır, bütün kolaylıklar hazırdır.

ARİF — Yok canım.

ÜSTÜN — Sen ne diyorsun, devlet bu iş için yüzlerce adam besliyor.

ARİF — Yok canım.

ÜSTÜN — Vermiş devlet baba bunlara vazife, kimse barksız kalmayacak demiş, her kolaylık sağlanacak demiş.

ARİF — Yok canım.

ÜSTÜN — İşte bu yüzden cümle cihanın izbeleri, kovukları, mağaraları, mahzenleri, harabesi emrine amade, seç seç al.

ARİF — Yok canım.

ÜSTÜN — önüne bak, önüne bak. (Sinirlenmiş.)

ARİF (Bakar) — Ne oldu?

ÜSTÜN — Boğulacaksın.

ARİF (Sıçrar) — İmdat (Toparlanır) Ne var önümde?

ÜSTÜN — Siz şu vatandaşlar ne de çemiş oluyorsunuz. Hey Allah’ım. Yolda yürüyorsun, yolda. Tarlada değil.

ARİF — Eeee?

ÜSTÜN — Yolda öyle yürünmez? Taşlara basa basa yürüyeceksin. Sıçrayacaksın, paçaları sıvayacaksın, icabında yüzeceksin. Bir gözün yerde olacak, çamurlara, çukurlara bakacak; bir gözün arkada olacak, vasıta geliyor mu üzerine, kollayacak. Öğren yolda böyle yürünür.
(Arif onun tarif ettiğinin iki misli mübalağa ile korkulu telaşlı yürümeğe başlar. Üstün onun elinden tutmuştur, boğuşa boğuşa giderler.)

ARİF — Üstün ayakkabımın teki çamurda kayboldu.

ÜSTÜN — Sen pantolona sarıl, o da gitmesin. Dur geldik. (Bu sırada maskeliler ortaya gelirler. İskemleleri ortaya getirirler. Onlarla birlikte garip bir şekil yaparlar. Çömelirler. Yatarlar, iki büklüm olurlar.)

ARİF (Şaşırmış) — Ne yaptılar bunlar böyle?

ÜSTÜN — Gecekondu yaptılar? Sana da orada bir yer buluruz. (İskemlelerde hep birlikte karışık bir şekilde oturmuşlar.) Gel bakalım şuna biz de girelim.

ARİF — Kapısı yok bunun.

ÜSTÜN (Tersler) — Evi buldun da kapısı kaldı. (İskemleler-deki kalabalığa onlar da karışırlar.)

ARİF — Ayağımı nereye basayım?

ÜSTÜN — Bassana oraya.

ARİF — Eeee, adamın ayağı var.

ÜSTÜN — Hey Allah’ım, sanki o herifin ayağına otobüste hiç basmadılar, bas hadi.

ARİF — Şu ışığı bir yaksak, göz gözü görmüyor.

ÜSTÜN —- Evi buldun da ışığı kaldı.

ARİF — Doğru (çekinerek) Su...

ÜSTÜN — Evi buldun da suyu kaldı.

ARİF — Doğru. Pencereyi açsak bari.

ÜSTÜN (İyice tersler) — Evi buldun da penceresi kaldı.

ARİF — Havası kalmamış da.

ÜSTÜN — Evi buldun da havası kaldı.

ARİF — Peki, peki...

ÜSTÜN — İşte şurada bir yerde kıvrılır yatarsın.

ARİF — Ama orada bir adamın ayağı, bir adamın da kafası var.

ÜSTÜN (İyice sinirli) — Allah Allah..

ARİF — Doğru doğru, evi buldum da yatacak yer kaldı.

ÜSTÜN — Canım kafanı buraya koyarsın...

ARİF — Ayağım dışarıda kalır. (Çok sakin pozda söyler bunu.)

ÜSTÜN — Sonra da ayağını buraya koyarsın...

ARİF — Kafam dışarıda kalır.

ÜSTÜN — Eee, tamam işte.

ARİF — Doğru tamam.

ÜSTÜN — Şu tarafa döndün mü? Hela!

ARİF — Bu tarafa döndün mü misafir odası, şu tarafa döndün mü yemek odası, alt çocuk odası, üstü sucuk dolabı.

ÜSTÜN — Tamam, hadi inelim. (Evden çıkarlar.) Köftehor, evi beğendin galiba, yüzün gülüyor.

ARİF (Seyirciye) — Duyduk duymadık demeyin, bu surat ev beğenmiş adam suratıdır.

ÜSTÜN — Haydi para.

ARİF — Ne parası?

ÜSTÜN — Ev parası.

ARİF — Aç avucunu. (Sanki gizli bir şey koyar.)

ÜSTÜN — Hani para?

ARİF — Hani ev?

ÜSTÜN — İşte ev.

ARİF — Böyle evin parası da işte öyle olur, git işine.

ÜSTÜN — Çıldırdın mı sen, nesini beğenmedin evin. Bak bir kere, bütün şehir ayağının altında. (Yukarı çıkar.) Erenköy, Vaniköy, Yeniköy, Çengelköy, Ortaköy, Sinemköy, Kadıköy, Karaköy, Yeşilköy...

ARİF — Bakırköy, Bakırköy...

ÜSTÜN — Cümle lokantaların kokuları, cümle sazların sesleri hep burada. Daha ne?

ARİF — Cümle cihanın dayakları da burada. Daha ne?

ÜSTÜN — Peki, peki, peki.. Anlaşıldı, memnun kalmadın buradan. Bak sana başka kolaylık. Gidersin Tophane'ye, âlâ sabahçı kahveleri vardır. Bir çay parasına geçirirsin geceni, tamam mı?

ARİF — Peki ne yapalım.

(O sırada Maskeliler telaşla ayağa fırlar, iskemleleri eski yerlerine koyup dışarı kaçarlar.) Gene ne oldu bunlara?

ÜSTÜN — Uzaktan polis göründü. Gecekonduyu sırtladıkları gibi başka yere taşıdılar.

ARİF (Seyirciye) — İyi ki ben burada kalmamışım. Yoksa sabah akşam bizim evle köşe kapmaca, saklambaç, kovalamaca oynayacaktık.

ÜSTÜN — Bak Arif çiğim, sen bilmiyorsun, bir Hamiyeti Seven Yufka Yürekli İş Adamları sosyal kulübü var. Hamiyet onun başkanı, ben de başkan vekili. Şimdilik kumar oynatıp para kazandırıyoruz kulübe; arada sırada balolar, partiler, çaylar... Yılda bir milyon topluyoruz. Elimizdeki para hele bir yüz milyon olsun fakir vatandaş içiri bir şehir yapacağız, bir şehir kuracağız ki, çeşmelerinden su yerine ballar akacak. İstanbul'un en mutena yerinde kat kat binalar; binalarda kat kat odalar; odalarda kat kat döşekler olacak. Evin mi yok, yurdun mu yok, paran mı yok, merhaba deyip dalacaksın içine. Buyur edecekler hamama; hamamdan sinemaya, sinemadan kahveye, kahveden bahçeye, bahçeden yatakhaneye götürecekler. Ne ihtiyarlık tasası, ne emeklilik korkusu, ne ekmek parası... Hiç düşüncen olmayacak. Hele sen biraz sabret, şu yüz milyonu bir toplayalım, şu binalar bir yapılsın, hiç derdin kalmayacak.

ARİF — Bana bak dostum, epey gargara yaptın. Ben de sana epey kafa salladım. Ama yeter artık. Boş laf karın doyurmaz. Sen benden bıktın, ben senden bıktım. Seyirciler de bizden bıktı. En iyisi senle ikimiz kalkıp gidelim, beş on dakika bir dinlenelim. Seyircilerimiz de birer sigara tellendirsinler. Sonra gelip kozlarımızı paylaşırız.

ÜSTÜN — Hay hay, sonra gelip sana iş de buluruz; ev de. Hastalığının da çaresini buluruz. (Çıkarlar.)

Üye Girişi