Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

BAKİ - GAZELLER AÇIKLAMALI 

I.GAZEL

Ezelden şâh-ı aşkın bende-i fermânıyüz cânâ

Mahabbet mülkünün sultân-ı âli-şânıyüz cânâ

 

Sehâb-i lûtfun âbın teşne dillerden dirîğ etme

Be deştin bağrı yanmış lâle-i Nu’manıyüz cânâ

 

Zamâne bizde gevher sezdiğiyçün dil-hırâş eyler

Anınçün bağrımız hundur maârif kânıyüz cân

 

Mükedder kılmasun gerd-i küdûret çeşme-i cânı

Bilirsin âb-i rû-yi mülket-i Osmâniyüz cân

 

Cihânı câm-ı nazmın şi’r-i Bâkî gibi devreyler

Bu bezmin şimi biz de Câmi-i devrânıyüz cânâ

(Bakî)

 

Vezni: Mefâîlün  Mefâîlün  Mefâîlün  Mefâîlün

Günümüz Türkçesiyle

1. Ezelden beri aşk sultanının fermanının kulu kö­lesiyiz, ey sevgili! Sevgi ülkesinin şanı yüce sultanıyız, ey sevgili!

2. Bulutu andıran cömertliğinin yağmurunu susa­mışlardan esirgeme. Biz bu ovanın bağrı yanık lâlesiyiz, ey sevgili!

Lâle, kırmızı rengi dolayısıyla sevgilinin yanağı ve kanlı gözyaşlarına benzetilir. Ortasındaki siyahlık, sevgi­liye duyduğu kıskançlık yüzünden bağrında meydana ge­len yaradır. Bu lâlenin dağda yetişeni ise lâle-i nu’manî olarak adlandırılır. Bugün bu çiçeğe gelincik diyoruz. Şair burada kendisinin de lâle gibi bağrı yanık, yaralı olduğunu söylüyor.

3. Yaşadığımız dönem, felek bizde cevher bulun­duğunu sezdiği için gönlümüzü parçalar. Onun için bağ­rımız kan içindedir, biz bilgi madeniyiz, ey sevgili!

4. Gam, keder tozu can ve ruh çeşmesinin suyunu bulandırmasın. Sen de bilirsin ki biz Osmanlı memleketi­nin yüzü suyuyuz, övüncüyüz, ey sevgili!

5. Benim şiirimin kadehi dünyayı Bakî’nin şiiri gibi dolanır (İçki meclislerinde kadeh nasıl elden ele dola­şırsa Bâkî’nin şiiri de öyle dünyayı dolanır.). Biz de bu mecliste bu zamanın Câmî’siyiz ey sevgili!

6. Câmî, ünlü İranlı şair ve mutasavvıf Molla Câ­rin’dir. Herat’ta Sultan Hüseyin Baykara ve Ali Şir Nevâyî’nin dostlarındandır. Divan şiirinde ve Osmanlı kültüründe önemli bir yeri vardır

İZAHLAR:
1. Şâh-i aşk : (f. is. t.) Aşk padişahı.
Bende-i fermân : (f. is. t.) Ferman diriliyen köle; emir kull
Âlî-şân : (f. St.) Şanı yüksek; pek ünlü.
Sultân-i âlî-şân : (f. s. t.) Ünlü, Şâm yüce sultan.
Cânâ kelimesi, “can”, ismiyle Farsça “â” ünleminden mürekkeptir; ey can! ey sevgili! demektir.
Bu beytin iki mısraının manaları arasında güzel bir tezad vardır: şair, kendini birinci mısrada köle, ikinci mısrada ise sultan yapıyor. Köle ve sultan kelimeleri manaca biribirinin aksidir. Fakat kibir ve gururu, bir tarafa atarak temiz bir gönülle aşk sultanına kul köle olan kimsenin kadri ve itibarı o kadar yükselir ki hakikaten muhabbet diyarının şan ve şerefi yüksek bir sultanı olmuş olur.
Tezâd; herhangibir maksadı ifade ederken, manaları arasında zıtlık bulunan veya manaca biribirinin karşılığı olan kelimeleri yan yana, yahut biribirine yakın olarak kullanmak sanatıdır.

2. Sehâb-i lûtf: (f. is. t.) Lûtuf bulutu.
“Sehâb-i lûtfun âbın”; lûtuf bulutunun âbını, yani, suyunu demektir. Sehâb-i lûtf terkibi bir tamlayan gibi alınmış ve âb kelimesi de ona tamlanan olarak verilmek suretiyle yeniden Türkçe bir isim tamlaması yapılmıştır.
Teşne-dil” : (f. St.) Gönlü susamış; kalbi yanık.
“Diriğ etmek”; esirgemek demektir. Eski eserlerimizde bazan diriğâ ve ey dirîğ şekillerined e giren dirîğ kelimesi, yazık! manasında bir nida olarak da kullanılırdı.
Lâle-i Nu'mân : (f. is. t.) Lâle çeşitlerinden biri; dağ şakayıkl denilen çiçek.
Lâle çeşitleri arasında, lâle-i duhteri ve âzergûh da denilen lâle-i Nu'mân, yahut, Arapça adıyla “şekâyikunnu'mâniye”; kenarları çok kırmızı, ortası kara olan nevidir ki bunun bizim bildiğimiz gelincik olduğunu da söylerler. Şakayıkın, yahut lâlenin Nu'mâna izâfe edilmesi, bu isimde bir hükümdarın bu çiçeği çok sevip yetiştirmesinden dolayıdır.
Bu beyitte, muhtelif kelimeler arasındaki münasebetleri göz önüne alınca, beytin manasını daha iyi kavramak mümkün olur: evvelâ, şair, aşk ateşiyle yanmış olan gönlüyle kendisini kırmızı bir lâleye benzetiyor. Sevgilisinin lûtfunu da bir buluta benzettikten sonra o buluttan susuz lâleye, yani bağrına rahmet istiyor.
“Sehâb, âb, teşne, deşt, bağrı yanmış, lâle” kelimeleri; dolayısıyla biribirlerini hatırlatan, manaca münasebetli olan kelimelerdir.

3. Dil-hırâş : (f. St.) Gönül tırmalayan; kalbi tırmalanmış, yaralanmış.
Kân; maden ocağı, maden kuyusu demektir.
Elmasın yer altında bulunduğu ve onu elde etmek için toprağı kazıp ocaklar, kuyular açmak lâzım geldiği malûmdur. Bu beyitte şair de bağrını bir maden ocağına, ilim ve irfanını ise bu ocaktaki cevhere benzettikten sonra, bu yüzden devrin zulmüne uğradığını, kıymet bilmeyenlerin, kendisini çekememesi dolayısıyla bağrının kan içinde anlatıyor ve bu suretle bağrının kan içinde kalmasına gösterdiği sebeple de hüsnü ta’lil yapmış oluyor.

4. Gerd-i küdûret : (f. is. t.) Gam, kederlilik tozu.
Çeşme-i cân : (f is. t.)Can pınarı.
Âb-i rû : (f. is. t.) Yüzsuyu, yüzaklığı, şeref, haysiyet. Bu terkibin Türkçemizde tam karşılığı olan yüzsuyu tabirinin şeref, haysiyet manasında kullanıldığına misaller: “Filânın yüzü suyu için”, şerefi için, haysiyeti namına demektir. “Abırû dökmek, yahut yüzsuyu dökmek”, haysiyetten fedakârlık ederek yalvarmak demektir.
Mülket-i Osmânî : (f. s. t.) Osmanlı ülkesi.
Ab-i rû-yi mülket-i Osmânî : (f. is. t.) Osmanlı ülkesinin yüzsuyu, şerefi.
Osmanî kelimesinin son hecesi bu mısrada zihâflı kullanılmıştır.
Çeşme-i cân terkibindeki çeşme kelimesiyle “âb-i rû”daki “âb” arasında mana münasebeti bulunduğuna dikkat etmek lâzımdır.
Osmanlı imparatorluğunun en kudretli zamam olan XVI ncı asırda yetişen ve meliküşşuarâ (şairlerin sultanı) sayılan Bâkî için Kânûnî Süleyman: "Devrimde Bâkî’nin yetişmiş olmasıyle iftihar ederim.” demiştir. Gerek Kanuni devrinde, gerek ondan sonraki padişahlar zamanında takdir edilmesine güvenen Bâkî’nin bu beyitte azametli bir öğünmesini buluyoruz; koca şair kederi kendine yakıştıramıyor, kendinin kederli oluşunu imparatorluğun şerefiyle uygun bulmuyor.
Bâkî Dîvanı’ndaki müfretler arasında bulunan bir beytinde, meliküşşuarâ diye tanınmış olmasını kastederek: "Bu devirde söz ülkesinin padişahı benim.” diyen, kaside ve gazel yazmanın kendisine vergi olduğunu söyleyen bu mağrur şairin meşhur öğünmelerinden biri de bir gazelinin sonunda bulunan şu beyittir:
Meddâh olalı çeşm-i gazâlânına Bâkî
Öğrendi gazel tarzını Rûmun şuarâsı

Manası: Baki onun ahu gözlerini methetmeğe, onlar için şiir yazmağa başlayalı beri, Osmanlı şairleri gazel tarzının ne olduğunu, gazelin nasıl yazılacağını öğrendiler.
“Rûm, diyâr-i Rûm, iklîm-i Rûm”; eskiden Osmanlı imparatorluğu arazisi ve hassaten Anadolu yerine kullanılan tâbirlerdi.

5. Câm-i nazm : (f. is. t.) Nazım kadehi. Câm ile nazm arasındaki münasebet, nazmın, kadehin içindeki şarap gibi insanı sarhoş eden bir tesire sahip olmasındadır.
Şi'r-i bâkî : (f. s. t.) Bâkî kalan şiir. Bu terkibin sıfatı olan bâkî kelimesi şairin ismine de delâlet ettiği için kullanılışı tevriyelidir.
Şairin bu beyitteki bezm kelimesine, üst mısradaki câm-i nazm terkibinin delâletiyle, lûgat manasından daha geniş bir mana verdiği görülüyor. Buradaki “bezm”, o devrin irfan ve edebiyat âlemi manasındadır.
Câmî (Molla Câmî); XV inci asrın meşhur İran şairlerindendir.
Câmî-i devrân: (f. is. t.) Devrin, zamanın Camisi
Câmî kelimesinin son hecesi de, vezin zaruretiyle uzatılmadığı için zihaflıdır.
Bu beyitteki,”câm, bezm, devr, devrân” kelimeleri arasındaki mana münasebetleriylem câm ve Câmî kelimeleri arasındaki şekil benzerliğine de dikkat etmek lâzımdır.
Divan Edebiyatı şairleri, İran edebiyatım örnek addettikleri için, büyük İran şairlerini üstat tanımışlar ve öğünmek istedikleri zaman daima kendilerini onlarla mukayese etmişlerdir. Bu beyitte Bâkî de kendini Câmî ayarında tutarak öğünüyor. İstanbul, şarkın en büyük irfan merkezi haline gelince, İran edebiyatının ve şairlerinin böyle üstün tutulması keyfiyetinin zaman zaman aksül'ameller uyandırdığına da şahit oluyoruz. Takdir edilebilmek için ya Arabistan’dan, ya İran’dan gelmek icap ettiğini acı bir tarizle söyleyen Divan şairleri çıktığı gibi, itibar görmek kaygısıyla kendisine yabancı, süsü veren sahtekârlara da tesadüf olunmuştur.
Halis bir istanbul çocuğu olan ve bir kasidesinin başında, İstanbul’u, onun bir taşını baştan başa İrana değişmeyecek kadar çok sevdiğini gösteren XVIII inci asrın meşhur şairi Nedim de bir gazelinde:
İran zemîne tuhfemiz olsun bu nev gazel
İrgürsün Isfahâna Sitanbul diyârını
diyerek, yabancı bir kültürün asırlarca devam eden tesirine karşı millî vicdan ve aksül'amelini meydana koymuştur

N.H.ONAN

Üye Girişi