Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

BAKİ - GAZELLER AÇIKLAMALI 

I.GAZEL

Ezelden şâh-ı aşkın bende-i fermânıyüz cânâ

Mahabbet mülkünün sultân-ı âli-şânıyüz cânâ

 

Sehâb-i lûtfun âbın teşne dillerden dirîğ etme

Be deştin bağrı yanmış lâle-i Nu’manıyüz cânâ

 

Zamâne bizde gevher sezdiğiyçün dil-hırâş eyler

Anınçün bağrımız hundur maârif kânıyüz cân

 

Mükedder kılmasun gerd-i küdûret çeşme-i cânı

Bilirsin âb-i rû-yi mülket-i Osmâniyüz cân

 

Cihânı câm-ı nazmın şi’r-i Bâkî gibi devreyler

Bu bezmin şimi biz de Câmi-i devrânıyüz cânâ

(Bakî)

 

Vezni: Mefâîlün  Mefâîlün  Mefâîlün  Mefâîlün

Günümüz Türkçesiyle

1. Ezelden beri aşk sultanının fermanının kulu kö­lesiyiz, ey sevgili! Sevgi ülkesinin şanı yüce sultanıyız, ey sevgili!

2. Bulutu andıran cömertliğinin yağmurunu susa­mışlardan esirgeme. Biz bu ovanın bağrı yanık lâlesiyiz, ey sevgili!

Lâle, kırmızı rengi dolayısıyla sevgilinin yanağı ve kanlı gözyaşlarına benzetilir. Ortasındaki siyahlık, sevgi­liye duyduğu kıskançlık yüzünden bağrında meydana ge­len yaradır. Bu lâlenin dağda yetişeni ise lâle-i nu’manî olarak adlandırılır. Bugün bu çiçeğe gelincik diyoruz. Şair burada kendisinin de lâle gibi bağrı yanık, yaralı olduğunu söylüyor.

3. Yaşadığımız dönem, felek bizde cevher bulun­duğunu sezdiği için gönlümüzü parçalar. Onun için bağ­rımız kan içindedir, biz bilgi madeniyiz, ey sevgili!

4. Gam, keder tozu can ve ruh çeşmesinin suyunu bulandırmasın. Sen de bilirsin ki biz Osmanlı memleketi­nin yüzü suyuyuz, övüncüyüz, ey sevgili!

5. Benim şiirimin kadehi dünyayı Bakî’nin şiiri gibi dolanır (İçki meclislerinde kadeh nasıl elden ele dola­şırsa Bâkî’nin şiiri de öyle dünyayı dolanır.). Biz de bu mecliste bu zamanın Câmî’siyiz ey sevgili!

6. Câmî, ünlü İranlı şair ve mutasavvıf Molla Câ­rin’dir. Herat’ta Sultan Hüseyin Baykara ve Ali Şir Nevâyî’nin dostlarındandır. Divan şiirinde ve Osmanlı kültüründe önemli bir yeri vardır

İZAHLAR:
1. Şâh-i aşk : (f. is. t.) Aşk padişahı.
Bende-i fermân : (f. is. t.) Ferman diriliyen köle; emir kull
Âlî-şân : (f. St.) Şanı yüksek; pek ünlü.
Sultân-i âlî-şân : (f. s. t.) Ünlü, Şâm yüce sultan.
Cânâ kelimesi, “can”, ismiyle Farsça “â” ünleminden mürekkeptir; ey can! ey sevgili! demektir.
Bu beytin iki mısraının manaları arasında güzel bir tezad vardır: şair, kendini birinci mısrada köle, ikinci mısrada ise sultan yapıyor. Köle ve sultan kelimeleri manaca biribirinin aksidir. Fakat kibir ve gururu, bir tarafa atarak temiz bir gönülle aşk sultanına kul köle olan kimsenin kadri ve itibarı o kadar yükselir ki hakikaten muhabbet diyarının şan ve şerefi yüksek bir sultanı olmuş olur.
Tezâd; herhangibir maksadı ifade ederken, manaları arasında zıtlık bulunan veya manaca biribirinin karşılığı olan kelimeleri yan yana, yahut biribirine yakın olarak kullanmak sanatıdır.

2. Sehâb-i lûtf: (f. is. t.) Lûtuf bulutu.
“Sehâb-i lûtfun âbın”; lûtuf bulutunun âbını, yani, suyunu demektir. Sehâb-i lûtf terkibi bir tamlayan gibi alınmış ve âb kelimesi de ona tamlanan olarak verilmek suretiyle yeniden Türkçe bir isim tamlaması yapılmıştır.
Teşne-dil” : (f. St.) Gönlü susamış; kalbi yanık.
“Diriğ etmek”; esirgemek demektir. Eski eserlerimizde bazan diriğâ ve ey dirîğ şekillerined e giren dirîğ kelimesi, yazık! manasında bir nida olarak da kullanılırdı.
Lâle-i Nu'mân : (f. is. t.) Lâle çeşitlerinden biri; dağ şakayıkl denilen çiçek.
Lâle çeşitleri arasında, lâle-i duhteri ve âzergûh da denilen lâle-i Nu'mân, yahut, Arapça adıyla “şekâyikunnu'mâniye”; kenarları çok kırmızı, ortası kara olan nevidir ki bunun bizim bildiğimiz gelincik olduğunu da söylerler. Şakayıkın, yahut lâlenin Nu'mâna izâfe edilmesi, bu isimde bir hükümdarın bu çiçeği çok sevip yetiştirmesinden dolayıdır.
Bu beyitte, muhtelif kelimeler arasındaki münasebetleri göz önüne alınca, beytin manasını daha iyi kavramak mümkün olur: evvelâ, şair, aşk ateşiyle yanmış olan gönlüyle kendisini kırmızı bir lâleye benzetiyor. Sevgilisinin lûtfunu da bir buluta benzettikten sonra o buluttan susuz lâleye, yani bağrına rahmet istiyor.
“Sehâb, âb, teşne, deşt, bağrı yanmış, lâle” kelimeleri; dolayısıyla biribirlerini hatırlatan, manaca münasebetli olan kelimelerdir.

3. Dil-hırâş : (f. St.) Gönül tırmalayan; kalbi tırmalanmış, yaralanmış.
Kân; maden ocağı, maden kuyusu demektir.
Elmasın yer altında bulunduğu ve onu elde etmek için toprağı kazıp ocaklar, kuyular açmak lâzım geldiği malûmdur. Bu beyitte şair de bağrını bir maden ocağına, ilim ve irfanını ise bu ocaktaki cevhere benzettikten sonra, bu yüzden devrin zulmüne uğradığını, kıymet bilmeyenlerin, kendisini çekememesi dolayısıyla bağrının kan içinde anlatıyor ve bu suretle bağrının kan içinde kalmasına gösterdiği sebeple de hüsnü ta’lil yapmış oluyor.

4. Gerd-i küdûret : (f. is. t.) Gam, kederlilik tozu.
Çeşme-i cân : (f is. t.)Can pınarı.
Âb-i rû : (f. is. t.) Yüzsuyu, yüzaklığı, şeref, haysiyet. Bu terkibin Türkçemizde tam karşılığı olan yüzsuyu tabirinin şeref, haysiyet manasında kullanıldığına misaller: “Filânın yüzü suyu için”, şerefi için, haysiyeti namına demektir. “Abırû dökmek, yahut yüzsuyu dökmek”, haysiyetten fedakârlık ederek yalvarmak demektir.
Mülket-i Osmânî : (f. s. t.) Osmanlı ülkesi.
Ab-i rû-yi mülket-i Osmânî : (f. is. t.) Osmanlı ülkesinin yüzsuyu, şerefi.
Osmanî kelimesinin son hecesi bu mısrada zihâflı kullanılmıştır.
Çeşme-i cân terkibindeki çeşme kelimesiyle “âb-i rû”daki “âb” arasında mana münasebeti bulunduğuna dikkat etmek lâzımdır.
Osmanlı imparatorluğunun en kudretli zamam olan XVI ncı asırda yetişen ve meliküşşuarâ (şairlerin sultanı) sayılan Bâkî için Kânûnî Süleyman: "Devrimde Bâkî’nin yetişmiş olmasıyle iftihar ederim.” demiştir. Gerek Kanuni devrinde, gerek ondan sonraki padişahlar zamanında takdir edilmesine güvenen Bâkî’nin bu beyitte azametli bir öğünmesini buluyoruz; koca şair kederi kendine yakıştıramıyor, kendinin kederli oluşunu imparatorluğun şerefiyle uygun bulmuyor.
Bâkî Dîvanı’ndaki müfretler arasında bulunan bir beytinde, meliküşşuarâ diye tanınmış olmasını kastederek: "Bu devirde söz ülkesinin padişahı benim.” diyen, kaside ve gazel yazmanın kendisine vergi olduğunu söyleyen bu mağrur şairin meşhur öğünmelerinden biri de bir gazelinin sonunda bulunan şu beyittir:
Meddâh olalı çeşm-i gazâlânına Bâkî
Öğrendi gazel tarzını Rûmun şuarâsı

Manası: Baki onun ahu gözlerini methetmeğe, onlar için şiir yazmağa başlayalı beri, Osmanlı şairleri gazel tarzının ne olduğunu, gazelin nasıl yazılacağını öğrendiler.
“Rûm, diyâr-i Rûm, iklîm-i Rûm”; eskiden Osmanlı imparatorluğu arazisi ve hassaten Anadolu yerine kullanılan tâbirlerdi.

5. Câm-i nazm : (f. is. t.) Nazım kadehi. Câm ile nazm arasındaki münasebet, nazmın, kadehin içindeki şarap gibi insanı sarhoş eden bir tesire sahip olmasındadır.
Şi'r-i bâkî : (f. s. t.) Bâkî kalan şiir. Bu terkibin sıfatı olan bâkî kelimesi şairin ismine de delâlet ettiği için kullanılışı tevriyelidir.
Şairin bu beyitteki bezm kelimesine, üst mısradaki câm-i nazm terkibinin delâletiyle, lûgat manasından daha geniş bir mana verdiği görülüyor. Buradaki “bezm”, o devrin irfan ve edebiyat âlemi manasındadır.
Câmî (Molla Câmî); XV inci asrın meşhur İran şairlerindendir.
Câmî-i devrân: (f. is. t.) Devrin, zamanın Camisi
Câmî kelimesinin son hecesi de, vezin zaruretiyle uzatılmadığı için zihaflıdır.
Bu beyitteki,”câm, bezm, devr, devrân” kelimeleri arasındaki mana münasebetleriylem câm ve Câmî kelimeleri arasındaki şekil benzerliğine de dikkat etmek lâzımdır.
Divan Edebiyatı şairleri, İran edebiyatım örnek addettikleri için, büyük İran şairlerini üstat tanımışlar ve öğünmek istedikleri zaman daima kendilerini onlarla mukayese etmişlerdir. Bu beyitte Bâkî de kendini Câmî ayarında tutarak öğünüyor. İstanbul, şarkın en büyük irfan merkezi haline gelince, İran edebiyatının ve şairlerinin böyle üstün tutulması keyfiyetinin zaman zaman aksül'ameller uyandırdığına da şahit oluyoruz. Takdir edilebilmek için ya Arabistan’dan, ya İran’dan gelmek icap ettiğini acı bir tarizle söyleyen Divan şairleri çıktığı gibi, itibar görmek kaygısıyla kendisine yabancı, süsü veren sahtekârlara da tesadüf olunmuştur.
Halis bir istanbul çocuğu olan ve bir kasidesinin başında, İstanbul’u, onun bir taşını baştan başa İrana değişmeyecek kadar çok sevdiğini gösteren XVIII inci asrın meşhur şairi Nedim de bir gazelinde:
İran zemîne tuhfemiz olsun bu nev gazel
İrgürsün Isfahâna Sitanbul diyârını
diyerek, yabancı bir kültürün asırlarca devam eden tesirine karşı millî vicdan ve aksül'amelini meydana koymuştur

N.H.ONAN


II.GAZEL

Ferman-ı aşka can iledür inkiyadumuz 

Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadumuz

 

Baş eğmezüz edaniye dünya-yı dun içün 

Allah'adur tevekülümüz i'timadumuz

 

Biz mükteka-yı zerkeş-i caha dayanmazuz 

Hakk'un kemali lütfunadır istinadumuz

 

Zühd ü salaha eylemezüz iltica hele 

Tutdı egerçi alem-i kevn-i fesadumuz

 

Meyden safa-yı batın-ı humdur garaz heman 

Erbab-ı zahir anlayamazlar muradumuz

 

Minnet Huda'ya devlet-i dünya fena bulur 

Baki kalur sahife-i alemde adumuz

 

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE

Vezin: Mef’ûlü Fâilâtü Mefâîlü Fâilün


1. Aşkın fermanına canla başla boyun eğeriz; kaderin hükmü ne karşı zerre kadar inadımız, itirazımız yoktur.
2. Alçak dünya için alçaklara baş eğmeyiz; ancak Allah’a güvenir, onun takdirine razı oluruz.
3. Biz iktidar ve ikbal mevkiinin altın işlemeli yastığına, koltuğuna, asasına değil, Allah’ın lûtfunun büyüklüğüne ve sonsuzluğuna dayanırız.
4. Her ne kadar günahlarımız, ahlâk bozukluğumuz dünyayı tuttuysa da sofuluğa hiç sığınmaz, bu günahlarımızın korkusuyle riyakâr bir dindarlık taslamayız.
5. Bizce, şarap tan maksat, şarap küpünün içindeki manevî zevki duymak ve iç temizliğine kavuşmaktır; şeriatın kabuğunda kalanlar, bizim ne istediğimizi anlıyamazlar.
6. Allah’a şükür olsun ki, dünyanın ikbal ve serveti geçip gittiği halde adımız dünya yüzünde, danyada ve değer bilir insanların hatırasında kalır.

İZAHLAR:
1. Fermân-i aşk : (f. is. t.) Aşkın fermanı. Bu suretle aşk, gönüllere dilediği gibi hükmeden bir padişaha benzetilmiştir.
Hükm-i kazâ : (f. is. t.) Kazânın, kaderÜn, hükmü; herhangibir husuta Allah’ın isteğinin, iradesinipzjerini bulması hakkında ki hüküm ve karar.
Eski felsefi tefekkür tarzı içindeki ahlâk telâkkisinin esas prensiplerinden biri şu idi: Allah her şeyi, her mahlûku yaratmadan önce onların başına gelecekleri, her işin varacağı neticeyi kestirmiş, takdir etmiştir. Bundan dolayı, dünyada hiçbir işin Allah’ın dilediğinden başka türlü olması, yani Allah’ın takdirinin değişmesi ihtimali yoktur. O halde, kulların yapacakları şey, mukadderata, kazaya boyun eğmektir; Allah’ın takdirini değiştirecek tedbir düşünmek ve bunda inat etmek boştur; olacak muhakkak olur.
Bâkî de bu beyitte aynı ahlâk prensibinden ilham alarak, kazanın hükmünü değiştirmek için uğraşmak beyhude olduğu gibi, aşk sultanının emrine de karşı gelmemek, bilâkis ona canla, başla itaat etmek lâzım geldiğini söylüyor.

2. Arapçada “ednâ”nın çoğulu olan ve çok alçak adamlar manasına gelen edânî kelimesinin hem “dâ”, hem de “ni” heceleri uzundur: Fakat burada, vezin icabı olarak “ni” hecesinin uzatılmadan, zihaflı okunması lâzım gelmektedir.
Dünyâ-i dûn : (f. s. t.) Alçak, sefil dünya.
Bu beytin ifade ettiği fikir de, yukarıki beyitteki fikrin bir devamı mahiyetindedir: mademki kulların elinde Allah’ın takdirini değiştirebilecek kuvvet yoktur; o halde, her işi Allah’a havale etmek. Allah’a güvenmek; dünya menfaatleri için birtakım alçak adamlara ele avuç açmamak gerektir.

3. Arapça olan müttekâ kelimesi dayanılacak yer, yastık, alet, değnek, asâ demektir.
Zer-keş : (f. St.) Altın işlemeli; altın kakmalı; murassa.
Müttekâ-i zer-keş : (f. s. t.) Altın işlemeli dayanacak yer, asâ.
Müttekâ-yi zer-keş-i câh : (f. is. t.) Rütbenin, iktidar mevkiinin altın işlemeli koltuğu.
Şahsî de olmadığı halde, yüksek mevkilere çıkan, büyük rütbeler işgal eden insanlar için, bu rütbeler ve mevkiler, onları bir müddet için ayakta tutan birer koltuk mahiyetindedir.
Onun için Baki’de de "Bu koltuk ne kadar parıl parıl ve ihtişamlı olsa da biz ona dayyanmaz Allah’ın lûtfuna veniriz." diyor.
Kemâl-i lûtf: (f. is. t.) Lûtfun büyüklüğü, noksansızlığı.

4. Zühd; zahitlik, dindarlık, sofuluk, dünyaya rağbet etmeme demektir. Takvâ, kötü işler yapmaktan çekinme, korunma Salâh, iyilik, iyileşme manasına gelir.
Eğerçi; gerçi, ise de, her ne kadar demektir.
Alem-i kevn : (f. is. t.) Varlık, oluş âlemi; dünya.
Bu beyitte, fesâd kelimesinden kastedilen mana, dinin kaidelerine aykırı düşen hareketlerdir: şarap içmek gibi.

5. Safâ-yi bâtın : (f. is. t.) İç saflığı; ruhun kedersizliği, nefsin ve gönlün temizliği.
Safâ-yi bâtın-i hum : (Zincirleme f . is. t.) Küpün içinin saflığı, kedersizliği.
Erbâb-i zâhir: (f. is. t.) Kâinatın mahiyetini ancak dış yüzüyle görenler, şeriatı ve Kur'ânı dış manasiyle anlayan sofular, şeriatçiler.
Beytin sonundaki murâdımız, muradımızı demektir; nesne eki kullanılmamıştır.
Mutasavvıflarca, “şarap” insana coşkunluk, neşe ve ilham veren bir şey olduğu için mecazen aşk manasına da kullanılırdı. Küp ise bu neşenin ve ilhamın hazinesi mahiyetindedir; onun için Bâkî de: "Biz şarap içerek, insana kâinatın sırlarını tanıtan ilhamın hazinesindeki safayı duymak istiyoruz. Fakat sofular bizim bu maksadımızı anlıyamazlar, onlar şarap haramdır derler ve bizi içmekten menederler.” diyor.


Bundan başka, küpün içinin sırlı ve parlak; dışının donuk ve kirli olduğu düşünülünce; erbabı zâhirin her şeyin ancak dış tarafını görebilmeleri dolayısıyla, küpün donuk ve kirli bir manzara taşıyan dışına bakıp sırlı olan içindeki temizliği, parlaklığı, yani safayı göremedikleri de anlaşılmaktadır.
Mutasavvıfane bir eda ile bu beyitleri yazan, zahitlere târizlerde bulunan Bâkî, hakikaten mutasavvıf bir şair değildir.
Bilâkis, medreseden yetişip müderrisliklerde, kadılıklarda bulunmuş; iki kere Anadolu, bir kere de Rumeli kazaskeri olmuş ve din rütbelerinin en yükseği olan şeyhülislâmlığa geçmesine ramak kalmış bir adamdır. Böyle olduğu halde, şair olarak, Divan Edebiyatının âdet ve kaidelerine uymuş;
Müheyyâ oldu meclis sâkiyâ peymâneler dönsün
Bu bezm-i rûh-bahşın şevkine mestâneler dönsün

Dilâ câm-i şarâb-i aşk-i yârı öyle nûşet kim
Felekler güm güm ötsün başına humhâneler dönsün

Bu bezm-i dil-küşâya mahrem olmaz Bâkiyâ herkes
Di gelsün ehl-i diller gelmesün bîgâneler dönsün

gibi beyitleriyle aşktan ve şaraptan en coşkun bir ifade, en rintçe bir eda ile bahsetmiş, hattâ,
Bâkî yine mey içmeğe and içti demişler
Dîvâne midir bâde dururken içe andı
diyecek kadar ileri gitmiştir. Kâinatı görüş ve hayatı telâkki tarzlarını umumiyetle Divan şairlerinin de benimsemiş oldukları mutasavvıflara göre; hakikati anlamak ve Hakka varmak, -şeriatçıların, zahitlerin yaptıkları gibi- medresede kitap okumakla kabil olmayıp ancak bir mürşi-din, yani tarikate girmiş olana doğru yolu gösterenin rehberliğiyle, aşk ve ilham sayesinde mümkündür. Mutasavvıflar, zahitlerin kitaplardan edindikleri bilgilerine İlm-i zâhirî (üstünkörü dış bilgi), kendilerininkileri ise ilm-i bâtınî (iç bilgisi, gönül ilmi) derler. Bunun asıl adı irfândır ki sahibine ârif denir. irfanın kitabı gönül; mektebi, medresesi ise dergâhtır, Erbâb-i zâhir, ehl-i zâhir, ehl-i kal zahitlerce erbâb-i bâtın, ehl-i bâtın, ehl-i hâl ise mutasavvıflardır. Kal, söz demektir; hâl ise, mutasavvıfane aşk ve ilhamın tesiriyle kendinden geçercesine şevke kapılmak demektir.
6. Devlet-i dünyâ : (f. is. t.) Dünyanın devleti, ikbali, saadeti.
Fenâ bulmak; yok olmak, geçip gitmek demektir.
Sahîfe-i âlem : (f. is. tt) Âlem sahifesi. Şöhret sahibi insanların isimlerinin daima yazılı ve kazılı kalacağı sahife-i âlemi, tarih, tarih yaprağı, değer bilir kimselerin hafızası diye anlıyabiliriz. İkinci mısraın başında, bâkî kalmak tabirindeki bâkî kelimesiyle şair kendi ismini de zikretmiş oluyor.

 


III.GAZEL

Nam u nişane kalmadı fasl-ı bahardan

Düşdi çemende berg-i dıraht i'tibardan

 

Eşcar-ı bağ hırka-ı tecride girdiler 

Bad-ı hazan çemen el aldı çenardan 

 

Her yaneden ayağına altun akup gelür 

Eşcar-ı bağ himmet umar cuybardan

 

Sahn-ı çemende durma salınsun sabayıla 

Azadedür nihal bugün berg ü bardan

 

Baki çemende hayli perişan imiş varak 

Benzer ki bir şikâyeti var rüzgardan

 

Vezin: Mef’ûlü Fâilâtü Mefâîlü Fâilün

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE
1. Bahar mevsiminden eser kalmadı; ağaç yaprağı bahçede itibardan düştü. Dalından kopup yere serildi.
2. Bahçedeki ağaçlar, dünya alâkalarından soyunma hırkasını giydiler, yani yapraklarını döktüler. Hazan rüzgârı çınardan el aldı, yani ona intisap etti, (onun ele benzeyen yapraklarını yerlere döktü).
3. Her taraftan ayaklarına altınlar (kızıl ve sarı yapraklar) geldiği halde, ağaçlar, hâlâ dereden himmet umarlar.
4. Fidan, bugün yaprak ve meyvadan kurtulup serbest kalmıştır; artık durmadan bahçenin ortasında sabah rüzgârıyle beraber salınıp yürüsün.
5. Ey Baki! Bahçede yapraklar çok perişan olmuş, savrulup duruyor. Oyle görünüyor ki, onların da devrandan şikâyetleri var.


İZAHLAR:
1. Fasl-i bahâr : (f. is. t.) Bahar mevsimi.
Berk-i diraht : (f. is. t.) Ağaç yaprağı.
Sonbahardan ilham alınarak yazılan bu gazelin baştaki dört beyti, tasavvuf terimlerinin yardımıyla yapılan tespih ve istiarelerle, mevsimin hüzünlü manzaralarını tasvir etmekte, son beyti ise, gene böyle bir tasvir çerçevesi içinde, şairin gönlünün hüznünü ve şikâyetini de bildirmektedir.
Şair birinci beytin ilk mısraında, baharın geçtiğini, bu mevsimden etrafa hiçbir nişan ve alâmet kalmadığınıs öyledikten sonra, ikinci mısrada ağaç yapraklarının dallarından kopup yerlere serilmiş olduğunu, itibardan, yani hürmet ve şeref mevkiinden düşmüş olduğu suretinde ifade ediyor.
Bu gazelde kafiye yapılmış olan “bahâr i'tibâr, çenâr, bâr...” kelimelerinin “âr” diye biten hecelerini, vezinde, birer kapalı ve birer açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okumak icap eder.

2.Eşcâr-i bâğ : (f. is. t.) Bahçenın ağaçları. Buradaki bağ kelimesini, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı kadar uzatarak okumak lâzımdır. Farsça “bağ” kelimesi bizde, “üzüm kütüklerinin bulunduğu tarla” manasıyla kullanılır. Farsçadaki manası ise, şimdi bizim park dediğimiz büyük bahçedir, Dilimizde bahçe diye söylenen “bağçe” ise küçük bağ, yani tam bizim bildiğimiz bahçedir.
Tecrîd kelimesi burada bir tasavvuf terimi olarak kullanılmıştır. Tasavvufta “tecrîd”, bir tarikat mensubunun,yani dervişin kalbini ve kafasını dünyaya ait alâkalardan kurtarıp gönlünü Allah’a vermek üzere bir yere kapanması, çileye girmesi demetir. Bu manada tecerrüd kelimesi de kullanılır. Çile müddeti seneler sürer. Dervişler çileye girerken soyunup üstlerine basit bir hırka giyerler. Bektaşilikte kullanılan soyunmak tabiri tecerrüd karşılığıdır. Böyle dünya ile alâkasını kesenlere ehl-i tecrîd denir,

Hırka-i tecrîd  (f. is. t.) Tecrit hırkası.
Bâd-i hazân : (f. is. t.) Sonbahar rüzgârı.
El almak da bir tasavvuf terimidir; manası bi mürşide intisab etmektir.
Farsçada çenâr diye kullanılan ve bizim çınar dediğimiz ağaç, bahçedeki ağaçların en ulusu olduğu için, tasavvuf terimleriyle yazılan bu beyitte, şeyhe benzetilmiştir. Yapraklan dökülüp kuru kabuklu gövdeleriyle kalan diğer ağaçlar da soyunup tecrit hırkası giymiş dervişlere benzetiliyor.
Sobahar rüzgârının “çınardan el alması” tabirinden, çınar yapraklarının dökülmesi manası da, beş dilimli olan çınar yaprağının daima parmakarı açık bir ele benzetilmiş olmasından dolayı, çıkmaktadır.
Şu halde tevriyeli kullanılan el aldı tabirine göre, ikinci mısraın manası, bir bakıma göre: "Sonbahar rüzgârı bir şeyhe benzeyen ulu çınardan dervişlik izni müsaadesi aldı.” Bir bakıma göre de: "Sonbahar rüzgârı çınarın ele benziyeny apraklarını yoldu." demek oluyor ki asıl kastedilen mana da budur.

3.Her yaneden; her yandan, her taraftan demektir. Bu kullanılış bugün mevcut mevcut olmadığı gibi o gün için de iyi değildir

Sonbaharda yaprakları dökülüp kuru dallarıyla kalan ağaçların dibine rüzgâr altına benzeyen sarı yapraklar getirip yığmaktadır. Bu servetlerine rağmen ağaçlar, halâ derede medet ummaktadırlar. Yukarıdan beri gelen mananın delâletiyle anlaşılıyor ki buradaki altın kelimesi, mecazen sararmış yaprak yerine kullanılmıştır.
Akar su, dere manasına gelen cûybâr kelimesinin bâr hecesi gibi, cûy hecesi de, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatılarak okunmalıdır.

4. Sahn-i çemen : (f, is. t.) Bahçenin ortası, meydanı.
Fidan manasına gelen nihâl kelimesinin hâl hecesini, uzatarak kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak kadar okumak lâzımdır.
Sonbaharda ağaçlar yapraklarını ve meyvalarını dökmüş oldukları için rüzgâr onları istediği gibi eğip bükebilir. Bundan dolayı şair, ağaçları serbest, kayıtsız birer insan gibi, rüzgâra eş olarak salınıp dolaşmağa sevk ediyor.


Durma salınsın sözü “durmadan salınsın” manâsında kullanılamayacağına göre -her ne kadar gazelde bir sevgiliden bahsedilmiyorsa da- bu beyitin şöyle Türkçeleştirilmesi de mümkündür: "Ey sevgili! Bahçede ayağa kalkıp gezinmek (ağaçlar o mevzun boyunu görüp de kendi boylarından utanmasınlar); bütün bir yaz, ağırlığını çektikleri yapraklardan ve meyvalardan kurtulan zavallılar, bırak da, şu sabah rüzgârıyla keyflerince salınsınlar."
Bâr kelimesinin kullanılışı tevriyelidir. Bu kelime, meyvadan başka, yük manasına da geldiği için, şair, bu suretle ağaçların hem meyvadan, hem de dolayısıyla yükten kurtulmuş olduklarını söylemiş oluyor

5. Bu son beyitte de rûzgâr kelimesi tevriyelidir; hem beyitteki çemen ve varak kelimelerinin delâletiyle bildiğimiz rüzgâr manasını hatırlatmakta, hem de şairin asıl kastettiği devran, zaman manasını vermektedir.
Bilhassa bu son beyti okuduktan sonra anlıyoruz ki, Bâkî, görünüşte bir sonbahar manzarası tasviri için yazığı bu gazele, gizliden gizliye, kendi hayatının hüznünü, melâlini de karıştırmıştır.

 


IV.GAZEL

1. Söylemez küsmüş bize canane söylen söylesin

     Neyledim ol yar-ı alişana söylen söylesin

2. Naz ile güftara gelmezse helak eyler beni

    Ol cefa vü cevri bi-payana söylen söylesin

3. Derd-i aşkı gayrıdan sorma ne bilsin çekmeyen

    Anı yine âşık-ı nalana söylen söylesin

4. Harı zahmından neler çektiğimi gülzarda

    Bağban- bülbül-i giryana söylen söylesin

5. Bakiya dil durmasın güftara takad kalmadı

     Vaktidir ol husrev-i devrana söylen söylesin

 

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE

1. Sevgili bana küsmüş, konuşmuyor. Söyleyin ona da benimle konuşsun. O şanı şerefi yüksek, değerli sevgi­liye ben ne yaptım ki? Söyleyin de açıklasın.

Şiirde geçen “söylen”, “sorman”, “din” sırasıyla “söyleyin”, “sormayın”, “deyin” yerindedir.

2. Sevgili nazlı nazlı konuşmazsa beni öldürür. O cefâsı, eziyeti sonsuz olan sevgiliye söyleyin de nazlı nazlı konuşsun benimle.

Sevgilinin cefası, eziyeti âşığı üzer, ama bundan kötüsü âşığını görmezden gelmesi, onunla ilişki kurmama­sı, konuşmamasıdır.

3. Aşk derdini başkalarına sormayın; bu derdi çekmeyen ne bilsin! Onu yine (aşk derdiyle) inleyen, fer­yat eden âşığa sorun, o anlatsın.

Başkaları olarak çevrilen ağyâr kelimesi, âşığın dı­şındakiler, âşığın rakipleri, sevgilisi ile arasına girenlerdir. Bunlar da sevgiliye âşık olduklarını söylerler, ama gerçek âşık değildirler. Zira aşkı, aşkın derdiyle inleyen, feryat edenler bilir.

4. Gülbahçesinde dikenin yol açtığı yaralardan ne­ler çektiğimi acıyla feryat eden bülbülün bahçıvanına so­run, o söylesin.

5. Ey Bâkî! Zamanın sultanına benim artık ko­nuşmaya gücüm kalmadığını söyleyin. Artık vaktidir, durmasın (lütfedip de benimle) konuşsun.

Şiirde geçen sevgiliyi padişah olarak da yorumla­mak mümkündür.

Üye Girişi