DİVAN EDEBİYATI

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

DOKUZ OĞUZ - ON UYGUR TÜRKLERİNİN DESTANI

Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur.
M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar, sekizinci asır ortalarında yine Dokuz Oğuzlarla birlikte, Gök-Türk’lerin Türk illerindeki yaygın hâkimiyetlerine son vererek Uygur devletini kurdular. Uygur birliğini meydana getiren kavimler arasında eski Saka kalıntıları ve eski İran topluluğuna dâhil, Türkleşmiş kavimler de vardır. Yeni devlet kısa zamanda geniş ülkelere yayıldı. Kültür, sanat ve medeniyet bakımından Ortaasya Türk tarihine derin izler bıraktı.

Uygur boyları, daha önceki asırlarda da medenî bir hayat yaşıyorlardı. Hattâ bunların M. V. asırda kendilerine mahsus bir yazı kullandıklarına dâir Çin kaynaklarında kayıtlar vardır. Uygur devleti önce Moğolistan’da Orhun nehri havzasındaki Balgasun şehri çevresinde kuruldu. Bu devletin ikinci hükümdarı Moyunçur Han, büyük ve aydın bir hükümdardı-Bu çağlarda Uygurlar Gök - Türk yazısını kullanıyorlardı. Hattâ Moyunçur Han, Göktürk an’anesine uyarak, kendi adına ve Göktürk harfleriyle yazılı bir âbide diktirmişti.

Fakat onun yerine geçen Bögü Kağan, 763 yılında Maniheizm dinini kabul edince Uygurlar Mani dini misyonerlerinin getirdikleri yeni bir yazıyı benimsediler. M. 840 yılında Uygur ilinde büyük kıtlık oldu. Ahâli isyan etti. Bilhassa Kırgız isyanının sertliği yüzünden perişan olan Uygur’lar ikiye bölündüler. Bir kısmı Çin hâkimiyetini kabul ederek Kansu çevresinde kaldılar.
Diğer ve daha büyük bir kısım Uygurlar, cenup Batı’ya doğru göçtüler. Doğu Tiyunşan’da Beş Baliğ ve Koçu şehirlerine yerleştiler. Esâsen kendilerine bağlı bu ülkede yeni Şehirler yaptılar. Burada yalnız Uygur adiyle yaşadılar. Aynı ülkede yüzyıl kadar, az hareketli fakat daha medenî bir ömür sürdükten sonra, Türk illerindeki geniş hâkimiyetlerini 940 yıllarında, bu sefer müslüman bir Türk devleti kuran Hâ kanlı veya Karahanlı Ailesine bıraktılar.

Bugün elimizde bulunan Uygur destanları, tarihteki mâcerâlarının ana çizgileri böyle olan Uygurların, önce, kendi türeyişlerine dâir inanışlarını anlatır. Sonra, Tanrı soyundan gelen Uygurlar’ın, yurdu fenâ idâre eden hâkanlar yüzünden uğradıkları sarsıntıları nakleder.
Yurtta millî birliği sağlayan tılsımlar bozulunca nasıl ıstırap çektiklerini, nihâyet, kendilerine yiyecek vermeyen bu yurdu bırakarak cenup - Batı’ya doğru, nasıl göçtüklerini bildirir. Böylelikle Uygur Destanı, biri Türeyiş Efsânesi, öteki de Göç Destanı denilen iki bölümde toplanır:

 

TÜREYİŞ DESTANI
Eski Hun hükümdarlarından birinin çok güzel iki kızı vardı.
Efsânesi O kadar güzeldiler ki Allâh’ın, onları, tanrılarla evlenmeleri için yarattığına inanılıyordu. Hükümdar da böyle düşündü. Kızlarını insanlardan uzak tutmak için ülkesinin şimâl taraflarında yüksek bir kule yaptırdı. Kızlarını bu kuleye bıraktı. Hükümdarın, kızlarıyla evlenmesi için, yakarışlarla çağırdığı Tanrı, nihâyet bir bozkurt şeklinde geldi. Bu kızlarla evlendi. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuz - On Uygur çocuklarının sesi Bozkurt sesine benzerdi. Bu çocuklar birer bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.

 

GÖÇ DESTANI
Uygur ilinde Hulin adında bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla adında iki ırmak çıkardı. Bir gece bu iki ırmak arasındaki bir ağacın üzerine gökten mâvi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle takip ettiler. Mukaddes ışık, ağacın gövdesinde aylarca durdu. Ağacın gövdesi gittikçe kabarıyor; oradan güzel mûsikî sesleri geliyordu. Geceleri, otuz adım çevresinde bir ışık görünüyordu. Bir gün ağacın gövdesi yarılarak içinden beş çocuk çıktı. Bu çocuklar beş ayrı odacıkta idiler. Ağızları üstünde asılı birer emzikten süt emiyorlardı. (Bunlar, ışıktan) doğmuş mukaddes çocuklardı.) Halk ve âmirler onlara büyük saygı gösterdiler. Bu çocukların en büyüğünün adı Sungur Tigin, İkincisinin adı Kutur Tigin, üçüncüsü Tükel Tigin, dördüncüsü Ur Tigin, beşincinin adı Buğu Tigin’di. Bunların Allah tarafından gönderildiğine inanan Uygurlar, içlerinden birini hâkan yapmayı düşündüler. Buğu Tigin, güzellik, zekâ ve ehliyetçe ötekilerden üstün olduğundan onu ittifakla hakan seçtiler. Büyük bir şölen yaparak tahta oturttular.
(Aradan uzun zamanlar geçti.) Bir gün Uygur tahtına yem bir hükümdar oturdu. Bir hâkan, Çinlilerle yapılan savaşlara bir son vermek için, oğlu Gali Tigin’e, Kiyu - Liyen adlı bir Çin prensesi almayı tasarladı.
Bu prenses, sarayını Hatun Dağı'nda kurdu. O çevrede Tanrı Dağı adında başka bir dağ ve onun cenûbunda da Kutlu Dağ denilen büyük bir kaya vardı.
Çin elçileri, bakıcılarla birlikte geldiler. Onlar kendi aralarında dediler ki: “Hatun Dağının saadeti bu kayaya bağlıdır. Bu hükümeti zayıflatmak için onu yok etmeli.”
Bunun üzerine Çinliler, prenseslerine karşılık, bu kayanın kendilerine verilmesini istediler. Yeni hakan, yurt içindeki bu taş parçasını Çinlilere kıskanmaksızın verdi. (Hâlbuki bu mukaddes bir taştı; Uygur ülkesinin saâdeti, bu tılsımlı taşın, Türk bütünlüğünün ve yurt severliğinin sembolü olan bu kayanın yurtta kalmasına bağlıydı. O giderse, saâdet de giderdi.)
Fakat bu, kolay götürülecek bir kaya değildi. Çok büyüktü. Onun için Çinliler kayanın etrafına odun yığıp ateş yaktılar. Taşı iyice kızdırdıktan sonra üzerine keskin sirke dökerek parçaladılar. Parçaları arabalara yükleyip birer birer Çin’e götürdüler.

Bu, büyük hâdise oldu: Vatandaki bütün kuşlar, hayvanlar, kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Yedi gün sonra da Tigin öldü. Memleket felâketten kurtulamadı. Halk, rahat yüzü görmedi. Irmaklar kurudu. Göllerin suyu tükendi. Toprak çatladı, yiyecek vermez oldu.
Nihâyet Buğu Han’ın çocuklarından bir başkası yurda hakan seçildi. Onun zamanında memleketteki ehli, vahşî bütün hayvanların, bütün kuşların, bütün çocukların hattâ bütün cansızların “Göç!. Göç!.” diye, derin üzüntüyle bağırdıkları duyuldu. Uygurlar bu mânevi işârete (bu İlâhî emre) uyarak toplandılar. Yurtlarını bırakıp göçmeğe başladılar. Nerede durmak istedilerse bu sesleri duydular. Nihâyet Beş Balığ’ın bulunduğu yere geldiler. Orda sesler kesildi. Uygurlar da burda durup beş mahalle (beş şehir) yaptılar. Adını Beş Baliğ koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.


Uygur Destanı’nın elimizde Türkçe, manzum parçalan yoktur. Destan, Çin ve İran kaynaklarında, değişik iki rivâyet hâlinde yazılıdır. Buraya alman metin, her iki rivâyetten seçilmiş bâzı parçaların birbirini bütünlemesiyle meydana gelmiştir. Metnin bâzı yerleri kısaltılmış bâzı yerleri de açıklanarak yazılmıştır.
Destanda, gerek inanış, gerek halk felsefesi; toprak, vatan anlayışı ve devlet idâresi bakımından mânâlı çizgiler vardır. Milletçe bir Tanrı kurd’un çocuğu olma inancı, Uygur destanında da görülür. Bir ağaç kovuğunda, nurdan doğan çocuklar, halka Tanrı tarafından hakan gönderilmiştir. Fakat Tanrı çocuğu olmak, yurt idaresinde gevşememek için kâfi değildir. Destandaki halk ruhu, bir hükümdarın, bir düşman prensesi için vatandan, hattâ en küçük bir taş parçası vermesine râzı olmuyor. Vatandan parça vermeğe kalkmak, zamanla, bütün yurdu yok eden; uğursuz bir başlangıç sayılıyor.
Millet düşünüyor ki, devlet, kendi savaş gücüne güvendikçe sağlamdır. Savaş olmasın diye düşmandan kız istemek, yaşama ve müdâfaa gücünü kaybetmektir.


Yukarıdaki metin daha çok Çin kaynağındaki rivâyete uyularak yazılmıştır. İran kaynağındaki rivâyetin yukarıdaki metinden ayrılan tarafları şunlardır: İran rivâyetine göre “Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde bir fındık ağacı ile bir kayın ağacı vardı. Uygurlara, Tanrı’nın yolladığı çocuklar bir ağaç karnında değil, bu “iki ağaç” arasında beliren ve kabaran bir dağın kendi kendine yarılmasıyla açılan beş odacıkta bulundular.”
Bu beş çocuğun adları, İran rivayetinde bir bir yazılmış ve en akıllıları olan Bugu’nun halk tarafından hâkan seçildiği anlatılmıştır.
Çin rivâyetindeki Kutlu Kaya’nın yerini İran rivâyetinde fıstık şeklinde bir taş almıştır. Bu taş, Buğu Han’a, rü’yâsına giren aksakallı, ak değnekli bir ihtiyar tarafından verilir, ihtiyar, Buğu Han’a “Bu taşı sakladığın müddetçe dünyanın dört bucağına hâkim olacaksın.” der.
İran rivâyetinde ayrıca Buğu Han’a Tanrı tarafından verilmiş üç karga vardır. Bu kargalar, hakana memlekette olup bitenleri haber verirler. (Bir hâkanın yurddaki vak’alardan günü gününe haberdâr olması lüzumunu düşündürürler.)
Nihâyet İran rivâyetinde Buğu Han’ın rü'yâsına girerek ona tâlîmat getiren İlâhî bir kız vardır ki bu rivâyette, dîğer güzel bir destan ve inanış unsurudur.

NİHAT SAMİ BANARLI, T.T.ED.TARİHİ

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

KASTAMONULU DÎVAN EDEBİYATI ŞÂİRLERİ

Kültürümüzün temel taşlarından birisini teşkil eden Kastamonu, geçmişten bu yana pek çok uygarlığa kucak açmış ve uygarlıkların izlerini asırlar boyu sînesinde saklamıştır. Tarihin ilk dönemlerinden beri Etiler, Lidyalılar, Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluğu gibi devletler, bu bölgede hâkimiyet kurmaya çalışmış, bunun sonucunda da bölge tarihi dokusu içerisinde önemli bir kültürel merkez haline gelmiştir.1

Edebiyatımızın İslâm uygarlığı çerçevesinde gelişen ve bugün “Klasik Edebiyat” ifadesiyle belirttiğimiz sürecin yansımalarını, geçmişten günümüze kültürel bir köprü oluşturan bu şirin Anadolu kentinde bulmak mümkündür.

Bu yazımızda Kastamonu’nun dîvan şiirine olan katkılarını incelemeye çalışacağız. Osmanlı Devleti’nin önemli sancaklarından birisi olan Kastamonu, kültürel zenginliğini, dîvan şiirine kazandırdığı sanatçılarla ortaya koymuştur. Bugün geçmişin koridorlarını bizlere açan Şuarâ tezkirelerine ve bu yöndeki eserlere baktığımızda, gerek Kastamonu’da, gerekse çeşitli sebeplerle burada yaşamını sürdüren bir hayli divan şairinin varlığına tanık oluyoruz.

Sehî’nin sadece Tâli’î, Latîfî ve Sun’î’yi Kastamonulu göstermesine karşılık Latîfî’nin, övüp bağlandığı şehrinden gösterdiği şairler hayli kalabalıktır.2 Latîfî sonraki dönemlerin tezkire yazarlarınca, bu tavrından dolayı yer yer eleştirilse de, devrine kadar Kastamonu’da yetişmiş pek çok şairi edebiyat dünyasına kazandırmakla önemli bir görevi yerine getirmiştir.

Burada zikredeceğimiz şairlerin ortak yönü şiirle ilgilenmeleridir. Bununla birlikte toplumsal yapıdaki konumlarına baktığımızda kadı, şeyhülislam, âlim, müderris, müfti, nişancı, kazasker, müneccim, nâib, sipahi, kâtip, nakkaş, kethüdâ gibi çeşitli meslek erbabından kimseler olduğu görülmektedir.3

Kastamonu’da doğup yetişmiş, görevleri gereği burada yaşamış, ya da yaşamlarının büyük bir bölümünü burada geçirmiş, sonuçta Kastamonulu olarak adlandırabileceğimiz dîvan şairlerinden tespit edebildiklerimizi alfabetik sırayla açıklamak istiyoruz:

ÂFİTÂBÎ: Doğum yerini Sehî Tosya, Âşık Çelebi, Hasan Çelebi ve Riyâzî Merzifon, Latîfî ve Âlî ise Amasya olarak vermektedirler. II.Bayezid Amasya’da şehzâde iken musahibi olmuş, şehzâde Ahmed’in de hizmetinde bulunmuştur. Tasavvufa yönelmiş ve Amasya’da vefat etmiştir.4 Latîfî’ye göre renkli ve güzel şiirleri bulunmaktadır:5

Matlâ:
Yine diş yarası var sîb-i zenahdânında
Yine şeftalü yemişler gibi bostânında

Diğer:
Dilde kim sûz ola ney gibi nefesden bilinir
Hanenin şenliği içindeki sesten bilinir

ANDELÎBÎ: Kastamonuludur. Hasan Çelebi ve Âşık Çelebi daha belirsiz bir ifade ile Anadoludan olduğunu söylemekle yetinir. İstanbulda imamlık yapmıştır. Sesinin güzelliğinden dolayı Bülbül Hasan sanıyla tanınmış ve bu yüzden de Andelîbî mahlasını kullanmıştır. Kaynaklar şiirlerinin değersizliği konusunda birleşmektedirler.6

ÂRİF: Babası tanınmış kadılardan Kastamonulu Sâlim Efendi’dir. Reisü’l-küttâb Ârif Efendi sanıyla tanındı. Üçüncü defa nişancılık görevinden azledildikten sonra 1817'de öldü. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazan şâirin bir de divanı bulunmaktadır.7

Matlâ:
İnayet her kime yüz tutsa isyânı nikâb olmaz
Güneş doğduk da zîra perde-i zulmet hicâb olmaz.8

ÂRİF MEHMED EFENDİ: Kastamonu’da doğmuş, sonrada Hoca Neş’et Efendi’ye intisab etmiş ve İdris Ağa’nın kâtibi olmuştur. Hâcegân rütbesine ulaşmış, dîvan tezkireciliği, padişah kethüdalığı, Yusuf Ziya Paşa sadaretinde rûz-nâme hocalığı ve çavuşbaşılık yapmış, nişancı olmuştur.9

BEYÂNÎ: Kastamonu’da doğan şair hayıtını kâtiplik yaparak geçirdi.Hat sanatında tanınmış olan şair, Yavuz Sultan Selim devrinde ölmüştür. Şiirlerinde cinas sanatını bol ve ustalıkla kullanmıştır. Latifelerinde hatır göze olup, çirkinlik ve mizaha kaçmamıştır. Son derece yetenekli ve olgun bir genç olarak tanınmıştır.10

Matlâ:
Dedim yolunda can versem hey âfet
Geçer mi minnete dedi ne minnet

CÂMÎ: Kastamonu’da doğdu. Gezgin bir derviş olarak pek çok diyar gezdi. İran’a giderek Molla Câmî ile görüştü ve bir süre onun hizmetinde bulundu. Çok az konuşması ve halktan uzak yaşaması, mescit ve imaretlerde yatıp kalkması ile dikkat çekmiştir. Hasan Çelebi şiirlerini değersiz bulmaktadır.11

Matlâ:
Nice bir nefse uyup bu sege segbânlık edem
Yeridir fakr u fenâ mülküne sultanlık edem12

DÂÎ: Kastamonu’da doğan şair, cami görevlisi olarak çalışmıştır. Fatih döneminde yaşamış ve İstanbul’un fethinde bulunmuştur. Şiirlerinde ilk dönem şairlerin yolunu izlemiştir. Duahanların okuduğu duaların çoğu onun eseridir. Matlâlarının çoğunda ya îham ya da cinas sanatını kullanmıştır.13

Matlâ:
Darb-ı âhım o kadar silleledi ey mâh göğü
Haşre dek döner ise gitmeye bir zerre göğü

DİLÎRÎ: Kastamonu sancağında yetişmiş bir sipahidir. Kanuni devri şairlerinden olup mertliği ve cesurluğu ile tanınmıştır. Sipahi edası taşıyan gazelleri ve yiğitçe söylenmiş pek çok şiiri bulunmaktadır.14

Matlâ:
Arsa-i aşk ey gönül merdâneler meydanıdır
Kelleler topu o meydanın kılıç çevgânıdır

FÂHİR: Kastamonu’da doğdu. Asıl adı Ahmet’tir. Öğrenimini tamamladıktan sonra müderrislik yaptı. Râmiz’in tespitlerine göre döneminde şiir ve inşâsıyla tanınmıştır.15

FERİDE HANIM: Baharzâde kerimesi Kastamonulu olup 1837 de doğmuştur. Babasında arapça ve Farsça dersleri almış, hat sanatıyla uğraşmıştır. İcazet aldıktan sonra 8-10 kadar Kur’an ve bir o kadar da Muhammediye yazmıştır. 16 yaşında Kastamonulu Ali Ârif Efendi ile evlenmiş, eşinin rahatsızlanarak dört yıl sonra ölümüyle kendini okumaya ve ilmî çalışmalara adamıştır.1903 yılında 68 yaşındayken Kastamonu’da ölmüştür.16

Matlâ:
Fikr idüp baht-ı siyâhım katî yandım bu gece
Cevr-i dil-dâr ile cânımdan usandım bu gece

DERVİŞ AHMED: Derviş Ahmed ya da Ahmed el-Garbî mahlasıyla şiirler yazmış olup Tosyalı olduğu rivayet edilmektedir.12.yy.da yaşadığı divanındaki bazı kayıtlardan anlaşılmaktadır. 16 yaşında taundan vefat eden oğlu için hece ve aruzla mersiyeler yazmıştır. Bu mersiyelerden eşinin oğlundan önce öldüğü, bir kızıyla bir oğlunun kaldığını ve sıkıntı içinde yaşadıklarını anlıyoruz. Bâki ve Nâbi’nin birer gazelini tahmis etmiş olan bu şâirin aruzla yazdığı şiirler oldukça başarılıdır.17

İZZET EFENDİ: Tosyalı, mârifet sahibi bir zattır. Eğitimini İstanbul’da almış, şehzadelere hat sanatı hocalığı yapmıştır. Ârifâne ve mutasavvıfâne şiirleri bulunmaktadır. Hüner ve zerafet sahibi bir kişi olan şair, neyzenlikle de tanınmıştır. Avamil Mu’ribi ve Keşfü’l-İrab gibi eserleride bulunan şair, mûsiki sanatında “tarz-ı cedîd” adlı bir makamın da mucididir. Aynı makamın peşrevi de kendisinindir.18

Matlâ:
İzzetâ dem de geçer gam da geçer âlemde
Vaktini hoş geçirip şöylece eğlenmelidir

Diğer:
Terk eyle mâsivâyı gözet sırr-ı vahdeti
Benlik hayâlin eyleme zinhâr sen sen ol

FERRUHÎ: Kanuni döneminde yaşayan Ferruhî, Kastamonu’da doğdu. Halinden memnun, güleç yüzlü bir mizaca sahip olan şair, görmüş geçirmiş, feleğin sillesini yemiş, laubali, tuhaf bir kişiliğe sahipti. Halk arasında tanınmış bazı matla ve kıtaları bulunmaktadır.19

Matlâ:
Âlemin çün güzerânüzre durur ayş-ı demi
Beni mesrûr u melûl etmeye zevk u elemi

FUÂDÎ: 1560 yılında Kastamonu’da doğmuştur. Asıl adı Ömer olduğu için Ömer Fuâdî olarak da bilinmektedir. Şiirlerinde Fuâdî mahlasını kullanmıştır. Şeyh Şa’bân-ı Veli’nin müntesiplerinden Himmet Dede’nin oğludur. Çocukluk yıllarını Şa’bân-ı Velî’nin sohbetlerine katılarakgeçirmiştir. İlk tahsilini Kur’an mektebinde yaptıktan sonra medreseye devam etmiş, Arapça ve Farsça’yı bu dillerde ilmî, edebî ve tasavvufî eserler verecek düzeyde öğrenmiştir.

Önceleri müfti müsevvitliği yaptıktan sonra Abdülbâki Efendi’ye intisap etmiş, onun vefatıyla da seyr u sülûkunu Muhiddin Efendi’den tamamlamıştır. On yedi yıllık müridlik hayatının sonunda Şa’baniyye tekkesine şeyh olmuştur. Bu süreçte pek çok hizmetlerde bulunan şair 1636 yılında vefat etmiştir.

Sanatında öğretici unsurları ön planda tutan Fuâdî, nazım ve nesir otuza yakın esere imza atmıştır. Şa’bâniliğin tanınmasında çok önemli bir yeri olan sanatçı, âşıkâne söylediği şiirleriyle de devrinde ses getirmiştir. Eserlerinde daha çok mutasavvıf kimliğini ön plana çıkaran sanatçı, Kasîde-i Pendiyye gibi şiirlerinde, devrin aksaklıklarını, bozulan ve yozlaşan yönleri, sebep-sonuç ilişkisi içinde sorgulamakta herhangi bir sakınca görmemiştir.

Halvetîlik içinde yetişip yoğrulan Fuâdî’nin şiirlerindeki en önemli yapı tasavvufi söyleme dayanmaktadır. O, hayal unsurlarından çok reel dünyadan aldığı kesitlerle meramını anlatma yoluna gitmiş, bunda başarılı da olmuştur. Şiirlerindeki akıcı söyleyiş bizlere, asırların gerisindeki Yunus’u çağrıştıracak derecededir. Bu türden beğendiği şiirleri, eserlerinin çoğunda yer almaktadır.20

Matlâ:
Gitti cismim geldi bir can yerine
Gitti cânım geldi cânân yerine

Diğer:
Mûra basma seni mârân ısırır
Körpe incitme ki arslan ısırır

Kıblenin ehlini tekfîr etme
Kâ’be hakkı seni kaplan ısırır

Gülü bülbülden ayırma zinhar
Elini hâr-ı gülistân ısırır 21

FÜNÛNÎ: Kastamonu’da doğan şair, başkalarına ait şiirleri çalmakla tanındı. Kendisine ait mesnevilerin de olduğu bilinmektedir.22

HÂKÎ: Kastamonu’da doğdu. İlk dönem Osmanlı şairlerindendir. Çandarlı İsmail Bey döneminde yaşadı. Divanı halk arasında meşhurdur.23

HALÎMÎ: Kastamonu’da doğup yetişen şairlerdendir. Öğrenimini bitirdikten ya da yarıda bıraktıktan sonra İran’a gider. Dönüşünde Trabzon valisi olan Yavuz Sultan Selim’in musahibi ve hocası olur. Padişahla birlikte Mısır seferine katılır. Şam’da ölen şairin cenazesinde Yavuz Sultan Selim bizzat hazır bulunur. Hoş sohbet, Arap ve Fars edebiyatlarını iyi bilen Halîmî, muammâ çözmede ustaydı. Nazik gazelleri ve güzel şiirleri bulunan şair, şiirlerini kimseye göstermeyip sakladığından dolayı şair olarak devrinde pek tanınmamıştır.24

Matlâ:
Ol mihr-i ruh ki halkı yakan hüsnü tâbdır
Germ olmasın mı yer yüzünün âfitâbıdır

HAMDÎ: Kastamonu’da doğan şair, fakih, bilge ve dindar kişiler zümresindendir. Latifî’nin dedisidir. Fatih dönemi şairlerindendir. Zamanında çok tanınıp okunmuş ama sonradan unutulmuştur. Şiirleriyle tanına ilk Hamdî budur. Çok sayıda kaside ve gazeli ile mürettep divanı vardır.25

Matlâ:
Pertevinden yüzüne kimse nigâh eyleyemez
Nazara ol eseri mihr ile mâh eyleyemez

HARÎRÎ: Kastamonu’da doğdu. Dönemin önde gelenlerinden ve söz sultanlarının da en önemlilerindendir. İyi bir inşâ ustası, tarih düşürücü ve sanatın her alanında mükemmel ve iyi yetişmiş biridir. Zor muammâların çözülmesinde, Arapça ve Farsça karmaşık, anlaşılması güç muhayyel beyitlerin anlaşılmasında büyük maharet sahibidir. Kanuni’nin fetihlerini de yazan Harîrî’nin gazel söylemede pek o kadar mahareti ve yeteneği yoktu.26

HASÎB: Kastamonu’da doğmuş ve Hüseyin Ferdi adlı bir şair tarafından yetiştirilmiştir. Divan kâtibi, Mısır muhasebecisi ve Baltacı Mehmed Paşa’nın vezirliği sırasında baş mukataacı oldu. Ali Paşa’nın Petervaradin sonucunu önceden fal yoluyla söylediği için Bozcaada’da hapsedildi. Söylediklerinin çıkması üzerine serbest bırakılıp görev verildi. Mora defterdarı iken öldü.27 Görevinden alınıp yerine Ördek İsmail efendi getirilince, vezir Ali Paşa’ya kızgınlığının ifadesi olan sert bir kaside yazmıştır. Aşağıdaki beyit bu kasideden alınmıştır:28

Beni kaz avlayup Ördek Efendi yerime geçmiş
Gönül şir-pençe-i şâhin ki gam da bestedir hâlâ

İZZÎ: Kastamonuludur. Asıl adı Numan olup Şeyh Abdülaziz-zâde Efendi’nin oğludur. Medine’ye gitmiş ve orada otuz yaşlarındayken ölmüştür.29

KIYÂSÎ: Kastamonu’da doğmuş olup Âşık Çelebi, Hasan Çelebi ve Âlî’ye göre asıl adı Kıyas, Riyâzî’ye göre ise İbrahim’dir. İstanbul’da öğrenimine başlamışsa da tamamlayamamıştır. Önce sipahi olan Kıyâsî, Saçlı Emir’in ölümünden sonra mülazım olmuştur. Naiblik, müderrislik ve kadılık görevlerinde de bulunmuş olup çeşitli şiirleri bulunmaktadır.30

Matlâ:
Hâkin gubârıyım senin ey gonca-leb nigâr
Anma beni ki hâtırına gelmeye gubâr

LATÎFÎ: 1490 yılında kendi ifadesiyle “cennete benzeyen yöre” olarak tasvir ettiği Kastamonu’da ddoğdu. Asıl adı Abdüllatif olduğu için Latîfî mahlasını kullanmıştır.Öğrenimini gördükten sonra kâtip ve muhasip olmuş, bazı imaretlerde görev yapmıştır. III.Murad devri başlarında Mısır’da ölmüştür.

Latîfî Anadolu sahasında ikinci örnek olan şairler tezkiresini yazmıştır. Bu eser, türürnün en başarılı örneklerinden birisi olarak görülmektedir. Tezkiresinde kendine de yer vermiş, şiir ve şair hakkındaki görüşlerini açıklamıştır. Latîfî’nin bunların dışında divanı ve çeşitli eserleri de bulunmaktadır.31

Beyt:
Gele bir dem dala toprak dehânım
Çürüye sebzeler gibi lisânım

LÂYİHÎ: Kastamonu’da doğmuş ve öğrenimini tamamlayarak danışmend olmuştur. Ticaret hayatına atılmış ve gemiyle Hindistan’a giderken boğularak ölmüştür.32

MAHVÎ: Kastamonu’da doğan Mahvî, köylü olmasına rağmen iyi bir öğrenim görerek kendisini yetiştirmiştir. Mülazım zümresinden olup oğlu ile karşılıklı şiir söyleşirdi. Âşıkane söylediği şiirleriyle tanınmıştır.33

MUSTAFA: Tosya’da doğmuştur. Küçük Mustafa Efendi sanıyla tanınmıştır. Doğduğu şehrin adı Tusiyye’den geldiği için bazı şiirlerinde Tûsî mahlasını kullanmıştır. Arapzâde Efendi’den mülazım olan Mustafa, Semâniye medresesinde de müderrislik görevinde bulunmuştur.Dönemin tanınmış şairlerindendir. Enteresan ve az görülen ilmî olayları ve acayip latifeleri bir kitapta toplamıştır.34

MUSTAFA ÇELEBİ: Tosyalı olup âlim ve şâir bir zattır. “Ahlaku’s-Saltana” adında ahlâki bir eseri, “Selciye” manzumesi ve bazı şiirleri vardır. 1595’te vefat etmiş olup İstanbul’daki Kurşunlu türbede medfun bulunmaktadır. Şiirlerinde Tûsî mahlasını kullanmıştır.35

Matlâ:
Ser-i kûyunda olursa no’la eşkim sâil
Su gibi ol bûy-ı servalçağa oldu mâil

NÂDÎ: Kastamonu’da doğmuştur. Öğrenimini tamamladıktan sonra kâtip olarak çalışmış, III.Ahmed’in sadrazamı Arabacı Ali Paşa’ya baş tezkireci olarak tayin edilmiştir. Zamanla defterdarlık, Kahire’de bazı vezirlere divan efendisi, rikap kaymakamı, Mehmet Paşa’ya tezkireci ve Basra valisi Ahmet Paşa’ya kethüda olarak görev yaptı.1622 yılında Basra’da yaşamını yitirdi.36

Matlâ:
Ey perî gülçîn-i bâğ-ı vuslatın kimdir acep
Bî-tekellüf nâilî cemiyyetin kimdir acep

NEŞÂTÎ: Kastamonu’dan yetişen tımar sahibi şairlerden biridir. Emsalleri arasında parmakla gösterilen şairlerden birisidir. Sanatın çeşitli dallarında ehildir. Beğenilen çok sayıda gazel, kaside ve şiirleri bulunmaktadır.37

Matlâ:
Şevk-i la’linle dîde kan ağlar
Mey içip kati mest olan ağlar

NİHÂNÎ: Kastamonu’da doğan Nihânî kadılık görevinde bulunmuş ve gördüğü bir rüya üzerine bu görevinden ayrılmıştır. Mükemmel bir divan sahibi olan şair, Kanuni dönemi şairlerindendir. Şiirlerinde mutasavvıf yönü belirgin olarak göze çarpmaktadır. Aşağıdaki beyitler onun şiirlerindendir:38

Sûfilik tâc ile abâ oldu
Hayf kim marifet hebâ oldu

Dâniş ü fazlı ehl-i ilm olanın
Kaba dülbend ile kabâ oldu

Ümerâ kapısında anın için
Ulemâ abd-ı müşterâ oldu

NÛRÎ: Kastamonulu olup kadılar zümresindendir. Eyüp’teki Dârü’l-hadîse ilk defa müderris olan Arap Çelebi’nin babasıdır. Fatih devrinde yaşamış ve üç dilde şiir söylemiştir. Eserleri ve şiirleri zamanla unutulmuştur.39

Matlâ: Niceleri bu menzili cây-ı ikâmet sandılar
İşbu hâristân-ı dehri bâğ-ı cennet sandılar

RÂTİP: Tosya’da doğmuş olup, asıl adı Seyyid Ebu Bekir Efendi’dir. Öğrenim görüp kâtip olmuş ve hâcegân sınıfına katılmıştır. Hayatının sonlarına doğru Rodos’a sürgün edilen şair orada 1800 yılında ölmüştür.Nakşıbendi tarikatına mensup olan Râtib’in divanı bulunmaktadır.40

SA’Dİ ÇELEBİ: Kastamonu’da doğmuş, iyi bir öğrenim görerek Samsunizâde Mehmed Efendi’den mülazım, müderris ve kadı olmuştur. Sahn müderrisliğinden İstanbul kadılığına ve oradan da şeyhülislamlığa yükselmiştir. Beyzâvî tefsirine ve Hidâye’ye şerh yazmış, şiirle ilgilenmiştir. Devrindeki yakınmaları dile getiren şu gazel onun inci saçan şiirlerindendir:41

Gazel:
Âleme doldu meserret lîk ben şâd olmadım
Âh kim ben bende bir dem gamdan âzâd olmadım

Ben nice alam arûs-ı baht u devletten murâd
İki kadı askerin birine damad olmadım

Ömrümü kesb-i fezâilde abes harc eyledim
Cehl ile ünvân bulup âlemde dil-şâd olmadım

Matlâ:
Sanma bu devri fâzıl u kâmil zamanıdır
Öldü cihanda fazl işi câhil zamanıdır

SENÂYÎ: Kastamonu’da doğdu. II.Mehmed döneminde camide na’t-hân görevini yaptığından “Senâyî” mahlasını almıştır. İyi bir lügatçi, Farsçacı ve güzel şarkı söyleyen biriydi. Şiir alanında ise fazla yetenekli değildi.42

Matlâ:
Haddine benzemeyeydi güle kem derler idi
Zülfüne benzemese sünbüle kem derler idi

SIDKÎ: Tosya’da doğan Sıdkî’nin asıl adı Mustafa Paşa’dır. Önce divanda kâtiplik yapan şair, sonra sırasıyla tezkireci, reisü’l-küttâp ve nişancı olarak çalışmıştır.43

SUN’Î: Kastamonu’da doğan şair Necati’nin öğrencilerinden olduğu için Necâti Sun’îsi diye tanınmıştır. II.Bayezid’in şehzadelerinden Sultan Mahmud’un divan kâtibi, onun ölümünden sonra da oğlu Sultan Orhan’a nişancı olmuştur. Kaside ve matlaları güzel olan şairin pek çok şiiri bulunmaktadır. Ama eserleri ziyan olduğu için pek tanınmamıştır.44

Matlâ:
Niçin gider gözümden kaddi hayâli anın
Yerinde su mu çıktı o serv-i dil-sitânın

Gazel:
Ey dost çünki gördü cemâlin ayân uyûn
Şerh eylemekte oldu anı bu zebân zebûn

İns ü perî n’olur ki bu hüsn ü bu lutf ile
Görse cemâlini ola hûr-i cinân cünûn

İncinme cevr-i dehr-i cefâ-pîşeden gönül
Dûnân bülend olur dahi ferzânegân nigûn

ŞÂNÎ: Kastamonulu bilgin şairlerden tanınmış biridir. Kemalpaşazâde’den mülazım olmuştur. Bağdat seferine katılmış ve canını Kasr-i Şirin’de vermiştir. Nükteci bir mizaca sahip olan şairin şiirlerinde de bu özellik gözlenmektedir. Şirin’in hikayesini nazmettiği Ferhatnâme adlı bir esri bulunmaktadır.45

Gazel:
Ey felek meylin eğer câhil ü nâdâna ise
Ben dahi tâ o kadar kâmil ü dânâ değilim

Bana bu cevr nedir sâhib-i irfân sanıp
Ehl-i fazl anladın ise beni hâşâ değilim

Echel-i dûn u denîyim bana da bir nazar et
Gayriden humk u belâhette de ednâ değilim

İmtihan eyle beni cehl ile gelsin cehele
Ki gabâvette bugün kimseye hemtâ değilim

Mansıb olmak nic’olur göstereyim cühhâle
Cehl ile şimdi hele dahi tüvânâ değilim

ŞÂVUR: Bu da Kastamonu’dan ve kadı şairler grubundandır. Necâti’nin öğrencisi olup müderrislik ve kadılık görevlerinde bulunmuştur. Kanuni döneminde ölmüştür. Şiir ve musikide ustadır. Şiirleri Necâtî tarzındadır. Gazel müfretleri de bulunmaktadır:

Matlâ:
Gözlük tutarım görmeyeli rûy-ı nigârı
Dört oldu gözüm yol gözedir görmeye yârı

Diğer:
Dolup gül yüzlü dilberlerle meclis döndü gülzâra
Güle yer yok meğer yapıştıram penbeyle dîvâra

Şâvur’un her ne kadar mizacı, sağlığı ve huyu yerli yerinde ise de ayakları biraz yere eğri basmaktaydı,yani topaldı. Kastamonu’nun Araç ilçesine kadı olduğu zaman Taliî şaka yoluyla şu beyiti söylemiştir:

Beyt:
Şâvur-ı a’rec kim bugün akzâ’l-kuzât olmak diler
Bin yıl ki tahsîl eyleye Araç anın mi’râcıdır
Şâvur ise bunu şöyle cevaplamaktadır:

Ta’n eyler imiş bana ayaksız diyu câhil
Nola ayagım yoğ ise her fende elim var46

ŞEMSÎ: Kastamonu’da doğan Şemsî, Cenderecizâde olarak tanımıştır. Muhiddin Şemsî Efendi olarak da bilinmektedir. Meşhur sadrazam Hayrettin Paşa ahfâdındandır. Gençliğinde ticaret için İran’a gitmiş, dönüşünde ise Fatih ve Bayezid’e defterdar olmuştur. Üç dilde şiirleri olan Şemsî, 1492 yılında İstanbul’da vefat etmiş ve Süleymaniye türbesi kabristanına defnedilmiştir.47

Matlâ:
Vâr iken gülzâr-ı hüsnün gülsitâna bakmazam
Mihr-i ruhsârın dururken âsumâna bakmazam

Gazel:
Güzelden umulan budur safâ pehlûya sarmaktır
Güzellik olmadan zâyi’ sezâ pehlûya sarmaktır

Marîz-i aşka çün verdi tabîb-i leblerin şerbet
Velî kanun-ı hikmette şifâ pehlûya sarmaktır

Ne hoş hıfz eylemiş Şemsî kelâmullâhı sadr-ı yâr
Anın gibi güzel sadr-ı revâ pehlûya sarmaktır

ŞEMSÎ: Kastamonulu kadı şairlerdendir. Molla Şemsî-i Edvârî olarak tanınan Şemsî, Necâti’nin takipçilerindendir. Özellikle musiki konusunda eser ve beste sahibidir.48

Matlâ:
Atma tîr-i gamzeni peykân-ı dilden jeng alır
İşidicek hem yaşım bu mâcerâyı renk alır

ŞEMSÎ: Kastamonu’da doğdu. Camide na’t okumakla görevli bir zat idi. Kanuni döneminin ilk zamanlarında ölmüştür. Musiki ilminin ustası ve eşsiz bir besteciydi. Şiir ve muamma çözmede de yetenekliydi.49

Matlâ:
Vermesin hatt-ı ruhun âyine-i kalbe keder
Ol gubârı koma mir’ât-ı izârında gider

ŞEYDÂ: Riyâzi Kastamonu’da, Ahdî Rumeli’de, diğer kaynaklarda ise İstanbul’da doğduğu ileri sürülmektedir. Manisa’da oturdu. Âşık Çelebi’nin has öğrencisi ve kâtibi olduğu için Âşık Çelebi şeydâsı olarak tanındı. Şeyhî Efendi’den mülazım oldu. Kanuni dönemi şairlerindendir. Çok şiir yazmış olan Şeydâ, divan sahibidir.50

TÂLİÎ: Kastamonu’dandır. Şiir alanında söz sultanı ve herkesin beğendiği bir kimsedir. Latîfî, Necâtî’ye denk bir şair olarak göstermektedir. Şiirlerinde atasözü ve deyimleri kafiye yapmış ve o güne kadar kullanılmayan redifleri kullanmıştır. Şiirlerinde tercüme, çalıntı, alıntı ve tazmin yoktur. Sultan Selim devrinde İstanbul’da yeniçeri katibi olmuştur.51

Matlâ:
Akl durmaz gece gündüz let urur beynimize
Ki kudûret bıraka aşk ile mâbeynimize

TÜRÂBÎ: Kastamonu’da doğan şair, Şeyhî’nin muasırlarındandır. Çeşitli konularda kendini yetiştirdikten sonra tasavvufa yönelmiştir. Hadis ve tefsirle uğraşmış, vaizlik yapmıştır. Mezarlıklarda yatıp kalkan şair, tekke duvarlarına yazılar yazmıştır. Sehî, Sultan Cem’e hoca olduğunu ve hazineden maaş aldığını söyler. Şiirleri didaktik ve tasavvufidir.52

Matlâ:
Var mıdır bir sır Hudâdan anda ki sır olmaya
Kâfir ü mü’minde ey dil görme bir şahsı tehî

ZAÎFÎ: Kastamonu’da doğmuştur. Asıl adı Mehmed Çelebi olup Hocazâde sanıyla tanınmıştır. Danışmentliği sırasında üne kavuşmuştur. Âlim şairlerden biri olup, ilmî çalışmalarını bırakıp Nakşıbendi tarikatına girmiştir.53

Matlâ:
Cân u dil vaslından özge bir temennâ bulmadı
Dîde dîdârından özge bir temâşâ bulmadı

ZEYNEP: Kastamonu yöresinde yetişmiş, kadınlar arasında az rastlanan meşhur biridir. Son derece yetenekli bir yapıya sahipti. Farsça ve Türkçe şiirler yazıp Sultan Mehmet adına Divan tertiplemiştir. Aşağıdaki tanınmış gazel de onundur:54

Gazel:
Keşf et nikâbını yeri göğü münevver et
Bu âlem-i anâsırı firdevs-i enver et

Depret lebini cûşa getir havz-ı kevseri
Anber saçını çöz bu cihânı muattar et

Hattın berat yazdı sabâya dedi ki tez
Var milket-i Hıtâ ile Çîn’i musahhar et

Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey gönül
Bin yıl gerekse Hızr ile seyr-i Sikender et

Zeyneb ko meyli zînet-i dünyaya zen gibi
Merdâne var sâde dil ol terk-i zîver et

Sonuç olarak yukarıda biyografilerine yer verilen şairlerden de anlaşılacağı gibi Kastamonu, kültür ve edebiyat tarihimizin teşekkülünde önemli bir misyon üstlenmiştir. Asırların getirdiği kültürel mirasın birikimi olarak algıladığımız bu tür yansımalar, edebî hayatımız açısından son derece önemlidir. Kastamonu kültürel fonksiyonunu, geçmişte olduğu gibi bugün de tarihi sorumluluğu ve bilinci içinde yerine getirme çabasını sergilemektedir. Bu çabalar sonucu, hem bu şirin Anadolu kentinin kültürel kimliği yeniden şekillenecek, hem de millî kültürümüze önemli katkılar yapılacaktır.
-----------------------------------

1 Yazar, İlyas, “Osmanlının Kültür Şehirlerinden Kastamonu’da Yetişmiş Bir Şâir: Ömer Fuâdî”, Folklor Edebiyat Dergisi, C.V, S.20, 1999/4, s.113.
2 Tolasa, Harun, Sehî, Latîfî, Âşık Çelebi Tezkirelerine Göre 16.YY’da Edebiyat Araştırma ve Eleştirisi, İzmir, 1983, s25.
3 Tolasa, Harun, a.g.e., s.52.
4 İpekten Haluk, İsen Mustafa, Karabuy Turgut, Okçu N., Toparlı R., Tezkirelere Göre Dîvan 5Edebiyatı İsimler Sözlüğü (DEİS), Ankara, 1988, s.12.
6İsen,Mustafa, Latîfî Tezkiresi, Ankara, 1990, s.87.
7DEİS, s.33.
8DEİS, s.36.
9Bursalı Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri (OM), İstanbul, 1972, C.2, s.30.
10DEİS, s.40.
11İsen, Mustafa, a.g.e., s.134-135.
12DEİS, s.82.
13İsen, Mustafa, a.g.e., s.142.
14İsen, Mustafa, a.g.e., s.152.
15İsen, Mustafa, a.g.e., s.154.
16DEİS, s.121.
17OM, C.2, s.124-125.
18OM, C.2, s.133.
19OM, C.2, s.185-186.
20DEİS, s.141; İsen, Mustafa, a.g.e., s.173.
21Yazar,İlyas, Ömer Fuâdî, Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Bülbüliyyesinin Metni, İzmir 1999, 182s. (Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)
22Yazar,İlyas, Ömer Fuâdî, Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Bülbüliyyesinin Metni, s.28,32.
23DEİS, s.153.
24DEİS, s.171.
25DEİS, s.177; İsen, Mustafa, a.g.e., s.207.
26DEİS, s.180; İsen, Mustafa, a.g.e., s.209
27İsen, Mustafa, a.g.e., s.217-218.
28DEİS, s.187.
29Yücelen, Hilmi, Türk Mâli Tarihine Toplu Bir Bakış ve Mâliyeci Şairler Antolojisi, İstanbul, 1973, s.229.
30DEİS, s.236.
31DEİS, s.254; İsen, Mustafa, a.g.e., s.276.
32DEİS, s.261; İsen, Mustafa, a.g.e., s.283-290.
33DEİS, s.262.
34DEİS, s.272.
35DEİS, s.304.
36OM, C.2, s.225.
37DEİS, s.312; Yücelen, Hilmi, Türk Mâli Tarihine Toplu Bir Bakış ve Mâliyeci Şairler Antolojisi, s.221-222.
38İsen, Mustafa, a.g.e., s.341.
39DEİS, s.342; İsen, Mustafa, a.g.e., s.347.
40DEİS, s.350; İsen, Mustafa, a.g.e., s.364.
41DEİS, s.371.
42DEİS, s.405; İsen, Mustafa, a.g.e., s.391-392.
43DEİS, s.437; İsen, Mustafa, a.g.e., s.409.
44DEİS, s.443.
45DEİS, s.454; İsen, Mustafa, a.g.e., s.418-419.
46DEİS, s.467; İsen, Mustafa, a.g.e., s.430-431.
47DEİS, s.469; İsen, Mustafa, a.g.e., s.432-433.
48DEİS, s.475; İsen, Mustafa, a.g.e., s.437; Yücelen, Hilmi, Türk Mâli Tarihine Toplu Bir Bakış ve Mâliyeci Şairler Antolojisi, s.67.
49İsen, Mustafa, a.g.e., s.438-439.
50DEİS, s.475; İsen, Mustafa, a.g.e., s.440-441.
51DEİS, s.481.
52İsen, Mustafa, a.g.e., s.458-459.
53DEİS, s.508; İsen, Mustafa, a.g.e., s.464-465.
54DEİS, s.541; İsen, Mustafa, a.g.e., s.489.


NOT:"Kastamonulu Dîvan Edebiyatı Şâirleri”, Patikalar, Mart - Nisan 2001, Yıl.2, S.8 (Patikalar Özel)

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil

MANİHEİZMİN KABULÜ MENKIBESİ

Uygur Destanının İran rivâyeti arasına katılmış tarihle destan arası bir parça daha vardır ki, bu da Maniheizm’in kabûlü menkıbesidir.

Bu menkıbeye göre, Türk hakanı Buğu Han, yurduna maniheist dindarları çağırır. Onları kendi dininin Kam’larıyla karşılaştırır. Münazarayı hangi taraf kazanırsa Uygurlar o dinden olacaklardır.

Maniheist dindarlar, kendi inanışlarını derin bilgiyle ve duyurucu bir dille anlatırlar. Allah’ın insanlara ve hayvanlara iyi davranmayı emreden buyruğunu; Tanrı’ya gitme yolunda duydukları imanı heyecanla söylerler. Buğu Han, onlara inanır; dinlerine ve öğütlerine baş eğer. Halkına da dindarlara inanmayı buyurur. Halka öğütler verir. Tesirli nutuk söyler. Ahâlî sevinir; taassup göstermeden yeni dîni kabul eder; o gece bayram yapar, neş’e ile eğlenirler.
İlhan Oğulları tarihçisi Cüveynî’nin Uygurların Budizm’i kabûlü diye anlattığı bu vak’a, aslında Manihcizm’in kabûlü vak’asıdır ve tarihî hakikate uygundur.

Prof. Fuad Köprülü, Cüveynî Tarihi’nin Göç Destanı arasında anlattığı bu vak’adan bizzat Uygur Destanı’na aksetmiş maniheist çizgiler bulmaktadır. Buna göre destanda adı geçen “iki ağaç” Mani’nin İki kök veya İki Umde adlı eserinde târif edilen iki ağac’ın taklididir.
Buğu Han’ın rü’yâsına giren, kız şeklindeki İlâhi nûr da Mani inanışında rastlanan Nur ve Işık Bâkiresi’dir.

Dîğer taraftan Türkler arasında kısa ömürlü bir din olmasına rağmen, Maniheizm’in Türk inanışında derin tesîri olmuştur. Bu dîne ait bâzı inanış miraslarına İslamiyet’ten sonraki evliyâ menkıbelerinde rastlanacaktır.

N.S.BANARLI, R.T.TARİHİ, CİLT:1

 

Üye Girişi