Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

DERSE ÇALIŞIYORUZ (TİYATRO) - CEMİL CAHİT


ŞAHISLAR
AHMET KÂMİL EFENDİ (Sabık tacirlerden, elli yaşlarında.) — MERHUM KÂŞİF EF. (Asarıatika meraklısı, elli yaşlarında.) - MEHMET AZİZ EFENDİ (Baytar, otuz beş yaşlarında..) - SELİM SIRRI (Ahmet Kâmil’in oğlu, yirmi yaşlarında..)

SAHNE:
İki yanda iki kapı, ortada bir antre, dışarda bahçe görülür.
Ortada masalar, sandalyeler, yazı takımları.

1. SAHNE
Mustafa, sonra Aziz, sonra Sırrı

(Perde açıldığı sırada Mustafa bir kısmını masanın üzerine koyduğu tabakları silmek ve içeriye taşımakla meşguldür.)

MUSTAFA (Dalgın) — Ev işlerinden şu bulaşık kadar sinirime dokunan bir şey yok. Mesela... (Yaldızlı tabağı düşürür.)

AZİZ (Girerek) -— Oldu işte. Parçasını ayrı koy.

MUSTAFA — Hay Allah cezasını versin. Yaldızlı sürahi tabağını kırdık.

AZİZ — Maşallah. Sen de dehşetli iş görüyorsun hani.

MUSTAFA — Oh ne ise baytarmış. Ben de adam sandım da ödüm patladı.

AZİZ — Kâmil Efendi bunları görürse sana ne demez? Eline aldığın şeyi parça parça etmeden bırakmıyorsun. Bir görse...

MUSTAFA — Görmez ki. (Parçalan toplar) Ben bütün kırdığım eşyanın parçalarını bahçeye gömüyorum. Şeftali ağacının dibine bir çukur kazdım.

SIRRI (Sağdaki kapıdan girer.) — Mustafa! (Azizi görür) Oo.. Sabahlar hayrolsun Aziz Bey.

AZİZ — Allah ömürler versin beyim.

SIRRI (Mustafa'ya) — Bana bak, yaldızlı sürahi tabağını gördün mü?

MUSTAFA (Kırık parçaları önlüğünün cebine tıkarak) — Hayır küçük bey.

SIRRI — Biraz çilek almıştım da.. (Sahneyi bir baştan bir başka geçer.)

MUSTAFA — Bir kere de mutfağa bakın efendim. Belki oradadır.

SIRRI — Bakayım, lâkin bugünlerde de kaybolan tabak, bardak sürahi pek fazlalaştı.

MUSTAFA — Ona ben de şaşıyorum. (Sırrı soldaki kapıdan çıkar.)

 

2. SAHNE Mustafa — Aziz — Sonra Kâmil Efendi

AZİZ (Mustafa'ya) — Vallahi olur cüretkârlardan değilsin!

MUSTAFA — öyle söylemek icap eder. Eğer sürahi tabağının kırılmış olduğunu duysaydı alimallah çatıyı başıma yıkardı.

AZİZ — Neyse, ben inek için geldim.

MUSTAFA — öyleyse pek geciktiniz.

AZİZ — Niçin?

MUSTAFA — Kırıp da iyi gömemediğim sürahi parçalarından birini otlarken yutmuş. Geberdi gitti zavallı!

AZİZ — Kabahat sende. Mübarek; kırarsın, bari parçalarım derince göm.

MUSTAFA — Haklısın ama. Havalar bugünlerde pek sıcak gidiyor da bahçede iyi kazma kullanamıyorum. Kışın kırdıklarımı daha derin gömdüm.

AZİZ — Sana bir müjdem var. Senin efendi bugün seçilecek.

AZİZ — Kargaları himaye ve neslini ıslah cemiyetine başkan!

MUSTAFA — İyi ama seçileceği muhakkak değil ki. Karşısında şanlı şöhretli bir adam, Figanı efendi var.

AZİZ — Kim olursa olsun. Ben şimdiden Kâmil efendinin başkan olacağına kalıbımı basarım. Hatta birisiyle üç şişe rakısına bahse bile girdim.

MUSTAFA — öyle olsun. Ama benim hiç ümidim yok.

AZİZ — Yanlışın var. Bir kere Kâmil Bey hakikaten âlim bir adamdır. Ondan başka ben de lehinde propaganda yapıyorum. Hem zaten Figani'yi hiç sevmem. Herif hayvanlarını; bana tedavi ettirmiyor. Cehaleti bundan belli. Hâlbuki Kâmil  efendi âlim, mütebahhir bir adamdır.

MUSTAFA — Bu sözü doğru söylediniz. Bizim efendi birçok kereler elinde koca bir kitap, bir şey anlamıyormuş gibi, dalgın dalgın sahifeleri süzerken gördüm.

AZİZ — Kim bilir ne düşünüyordu. Esasen Âlimler dalgın olur. (Antreden Kâmil görünür.)

MUSTAFA — Hah, zaten geliyor. Ben de hemen gidip şu ta i bak kırıklarını gömeyim. (Çıkar)

 

3. SAHNE Aziz – Kâmil

(Kâmil girer elinde koca bir kitap vardır. Dalgındır.)
AZİZ (Kendi kendine) — Ne Âlim adam. Dalgınlığa bak, beni bile görmedi.
KAMİL (Okuyarak) — İhtarı mühim: Esamii mezkure cemi bulundukta anları tavsih eyleyen sıfat bazı hengâmda cemi ve bazı avanda ise müfret olarak ahzı mevki eyler. Şöyle ki.. (Söylenerek) Medet yaresulallah kafam şişti. Bu ne karışık şey.
AZİZ (Kendi kendine) — Her halde Arabi veya Farisi tetebbu ile meşgul olmalı. (Mevcudiyetini hissettirmek için öksürür) öhhö! öhhö!
KÂMİL (Hemen kitabı cebine sokar) — Vay, sen misin Aziz? Hoş geldin.
AZİZ — Sakın sizi rahatsız etmiş olmayayım.
KÂMİL — Yok. Biraz okuyordum. İnek için mi geldin?
AZİZ — Evet. Ve vak'ayı öğrendim.
KAMİL— Ya, sorma. Zavallı ineğim irtihali daribeka eyledi. Dört yaşında koca inek bir cam kırığı ile nasıl öldü gitti?!
AZİZ — Ya, efendim, öyledir. Bendeniz bir kere koca bir ineğin kılıç yutup da öldüğünü gördüm. Ne ise bu acı bahsi kapatalım. Sizin seçim işi yürüyor.
KÂMİL (Memnun) — Ya, e! Rakibim ne oldu? Herhalde hasedinden kudurmuştur.
AZİZ — Elbette ya. Bu müthiş istikbal karşısında kim kudurmaz ki?
KÂMİL — Yok canım sen de işi o kadar büyütme.
AZİZ —Ne sandınız ya? Siz şimdi cemiyetin başkanı olunca yarın öbür gün nahiyeye müdür, biraz soma kaymakam.
KÂMİL — Daha sonra?
AZİZ — Ne bileyim işte. Vali, milletvekili, bakan...
KÂMİL — Vallahi bu işe pek aklım yatmıyor ama...
AZİZ — Ne demek! Elbette ya, sizi rakibinize tercih edecekler. Bir kere o, Arabi bilmez, farilsiden hiç çakmaz.
KÂMİL — Demek ki, milletvekili, bakan... (Meyusane) Aklım yatmıyor. İnanamıyorum ama sen gene söyle.
AZİZ — Fakat evvela başından başlamak lâzım. Şimdi sizin Kargaları himaye cemiyetine başkan olmanızı temin etmeliyiz. Başlıca seçmenleri gördüm. Hepsi kaynıyorlar.
KÂMİL — Lehimde mi?
AZİZ — Elbette, yalnız bazı gayri memnunlar da var. Meselâ... Bostancıların Recep size fena içerlemiş.
KÂMİL — Neye, ben ona ne yapmışım?
AZİZ — Sizi biraz mağrur görüyor.
KÂMİL — Amma da tuhaf şey. Bari sahiden de mağrur olsam! Kendisini ne zaman görsem karısının hatırını sorarım. Hâlbuki benim, onun karısıyla alakam ne?
AZİZ — Hata ediyorsunuz. Biraz da pırasaların hatırını sor-saydınız.
KÂMİL — Ne dedin?
AZİZ — Herif koca bir tarla pırasa ekmiş. Siz doksan defa önünden geçmişsiniz de bir defa bile şunlar da ne güzel pırasa dememişsiniz. Bu, vazifenizdir. Bu işi yapsaydınız Bostancı zadeyi kazanmış olurdunuz.
KÂMİL —- Vallahi açıkçısını söylemek lâzım gelirse hiç şu herifin pırasalarına dikkat etmemiştim.
AZİZ — Hata, hata... Hâlbuki rakibiniz hepsinin gönlünü alıyor. Bu sabah Recebin tarlası önünden geçerken, hele şu pırasalara bak, ne güzel şeyler demiş.
KÂMİL — Vay ikiyüzlü rezil herif. Demek bunu da söylemiş ha? Öyleyse ben de hemen gidip de pırasaları methedeyim. (Bağırır) Mustafa! Mustafa! Yeni elbisemi getir! (İki-si de çıkarlar sahne bir müddet boş kalır.)

 

4. SAHNE Mustafa — Sonra Merhum Kâşif — Sırrı

MUSTAFA (Yalnız girer) — Bizim efendi de garip garip adetler peydahlamaya başladı. İnsan pırasa tarlasını ziyarete giderken bayramlık elbisesini giyerse bilmem ona ne derler?

MERHUM (Elinde bir valiz olduğu halde antreden girer.) — Merhaba efendim. Ahmet Kâmil Efendi burada mıdırlar? Eğer burada iseler, kendilerine İstanbul Asarıatika akademisi reisi Merhum Kâşif efendinin geldiğini söyleyiniz. Eğer yoklarsa susunuz.

MUSTAFA — Biraz dışarı çıktıydı şimdi gelecek efendim.
MERHUM — Tafsilat istemem. Bunları sormadım. Sözlerinizden kadim Yunaniler gibi lakonik olunuz. Ben kendisini beklerim. Bavulu alınız ve defolunuz. (Bavulu verir.) MUSTAFA (Kendi kendine) — Bavulla gelmiş. Pek sinir bir adama benziyor. (Yüksek) Geceyi burada mı geçireceksiniz?
MERHUM — Sizi alakadar etmez. Defolmanız lâzım geldiğini evvelce söylemiştim.
MUSTAFA (Kendi kendine) — Çattık. Bir de bu sevimsiz herife oda hazırlamak derdi çıktı. (Çıkar gibi yapar.)
MERHUM — Sırrı Bey ne yapıyorlar iyiler mi?
MUSTAFA (Girerek sertçe) — İyi!
MERHUM — Ben, sizin efendiye pek mühim haberler getirdim. Sırrı bey bu yaz bize gelmişti ama kendisiyle konuşamamıştık. O zamanlar elime Romalılara ait bir iki vesika geçirmiştim onlarla meşguldüm.
MUSTAFA (Kendine kendine) — Bu herif ne söylüyor be?
MERHUM — Mamafih, zannediyorum ki Kâmil bey oğlunu iyi terbiye etmiş.
MUSTAFA -— A! Ona ben de şahidim. Yemek takımlarına biraz fazla ihtimamdan başka bir kusuru yoktur.
MERHUM — Çok iyi. Şu halde demek oluyor ki fikirlerimi mevkii tatbikat koyabileceğim. MUSTAFA — Hangi fikirlerinizi?
MERHUM — Orası sizi alâkadar etmez. Yalnız söyle bakalım. Bu memlekette toprak kazılırsa altından ne çıkar?
MUSTAFA — Nasıl kazılırsa?
MERHUM — Orası sizi alakadar etmez.
MUSTAFA — Ne bulunacak, toprak!
MERHUM — Daha iyi kazılırsa?
MUSTAFA — Gene toprak.
MERHUM — Daha?
MUSTAFA — Ey! Toprak dedik ya!.
MERHUM — Ne aptal adamsın canım. Ben sana asarıatikadan bahsediyorum. Romalılara, kadim Yunanilere ait bir şey çıkmaz mı?
MUSTAFA — Vallahi beyim, öyle bir şeyden haberim yok. Peki, Meselâ toprağın altından Romalı veya Yunanlı çıksaydı ne yapacaktınız?
MERHUM — Orası sizi alâkadar etmez. Çok laf etmeyip biraz lakonik olunuz. Ben buraya, asarıatika taharrisi için geldim. Tetkikat ve tetebbuatıma göre buralarda İskenderikebire ait bazı asar bulunması lâzım.
MUSTAFA (Hayretle) — Ya?!
MERHUM (Memnun) — Elbette ya! Bak, bunu şimdiye kadar kimse fark edemedi. Böyle işlere benim gibi kafa lâzım. Daha buraya gelir gelmez toprağı bir kokladım ve altında neler bulunduğunu anladım.
MUSTAFA —Ya?!.
SIRRI (Girerek kendi kendine) — Allah Allah! Yaldızlı salata tabağını bir türlü bulamadım.
MUSTAFA — Hah, işte küçük bey de geldi. (Tabaklar ile meşgul olmaya başlar.)
SIRRI — Oo? Safageldiniz Merhum Bey.
MERHUM — Vay evladım. Nasılsın bakayım?
SIRRI — Teşekkür ederim. Aman babam sizi görünce ne kadar memnun olacak.
MERHUM — Ona bazı mühim haberler getirdim.
SIRRI — Nasılsınız evdekiler nasıl? Kerimeniz Şehla Hanım sizinle beraber gelmedi mi?
MERHUM — Maalesef hastalandığı için gelemedi.
SIRRI — Vah vah vah, çok üzüldüm.
MERHUM — Kabahat bende oldu. Kimseye haber vermeden bahçede hafriyat yaptım. Zavallı Şehlâ da gece çukurlardan birine düştü. Fena halde zedelendi fakat (Müteselli) şu var ki, Asurilere ait bir satır buldum. Binaenaleyh bu vak'aya pek yanmıyorum.
SIRRI — Demek ki benim arkadaşımı hasta ettiniz ha? Hâlbuki o gelseydi şimdi ne güzel dans ederdik. Bu yaz size gittiğim zaman iyice eğlenmiştik. Çabuk iyileşecek mi bari? MERHUM — Elbette, birkaç güne kadar bir şeyi kalmaz.
SIRRI — Ayağında sakatlık falan?
MERHUM — Yok canım. Doktorlar hiçbir şey olmadığını söylüyorlar. Maazallah evlenecek yaşa gelmiş bir kızda böyle bir sakatlık çok feci bir şey olur.
SIRRI — Doğru söylüyorsunuz.
MERHUM — Değil mi ya? Artık maşallah siz de büyüdünüz. Tabii yakında evleneceksiniz?
SIRRI (Mahcup) Belki, fakat daha babanım böyle bir şeyden bahsettiği yok. (Kendi kendine) Ne demek istiyor acaba kızını bana mı vermek niyetinde? Fena fikir değil hani!

MERHUM — Size bir sual soracağım.

SIRRI (Kendi kendine) — Hah! Bahse yanaşıyor gibi.

MERHUM — Şey, bu memlekette toprağı kazınca altından ne çıkar kuzum?

MUSTAFA (Beri tarafta tabaklan temizlerken) — Herif de bununla bozmuş yahu! Demin kaç defa toprak çıkar dedim. Halâ inanmıyor.

SIRRI — Puh, ne bulunacak? Toprak, taş.

MERHUM — Taşların üzerinde yazı falan var mı?

SIRRI — Vallahi dikkat etmedim.

MERHUM — Neyse, bu meseleyle sonra meşgul olurum. Bana tahsis edilen oda bahçeyi görür mü?

SIRRI — Evet.

MERHUM — İşte buna çok memnun oldum. Şu odamı bir kere göreyim. (Mustafa en arkada olduğu halde hep beraber çıkarlar.)

 

5. SAHNE Kâmil sonra Mustafa

KAMݎL (Elinde bir demet pırasa ve bir de havuç olduğu halde girer) — Recep ağa meselesini hallettik. Hatta kendisinden hediye olarak bir okka pırasa aldım. Komşu tarlanın sahibini kızdırmamak için onun da havuçlarını methedip ondan da bir havuç aldım. (Bağırarak) Mustafa! Mustafa!

MUSTAFA (Antreden girer) — Efendim?

KAMİL — Pırasaları al, bunu pişiririz. Havucu da salataya katarsın.

MUSTAFA (Kendi kendine) — Bu fena iş. Efendi ev harcını kendisi görmeye başladı. Bir varidat yolu daha kapandı. Felaket! (Çıkar.)

KÂMİL — Pırasa ile meşgul olurken düşündüm. Cemiyetin başkanı olmak iyi iş. Bu suretle milletvekili filan olmak ihtimali de var. Fakat ortada kimsenin bilmediği bir mani var. İmla yazmasını bilmiyorum. Şu üç tanecik kaideyi bir türlü öğrenemedim. Hâlbuki adım da Âlim. Şimdiye kadar kasabada pek meşhur olan nutuklarımı, mektuplarımı hep Sırrı yazardı. Onun sayesinde geçinip gidiyorduk. Fakat...

6. SAHNE Kâmil — Sırrı

SIRRI (Girerek) — Baba!

KÂMİL — Ne var yavrum?

SIRRI (Elindeki kâğıdı uzatır) — Seçimde okuyacağın nutku hazırlamıştım. Al.

KÂMİL — Ha, sana yazdırdığım nutku mu? Düzelttin mi?

SIRRI —- Zaten güzeldi/İmlasında biraz oynadım.

KÂMİL — Ver bakayım. (Okuyarak) Efendiler, hanımlar, kızlar, oğlanlar! Kargaların insanlara ettikleri faydalar hesapsız ise de şimdiye kadar (Keser) Hah, bak, ben oğlanları oğlanlar diye yazmışım. Sen (G)'yi kaldırıp bir kaşlı g koymuşsun.

SIRRI — Değil mi ya?

KÂMİL (Okumaya devamla) — Bugüne değin kargaların himayesi ve nesillerinin ıslahı hususunda hiçbir teşebbüs vaki olmamıştı. (Söyleyerek) Bak, bak, bak, bak. Ben teşebbüsü "B"yi şeddeliyerek yazmışım. Sen düzelteceğim diye iki "B" koymuşsun.

SIRRI — Elbette. Ha, onu söyleyecektim de unuttum. Şey geldi. Eh? Şey canım. Antikacı Merhum Efendi.

KÂMİL — Vay, Merhum mu? (Kendi kendine) İşte sahiden Âlim bir adam. (Yüksek) Nerde, göreyim bakayım kendisini. (Bu sırada Merhum antreden girer.)

 

7. SAHNE Evvelkiler — Merhum

KÂMİL (Merhum'a doğru yürüyerek) — Vay aziz dostum. Seni buraya böyle hangi rüzgâr attı. Hoş geldin, safa geldin.
MERHUM (Aldırmadan) — Buraya gelmekten maksadım civarı taharri etmek ve hafriyatta bulunmaktır. Ümit ediyorum ki buralarda ilmi asanatika itibarı ile epeyce kıymeti haiz şeyler bulabileyim.

KÂMİL — Ha, anladım. O ufak tefek kırık çanak çömleklerden arıyorsun gene. Hâlâ böyle şeyler seni eğlendiriyor mu Allah’ını seversen.

MERHUM — Tabii değil mi ya, meslek. Şimdi sana çok mühim bir işten bahsedeceğim iki gözüm. Çok mühim.

SIRRI (Kendi kendine) — Herhalde bizim izdivaç meselesinden bahsedecek. Benim burada bulunmam yakışık almaz. (Yüksek) Ben gideyim artık. (Kendi kendine) Kızını almak için kayınpederin gözüne girmeli. (Merhuma mültefitine) Muhterem Beyefendi. Şüphesiz birkaç gece bizde kalmakla evimizi şereflendireceksiniz değil mi?

MERHUM — Vallahi evladım bu hususta kati bir kararım yok. Bu iş, yapacağım hafriyatın vereceği neticeye bağlıdır. Eğer bir şeyler bulursam kalırım.

SIRRI — İnşallah bulursunuz. Mevcudiyetinizin bize ne kadar şeref bahşedeceğini düşündükçe içim içime sığmıyor. (Sağ kapıdan çıkar.)

 

8. SAHNE Kâmil — Merhum

KAMİL — Nasıl, iki gözüm, oğlumu beğeniyor musun?
MERHUM — Son derece beğeniyorum. Ve hatta bunun içindir ki onun hakkında... Neyse, bundan soma bahsedelim. Dostum, sana fevkalade bir haberim var.
KÂMİL — Ya?! Ne imiş o bakayım?
MERHUM (Mağrur) —- Tavsiyem üzerine seni İstanbul Asanatika akademisi muhabir azalığına kabul ettiler.
KÂMİL — Etme Allah aşkına...
MERHUM — Ya!
KÂMİL (Kendi kendine) — Berbat iş. Ben nasıl olur da muhabir azalık yaparım. Bir türlü doğru dürüst imlasını beceremediğim mektupları ne yüzle Akademiye göndereceğim. (Yüksek) Çok teşekkür ederim ama ben Akademiye mektup yazacak kadar kendime güvenemiyorum.
MERHUM — Vay mütevazı efendim vay. Ya o meşhur nutukların ne oluyor?
KÂMİL — Ha! Nutuklar için mi? Gün geçtikçe şu Sırrı'yı daha çok seviyorum vesselam. MERHUM — O neden?
KÂMİL (Şaşalar) — Hiç canım, aklıma geldi de söyleyiverdim.
MERHUM — Şimdi sen beni dinle. Ben sizin bahçede hafriyat yapacağım Tabii birçok taşlar maşlar çıkacak.
KÂMİL — O kadar emin misin?
MERHUM — Elbette. Bu çıkan taşların üzerindeki yazılar kadim Yunancadır. Sen onları okur, tercüme eder gönderirsin.
KÂMİL — Ben mi? Yunanca mı?
MERHUM (Esrarengiz bir tavırla) — Suss! Sakın kimseye bir şey sızdırma. Yaptığım tetkikata göre İskender'i kebirin veya onun kumandanlarından Kayyüs Atarüs Patakontokolüsün buradan geçmiş olması ihtimali var. Lâkin bu müthiş sırrı sakın kimseye söyleme.
KÂMİL — Buradan geçtiklerini nerden keşfettiniz. Ayak izlerinden mi?
MERHUM (Yüksek) — Yok canım. Bunu eski milletler tarihi üzerindeki esaslı tetkikatımla keşfettim. Ve sizin bahçede onların eserlerini arayacağım.
KÂMİL — Kimin eserini. Kantar kantar Ataryüsün mü? Peki, emin olabilirsiniz. Kimseye bir şey söylemem.
MERHUM —- Bundan başka bir fikrim daha var. Sana onu da söylemek isterim. Bu yaz, senin mahtum bize gelmişti ya,
kızım Şehla ile görüştüler. Hem de sıkı fıkı görüştüler, anlarsın ya... Şunları bir evlendiriversek nasıl olur diye düşünüyorum.
KÂMİL — Vallahi fena değil. Sana hayır demem. Bir kere Sırrı'nın da fikrini almalıyım.
MERHUM — Çok doğru söylüyorsun. Fikrim de iyi değil mi? Bilirsin ki Şehla namuslu, kibar, güzel ve karşısındakine evetten başka cevap vermeyecek kadar haluktur. Üstelik çeyiz olarak da on bin liralık kadar ötesi berisi var.
KAMİL — İyi, ben de esasen Sırrı'ya bu miktara yakın sermaye vermek niyetindeydim.
MERHUM — Ha!. Yalnız, kızımın çok müthiş bir hatası var.
KÂMİL — Ya? Bak bak bak bak neymiş o?
MERHUM — Sorma sorma! Bak al şunu da oku. Bu, geçen gün bana yazmış olduğu mektuptur.
KÂMİL (Okur) — Sevgili pederim: Bir kız için pek ayıp olmakla beraber, size hayatımın bütün saadetini temin edecek bir itirafta bulunmak mecburiyetindeyim...
MERHUM (Kâmil'in omuzları üzerinden mektuba bakarken) — Aman ne ayıp ne ayıp yarabbi! İtirafını "A"sız yazmış.
KÂMİL (Devam ederek) — Sırrı Bey bize geldiği zaman kendisiyle konuşmuş ve çabuk anlaşmıştık. Onu pek beğendim. Ve kendisini gördüm göreli.
MERHUM (Aynı jest kendi kendine) — Eyvah! "Beğendim"! kaşlı ile yazacağı yerde g ile yazmış.
KÂMİL (Devamla) — Uyumuyor, yemek yemiyor hep onu düşünüyorum. Ve zannediyorum ki o da vadettiği veçhile hep beni düşünmektedir.
MERHUM — Ne rezalet? "Zannediyorum"u bir N ile yazmış.
KÂMİL (Kendi kendine) — İyi ama ben bunda hiç yanlış göremedim.
MERHUM — Nasıl, ne feci değil mi?
KÂMİL — Efendim? Vallahi işte öyle gibi? (Kendi kendine) kız oğluma vurulmuş.
MERHUM — Neyse, ben sana hakikati olduğu gibi söyledim. Artık benden yük kalktı. Şimdilik müsaade edersen sizin bahçeye bir göz atıvereyim. Asarıatika kokusu duymaya başladım. (Antreden çıkar.)

 

9. SAHNE Kâmil — Sonra Sırrı

KÂMİL (Mektubu cebine kor) — Bir şeylerden bahsetmek istedi ama pek anlayamadım. (Şapkası basında olduğu halde Sırrı görünür) Ne o? Dışarı mı çıkacaksın.
SIRRI —- Evet. İlkokul öğretmenini görmek istiyorum da..
KÂMİL — Sana bir şey sorayım Sırrı. Şimdiye kadar hiç evlenmeyi düşündün mü?
SIRRI (Mahcup) — Vallahi bu hususta fikrim yok.
KÂMİL — Meselâ namuslu, kibar, güzel ve karşısındakine evetten başka cevap vermeyecek kadar haluk bir kız bulsaydık.
SIRRI (Kendi kendine sevinçli) — Şehlâdan bahsediyor.
KÂMİL — Ne derdin?
SIRRI — Hiç. Hani yani fena olmaz derdim. Veyahut siz ne arzu ederseniz ben de...
KÂMİL — Ben senin daima bahtiyar olmanı arzu ederim yavrum. Senin bana bu kadar faydan dokunuyor.
SIRRI — Aman rica ederim, vazifem babacığım.
KÂMİL — Peki. (Kendi kendine) Oğlan evlenip giderse bizim nutuklar, mektuplar da gidecek. (Yüksek) Evet, evet. Bir daha bundan bahsetmeyelim. Haydi, git de çabuk gel. (Sırrı çıkar.)

Üye Girişi