Kullanıcı Oyu: 4 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değil
 

KÖSEDAĞI

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken eski harman içinde... Yuvarlandım yumak oldum; toparlandım, toprak oldum. Toprak evde buldum kazı... Kazı hancıya verdim, hancı bana mazı verdi... Mazıyı avcıya verdim, avcı bana tazı verdi... Tazıyı çobana verdim, çoban bana kuzu verdi... Kuzuyu kâtibe verdim, kâtip bana yazı verdi... Yazıyı dervişe verdim, derviş bana sazı verdi. Kimseye vermem bu sazı, ben çalarım bazı bazı, dinle benden, ince telden, söyleşelim tatlı dilden...

Bir varmış, bir yokmuş; Allah'ın kulu çokmuş. Bir memleketin birinde bir Türkmen Beyi varmış. Kimsenin bir çöpüne el sürmez; kendi dağından, bağından ne gelirse onunla geçinir gidermiş. Doğrusu, ekilip dikileni kendine değil yedi köye yetermiş ama gel gelelim, kâhyaları ellerine, eteklerine temiz değilmiş yoksa... Ya har vurup harman savurur ya da parayı su gibi akıtıp kendi küplerini doldururlarmış. Türkmen Beyi bakmış ki olacak gibi değil; işlerini çekip çevirecek helal süt emmiş birini bulmayı düşünmüş, düşünmüş ama kâhyadan yana ağzı yanmış bir kere; şöyle bir tartıp terazilemeden her benim diyenin yakasına yapışır mı, bini gelmiş bini gitmiş, ille velakin hiçbirini gözü tutmamış. Derken akşamın bir vaktinde, kösenin biri peyda olmuş. Türkmen Beyi bunu da eleyip elekten geçirdikten sonra:

"A benim kâhyam olası demiş, sen özü sözü doğru bir adama benziyorsun ama kâhyalık dediğin kıldan incedir. Otun, çöpün dilinden bilmeli, ağızsız, dilsizlerin hâlinden anlamalısın ki emeğin boşa gitmesin. Şimdi, yüreğin atıyorsa seni bir sınayacağım. İşte sana bir koyun parası. Bununla beğen, beğendiğin koyunu al; ister ağıla kapa, ister çobana sal. Kırk gün sonra bu koyunun yününden kürk, derisinden börk isterim. Daha daha, kanından kan, canından can isterim. Gene de koyunumu diri, paramı geri isterim. Bu sayıp döktüklerimi yerine getirebilirsen gayrı lamı cimi yok, kâhyalığı avucunda bil."

Köse, koyunun parasını alıp çıkmış ama bir türlü akıl sır erdirememiş buna; boşa koymuş dolmamış; doluya koymuş, almamış gene de umudunu kesmemiş:

"Koskoca bey, koyun moyun diye ayın oyun edecek değil ya bana; bunun da bir yolu yordamı vardır elbet. Velakin bilse bilse o ağızsız dilsizlerin dilinden anlayanlar bilir bunu." deyip köyün yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş; derken bir adama rastlamış. Selam sabahtan sonra sormuş:

— Nerden geliyorsun?

— Dere köyden...

— Nereye gidiyorsun?

— Tepe köye...

— Adın ne?

— Ese!

— Benimki de Köse!

Beraberce yola düzülmüşler. Çayır, çimen geçerek, soğuk sular içerek gitmişler babam, gitmişler. Derken bir yokuş çıkmış önlerine, öyle böyle de yokuş mu ki... Örüldükçe örülüyormuş köye doğru.

Ese kaşlarını çatmış:

"Bizim köye diyecek yok ama ille de bu yokuş belimizi büküyor yoksa..." demiş. Köse de başını sallamış:

Köse de başını sallamış:

'Yokuş olmasına yokuş ama yarı yere kadar ben seni taşırım, yarısından sonra da sen beni taşırsın olur biter." demiş, demiş ya, Ese bu söze bir mana verememiş. Öyle ya , at yok, araba yok; omuzda taşıyacak değiller ya birbirlerini. Aklının tahtası noksan mı sanmış, ne sanmışsa Köse'nin, gülüp geçmiş. Gene dereden tepeden söz açarak, gelmişten geçmişten konuşarak yokuşun başını bulmuşlar Bir de görmüşler ki ekinler diz boyu... Köse şöyle bir bakmış:

"Bu yıl ekinlerimizin maşallahı var ama yiyip bitirdiniz mi bunları, yok yoksa daha yiyecek misiniz?" demiş.

Ese kulaklarına inanamamış; "Daha bir başağı bile koparılmamış, neresi yenmiş olabilir bunun? Galiba bu adamın bir değil, aklının iki tahtası noksan." deyip başını öte yana çevirmiş.

Tarlaların kıyısından yamala yamala geçerek köyün mezarlığına kadar gelmişler. Köse bu defa da:

"Toprakları bol olsun ama bu adamların hepsi öldü mü, yaşayanları da var mı?" diye sormasın mı!

Ese bunu duyunca akı karayı yitirmiş:

"Bu adamın öyle bir değil, iki değil, aklının üç tahtası birden noksan! "deyip ne he demiş, ne yok demiş. Kâh havadan, sudan laf ederek, kâh yağmurdan, yaştan söz açarak köye girmişler. Ese yarım ağızla:

"Buyur, bir yorgunluk kahvesi içelim de gideceğin yere sonra gidersin. "deyip Köse'ye kapısını açmış.

Be'nin bir kızı varmış; akıllı mı dedin, akıllı imiş, bir ara fırsatını bulup:

"Kim bu konuk? "diye sormuş. Babası da:

"Bilmem ki kızım, kösenin biri... Akıllı desem akıllı değil; deli desem deli değil! Yokuşu gördü, böyle dedi... Ekinleri gördü, şöyle dedi... Mezarlığı gördü, öyle dedi... Hasılı, fındık kabuğunu doldurmayan şeyler söyledi durdu yolda. Kimine gülüp geçtim; kimine dönüp geçtim; kimini de duydum, duymamazlıktan geldim. "deyince kızı gülümsemiş:

"Baba!” demiş, haşa akıl öğretmek gibi olmasın ya bazen bir ima bin mana derler. Senin Köse de öyle üstün akıllı laf etmiş ki bir fındıkkabuğuna değil yedi dünyaya sığmaz ama sen bu kapalı sözlere bir anahtar uyduramamışsın yoksa. Yokuşu görünce yarı yere kadar ben seni taşırım, yarısından sonra da sen beni, dedi öyle mi? Bu sözle o, biraz ben dereden tepeden bahsederim; biraz da sen, derken yol yorgunluk duymadan yokuşun başını buluruz, demek istemiş; bu bir!
"Ekinleri görünce hepsini yiyip bitirdiniz mi, yoksa daha yiyecek misiniz?” diye mi sordu. Bununla da: "Tarlanızdan çıkanları borca harca mı yatıracaksınız, yoksa sapı ile samanı ile hepsi kendi ambarınıza mı girecek?" demek istemiş; bu iki!

Mezarlığı görünce de : "Bunlar öldü mü, yaşıyor mu?” demesine gelince bu daha büyük bir söz! Burada yatanların hepsinin adı sanı unutulup gitti mi? Yoksa yaptıkları iyiliklerle, işledikleri işlerle adı kalanlara karışanlar da var mı, demek istemiş; bu üç!" deyince Ese ellerini dizlerine vurmuş:

"İlahi aklınla yaşayasın kızım, Köse olacak, herhâlde dediğin gibi eğirip dokumuştur ya ben o bezlere bir tarak uyduramadım yoksa... Gördün mü bir, kim bilir beni ne yerine koymuştur Köse. Nasıl etsem de aklımı peynir ekmekle yemediğimi göstersem ona! "deyip Köse'nin yanına gitmiş. Onun, yolda, yokuşta savurduğu imalı sözlerini kızının ağzıyla yorumlamaya kalkmış ama yüzüne gözüne bulaştırdığından mıdır nedir, Köse rüzgârın başka yerden estiğini anlamış:

"Bre Ese demiş, birbirimizi tartıp teraziledik gayri... Senin ne yokuş yukarı dökecek dillerin ne ekilip dikileni ölçecek tellerin ne de adı kalanları destan edecek dillerin var sanırım. Olsaydı daha yolda iken sözüme söz koşar da başını öte yana çevirmezdin. Demek sonradan sonraya bunları bir söyleten var sana. O, benim elime de bir geçse şu çözemediğim kör düğümü bir çözse alimallah cennetin kapılarını açar.” deyince Ese, kızara, bozara:

"A Köse kardeş demiş, Allah'ın bildiğini kuldan ne diye saklayım, böyle iken böyle... Senin o yolda, yokuşta tekerleyip yuvarladığın sözlerin önüne taş koyan, benim kızımdır. Şu senin çözemediğin düğümleri de çözebilirse böyle bir kızım olduğu için dünyalar benim olur doğrusu." deyip hemen kızını çağırmış. Köse de iki hoşbeşten sonra:

"Ey Ese kızı demiş, akıl yaşta değil, baştadır. Belli ki sen ince eleyip sık dokumasını biliyorsun. Dinle şimdi: Türkmen Beyi bana, bir koyun alacak kadar para verdi. Velakin kırk gün sonra yününden kürk, derisinden börk istiyor; kanından kan, canından can istiyor; gene de koyunu diri, parayı geri istiyor, olacak şey mi bu?” deyince Ese kızı gülmüş:

"İlahî Köse dayı demiş, sen âleme akıl dağıtıyorsun da buna mı bir kulp takamadın; bu para ile akşama sabaha doğuracak bir koyun alırsın; yünlü, yapağılı bir koyun. Karaman'ın karasından olursa bir yerine iki kuzu verir sana. Kırk gün koyunu sağar, sütünü satar, parasını para edersin Bey'in. Yününü, yapağısını da okutup dokutur, bir kürk yaptırırsın ona... Ha, iki kuzudan birini canından candır der verirsin, birini de kanından kandır der, yatırıp kesersin; derisinden börk, etinden de kebap yapar, götürürsün. Böylece Bey'in her dediği yerini aldıktan sonra koyunu diri, parasını da geri verirsin, olur biter, gayri dile dilediğini ondan.” demez mi, Kösenin parmağı ağzında kalır.

Gayri sözü çiğneyip de ne biz günaha girelim ne de sizin başınızı ağrıtalım. Köse, Ese kızının sayıp sıraladıklarını bir bir yapıp yakıştırmış ve kırk güne varmadan konağı boylamış.

Türkmen Beyi her dediğinin yerine getirildiğini görünce sakalını avucuna almış:

"Köse demiş, benim padişahlar gibi ne kırk katırım var ne de kırk satırım var; ölüm yok ya ucunda, doğrunun doğrusunu söyle; Köse olalı bir kuş tutmuşsun ama kimin ağzıyla tuttun bunu." Köse boynunu büküp:

"Bre Bey'im demiş, yalana borcum ne! Ben de az çok kaldırım çiğnedim ama doğrusu şu, koyunu diri, parayı geri getirme işine akıl sır erdirememiştim. Adam sen de deyip de kulağımın ardına da atamazdım ya bunu. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp deyip düştüm yollara... Şura senin, bura benim derken köyün birinde Allah, bir kız çıkardı uğruma meğer her sözün manası onun dilinin ucunda imiş. O söyledi, ben yaptım... Gayri, kâhyalığı kime istersen ona ver. Ben bu yüzden yeni bir akıl öğrendim ya bu bana yeter! "

Türkmen Beyi kızın aklına dilini ısırmış, Köse'ninkine de dudağını ve o günden geri niyetini değiştirmiş. Köse'yi ne kâhya yapmış, ne kizir; kızını verip kendine güveyi yapmış ve demiş:

"Ey Köse damadım; bu dünya bir gemi, akıl yelkeni, fikir dümeni; kullan kendini, göreyim seni."

Bu devlete erince Köse'nin sakalı bitmiş, bitmiş ya suyun asıl başı, Ese kızı... O da bir devlete, bir mürüvvete ermez olur mu; Türkmen Beyi al bayrak kaldırıp davullar dövdürerek getirmiş onu köyden ve tamam kırk gün, kırk gece toy, düğün edip almış oğluna... Onlar da yemiş içmiş, muratlarına geçmişler.

İşte o günden geri, bu dağın adı "Kösedağı", köyün adı da "Ese Köyü" olup kalmış.

Eflatun Cem GÜNEY

Masallar

Üye Girişi