Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

TEKKE ŞİİRİ

Prof. Dr. Abdurrahman Güzel

GİRİŞ

Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı, Türk edebiyatının İslamiyet’ten önce ve İslâmî dönem klâsik tasnifinin devreleri içinde yer almaktadır. Bu edebiyat, işlediği konular ile halk dilini, düşüncesini zevkini, duygu ve inancını esas alarak, halkın bütünü ile iç içe bulunmakta ve her zümreye de hitap etmek suretiyle birleştirici - bütünleştirici bir rol oynamaktadır. Bu edebiyat, vermek istediği mesajları, halkın anlayabileceği bir anlatım tarzı içinde yani onlara ulaştırmaya çalışmaktadır. Bu edebiyatta; Ahmed Yesevî’nin Hikmetlerindeki öğretici unsur ile Yunus’un İlâhîlerinde, duygu, düşünce ve telkinleri, inandırıcı ve coşturucu mükemmellikte kılan ifade tarzlarını başlangıçtan günümüze kadar aynen bulmaktayız. Hatta bu duygu ve düşüncelerin, Tekke şairlerimizin İlâhîlerinde mükemmelleştiğini ve çeşitli coğrafyalara yayılan, farklı sosyal yapıya sahip Türk toplundan arasında bile millî kültür unsuru olarak önemli görevler üstlendiğini de görmekteyiz.

Bu edebiyatın fikir kaynağı ve temel ideolojisi, İslâm dini ve tasavvuftur. Ayrıca dil, vezin ve nazım şekilleri gibi dış unsurları bakımından çoğu zaman millî ruhu aksettirme yollarına gitmiştir. Bunun sebebi de Türk milletinin, İslam imanı gibi, İslâm tasavvufunu da yine Türk’ün inanma üslûbuyla birleştirmiş olmasıdır. Kadrosunda Divan şairleri ile birlikte Sâz şairleri de bulunan bu edebiyat, Halk edebiyatı ile Divan edebiyatı arasında bu iki edebiyatı birbirine yaklaştıran, her iki edebiyatın hitabettiği ayrı ayrı zümreleri birleştiren bir “edebiyat köprüsü” vazifesini görmektedir.

Bu edebiyatı meydana getiren eserler, ister manzum, ister mensur olsun, hepsi aynı gayelerle yazılmışlardır. Bu sebeple Ahmed Yesevî’nin Fakrnâme’si Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalât’i, Yunus Emre’nin Risâletü’n-Nushiye’sı, Kaygusuz Abdal’ın Sarayname’si, Hacı Bayram-ı Veli’nin İlâhileri, S.Çelebi’nin Vesiletü’n-Necati, Eşrefoğlu Rûmî’nin Müzekkinü’n-Nüfusü, Akşemseddin’in İlâhîleri, Niyazi-i Mısrî’nin Divan-ı İlahiyât’ı, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’si vb. arasında fikrî unsur ve dinî vecd bakımından hiç bir fark yoktur. Hatta bu tasavvufî manzumeler, mensur tasavvufî eserlerin birer özeti gibidir. Tekkeye mensup edipler, öğretici-eğitici görevleri sebebiyle eserlerinin pek çoğunu özellikle manzum olarak yazmışlardır. Çünkü Türkler, şair tabiatlı bir millettir. Bu sebeple Türk insanının, tasavvufu bu yolla daha iyi öğrenebileceği konusu da hep ön plânda tutulmuştur.

Dinî-tasavvufî Türk edebiyatı, vezin, kafiye, anlatım şekli, dil ve üslûp özellikleri bakımından İslâm’dan önceki edebiyatımızın tesiri altında kalmış, Türkler’in İslâm dinini kabullerinden sonra da İslâmiyet ile yeni bir ruh, tasavvufla da düşünce zenginliği kazanmıştır. Bu itibarla bir ucu Divan tarzı Türk edebiyatına, bir ucu da Saz şiirine bağlanan Tekke edebiyatı mahsulleri dinî ve tasavvufî karakterli manzum ve mensur eserlerden meydana gelmektedir. Yani bu edebiyat; şeklen Divan ve Saz şiiri şeklini, öz olarak da dinî-tasavvufî ve fikrî muhtevayı işleyerek bir bütünlük arz etmektedir.

Bu edebiyat, M.F. Köprülü’nün İslamiyet’ten sonraki Türk Edebiyatı’nda, “Millî Ruh ve Milli Zevki anlayabilmek için en çok tetkike lâyık bir devir, halk lisânını ve halk veznini kullanmak suretiyle geniş bir kitleye hitâbetmiş ve eserleri asırlarca yaşamış büyük mutasavvıflar devridir” dediği müstakil "Mutasavvıflar Devri Türk Edebiyatı Bilim Dalı”da.

Bu edebî mahsuller, günümüze kadar Türk ilim âlemince maalesef yeterince ele alınıp incelenmemiştir. Ancak, ya Divan edebiyatı içinde ya da Halk edebiyatı içinde sadece varlığından haberdar edilebilmiştir. Bu sahada yazılmış binlerce ciltlik eserler kütüphanelerde Türk araştırıcılarını hâlâ beklemektedir.

Türk edebiyatının bütünlüğüne zarar gelmemek kaydıyla, diğer (Türk Dili-Divan Edebiyatı - Türk Halk Ed., Yeni Türk Edebiyatı, bilim dallarında olduğu gibi “Dinî - Tasavvufî Türk Edebiyatı” [Tekke Edebiyatı]) nın da müstakil bir disiplin olarak incelenmesi, bilimsel açıdan kaçınılmazdır. Eğer bu sahayı gerektiği gibi biz araştıramaz isek, batıkların bunu bizden daha evvel araştırmış olduğunu ve tekrar araştıracağım da bilmemiz gerekir.

Niçin kendi kültürümüze zamanında biz sahip çıkamıyoruz? Bizden evvel bu sahada F.Babınger, Kissling, R.Paret, Massıgnton, Thsudî, Gross, Duda, Jansky, Kraelitz, Schaendlenger, Nemeth, B.Flemming, Annemaria Schimmel, vb. pek çok ve sadece Alman bilginlerinin çalışmalarını çok iyi biliyoruz.

“Dinî-Tasavvufî Türk (Tekke) Edebiyatı” eserleri, konulan, muhtevası itibariyle araştırma sahası çok geniş olan bir bilim dalıdır. Fakat bu bilim dalından günümüze kadar gereği gibi bahsedilmemiştir. Hatta bunun araştırma sahasına giren konular bile, bazı yan bilim dallan tarafından sadece ismen zikre dilmekle yetinilmiştir.

“Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı” araştırma sahasının ve eserlerinin konulan bakımından değişik kitleleri belirli noktalar etrafında kolayca birleştiren ve kaynaştıran bir özelliğe sahip olması bakımından günümüzde de “müstakil bir disiplin” olarak ele alınmasında fayda vardır.

A) Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının Tarihî Gelişmesine Kısa Bir Bakış

1. Tarihî Gelişme Açısından Tekke Şiiri

Bilindiği gibi Türkler, göçebe hayatlarının icabı olarak Müslüman olmadan önce, muhtelif medeniyet zümrelerine sahip oldukları gibi çeşitli itikat sistemlerini de benimsemişlerdir. Başlangıçta Türk aşiretleri arasında “Budizm, Maniheizm, Şamanizm.... vb.” gibi inanç mensuplarına rastlarız. Hatta Bizans ordularında birkaç Hristiyan Türk’ün bulunduğunu, Oğuz Türkmenleri arasında Hristiyanlığın çok kısa ve sınırlı bir zaman içinde yayılma istidadı gösterdiği, ancak yayılamadığı, yani Teshir ve Gürkan Nehri havzasını alan Türklerden de birkaçının Zerdüşt mezhebini kabul edenlerin bulunduğunu5, Hazarların Musevî olduğunu, Hazarlarla coğrafî münâsebetleri bulunan Kıpçaklar ve Oğuzlarda Turanî tesirler görüldüğünü biliyoruz6. Bugün dahi dünyanın muhtelif bölgelerinde Türkler arasında çeşitli dinî inanca sahip, yani genel anlamda % 2 nisbetinde İslâmi olmayan inançların mevcudiyetini biliyoruz. Türkler, VIII. yüzyıldan itibaren Müslüman olmağa başlamışlardır. Bilhassa Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın 920’de İslâmiyeti resmen kabul etmesiyle, Türkler kitle hâlinde Müslüman olup ilk İslâmî-Türk devletini kurmuşlardır.

Böylece Türklerin İslamiyet’i kabulü ile din, dil, kültür, fikir yapısı, dil ve edebiyatlarında önemli değişiklikler meydana geldi. Zaten Türkler, tek Tanrı inancına eskiden beri sahip bulunuyorlardı. Bu bakımdan İslamiyet’i de bütün ruhu ve benliği ile benimsediler. Yukarıda ifa ettiğimiz kültür ve medeniyette bazı farklılıklar olmasına rağmen inanç sistemi üzerinde fazla bir değişiklik olmadı. Ancak ilk dönemlerde İslâm tasavvufunun, bir akîde ve ideoloji hâlinde nazarî, diğeri tarikat ve teşkilât hâlinde amelî ve İçtimaî olmak üzere iki cephesi göründü.

İslâm dininin çıkışından sonra, İslâmiyet dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmağa başladı. Bu vesile ile her bölge, —daha önceki sahip oldukları kendi inançlarının da tesiri ile— İslamiyet’i muhtelif şekillerde telakki etmeye başladılar. Bunlar da:

  1. Vasıta-ı marifette, kaza ve kaderle irâde meselesinde ilhama müstenid tevhid’i bir nokta-ı nazar kabul eden “İşrak Felsefesi: Philisophie de l’illumina-tion” mensupları,
  2. Kur’an ve Sünnet’ten ayrılmayarak, bilhassa Allah’a imanı gaybe müteallik addedip onda zerrece tereddüt ve tefekküre müsade etmeyen, farz ve nafile ibadetlerle meşgul olanlar.

Burada birinci cereyanda “fikrî tasavvuf’, İkincisinde de “Zühdî tasavvuf’ doğmuştur.

Biz bu incelememizde, sadece bu fikrî ve zühdî tasavvuf çerçevesinde yazılan edebî ürünler üzerinde duracağız. Türkler’in İslâm dinini kitleler halinde kabullerinden sonra, tasavvuf cereyanının asıl merkezi Horasan olmuştur. X. ve XI. yüzyıllarda Herat, Merv, Nişabur, Buhara, Fergana gibi diğer İslâm merkezlerinde tasavvuf cereyanı gelişiyor, bu duygu ve düşünce Türk dervişleri vasıtasıyla göçebe Türklerin yaşadığı bozkırlara ulaştırılıyordu. Fergana’da Türkler kendi şeyhlerine “Bab”, yani “Baba” adım veriyorlardı. Horasan’da da büyük mutasavvıflar yetişiyordu. Meşhur sofi Muhammed Mâşûk-ı Tûsî ile Emir Ali Abu, Türk idiler

Ananaye göre temel dayanaklarını. Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Muhammed’e kadar götüren sûfiliğin yayılması, tekkelerin devlet adamları tarafından da desteklenmesi suretiyle tasavvufî fikirler her yerde kuvvet kazanıyordu. Türkler; Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde İslâm akidelerine sıkı sıkıya bağlı idiler. Ancak diğer İslâm ülkelerinde mevcut olan bazı itizâli (ayrılık yaratan) durumlar, zamanla Türklerdeki birlik ve beraberliği bozmak gayesiyle Türkler arasına da kasıtlı olarak sokulmuştu. İşte bu bozguncu hareketleri bertaraf etmek neticesi olarak, Türk çevrelerinde millî-dinî birlik ve beraberliği temin etmek kaydıyla tasavvufî esasların, dinî ve şer’î esaslara derin ve samimî bir şekilde uygunluğu sağlanıyordu. Bunun ilk örneğini Ahmed-î Yesevî’nin hikmetlerinde görüyoruz. Onun dervişleri de, aynı metodu takiple Türk toplumunu birlik ve beraberlik muhtevasında tasavvufî fikirlere alıştırmıştır. Ayrıca onlar Türkistan mutasavvıflarının menkıbe ve kerametlerini şehirlerden çıkararak bozkırlardaki göçebe Türkmenlere kadar ulaştırmıştalardır. Bu ulaşma ve birleşmede dervişlerin rolü büyük olmuştur. Zira dervişler hem halk arasında dolaşıyor, hem İlâhiler okuyarak onlara “Allah sevgisi” vermeye çalışıyorlardı. Bu sevgide halkın dünya ve âhiret mutluluğuna ulaşacağı mesajları bulunuyordu. Yani insanların, İslâm dinindeki itikad, ibâdet ve ahlakî kurallara tam olarak uymaları neticesinde; hem “insan-ı kâmil” olabilecekleri, hem cennete ulaşmanın sırlarını öğrenecekleri, hem de daimî mutluluk yollarına ulaşabilecekleri gösteriliyordu. Bu özellikleri ' ile dervişler, eski Türklerdeki “ozan”lara benzetilmektedir. Zira bu “eski ozan”lar müteakip dönemlerde yerlerini “ata-bab-baba...” ünvanlı dervişlere bırakıyorlardı. Bu sebeple Türkler, eski ozanlara gösterdikleri, saygı, muhabbet ve inancı fazlası ile dervişlere de gösteriyorlardı. Bu itibarla dervişlerin Türk toplumu üzerindeki tesiri daima görülmektedir.

Menkıbeye göre Hz. Peygamberin sahabesinden olarak gösterilen Arslan Baba ve Ozanlar Piri Korkut Ata, Çoban Ata bunlardan kalmış bazı hatırayı yaşatıyordu. Ahmed-i Yesevî zamanında, göçebe Türkler arasında, Sir-i Derya bozkırlarda anladıkları dilde yani öz Türkçe ile halka hitabederek İslâm akidelerini ve ananelirini onlar arasında yaymağa çalışan dervişleri biliyoruz6. Ama Ahmed-î Yesevî bunların çok çok üstünde bir derviş olarak birlik ve beraberlik ufkunda büyük hizmetler etmiştir ki, bunda tasavvuf cereyanının rolü büyüktür. Yani tasavvuf, hem Türkler arasında İslâm dininin kabulüne paralel olarak hızla yayılıyor, hem de bu yeni dinin Türkistan’da yayılma ve benimsenmesinde etkili oluyordu. Bu etkiyi yürüten ve kendi adına izâfetle, Yesevi-ye” adıyla bir tarikat kurarak hatırası; Orta Asya, Azerbaycan, Anadolu ve Volga Türkleri arasında yüzyıllarca yaşayan ilk Türk Sûfîsi Hoca Ahmed Yesevî idi.

Görülüyor ki Ahmed Yesevî, ilk Türk sûfîsidir. Bu zatın muhatabı tamamıyla “halk-cumhur” dur. Dinî konulan, anlaşılamaz olmaktan kurtarmakta, onu anlaşılır bir hale getirerek, bütün dinî konulan sûfiyâne esaslarla öğretmek için “Hikmetler” söylüyordu. Bu itibarla Ahmed Yesevî, “Dinî-Tasavvufî-Türk Tekke Edebiyatı”mızın kurucusu ve Divân-ı Hikmeti de bu edebiyatımızın ilk tarihî belgesidir10.

Divân-ı Hikmet, Hakaniye Türkçesinde, yani hem aruz, hem de hece ile yazılmıştır. O, vecdli ve heyecanlı bir şair değildir, fakat dinî ve tasavvufî nazımları bu vecd ile Türk diliyle ilk söyleyendir. Dolayısıyla Türkler, kendi dinlerinin dinî ve tasavvufî duygularım ilk önce Türk diliyle ondan dinledikleri için “Yeseviye Tarikatı” Türkler arasında çarçabuk büyüdü n.

Ahmed Yesevî, Müslüman Arap ordularının, hatta Müslümanlığı kabul eden ilk Türklerin savaş yoluyla yapmaya çalıştıkları işi, tasavvuf yoluyla daha kolay yapmıştır. Bunun sebebi; Yeseviliğin, İslâm imanının, Türkün inanış üslubuyla ve Türk inanışlarının yaşayan hatıralarıyla birleştirmiş olmasıdır. Yesevî tarikatı, Allah’a varma yolunda heyecan duyanların bu heyecanlarını, sazlarla birlikte söyleyen şiirle musiki ile hatta dinî rakslarla ifâde yolunu açtığından, öteden beri vicdan duygularını aynı güzel sanatlarla ifâdeye afişmiş bir milletin ruhunda İslâm imanına büyük yakınlık yaratmıştır. Yesevî’nin “Türk (Tekke) Edebiyatı” adı altında halk üzerindeki tesiri büyük ve devamlı olmuştur

Ahmed-i Yesevî’den sonra Orta Asya’da Tekke edebiyatının temsilciliğini yapan ve onun müridi Hakim Süleyman Ata (Ö1.1186)’dır. Onun Bakırgan, Ahir Zaman ve Hz. Meryem kitapları bu sahanın önemli eserleridir

Orta-Asya’da A.Yesevî ve Hakim Süleyman Ata ile başladığı kabul edilen dinî tasavvufî-Türk Tekke Edebiyatı, Türklerin Anadolu’ya göçüp yerleşmelerinden sonra Anadolu’da da kendini göstermiştir. Anadolu’ya gelen Türkler, ilk iş olarak Anadolu’da fikrî faaliyetlerini devam ettirdiler. Buralarda tasavvufun kısa zamanda yayılması, Yesevî tarikatının Anadolu’da halk eğitim-öğretim merkezi olan Tekkelerin kurulmasına ve bu tekkelerin çeşitli kollarının fethedilen her vatan köşesine ulaştırılmasına yol açmıştır. Anadolu’da tekkelerin ve çeşitli tarikat kollarının kurulup gelişmesiyle, Tekke edebiyatı da aynı şekilde gelişmiştir. Kalabalık halk topluluklarına hitaben tekkelerde yetişen şairler, Türk halkına, sade ve güzel bir dille, şiir ve İlâhiler söylemeğe başlamışlardır. Böylece Anadolu’da tarikat şairleri vasıtasıyla zengin ve kuvvetli bir tasavvuf edebiyatı kurulmuştur. Bu edebiyatın Anadolu sahasında kuruluşunun öncüleri, başlangıçta Orta Asya’dan gelen dervişlerdir. Bunlar, Ahmed-i Yesevî’nin ve. diğer Yesevî Türk şairlerinin Türkçe şiir ve İlâhîlerini de getiriyorlardı. Ayrıca Farsça eserler meydana getirmiş olmalarına rağmen çevresindeki halk az veya çok Türkçe bildiği için, Mevlâna (1200-1273) ve Sultan Veled (1226-1313) Farsça ve Türkçe sûfîyane şiirler yazmışlardır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Arapça olan Makalat’ı Türkçeye manzum ve mensur olarak tercüme edilmiştir. Ayrıca Ahmed-ı Fakih (13-14) Şeyyad Hamza ve Yunus Emre (Ö1.1320), Sultan Veled, Âşık Paşa, Gülşehrî, Kaygusuz Abdal, Sâid Emre gibi sûfî Türk şairleri bu edebiyatımızın temelini oluşturmuşlardır. Türkçe söylemek suretiyle halk üzerinde daha fazla etkili olmuşlardır. İslâmî emirleri, halkın anlayabileceği bir şekilde hece vezniyle ve dörtlüklerle söylemişlerdir. Daha sonraki yüzyıllarda bunların yolunda yürüyen bu şâirlerin Türk dilini kullanışları, Türkçeye hizmetleri büyüktür.

XIII. yüzyılda Anadolu’da “sırr-ı hikmet” manzumesinden olmak üzere fikir, tercüme ve tasavvuf! hareketler bir hayli ilerlemiştir. Mevlâna Celâeddin-i Rûmî, Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Sultan Veled, Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre, Kaygusuz Abdâl bu “sırr-ı hikmet”in Anadolu temsilcileridirler. Bunlar bulundukları bölgelerde düşünce ve duygularıyla Anadolu halkına fikrî bakımından büyük hizmetlere temel olmuşlardır.

Çünkü bu asırda insanlar; buhranlar, isyanlar ve istilâlarla muzdariptir. Bu sosyal romantizmin içinde tekkeler; insan gönüllerini aşka ve Allah’a kanatlandırmakla topluma bir ümit, bir huzur ve teselli kaynağı olmuştur. Dolayısıyla bir taraftan Anadolu Selçuklularının sûfîlere derin saygı göstermeleri, öte yandan Moğol istilâsından kaçan büyük sûfîlelerin Anadolu’yu vatan edinmeleri bunda etkili rol oynamıştır. Türkistan’dan, Horasan’dan ayrılan nice sûfî Irak ve Suriye gibi ülkeleri de denemekle beraber, kendi iman hayatlarına en uygun çevreyi Anadolu’da bulmuşlardır. Bu vesileyle Türk tekke edebiyatının en büyük şairleri bu yüzyılda Anadolu’da yetişmiştir. Böylece Anadolu’da Türkmen halk arasında tekkeler vasıtasıyla bir “Tasavvuf hayatı” başlamıştır. Bu hayatın edebî mahsulleri gerek dil, gerek vezin, şekil ve söyleyiş bakımından çok daha millî olan “Türk Tekke Edebiyatını”nı doğurmuştur. Bu edebiyatın manzum yanını teşkil eden ve halk arasında gelişen bu “Tekke Şiiri” Anadolu’da Türkçenin en güzel bir şekilde olgunlaşarak yerleşmesini sağlamıştır. İlk başlangıcını Orta Asya’da “Yesevilik” tarikatında gördüğümüz bu edebiyat, daha çok, halkın, hatta göçebe halkın malı olarak halk zevki, halk ananasiyle meydana gelmiş tasavvuf! bir “Tekke Edebiyatı”dır. Bu edebiyatın en kuvvetli temsilcisi XIII. yüzyıl Anadolu’sunda Yunus Emre’dir. Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal Türk dili ile Tekke edebiyatını daha sonraki asırlarda abideleştirmiştir. Zira Yunus Emre, Türk millî mefkûresinin ve İslam dininin umdelerini Anadolu’da Türk diliyle söylemiştir. Bu söyleyiş, halk tarafından âdeta gökten inmişçesine benimsenmiş ve tatbik edilmiştir. Daha sonra onun takipçileri de dinî umdeleri Türkçe anlatmışlardır.

Hususiyle Yunus Emre, Anadolu sahasında halk diliyle, halka İslâm dinini bütün kurallarıyla anlatan Tekke edebiyatının en büyük şâiridir. Orta Asya’da Ahmed Yesevî ile başlayan Türk tasavvuf şiiri, Türkistan, Horasan ve Anadolu’da en üstün seviyeye Yunus Emre’yle ulaşmıştır.

Yunus’un duygu ve düşünce âlemini hazırlayan kültürün kaynağında “İslâm imam” vardır. Bu iman, dünyanın üç kıtasında tecrübe edilmesine rağmen en güzel meyvesini Anadolu’da vermiştir.

Yunus, insan olan herkese; fakir, zengin, Hristiyan ve Müslüman ayırımı yapmadan samimî bir sevgiyle bağlıdır. Ondaki bu insan sevgisi, Allah’tan insana bir nur olarak gelip bedenleşmiş bütünleşmiş bir cevher bulunduğunu bilmesindendir. Yunus, işte bu nûr bütününe yani Allah’a âşıktır. O gönlünde yalnız Allah’ı bilmenin heyecanıyla doludur. Bu heyecanı, Mûsâ Peygamber’in konuştuğu çoban kadar saf bir gönülle duyar, aynı saflıkla söyler.

Yunus, duymuş, düşünmüş, inanmış ve bütün bu duyuş, düşünüş ve inanışlarını büyük bir sâdelik ve kolaylıkla şiirleştirmiştir. İslâm’a, taassupçu bir zihniyetle yaklaşanların, üzerinde durmaktan çekindiği birçok iman meseleleri ile Cennet, Cehennem, Sırat vb. gibi kavramlar, onun en zekî ve hür düşüncelerine konu olmuştur. Şiirleri, eskilerin “Sehl-i mümtenî” dedikleri, her dilin söyleyemeyeceği bir açıklık ve kolaylıkla terennüm edilmiştir.

XIV. yüzyılda Anadolu’da Tekke edebiyatı, XIII. yüzyıldaki kadar bahtiyar bir devir yaşamıştır. Bu asrın ilk yansında “Tasavvufî Halk Edebiyatı” Yunus Emre’nin yolunda yürümüştür. Yunus tarzı söyleyiş, onun bu asırdaki çağdaşlarınca ideal söyleyiştir. O kadar ki bu asırların Tekke şairleri, şiiri Yunus gibi söylemeğe çalışmakla kalmamış, bazan Yunus’un ya “Emre’îiğini ya da bizzat “Yunus” adını ünvan olarak kullanmışlardır. Bu hâdise, Yunus’u tâkip edenlerin tam bir tasavvuf terbiyesi içinde olduğunu gösteriyordu. Bunlar İlâhî’ler söyleyerek asrın Tekkelerinde büyük rağbet görüyorlardı. Bu asırda Sâid Emre ve Kaygusuz Abdal, Yunus’un en önde gelen muakkiplerinden olan şairlerdir. Aynı asır Tekke şairlerinden Gülşehrî, Âşık Paşa, Eflâkî Dede ve Elvan Çelebiyi de zikredebiliriz.

Yunus Emre’nin muakkiplerinden ve XIV. asrın meşhur Tekke şairlerinden Kaygusuz Abdal; tam manasıyla bir dinî-tasavvufî Tekke şairidir. Zira onun eserlerinin temeli tasavvuftur. O, tasavvufî vecd ve heyecan bakımından  en az Yunus Emre kadar başarılı şiirler vermiştir. Kaygusuz, sanatı yönüyle de ondan geri kalmadığı gibi, eser ve şiirlerinin miktarı itibariyle de onun üstündedir. Onun on yedi bin beyte yaklaşan şiirleri ve on yedi eseri bize büyük bir mirastır. Ancak Kaygusuz Abdal, eserlerinin bu cesameti içinde kaybolmaz. Ufak tefek bâzı kısımlar hariç onun şiiri her zaman üstün bir seviye gösterir.

Kaygusuz Abdal’ın eserlerine bir bütün olarak bakıldığı zaman onun asıl ilham kaynağının Kur’ân-ı Kerim ve hadisler olduğu görülür. Bu bakımdan o, bütün eserlerinde Kur’ân-ı Kerim’e ve Hz. Muhammed’e derin bir muhabbet ve ihlâslı bir imanla bağlıdır. O, eserlerinde “Allah’a varma” yollarım, Kur’ân-ı Kerim’den âyetler getirerek, Hz. Muhammed’den hadisler hatırlatarak tam bir vukufiyetle açıklamaktadır. 

Alâiyeli Alaaddin Gaybî (Kaygusuz Abdal); eserlerinde dinî-tasavvufî duygu ve düşüncelerini Kur’an-ı Kerim hükümlerine göre, Türk dilinin de “fonetik-morfolojik-sentaks-semantik... vb”, bütün kurallarına uygun olarak en mükemmel bir şekilde işleyen büyük bir şairdir. O, dinî konulan halkın en kolay anlayabileceği sade bir ifâde gücüyle ele alır. Hatta o, her eserinde Türkçenin üstünlüğünü çeşitli vesilelerle ele alır ve “...ben Türkîce’den başka dil bil-mezem...” derken, Türk dilinin de sonradan ortaya çıkmış bir dil olmadığını her vesile ile vurgulamıştır. Kaygusuz’a göre Türkçe, Hz. Âdem’den bugüne kadar varlığım hâlâ sürdürmektedir. Yani Kaygusuz Abdal, “Türkçe”nin kökeninin Hz. Âdem’e kadar götürülmesini Gülistan adlı eserinde manzum olarak ele alır.

Bu eserde Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cennetteki hayatı kısaca ele alınır. Bilinen suç sebebiyle Hz. Âdem’in cennetten çıkması emredilir. Fakat Hz. Âdem “belki affedilirim.” ümidiyle bir müddet daha cennette kalmakta ısrar eder. Bu durum muvacehesince Cenâb-ı Hak Cebrail’e buyurur:

— Yâ Cibril, git Âdem’e söyle. Cennetten çıksın!”

Cibril, görevini harfiyyen yerine getirir. Fakat Hz. Âdem cennette kalma arzusunda ve suçunun affı konusunda ısrarlı gibi görünür. O zaman Cenâb-ı Hak Cebrail’e tekrar buyurur.

—“Ya Cibril, git Âdem’e TÜRKÎ DİLİNCE söyle, durmasın, cenneti en kısa zamanda terk etsin” der.

Gülistan'da bu durum manzum olarak kısaca şöyle anlatılmaktadır:

Hak buyurdı Cebrail'e var didi 

Âdem'i cennet içinden sür didi

 

Geldi Cebrâil Âdem'e söyledi 

Hak (buyruğum) ayân eyledi

 

Cebrâil didi: "Çıkgil Uçmag"dan 

Âdem Tanrı'nun buyrugı budur iş bu dem

 

…………

Nice ki söyledi her-giz gitmedi 

Cebrâil'un sözini işitmedi

 

Türk Dili'n Tanrı buyurdı Cebrâil 

Türk Dili'nce söylegil dur git digil

 

Türk Dili'nce Cebrâil "Hey dur" didi 

"Duru-gel uçmagun terkin ur" didi. 

 

İşte bu buyruktan sonra Hz. Âdem cennetten çıkar. Kaygusuz bu eseriyle Hz. Âdem’in de Türkçe bildiğini ve Türkçe ile anlaştıklarını özellikle ifâde etmektedir. Yani Kaygusuz Abdal, Türkçeyi “İlk insan Hz Âdem”in de bildiğini, kendisine cennette bu dille hitabedildiğini, bu dili anladığını ve bu sebeple de cennetten çıktığını vurgulamaktadır. Türkçenin Kaygusuz Abdal tarafından bu ve buna benzer daha pek çok özellikleri dünyanın hiçbir kültüründe edebiyatında ve şairinde bu kadar samimi bir şekilde ele alınmamıştır. Zira şâir, Yaradanı ile böylesine iç içe “Türkçe” konuşabilmektedir. Ayrıca Kaygusuz Abdal; Allah’ın “alîm” sıfatı ile bütün dilleri bildiğini, insanoğlunun Allah’a her zaman “şah damarından daha da yakın olduğunu” bu vesileyle de olsa anlatırken, Türklerin İslâm dini ve tek Tanrı inancını sonradan değil, tâ ezelden beri ilk insan Hz. Adem’in yaradılışından bu yana kabul etmiş olduğunu da sarahaten bilen ve vurgulayan bir şairdir.

XV. yüzyılda dinî-tasavvufi Türk edebiyatı, özellikle çeşitli coğrafyalarda bulunan Türk toplulukları arasında fikrî-dinî ve mimarî yönden bütün canlılığı ile gelişiyor ve merkezden muhite doğru yayılıyordu. Bu yayılma esnasında

XV. yüzyıl Anadolu’sunda gittikçe güzelleşen bir mimarî ile kurulan ve sayılan süratle çoğalan mescidler-câmiler, medreseler - tekkeler - türbeler, sebiller -çeşmeler vb. dinî hayat kadar, Tekke edebiyatının da yücelmesine vesile olan âbide eserler ortaya konuluyordu. Böylece aynı çağ Anadolu’sunda Tekke edebiyatı bir çığ gibi büyüyordu. Eserler fazlası ile veriliyordu.

Mevlâna - Celâleddin-i Rumî, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre vb. gibi büyük mutasavvıfların kendi dönemlerinde ortaya koydukları zengin tasavvufi hayatın, XV. asırda bunları örnek alan Alaaddin Gaybi (Kaygusuz Abdal) Hacı-Bayram-ı Veli, Akşemseddin, Yazıcıoğlu Mehmed, Gülşehri Süleyman Çelebi, Eşrefoğlu Rûmi, Kemal Ümmî, Emir Sultan, İbrahim Tennûrî, Ruşeni, Şirâzâ vb. gibi pek çok şairler de yetişmiştir. Bu mutasavvıf şairler, hem eski gelenek çerçevesinde dinî hayatı, edebi sahada en güzel meyvelerini verirken, hem de İslam dininin kurallarım en güzel bir şekilde Türk insanına, Türk dili ile onların anlayabileceği bir tarzda anlatıyorlardı. 

Bu yüzyıl şairlerinden Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necât'ı, şekil itibarıyla divan tarzında ise de muhtevâ itibarıyla Tekke edebiyatı edebî mahsulleri arasındadır. Bu dönemde Anadolu’da “fikrî ve zühdî” hareketler bir hayli yoğunlaşmış gözükmektedir.

Tarihimize “Fâtih Rönesansı” tabiriyle geçen sosyal hayat ve nizamıyla muhteşem bir yapıya bürünen Osmanlı-Türk Devletinin bu asrı, Fâtih’i yetiştiren büyük bir mutasavvıfın da yaşadığı devirleri içine alır. Akşemseddin, adıyla anılan bu büyük veliden günümüze tasavvufi ve tıbbî bazı eserler kalmıştır. Akşemseddin’in yazmış olduğu Divan bugüne kadar ortaya çıkmamışsa da bazı İlâhileri, eski mecmua ve cönklerde mevcuttur. O’nun “Sûfîler” redifli İlâhisi, sûfîlerin bütün özelliklerini ortaya koyduğu gibi, Tekke edebiyatının da genel mahiyetini belirlemiş olmaktadır. Zirâ sûfîlerle ilgili bütün bilgi ve ıstılâhlar, Tekke edebiyatının bünyesinde İncelenmektedir. Bu açıdan şiirin metnini aşağıya alıyoruz.

Sinelerin Işk elinden itdi biryân sûfîler 

Dîdelerin hicr elinden kıldı giryân sûfîler

 

Perde-i nefsi geçüben ka'be-i kalbe irüp 

Ol haremde nefslerini itdi kurbân sûfîler

 

Baş u cânlar terk idüben dostlarını gördiler 

Şol cenâb-i lâ-yezâlî cân u cânân sûfîler

 

Kendülerden kendülere seyr ü seyrân itdiler 

Kendülerde gördiler hem nûr-ı yezdân sûfîler

 

Hem cihâm gördiler kim cümle esmâ zıllıdur 

Zilli koyup buldılar hoş dâr-ı sübhân sûfîler

 

"Ayn-ı tevhid açıluban gördiler kim kâinât 

Cümle esmâ vü mezâhir zât-ı sübhân sûfîler

 

Ma-sivâyı terk idüben buldılar ma'şûkların

Pes anunla bâki kalup itdi cevlân sûfîler

 

Her neye kim bakdılarsa gördiler şehlerini 

Enfûsî âfâk içre mest ü hayrân sûfîler

 

Kendülere âşık oldı fi'l-hakîka kendüler 

Pes anunçün kendülere itdi seyrân sûfîler

 

Cân u cismi çün münevver itdiler envârıla 

Dü cihan da oldılar hoş şems-i tâbân sûfîler

 

Çünkı mır at oldılar esma vü zâte âşikâr 

Oldılar pes dü cihânda Hakka bûrhân sûfîler

 

XVI. yüzyılda Tekke edebiyatı, Yunus Emre’den beri, onun yolunda bir şair yetiştirmemekle beraber, (Akşemseddin misalinde olduğu gibi) aynı yolda eserler vermeğe devam ediyordu. Tekkelerde ve tekke mensupları arasında bestelenerek okunmak için yine İlâhiler söyleniyordu. Mutasavvıf halk şairleri bu İlâhîleri, yine Yunus Emre tarzında ve onun yolunda söylüyorlardı. Tekke şairleri içinde medreseden yetişenler ve Divan tarzı şiirler söyleyenler de eksik değildi. Bunlar şiirlerini umumiyetle aruz vezniyle ve gazel tarzıyla yazıyorlardı. Tekke edebiyatının bu çeşit şiirlerinde Mevlâna ve Yunus tesiri mevcuttu. Fakat Tasavvufî Halk Edebiyatı’nın en bol ve en güzel şiirleri yine bu dervişler arasında, Yunus tarzının bir devamı halinde idi. Halk söyleyişinin ve hece ile ilâhı tarzının bu kuvvetli terennümleri, ardı arası kesilmeyen bir takım ses ve heyecan dalgaları halinde, memleketin her tarafına yayılıyordu. Bu asrın tasavvuf şairleri arasında, Gülşenî tarikatı’nın kurucusu Şeyh İbrahim Gülşeni’nin; Melâmiyye-i Bayramiyye tarikatı’na mensup Ahmed-i Sârbân ve Halvetiyye tarikatı mensuplarından Vahib Ümmi, (Ölm. 1595) Ümmi Sinan’ın müstesna mevkileri vardır. Bu isimlere Şeyh Aziz Mahmud Hüdâî’hin üstadı ve Hacı Bayram-ı Velî’hin mürıdlerinden, Bursalı Muhyiddin Üftâde (öl. 1580), Seyyid Seyfullah Halveti (öl.1601)yi, İdris Muhtefî (öl.1615)yi’ de katmak yerinde olur.

İbrahim Gülşenî (1426 7-1533), Halvetîliğin bir kolu halinde gelişen Gülşenî tarikatının kurucusudur. Hem Divan tarzında, hem de Yunus tarzı şiirleriyle tanınmış bir sûfî şairdir.

Gülşenî, Mevlâna’nın tesiri altında, hatta Mevlâna’ya nazire olarak Mânevi adlı, kırk bin beyitlik bir mesnevi yazmıştır. Gülşenî, Manevî adlı eseri dolayısıyla Tekke edebiyatında haklı olarak büyük bir üne sahip olmuştur.

 

Gülşenî dervışidür gül, goncalardur Mesnevi 

Bülbül-i şeydâ okurgeh Mesnevi geh Manevî

 

gibi beyitler ona aittir.

Bu sûfî şairin Divan tarzı gazellerinde kuvvetli bir Mevlânâ hayranlığı görülür. Yunus tarzı İlâhîlerinde ise Tekke Şiirinin Hacı Bayram-ı Veli'de gördüğümüz, deniz ve sema için ayarlanmış, ahenkli ve raksân üslûbu vardır.

 

Benim gönlüm alan dilber 

Gider derler gider derler 

Beni terk o Leylî Mecnûn 

Eder derler eder derler

 

Ne sevdâdur deynüz bana 

İşidüp kalmanuz tana

Gönül benden kaçub ana 

Gider derler gider derler

 

Ahmed-i Sârbân, aruz ve hece ile ayrıca âşıkane şiirler söylemiştir.

Ümmî Sınan (? - 1551) aruz ve hece ile söylediği İlâhîleriyle büyük şöhret kazanan ve Halvetîliğin Sinaniyye kolunu kurmuştur. Hece ile şiirleri Yunus tarzının devamıdır.

Bu asırda Bektaşî şairlerinden Hatayı, Kalender Abdal, Muhiddin Abdal, Yetim Ali Çelebi, Askeri vb. anabiliriz.

XVII.    yüzyılda Tekke edebiyatı, gittikçe çoğalan tekkelerden Türk musikisiyle ahenkli, coşkun ve raksan İlâhîlerin yayıldığı bir hava içinde gelişmiştir. Bu İlâhiler, geçen asırlarda ilâhı söylemiş Tekke şairlerini kendi besteleriyle tekrarlamak suretiyle söylenir. Bunlar Yunus Emre’den beri devam edegelen Tekke şiirini daha geniş sahalara yayan ve sevdiren hareketlerdir. Yunus tarzı söyleyiş yalnız Mevlevi tekkelerinde Mesnevinin, Divan-ı Kebir\n velhasıl ya Farisi ile yahut Divan tarzı söyleyişin yarattığı gelenek içinde, bu asra kadar fazla rağbet görmemiştir. Fakat XVII. yüzyıldan başlayarak hece ile söylenen İlâhîlerin Mevlevi şairleri tarafından da itibar kazandığı bilinir. Meselâ bir Mevlevi olan Âdem Dede, asrın Yunus tarzı söyleyişinden zevk alan simalar arasındadır.

Bu asrın meşhur Tekke şairleri: Âdem Dede, Aziz Mahmud Hüdâî, Niyâzi-i Mısri, Zelili, Adlî, Zakirî, Lâmekânî Hüseyin, Derviş Osman, Sultan Ahmed, Ahizâde Hüseyin, Şeyhî, Fakir Edna, Kul Budala, Kul Mustafa, Abdülahad Nuri, Akkirmanlı Nakşî, Oğlanlar Şeyhî İbrahim, Zakirzâde Abdullah Biçâre, Cahidî, Sarı Abdullah-Abdî, Elmahlı Sinan Ümmî, Geda Muslı, Yeşil Abdal, Dedemoğlu, Kul Hasan, Deniş Mehmed, Caferoğlu, Kul Nesimi, Ummisînanzade-Hasan, Divitcizade Mehmed Tâlih, Deniş Himmet, Sunullah Gâybı, Abdülkerim Fethi, Şeyh Mehmed Nazmî, Abdülhay, Himmetzade Abdullah Abdî, Hasan-Kenzî, Abdurrahman Vali, İbrahim Nakşî vb.dir.

XVIII. yüzyılda Tekke edebiyatı umumî bir duraklama ve gerileme hayatı içindedir. İmparatorluğun bu çağında Tekke edebiyatı sahasında (Şeyh Galib hariç) eski eserler verilmez olmuştur. Daha çok halk kitlelerine seslenen bazı tarikat şeyhlerinin çok tanınmış eserleri bile bu dönemde ancak eski bilgi ve akideleri tekrarlayan, popüler hamle durumundadır. Tekke şairleri İstanbul’da, Bursa’da, İzmir’de vb. tarikat çevrelerinde Yunus geleneğini devam ettirmektedirler. Buna başka bir deyişle “İlâhi” geleneği de diyebiliriz. Tekrarlanan İlâhîler, zaman zaman, güzel, ahenkli ve samimi olmakla beraber, ekseriya her türlü söyleyiş sanatından uzak, vezin ve kafiye aksaklıkları içinde ve umumiyetle kültürsüz söyleşilerdir. Halk elinde mevcut olan İlâhî cönklerini dolduran

manzumeler arasında Yunus’un ve onun eski asırlardaki talebesinin şiirleri vardır. Bu gibi halk cönklerinde, şâh-ı Merdân Hazret-i Ali aşkıyla nazmedilmiş, Bektaşî Alevî nefeslerinin zenginliği, dikkati çekecek ölçüdedir. Bu tarz nefeslerde de Pir Sultan Abdal’ın tesiri Âşıkârdır. Bu cönklerde bizzat Pir Sultan’ın veya ona isnad edilen manzumeler mühim yer tutar. Bu asırda Bursalı Şeyh İsmail Hakkı, Edirne’de Gülşeni Dergahı Şeyhi Sezâî, Keşanlı Şeyh Zâti, Üsküdarlı Şeyh Zekâî vb. gibi mutasavvıf şairler arasında en tarımmış olan hayatları ve eserleri etrafında menkıbeler teşekkül etmiş iki mühim isim: Diyarbekirli Ahmed Mürşîdi ile Erzurumlu İbrâhim Hakkı’dır.

Bu yüzyılın Tekke şairleri; Mahvi, Mehmed Nasuhî, Mehdi, Hasan Senâyî, Bursalı İsmâil Hakkı, Mustafa Azbî, Üçüncü Sultan Ahmed Necib, Hasan Sezâyî, Süleyman Zâtî, Mustafa Nuzûlî, Neccezzâde Şeyh Rıza, Cemaleddin-i Uşşakî, Mehmed Salih Sahvî, Kul Şükrü, Şîn, Şâhî, Derun Abdal, Derviş Ahmed Gurbî, Kasım Dede, Ahmed Mürşidi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Üsküdarlı Hâşim, Tekirdağlı Mehmed Fahreddin Fahri, Mustafa Zekâyî, Selâmî, Şeyh Halil Kaygulu vb.dir.

XIX.    yüzyılda Kuddusî, Turabî, Mihrabî, Vasfi-i Melâmi, Aynî Baba gibi birçok Tekke şairlerini tanıyoruz. Zaten Dertli, Seyrani gibi Tekke şairleri de “nefes”ier yazarak Tekke edebiyatı mensupları arasına giriyorlardı. Bu sebeple fazla bir gelişme bu asırda görülmemiştir. Tekke şairleri ancak eskileri tekrarlamakla yetinmişlerdir.

XX.    yüzyılda, Cumhuriyet’in ilâm ile Tekke ve zâviyeler kapatılmıştır. Mevcut tekke şairleri de yeni gelişme göstermeden eskiyi tekrarlamakla yetinmişlerdir. Hatta Yunus tarzını bile tarikat ayinlerinde aynen okumuşlardır. Günümüzde Yunus, Hacı Bayram-ı Veli ve Kaygusuz tarzında şiirler söyleyen şairlerimiz az da olsa bulunmaktadır. Son zamanlarda, âşık tarzında şiirler söyleyen âşıkların da Tekke şiirine özendikleri görülmüştür. Konya’da her yıl yapılan “Âşıklar Bayramı”nda âşıkların eserlerinin pek çoğunda dinî ve fikrî muhteva’yı bulmaktayız. Bu sebeple, arada kısa bir zaman kesitinin boş ve durgun olmasına rağmen, 20. yüzyıl ikinci yansında Yunus-Kaygusuz heyecanının tekrar canlandığı görülmektedir. Bu da dünle bugün arasındaki kültür bütünlüğünün devamıdır.

Netice olarak ifade etmek isteriz ki, Tekke şairleri; kendi dileklerini arzularım, İlâhi heyecanlarını fikrî ve zühdî norm içinde hep tasavvufî vecd ile söylemişlerdir. Bu şairler, millî, dinî ve beşerî sahada yazdıkları eserlerini, Türk toplumunun daha kolay anladığı, tahkiye, tasvir, mükâleme, nasihat ve hitap, doğrudan doğruya anlatma, tekrir, secî, mecaz vb. anlatım şekilleriyle mesajlar vermişlerdir.

Tekke şairlerinin şiirlerinde “fikrî unsur” ile “dinî vecd” ön plânda olduğu için, Divan ve Halk şiirinde az görülen bir muhteva bütünlüğünü ve kitle iletişimini temin etmişlerdir. Bu bakımdan Tekke şairlerinin birleştirici yönü her dönemde vurgulanmıştır. Çünkü bu şairler, dinî muhtevâda Hz. Muhammed’in “Ben size mekârim-ı âhlâkı tamamlamak için gönderildim” hadisinin ihtiva ettiği mânâ çerçevesinde insanlara nefis terbiyesinin bilgisayar programını vermeye çalışmışlardır. Bu itibarla bu bilgisayara yerleştirilen bütün programlar yani temalar, kişilerin nefis terbiyesi konusunda uyarılmasını esas alır.

Bu temalar da; Tekvin, vahdet-i vücud, insan ve insanın değeri, dünya ve dünyanın fâniliği, nefis ve nefis terbiyesi, aşk-zühd-zikr, ahlak,... vb. leridir.

Üye Girişi