Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ALEVÎ-BEKTAŞİ ŞİİR GELENEĞİ VE PİR SULTAN ABDAL

Umay Günay

TÜRK edebiyatının en çok tanınan ve sevilen ancak belgele­re dayalı olarak gerçek kişiliği, hayatı ve eserleri en az bili­nen şairlerinden biri de Pir Sultan Abdal’dır. Âşık edebiyatı geleneği içinde süregelen Alevî-Bektaşi akımının en başarılı temsilcisi olan Pir Sultan Abdal’ı değerlendirebilmek için öncelik­le Türk sosyal ve siyasi hayatına yansımış bazı savaşların sebebi olarak yorumlanmış olan Şiiliğin ve Aleviliğin ne olduğunu, nasıl geliştiğini kısaca özetlemek gereklidir.

İslam tarihi içinde Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifenin kim ola­cağı konusunda çıkan anlaşmazlıklar ve farklı yorumlar Müslümanlığın Sün­ni ve Şii olarak iki temel mezhebe ayrılmasına sebep olmuştur. Şia, Hz. Ali’nin halifeliğini kabul etmek ve ondan yana olmak demektir. Hz. Ebubekir’in halifeliğini kabul ederek Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt’ten -Hz. Muhammed’in ailesinden ki Hz. Ali de bu aileye mensuptur- yana olanlar Sünnî olarak adlandırılmışlardır. Halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğuna inananlara Şii denilmiştir. Şiilikle ilgili kabuller, Emeviler döneminde bir fikir hareketi hâlini almıştır. Emevi Devletinin yıkılışına sebep olan savaşlarda, bugün de yası tutulan ve hatırası her yıl belirli ritüeller, Şii taziye törenleri ile anılan Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin, torunu Zeyd ve Zeyd’in oğlu Yahya öldürülerek sonra ya­kılmışlardır. (Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi 1989: 537 556 ) ay Alevî geleneğinde olduğu gibi orta dönem Türk edebiyatının bütün dallarında tekrarlanan bir motif olarak kullanılmıştır.

İslâm inancının, Kur'an-ı Kerim’de anlatılmasına karşın, İslami inancın günlük hayata nasıl geçirileceği, uygulama ve pratiklerin neler ve nasıl olaca­ğı konusunda farklı yorumlar ve değerlendirmeler yapılmıştır. Farklı yakla­şımlar önce mezhepleri daha* sonra çeşitli mezheplere bağlı pek çok tarikatı doğurmuştur. Diğer dinler için de bu böyledir, kutsal kitapların farklı yorumları dinler içinde mezhep ayrılıklarına ve çatışmalara sebep olmuştur. Sünni ve Şii mezheplerinin kurumlaşmalarındaki kabul ve pratikler her ülkenin da­ha önceki inanç sistemleri ve kültürleri doğrultusunda oluşmuştur.

İslâmiyet’in kabulünden sonra Türkler önce büyük ölçüde Sünniliği be­nimsemişlerdir. Safevî Devleti kurucusu Şah İsmail’le birlikte geniş Türk­men kitleleri Şii mezhebine girmişlerdir. Şiilik, Farslar arasında İslâmiyet öncesi inanç ve İran millî kültürü ile kaynaşarak kurumlaşmıştır. Şiiliği be­nimseyen Türkler arasında bu mezhep Hz. Ali’ye bağlı anlamında "Alevî” ve Şah İsmail ve taraftarlarının başlarına kızıl taç ve başlık giymelerinden do­layı "Kızılbaş” olarak isimlendirilmiştir. Farslar arasında Şiilik mutaassıp yorum ve uygulamalarla şekillenirken, Türkmenler arasında hoşgörülü, es­nek yorumlarla İslâmiyet öncesi Türk inanç ve törelerine bağlı kalmıştır. Büyük Selçuklulardan itibaren 1935 yılma kadar Türk hanedanlarca yöneti­len büyük bir Türk nüfusu da içinde barındıran İran coğrafyasında Fars Şiileri ile Türk Aleviler arasında daima değişen oranlarda etkileşim olmakla beraber millî kültürlerin ve İslâmiyet öncesi inançların farklılıkları bu mezhebin iki millet içinde büyük ölçüde farklı uygulamalarla gelişmesi so­nucunu doğurmuştur. İran Şiiliği İslami kuralları dar ve katı yorumlarken Türk Alevileri İslamiyet’i büyük ölçüde tasavvufi kabullere dayalı, dinî pra­tikleri azaltarak geniş bir hoşgörü temeline oturtmuşlardır. Şamanlığa giriş merasimlerinin estetikleşmiş ritüel ve pratikleri Aleviliğe giriş merasimi olarak bugüne kadar muhafaza edilmiştir. Gerçekte inanç soyuttur, somut­laşmış uygulamalar, ritüel ve pratikler millî ve mahallî kültür kabulleri, ka­lıpları ve anlayışlarına dayalıdır.

15. yüzyıldan başlayarak Orta Asya’da Rus istilasına kadar devam eden Çağa- tay-Türkmen rekabeti, 16. yüzyıldan itibaren din uğruna yapılan kutsal müca­dele kabulüne oturtulmuş ve oluk oluk kardeşkanının akmasına sebep olan Sünni- Alevî çatışması olarak devam etmiştir. Türk hanedanlarının el değiş­tirmeleriyle birlikte Çağatayların / Timurluların yerini Özbekler; Akkoyunlu ve Karakoyunluların yerini ise önce Türkmen devleti olan Safeviler daha son­ra Afşar ve Kaçar Türk hanedanları almıştır. Özellikle iki Türkmen devleti arasındaki İran-Osmanlı iktidar çatışması, mezhep farklılığı sebebine otur­tulmuştur. Safevi Devleti de, Akkoyunlu Devleti gibi tamamen Türk kadrola­rının kurduğu ve önceleri Sünniliği kabul eden bir Türk devletidir ve devlet geleneği açısından Akkoyunluların devamıdır. Erdebilli bir Türk aileye men­sup olan Şah İsmail’in iktidarı döneminde Şiilik hâkim duruma getirilmiş, Türkçe resmî dil olarak kabul edilmiş ve bütün resmî yazışmalar Türkçe yapıl­mıştır. Azeri Türk edebiyatının temsilcisi kabul edilen Şah İsmail, "Hatayi” mahlasıyla Türkçe, Farsça ve Arapça şiirler yazmıştır. Şiirlerini hem aruz hem de hece ile yazabilen Şah İsmail, çağının Arap, İran ve Türk kültürünün oluş­turduğu İslâm kültür dairesinin ortak birikimine sahiptir (Doğuştan Günü­müze Büyük İslam Tarihi: 1989: 537-556) Gölpınarlı: 1963)

Sünni Türklerin Hz. Ali Hasan Hüseyin ve Oniki İmama, Alevî Türkler ka­dar sevgi ve saygıları vardır. Hz. Ali, Türk kültüründe Türk destan kahraman­larının nitelikleriyle anlatılmış cesaretin, mertliğin ve kahramanlığın sem­bolü olarak kabul edilmiştir. Orta dönem Türk tarihi içinde kaleme alınmış bütün kültürel eserlerde bu anlayışı tesbit etmek mümkündür.

Pir Sultan Abdal, 16. yüzyılda Osmanlı-Safevî çatışmalarının yaşandığı dö­nemde yaşamış ve tercihini Safevi Hanedanından yana kullanmıştır (Gölpınarli: 1963? Boratav: 1943).Pir Sultan Abdal’ın 1534 yılında Kanuni Sultan Sü­leyman döneminde, Safevî Devleti hâkimiyetinde bulunan Bağdat’ın Osmanlı’ya geçmesi üzerine söylediği şiirinde bu tercihini açıkça görmek mümkündür:

Güzel Şahım çok yerlerden görünür

Aslı nedir, neye verdin Bağdat’ı

Akıl erdiremedim senin sırrına

Aslı nedir, neye verdin Bağdat’ı?

 

Pir Sultan’ım der ki, üçler yediler

Kırklar da anda hazır idiler

Bağdat’ı - Basra’yı verdi dediler

Aslı nedir, neye verdin Bağdat’ı

(Öztelli 1971; 33-34)

Bu şiirde Pir Sultan Abdal’ın Bağdat’ın Osmanlılar tarafından fethinden duyduğu üzüntü ve "Yezit” olarak nitelendirdiği Kanuniyi hünkâr olarak benimsemeyip Safevi hükümdarına "şahım” dediği açıkça görülmektedir.

Pir Sultan Abdal’ın bestelenmiş deyişleri millî türkü repertuarımızda önemli bir yer tutmaktadır. Türk tarihinde ve kültür hayatında önemli bir ye­ri olan kahraman insan tipine Türk edebiyatı temsilcileri arasında da rastla­mak mümkündür. Pir Sultan Abdal da şiirlerinden anlaşılacağı üzere epik dö­nemlerin kabul gören insan tipi olan kahraman insan tipini temsil etmekte­dir. O kendi inancı ve görüşüne göre dünyayı yeniden düzenleme arzusundadır. Uzlaşma ve uyum, Pir Sultan’ın yaşama uslubunda yer almayan kavramlardır. Onun kendi doğruları vardır. Dünyayı siyah ve beyaz olarak al­gılar, farkları ve ara renkleri kabul etmez:

Eliftir doksan bin âlemin başı

Var Hakk’a şükreyle, beyi neylersin

Vucudun şehrini arıtmayınca

Yüzünü yuğmaya suyu neylersin

(...)

Pir Sultan’ım eydür, okuryazarım

Türap olup ayaklaran tozarım

Ezelden içmişim ser-mest gezerim

Pirden içilmeyen doluyu neylersin

(Öztelli 1971: 229)

Bu örnek, İslam dünyasının ortak tasavvuf anlayışı ile hayatın nasıl yaşan­ması gerektiğini anlatan güzel bir şiirdir. Ancak, bu anlayış, Pir Sultan Ab­dal’ın uslubuyla iki hâlden birinin kesin tercihi şeklinde ortaya konmuştur. İnsanın olgunlaşma sürecinde yaşayabileceği geçiş dönemlerine ve çelişkile­rine hiç hak tanınmamıştır. Mevlana ve Yunus Emre’de temel tem olarak or­taya çıkan hoşgörü, kendisiyle ve çevresiyle barışık yaşama anlayışı Pir Sultan Abdal’da yer almayan kavramlardır. Yukarıdaki şiir didaktik-epik karekterli şiir örneği olarak fevkalade bir ahenge sahiptir ve Pir Sultan Abdal’ın Türkçeye hâkimiyetiyle şekillenmiş mükemmel bir uslubu yansıtmaktadır.

Pir Sultan Abdal’ın belgelere dayanan kesin hayat hikâyesi tespit edileme­miştir. Şiirlerinden ve onunla ilgili menkıbelerden hareketle ailesinin, Ho­rasan’ın Hoy şehrinden göçerek Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Banaz köyüne yer­leştiği kabul edilmektedir. Şiirlerindeki muhteva, tasavvuf bilgisi ve kelime hâzinesi Pir Sultan Abdal’ın ciddi bir medrese tahsili ve tekke eğitimi aldığı­nı düşündürmektedir. Bazı araştırmacılarca birden çok Pir Sultan mahlaslı şair olduğu ve Pir Sultan mahlaslı şiirlerin tümünün Pir Sultan Abdal’a ait olma­dığı görüşü doğrudur. Üslup çalışmaları ilerledikçe Pir Sultan’ın şiirleri de daha güvenilir biçimde bir ölçüde diğerlerinden ayrılabilecektir. Ancak sözlü gelenek içinde muhafaza edilen halk şairlerinin, şiirlerini bütünüyle varyantlarından ayırarak asıl nüsha tespitini yapmak mümkün görünmemektedir. Pir Sultan Abdal’ın Türk milletinin gönlünde taht kurmasına sebep olan cesare­tini, mertliğini konu alan menkıbeler şöyle özetlenebilir:

Sivas’la Hafik arasında bulunan Sofular köyünde yaşayan Hızır, Banaz’a Pir Sultan Abdal’ın yanına gelmiş ve mürit olmuştur. Bir gün Pir Sultan’a: " Pi­rim, bana himmet et, bir makama geçeyim, büyük adam olayım” demiş. Pir Sultan Abdal: "Hızır, ben sana dua ederim, büyük adam olursun, gelir beni asarsın” demiş. Pir Sultan Abdal’ın himmetiyle İstanbul’a giden Hızır orada ilerlemiş, Paşa olmuş ve Sivas Valisi olarak geri dönmüş. Pir Sultan Abdal’ı makamına davet etmiş ve pek çok ikramda bulunmuş. Ancak Pir Sultan Abdal ikramları kabul etmemiş, Hızır Paşa, neden yemediğini sorunca, Pir Sultan: "Sen zina ettin, haram yedin, yetimlerin ahım aldın, haram para ile yapılmış yemeği değil ben, köpeklerim bile yemez” demiş. Banaz’daki köpeklerine seslenmiş. Köpekler koşarak gelmişler ve önlerine konan tepsideki yemekle­ri yememişler. Hızır Paşa, Pir Sultan’ın bu davranışını hakaret kabul etmiş ve onu Toprakkale’ye hapsetmiş. Bir süre sonra eski pirine kıyamamış, huzuru­na çağırarak içinde "şah” kelimesi geçmeyen üç "deme” söylerse onu affede­ceğini bildirmiş. Pir Sultan "şah” kelimesini kullanarak üç şiir söylemiştir (Öztelli 1971: 33-28). Bu üç şiir Türkçenin şiirleşme niteliğini göstermesi ve Pir Sultan Abdal’ın Türkçenin şiir dilini yaratmadaki ustalığı açısından da fevkalade dikkat çekicidir. Hızır Paşa bu üç şiiri dinledikten sonra Pir Sultan Abdal’ın asılmasını emretmiş. Pir Sultan Abdal asılmaya giderken vasiyet ni­teliğinde bir şiir daha söylemiştir (Öztelli 1971: 28). Pir Sultan Abdal’ın bu şi­iri, İslami inanca bağlılığını ve bir aile reisinin ölümünden sonra yakınları için duyduğu endişeleri ve nasıl davranmaları gerektiği ile ilgili isteklerini ifade eden, şiir estetiği ve üslubu açısından da çok başarılı bir örnektir. Bu şi­irin hayatla ölüm arasındaki ince sınırda kalan bir insanın duygu, düşünce ve endişelerini mensup olduğu kültür birikiminin değerleri, kabulleri ve inanç sisteminin derinliğine benimsenmişliğiyle şekillenmiş üslubu, Türkçenin en etkili söyleyişlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Pir Sultan Abdal asıldıktan sonra hırkası darağacında kalmış ve kendisi kaybolmuştur. İran’a gidip Şah’ın huzuruna çıktığı ve orada "deme’ler söylediği rivayet edilmektedir.

Kaynaklara ve şiirlerine göre Pir Sultan Abdal’ın asıl adı "Haydar”dır. Si­vas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyünde yaşamıştır. Pir Sultan Abdal’ın şeyhi zamanının ünlü ve olgun şeyhlerinden biri olan Hasan Efendi’dir. Hasan Efendi bir süre Hacı Bektaş tekkesinde en yüksek makam olan posta oturmuş, daha sonra Koyun Baba tekkesinin de postnişini olmuş­tur. Pir Sultan Abdal nefeslerinde pirini saygı, sevgi ve hayranlıkla anar. Pir Sultan Abdal’ın yardımcısı ve yanında yetişen müritlerinden Kul Himmet ve Kul Hüseyin’in isimleri bilinmektedir (Öztelli 1971).

Pir Sultan Abdal’ın mezarının Sivas’ta şimdi Kepçeli adıyla anılan yerde olduğu­na inanılmaktadır. Bu mezar da Anadolu’daki diğer yatır-mezarlar gibi beş metre boyunda bir metreye yakın genişliğe sahiptir. Anadolu’nun başka yörelerinde bu­lunan başka mezarların da Pir Sultan Abdal’a ait olduğuna dair rivayetler vardır.

Tarihî kayıtlara göre Van, Kars ve Erzurum beylerbeyliği görevlerinde bulu­nan, İran seferine katılan Sivas ve Diyarbakır valilikleri yapan, Tuna ve Budin muhafızlıklarından sonra 1607’de ölen Deli ve Divâne lakaplarıyla da anılan Hızır Paşa’nın Pir Sultan Abdal’ı astırdığı düşünülmektedir. Ancak Hızır Paşa’nın Sivaslı olduğuna ve Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı tahmin edilen dönem­de bir ayaklanma olduğuna dair kaynaklarda bilgi yoktur (Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi 1989: 537-56).

Pir Sultan Abdal’ın Osmanlı merkezî idaresiyle çatışmalarının akislerini ta­şıyan kavga şiirlerinin dışında orta dönem Türk tarihinin Türk İslam dünya görüşünü dile getiren şiirleri de vardır (Aşkun 1955: 669-79). Bu grup şiirle­rinde Pir Sultan Abdal da âşıklarda ve tekke şairlerinde görüldüğü üzere bu dünyayı insanın ahiretini hazırlayan imtihan âlemi olarak kabul ettiği ve aç gözlülüğün, tamahın ve hırsın boşuna olduğu, dünyanın tamamı bile insanın olsa gömülürken üç beş arşın bezden başka bir şeyi alamayacağı, yaptığı kötü­lüklerin çocuklarından çıkacağı gibi kabulleri dile getirmektedir.

Millî türkü repertuarımızda yer alan ve çok sevilerek söylenen aşağıdaki ne­fesi de bütün tarikatların müritlerine duygusal olgunlaşma sürecindeki güç­lükleri ve bütün çabalara rağmen menzile ulaşmanın Tanrının lütfuna ve na­sip etmesine bağlı olduğunu aktaran anlayışı sergileyen başarılı, ahenkli ve etkileyici bir üslûba sahiptir:

Güzel âşık çevrimizi

Çekemezsin demedim mi?

Bu bir rıza lokmasıdır

Yiyemezsin demedim mi?

(...)

Pir Sultan Abdal, Şah’ımız

Hakk’a ulaşır râhımız

On İki İmam katarımız

Uyamazsın demedim mi?

( Öztelli 1971:179-80)

Alevî kültürüne göre Pir Sultan Abdal, Nesimi, Fuzulî, Hatayi / Şah İsmail-i Safavi, Pir Sultan’ın müridi Kul Himmet, Fazilet-name yazarı ve Otman Baba postnişini Akyazılı Yemini ve XVI. yüzyılın ilk yarısında Necef’te vefat eden Virani en büyük yedi şair kabul edilmektedir. Türkçenin şiiriyetini başarıyla eserlerine aktaran Pir Sultan Abdal, yalnız Alevî-Bektaşi akımının değil Türk edebiyatının en başarılı şairlerinden biridir. Pir Sultan Abdal’a ait çok sayıda olmamakla beraber, çok duygulu aşk şiirleri de tespit edilmiştir.

Âşık ve tekke edebiyat tarzlarında önemli bir yer tutan muamma, bağlama - muamma gibi isimlerle anılan soru cevap tarzında bilgilendirme veya karşı­sındakinin birikimini yoklama amacıyla söylenen koşma dörtlüklerinden oluşan şiiri de ortak geleneği sergileme açısından önemlidir (Öztelli 1971: 344 - 345). Pir Sultan Abdal’ın âşık tarzı şiir geleneğinde önemli bir yer tutan nasihatname tarzında da şiirleri tesbit edilmiştir (Öztelli: 1971-366-7).

Dar anlamda Türk halk edebiyatının, geniş anlamda Türk edebiyatının en bü­yük temsilcilerinden olan Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Develili Seyrani ve Dadaloğlu gibi şairlerin şiirleri ve hayatları ile ilgili pek çok konu hâ­lâ belirsizlikler içindedir. Bu şairlerin eserleri için sahibi belli eserlere uygula­nan modem edebiyat metotlarının yeterli olmadığı görülmektedir. Çünkü gerek tekke gerekse âşık edebiyatı ürünleri, bir yönleri ile ferdî eser olmakla beraber diğer yönleri ile kollektif edebiyat kültürüne bağlıdır. Herhangi bir folklor ürü­nü gibi gerek şairlerin hayat hikâyeleri gerekse şiirlerde varyantlaşma devam etmekte, sözlü kaynaklarda olduğu gibi yazılı kaynaklara akseden örneklerde de asıl nüshayı tesbit başlı başına bir mesele olarak görünmektedir. Türk halk ede­biyatı geleneği, ferdî yaratıcılığın orijinal söyleyiş ve algılarını eleyerek bütün eserleri ortak kabullerde birleştirmeye devam etmektedir. Folklorun bütün iş­levleri gerek tekke gerekse âşık edebiyatı ürünlerinin tamamı için geçerlidir. Tekke ve âşık edebiyatı ürünlerinin de ortaya çıkışlarından itibaren yazıya geç­tikleri zaman da dâhil olmak üzere folklor ürünlerinin, onu yaratan ve muhafa­za eden, değer veren toplumun kültürel bağlantıları göz önünde tutularak değer­lendirilmesi gereklidir. Pir Sultan Abdal ve şiirleri, Türk kültürünün önemse­diği ve benimsediği kahraman insan tipi ve üslubunu temsil eden ortak geleneğin, Alevî-Bektaşi akımı içinde şekillenmiş örnekleridir.

Edebiyat Tarihi, Kültür Bakanlığı

Üye Girişi