Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

    TÜRKÜ NEDİR VE ÇEŞİTLERİ

Anonim halk şiirinin en eski türlerinden biri olan türkü terimine Doğu Türkleri arasında 15. yüzyılda rastlanmakta ise de Anadolu'da ilk türkü örnek­lerini 16. yüzyılda bulabiliyoruz. Türk kelimesinden "Türk'e ait, Türk'e men­sup, Türk'e mahsus" anlamını verecek bir biçimde türetilen bu kelime, sadece bir şiir şeklini değil, özel ezgileriyle okunan değişik metinleri de anlatmaktadır.

Denilebilir ki anonim olsun olmasın, halk şiiri içinde yer alan bütün türlerde ezgi, en çok türkülerde belirleyici bir rol oynayarak ön plana çıkmak zorunda­dır ve zaten çıkmaktadır da... Bu bakımdan ezgisine ve ritmine bakmadan türküleri özellikle yapıları bakımından çeşitli şekillerde sınıflandırma çalışmaları yapmak, eksik bir çalışma olarak kalmak zorundadır.

         Türkülerin ortaya çıkışları iki yolla olmuştur ve bugün de olmaktadır. Ya çok kısa bir zaman içinde anonimlik özelliğini kazanmışlar, ya da bir saz şairi­nin söylediği parça sonradan türkü olarak tanınmıştır ve türküyü yakanın adını da vermektedir. Her iki halde de özel bir ezgi ile söylenmektedirler.

         Bu konuda bir araştırmacı şunları söylemektedir:

"Türküler ve Türkü yakma

         Türküler iki şekilde bulunur: Mahallî, umumî, Bunlardan umumî olanları herhangi bir yerde çıkıp da ağızdan ağıza yayılan türkülerdir ki, az çok farkla her yerde ayni şekilde söylenir. Kevengin yollan, kadife çiftetellisi, ay doğdu batmadı mı gibi.

Mahallî türkülere gelince, bunlar da ikidir :

- Herhangi bir hadise üzerine umumî türkülerden birinin bestesine, ha­zır manileri zemine zamana göre uydurarak yapılan türküler.

- Yine bir hadise üzerine bestesi ve güftesi yeniden yapılan türkülerdir ki buna, (türkü yakma) denir.

Anadolu’muzda öteden beri türküler mühim hadiseler üzerine yakılır. Mese­lâ genç bir adam vurulur veya genç bir gelin ölür. Yahut da, genç bir kız ka­çırılır. Buna benzer birçok hadiseler, halkın ruhunda müşterek bir acı, bir he­yecan uyandırırsa, ondan istifadeye kalkan hassas ruhlu insanlar hemen bir türkü yakarlar. Ve bu türkülerde, o türküyü ilham eden hadise ne ise anlatılır. Herkes o hadise ile meşgul bulunduklarından ona ait her haber gibi bu türkü de derhal duyulur. Ve düğünlerde söylenmeye başlar...

Ekseri bu türkülerin yakıcıları malûm olmaz. Ve güftesi ile, bestesi bir ağızdan çıkar. Lâkin çok sürmez. Ona yeni ilâveler yapılır. O türküye uyan ne kadar mani varsa o meyanda söylenir. Hatta bazen ilk besteyi yapanın kullan­dığı güfteden eser bile kalmaz..."

Bir başka araştırmacı yazarımız türkülerimizi şu şekilde değerlendirmektedir:

Yıldızlı Bir Türküler Gecesi

Halk türküleri bizim tatlı belâmız. Dilimizin tadı, gerçeğimizin acısı onlar­da. Gülen ayvamız, ağlayan narımız onlarda. Halkımız onlara komuş umudunu da, umutsuzluğunu da. Çoğunluğumuzun derdi de onlarda saklı, devası da. Dünümüzün alaca karanlığı, bugünümüzün sabah serinliği, yarınlarımızın ip uç­ları onlarda. Çıkageldiğimiz Doğu'ya bağlılık da var onlarda, gidedurduğumuz Batı'ya uyarlık da. Türkülerde kadere boyun eğmiş, türkülerde kadere baş kal­dırmışız.

         Edebiyat mı yapıyorum dersiniz? Niyetim hiç de o değil. Geçmişimizle övünmelere, kendi kendimizle gelin güveyi olmalara ne türlü tok olduğunuzu biliyorum. Biçim geçmişimiz bir halk türküsündeki Sille şehrine benzer bir bakıma:

         Şu Sille'den gece geçtim görmedim;

         Acı tatlı suyun içtim, ölmedim.

         Bir alaca karanlık dünyada, koyunu kurdu, derdi devası her zaman pek belli olmayan bir düzende, türküler gibi, ağlaya güle, eze ezile yaşıya gelmişiz. İyi ki sıyrılır olduk o dünyadan, o düzenden; iyi ki türkü söylemez oldu şairle­rimiz, nice şiirlerden daha güçlü de olsa eski türküler; iyi ki orta oyunu, ka­ragöz oynamaz olmuş Türk tiyatroları, nice yeni oyunlarımız onlardan alız da, tadına doyulmaz da olsa. Ne mutlu bize ki barışçı bir millet çıkardık cihangirane bir devletten. Hem istesek de dönemeyiz artık eski zamanlara, kara günler içinde doğmuş ak türkülere: Geçmiş ola, kardı şanlı günlerimiz çoktan tarihe karıştı, ağlaya güle. A. Kadir'in çevirisinde Mevlâna'nın dediği gibi :

         Dünle beraber gitti, cancağızım,

         Ne kadar söz varsa düne ait:

         Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım

         Elbette, ona ne şüphe; ama gerçek yeniliklerin eski temeller üstüne kurul­duğu, günü bilmeyen sanatın yarına kalmayacağı da su götürmez: Onun için Fuzuli’nin şu sözü de Mevlâna'nınki kadar doğru :

         İlimsiz şiir, esası yok divâr olur,

         Ve esassız divâr gayete bi-itibâr olur.

         Biz eski şiirimizi Batılı bilim anlayışıyla ve bütün yönleriyle biliyor sayılamayız henüz. Hele türkülerle alış-verişimiz pek gelişigüzeldir bugüne dek. Geç­mişimizin sanatça yani insanlıkça en ağır basan yanı olan folklor için hangi bil­giler yetiştirdik Boratav'dan başka ve niçin o bile yok aramızda? Gerçi radyo­lar, filmler, gazinolar bezdiresiye türkü yayımlıyorlar, ama hepsini birbirine benzeterek, gerçeği sahteden ayırmayarak, koca halkın sesini yıllar yılı bir tek sesin, bir zevkin emrine vererek. Doğrusunu isterseniz, eskiyi bilmekten, yeniye mal etmekten çok eskiyi sürdürmek onlarınki. Bu yüzden de birçok genç, ileri aydınlarımız, daha değerlerini bilmeden beziyor türkülerden. Yeter artık, illallah, diyorlar; bıktık bu eski seslerden, biraz da çağımızın sesini dinleyelim. Hak vermemek zor doğrusu, onlara da. Ama kabahat türkülerde değil, biraz sonra daha iyi göreceksiniz ki, değil. Temcit pilâvına döndüren biziz türküleri: Nerde, nasıl söylenmeleri gerektiğini bilmediğimiz için; ağıtı oyun havasına, oyun havasımı ağıta, türküyü alaturkaya karıştırdığımız için. Türküleri ciddiye almadığımız için kısacası."

Hece ölçüsünün beşlisinden başlayarak on altılı olanına kadar hemen her kalıbı ile söylenen türküler, önce bir "türkü yakıcı" tarafından çeşitli olaylara (deprem, savaş, ayrılık, ölüm, sevgi vb.) bağlı kalınarak yakıldığı gibi toplumu yakından ilgilendiren daha bir çok konu türkülerde dile getirilmiştir. Bunlar arasında beşikten (ninniler) mezara (ağıtlar) kadar çeşitli zaman ve olaylara bağlı olanlar (çocuk türküleri, askerlik türküleri, oyun türküleri, iş türküleri, tören türküleri) ile aşk türküleri, tabiat, kahramanlık veya eşkıya türküleri, karşılıklı konuşmaları içeren türküler, önemli yer tutmaktadırlar.

Türkülerin en önemli özelliğinin ezgi ve ritimleri olduğunu düşünen araştır­macılar bunları iki ana bölümde incelemeyi ileri sürmüşlerdir: 1. Usullü türküler, 2. Usulsüz türküler.

Usullü türküler genellikle oyun havalan olup Konya'da oturak, Urfa'da kı­rık hava, Ege'de zeybek, Ordu, Giresun, Trakya ve Marmara'da karşılama, Harput'ta şıkıltım, Karadeniz kıyılarında horon, Isparta ve Eğridir'de datdiri, Kars ve Erzurum'da Sümmani ağzı adlarıyla da tanınmaktadırlar. Bunlar belli süre birimlerine bağlı kalınarak yakılmış türküler olduğundan ölçülü türküler de denir. Yukarıdaki oyun havalarından başka güzelleme, koşma, ninni, taşlama ve yiğitleme de bu bölüm içinde yer almaktadırlar.

Usulsüz olanlar, süre birimine bağlı kalmaksızın nota değerleri ile usulsüz olan türkülerdir. Uzun havalar şeklinde genel bir ad taşıyan bunların ayrıca ağıt, bozlak, Çukurova, divan, hoyrat, kayabaşı, koşma, maya, türkmani adlarını taşıyan çeşitleri de bulunmaktadır. Bunlardan divan kendine haz ezgisi, ritmi ve ayak denilen sazlı bir bölümü içinde bulundurur. Divan ezgisiyle usta oku­yucular gazel okurlarsa da, halk daha çok on beş heceli halk şiirlerini tercih et­mektedir. Bu divan makamım Atatürk'ün de çok sevdiğini, 1937'de Elazığ'a geldiğinde Hafız Osman ile Mehmet Akar'dan dinlediğini biliyoruz.

Usulü türkülere örnek olarak Gaziantep yöresinde Şirin Nar adıyla bilinen halay türküsünü verelim:

Şirin nar dane dane

Gel güzel döne döne

Gül olup koklamadım

Felek ayırdı gene

Şirin nar dane dane

Gel güzel döne döne    

 (Nakarat)

Beyaz giyme üşürsün

Güzellikten menşursun

Nakarat

Neynim güzel olduğun

Yad elnen konuşursun

Nakarat

Evler göç göçe oldu

İki derdim üç oldu

Nakarat

Ben sevdim eller aldı

Emeklerim heç oldu

Nakarat

Giderim dur diyen yok

Kebap aldım yiyen yok

Nakarat

Ayrılık gömleğini

Benden başka giyen yok.

Nakarat.

Usullü türküler bölümünde halkımızın en yaygın bir biçimde yaşattığı bir tür olan ninni, genç annenin veya büyükannenin bebeği uyutabilmek amacıyla beşiğini veya salıncağını yahut yerde otururken uzattığı ayaklan üzerinde yatır­dığı bebeğini sağa-sola belirli bir ritimle sallarken söylediği türküdür. Daha önceden ezberlenen metinler tekrar edilebildiği gibi o anda doğmaca olarak da söylenebilmektedirler. Bebeğin özellikleri, ailesinin ona karşı duyduğu hasret ve sevgi dile getirilir. İleride alması arzulanan makam ve sahip olması istenen meslekler, ninni metni içinde diğer özellikler arasında sayılır. Bazı ninnilerin ölen bebeklerin arkasından yakılan ağıtlar şeklinde olduğu, annenin acısının yaşatıldığı da görülmektedir. Söz gelimi:

Oğlum oğlum üşümüş

Pazarda buğday taşımış

Yolda güneş vurmuş da

Ensesini kaşımış.

 

Uyu yavrum ninni

Büyü yavrum ninni.

 

Oğlum oğlum al oğlum

Ocağında kal oğlum

Baban artık kocaldı

İşe güce sal oğlum.

 

Uyu yavrum ninni

Büyü yavrum ninni.

 

Oğlum oğlum yatıyor

Kolunu bir hoş atıyor

"Ana bir iş var mı?" diye

İkide birde bakıyor.

 

Uyu yavrum ninni

Büyü yavrum ninni.

 

*****

 

Ninni deyim yatasın

Kızıl güle batasın

Kızıl gün senin olsun

Gölgesinde yatasın.

 

Ninni de babam ninni

Ninni de yavrum ninni.

 

Meydanda atlar

Yanyana otlar

Balama kurban olsun

Koç koç yiğitler.

 

Ninni de babam ninni

Ninni de yavrum ninni.

 

****

Bebeğin beşiği çamdan

Yuvarlandı düştü damdan.

 

Ninni diyem bebek sana

Ninni ninni ninni ninni.

 

Yandı ciğer döndü kana

Meme verdim yana yana.

Ninni diyem bebek sana

 

Ninni ninni ninni ninni.

 

Alma attım yuvarlandı

Gitti beşiğe dayandı

Bebek uykudan uyandı.

 

Ninni ninni ninni ninni.

 

Evlerinin önü çiçek

Orak getirin biçek

Bebek öldü kefen biçek.

 

Bebek ninnin ninni ninni.

*****

Uzun hava olarak kabul edilen ve usulsüz türküler içinde yer alan ağıt, genellikle bir kişinin zamansız sayılan ölümünden sonra yakınları veya bir ağıt­çı tarafından söylenen türkü türüdür. Ölen kişinin kişisel özellikleri, ona karşı duyulan sevgi, yaşayışı, yaptıkları ve geride kalanların duygulan özel bir ezgi ile yas günlerinin hemen başında dile getirilir.

En eski ağıt olarak bilinen, Firdevsî'nin Şehname'sinde Afrasiyab olarak geçen Türk bahadırı Alp Er Tunga için söylenen ağıttır. Bu ağıta sagu denildi­ği de bilinmektedir.

Ölü başında okunan ağıtlarda saz kullanılmaz. Başka yerlerde okunduğu takdirde, saz açılıştan sonra karar sesinde kalır. Bu karar sesinde kalmaya "dem tutma" denir. Ağıtçı bu karar perdesinden daha tiz seslere çıkarak ve daha sonra da pes seslere inerek doğmaca olarak yaktığı ağıdı okur.

Türkü içinde yer alan ağıtlardan bazen düz yazı veya başka bir şiir türü şeklinde söylenenleri de vardır.

Ağıtların tabii ortam içinde ve yakıldığı anda derlenmesi derleyici açısın­dan çeşitli maddî ve manevî güçlüler ortaya çıkardığı için bu şekilde derlenmiş metinler çok azdır. Zaman geçtikten ve yer değiştikten sonra tekrar ettirilen ağıtlar birtakım değerlerini yitirmekte, böylece orijinal olma özelliği ortadan kalkmaktadır.

Ağıtları, yine ölen kişilerin ardından söylenen destanlarla da karıştırmamak gerekmektedir. Bu tür destanları, genellikle adlarını, mahlaslarını açıkça belir­ten âşıklar söyler. Bunlar ağıtlardan çok daha geniş bir alana yayılabilirler. Destanlar metin halinde kalır ve özel bir ezgi ile de okunmazlar. Bazı destan satıcılarının basılı olarak satmak istedikleri metinleri daha iyi satış yapabilmek amacıyla yanık bir sesle ama monoton olarak okuduklarını son yıllarda değişik yer ve zamanlarda yaptığımız derleme çalışmaları sırasında görmüştük.

Burada birkaç ağıt metnini örnek olarak vermek istiyorum:

 

BEBEK AĞIDI

Elmalı'dan çıktım yayan

Dayan hey dizlerim dayan

Emmilerin karşı varır

Kimi atlı kimi yayan.

***

Harmancığın kayaları

Çanı çalar mayaları

Bek mi değdi ak bebeğim

Kara kurşun soyaları.

***

Deve de deveden yüce

Deveyi yüklettim gece

Yoklamadım ak bebeğim

Yurda varıp konmayınca.

***

Deveyi deveye çattım

Yuların boynuna attım

Yoklamadım konmayınca

Kayınbabamdan hicab ettim.

***

Havada bulut erişir

Kuzgunlar üleş belişir

Geri döndüm baktım idi

Çadırda düşman gülüşür.

***

SARIKAMIŞ AĞlDI

Sarıkamış pek aralı

Kimi ölmüş kimi yaralı

Bunu duymuş var mı ola

Yalan dünya kurulalı.

 

Canını alan savuştu

Hasiret olan kavuştu

Aman diyem arabacı

Oğluma hayıf mı düştü?

 

***

Yine önü kış geliyor

Görmeyene düş geliyor

Sarı Kışlaya vardıkta

Arabamız boş geliyor.

***

Sarı ipek kozaları

Yandı Avşar kazaları

Sarıkamış'ta kırıldı

Gonca gülün tazeleri.

***

Soğanlıda bir harp oldu

Nice yiğit orda kaldı

Sarıkamış alınınca

Sağ olanlar mektup saldı.

***

Sivas'a bir ölü it gelmiş

Adam diye dalanıyor

Hiç onludan asker m'olur?

Anam diye dolanıyor.

 

***

 

Kalktı ekin kaldı firez

 

Cahiller almadı maraz

 

Yenile de on başlı gitti

 

Yürü gül gül dudak kirez.

 

***

AĞIT

Hacılar köyüne bastığım oldu

Tütünün dengi de yastığım oldu

Zalim arkadaşların kaçtığı oldu.

 

Gelin ahbaplarım gelin yanıma

Sebebim tütünü basın kanıma.

 

Bilseydim de Hacılara varmazdım

Tütüncü beyinin kızını almazdım

Gelen belâlara karşı durmazdım.

 

Gelin ahbaplarım gelin yanıma

Sebebim tütünü basın kanıma.

 

Ne yaptım Balağın Ali sana ne yaptım?

Yerimi gösterdin, ciğerim yaktın

Beş yüz altınla da açığa çıktın.

 

Dost bildiğim Ali büktün belimi

Lal eyledim bülbül gibi dilimi.

 

Erenler erenler kanlı erenler

Erenler içinde Çerkez vuranlar

Teslimim deyince cana kıyanlar

 

Gelin ahbaplarım gelin yanıma

Sebebim tütünü basın kanıma.

 

Son olarak usulsüz türkülerden olan bozlak ve mayalardan örnekler aktaralım:

 

BOZLAK

Evlerinin önü hamam kapısı

Hamamdan geliyor yarin kokusu.

 

Top kâküllü çiçeğim

Sen doldur ben içeyim

Bana da yardan geç derler

Ben nasıl vazgeçeyim?

 

Evlerinin önü kireç kuyusu

Yüreğime vurdu derdin koyusu.

 

Top kâküllü çiçeğim

Sen doldur ben içeyim

Bana da yardan geç derler

Ben nasıl vazgeçeyim?

 

Evlerinin önü yüksek kaldırım

Kaldırımdan düştüm beni kaldırın.

 

Top kâküllü çiçeğim

Sen doldur ben içeyim

Bana da yardan geç derler

Ben nasıl vazgeçeyim?

 

İLGİLİ İÇERİK

TÜRKÜ VE TÜRKÜ ÇEŞİTLERİ

TÜRKÜ NEDİR?

KINA TÜRKÜSÜ ve KINA GECESİ TÖRENLERİ

TÜRKÜ VE TÜRKÜ ÖRNEKLERİ

TÜRKÜLERİMİZ VE TÜRKÇENİN GÜCÜ- MURAT KARABACAK

TÜRKÜ ÖRNEKLERİ

 

 

 

 

Üye Girişi