Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI'NDAN - NAZIM HİKMET RAN

I

Haydarpaşa garında
1941 baharında
        saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
                                            yorgunluk
                                                        ve telaş.
Bir adam
        merdivenlerde duruyor
                  bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
                  -Galip Usta-
                            tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
«Kaat helva yesem her gün» diye düşündü
                                              5 yaşında.
«Mektebe gitsem» diye düşündü
                          10 yaşında.
«Babamın bıçakçı dükkanından
Akşam ezanından önce çıksam» diye düşündü
                                                                  11 yaşında.
«Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksa»
diye düşündü
                          15 yaşında.
«Babam neden kapattı dükkanını?
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına»
                                              diye düşündü
                                              16 yaşında.
«Gündeliğim artar mı?» diye düşündü
                          20 yaşında.
«Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?»
                          diye düşündü
                          21 yaşındayken.
«İşsiz kalırsam«diye düşündü
                          22 yaşında. «İşsiz kalırsam» diye düşündü
                          23 yaşında. «işsiz kalırsam» diye düşündü
                          24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
«İşsiz kalırsam» diye düşündü
                          50 yaşına kadar.
51 yaşında «İhtiyarladım.» dedi
                          «babamdan bir yıl fazla yaşadım.»
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
                      kaptırmış kafasını
                      düşüncelerin en tuhafına:
«Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorgan olacak mı? »
                        diye düşünüyor
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.

Denizde balık kokusuyla
döşemelerde tahtakurularıyla gelir
                      Haydarpaşa garında bahar.
Sepetler ve heybeler
                      merdivenlerden inip
                      merdivenleri çıkıp
                      merdivenleri tutuyorlar.
Polisin yanında bir çocuk
                      -tahminen beş yaşında-
                                iniyor merdivenleri.
Nüfusta kaydı yok
fakat ismi Kemal.

Merdivenleri bir heybe çıkıyordu
                         bir halı bir heybe.

Merdivenlerden inen Kemal
                         yapa yalnızdı
                                 -kundurasız ve gömleksiz-
                                ortasında kainatın.
Açlığından başka bir şey hatırlamıyor
                          bir de hayal meyal
                                  karanlık bir yerde bir kadın.
Merdivenleri çıkan heybenin
kırmızı,mavi,siyahtı nakışları.
Halı heybeler
               ata, katıra, yalıya binerlerdi eskiden,
şimdi şimendifere biniyorlar.

Merdivenleri bir kadın iniyor.
Çarşaflı
                şişman
Adviye Hanım.
An-asıl Kafkasyalı
1311’de kızamık
                1318’de gelin oldu.
Çamaşır yıkadı.
Yemek pişirdi.
Çocuk doğurdu.
Ve biliyor ki öldüğü zaman
               bir şal koyacaklar tabutuna
                        selatin camilerinden
Bir damadı imamdır.

Merdivenlerin üstünde güneş
               bir baş yeşil soğan
               ve bir insan:
               Ahmet Onbaşı.
Balkan Harbine gitti.
Seferberlikte gitti.
Yunan Harbinde gitti.
«Ha dayan hemşerim sonuna vardık«
                        sözü meşhurdur.

Merdivenlerden bir kız çıkıyordu.
Çorapta çalışır.
-Tophane caddesi,Galata-
Atifet on üç yaşındadır
Galip usta baktı Atifet’e,
«Evlenseydim eğer
                torunum olurdu bu kadar»
                        diye düşündü.
«Çalışırdı, bana bakar»
                        diye düşündü.
Sonra birdenbire aklına Şevkiye geldi.
Emin’in kızı.
Mavi mavi gözleri vardı.
Geçen sene daha adet görmeden
                        Şahbaz’ın arsasında bozmuşlardı.

Sepetler ve heybeler
                        merdivenlerden inip
                                  merdivenleri çıkıp
                                  merdivenlerde duruyorlar

Ahmet onbaşı
-yine askerdi-
yetişti halı-heybeye.
Öptü elini.
Halı-heybe
                Ve mavi mintan,palto,siyah şalvar
                        Ve keten lastik iskarpinler,
                        Fötür şapka,sakal
                        Ve lahuri şal
                                    Kuşak
                    Onbaşının omzunu okşayarak:
        «-Hayıflanma birkaç kalem borç için« dedi,
        «hane halkını sıkıştırmayız.
        Yalnız biraz faiz biner.«


Haydarpaşa koynunda
Martılar inip kalkıyor
                     Denizde leşlerin üstünde.
İmrenilir şey değil
                     Martıların hayatı.

Garın saati
                     Üçü beş geçiyor.
Siloların orda
                     Buğday yüklüyorlar
                                İtalyan bandıralı bir şilebe.
Ayrıldı onbaşıdan halı-heybe
                            gara girdi.
Merdivenlerde güneş
                     yorgunluk
                                ve telaş
                     ve altın başlı kelebek ölüsü var.
Kocaman insan ayaklarına aldırmadan
Bembeyaz,upuzun taşın üstünde
                        taşıyor karıncalar kelebeğin ölüsünü.
Adviye Hanım
Sokuldu polis efendiye.
Bir şeyler konuşuldu.
Okşadı çocuk Kemal’i.
Ve hep beraber
              karakola gittiler.
Ve her ne kadar
              bir daha görülmeyecekse de
                                hayal meyal
              karanlık bir yerlerde hatırlanan kadın
                                çocuk Kemal
                                           yapayalnız değil artık ortasında kainatın.
Bir parça bulaşık yıkayıp
              Biraz su taşıyacak
Ve Adviye Hanımın dizi dibinde yaşayacak.

Merdivenleri mahkumlar çıkıyordu.
Şakalaşıp
        gülüşerek.
Üç erkek
bir kadın
ve dört jandarma.
Erkekler kelepçeli
kadın kelepçesiz
jandarmalar süngülü.

Merdivenler üstünde bir kayısı gülü
                                Bir cıgara paketi
                                       Bir gazete kadı.

Mahkumlar durakladı.
Jandarma Hasan
            Tokalaştı Ahmet Onbaşıyla.
Jandarma Haydar
            Aldı yerden boş paketi
                        Soktu cebine.
Ve mahkum kadın
            boynuna atılan Atıfet’i
                               öptü iki yanağından.
Eğilip baktı kelepçeli Halil
kayısı gülünün yanındaki gazete kadına:
            «Tek sütunluk bir nefer.
            Üniforması belli değil.
            Tıraşı uzun.
            Beyaz sargılar var başında.
            Sargılarda kan.
            Sonra tayyareler
                               -kanatlı köpek balıkları gibi-
                                           «pike bombardıman«
                                                       diye yazıyor.

Sonra bir liman:
            Küçük, beyaz daireler çizili üzerinde.
İsmini okuyamadı,
Mürekkebi gaz lekesi dağıtmış.«

Üç bayan
çıkar merdivenleri koşarak
                   -sivri külahlarıyla
                          mantar iskarpinleriyle-
banliyö yolcuları.

Kelepçeli Süleyman
                   Bayanları gördü.
Genç bir kadın geçirdi yüreğinden.
Kayısı gülünü nişanlayıp
                          Tükürdü.
Kelepçeli Fuat
                   Seslendi Galip Ustaya:

«--Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«--Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«--Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»

Fuat
tersanede tesviyeci,
19 yaşında girdi hapise
                        üç arkadaş perdeleri indirip
                        bir kitap okudukları için.
Ve yatıyor iki yıldır.
Şimdi içerilere gönderiyorlar.

Galip Usta
bu sefer
                        dehşetli bir şeyler düşünerek
                                       bakıyor kelepçesine Fuat’ın,
bugüne dek
                        farkına varmadan biriken şeyler
                        yığınla
                                       üst üste
                                       hep beraber
                        tıkacını atan bir çeşme suyu gibi
                                                       bulanık
                                                               berrak
                         akıyordu kafasının içini doldurarak:
«Ne kadar çok fabrika var İstanbul’da,
                           Türkiye’de ne kadar çok,
dünyada ne kadar çok, sayılamayacak kadar.
Dün akşam tornacı Ayyaş Kadir’in
Ölüsünü buldular
üniversite kapısında
                           — bayılmış kız, talebelerden biri –
Ne kadar çok kayış, kasnak
                           ne kadar çok volan
                                       ne kadar çok motor
dönüyor, ha babam dönüyor, ha babam dönüyor, dönüyor,
ne kadar çok adam, ne kadar çok adam
işsiz kalırsam, diye düşünüyor,
Mürettip Şahap Usta kör oldu
                           dileniyor matbaalarda.
Dokuma tezgâhları, fireye tezgâhları, torna tezgahları,
şahmerdanlar, merdaneler,
pulanyalar,
                     pulanyalar,
                              pulanyalar,
---Galip Usta pulanyacıydı.---
Kim bilir dünyada ne kadar
                         ne kadar çok issiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
                         artık işsiz sayılmaz mı?»

«--Yine derinlere daldın ustam.»

Galip Usta dokumdu Fuat’ın kelepçesine:
«--Allah sonsumuzu…
                         «-- ürktü kendi sesinden
                                   ….hayreyleye evlat,»
                                                        dedi.
İnce siyah bıyıklarıyla Fuat
                         gülümsedi:
«--- Hayırdır mutlak sonumuz..»

Ustanın çipil gözleri ıslak
                        titriyor uzun burnu.
Ve etrafa belli etmeden
                         koydu Fuat’ın cebine
                                       elli beş kuruşundan yirmi kuruşunu.

Garın saati on beşi sekiz geçiyor.
I5:45’de kalkar bu tren
Üçüncü mevki bekleme salonunda
                          oturup
                                     dolaşıp
                                                uyuyorlar yüzükoyun
Kalkacak herhangi tirenle ilgileri yok.

Baskıcı Ömer
sakalı avuçlarında
betonun üzerinde çıplak ayakları
oturuyor iki büklüm sabahtan beri.
Ve yine sabahtan beri Ömer’in Önünde
                         aşağı, yukarı, ileri, geri
                                  volta vuruyor Recep.
İnce uzun kotları kalkıp inip
                         görünmez bıçakları atıp tutar gibi elleri
Ali malının masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
                         sırtı yarılmış gömleğinin
                                  kumral başı bileklerimde.
Üçüncü mevki bekleme salonunda
                         oturup
                         dolaşıp
                                         yüzükoyun uyuyorlar
Kalkacak herhangi tirenle yok alakaları

Aysel :
Yaşıı belli değil.
Belki on üç, belki yirmi.
Esmer
Kuru.
Kur...
Necla:
on beş yatında var yok.
Burnu kıpkırmızı
                         yüzü değirmi.
Ve insanı şaşırtacak katlar büyük
yeşil empermablin altında memeleri
Vedat :
18 yaşımda.
Top ense, altı oklu beyaz kıravat
                                 ve sivilceler.
Vedat konuşuyor:
            «--Hiçbir yere benzemez. Bursa hamamları.
            Hele Ferahfeza
            Bahçe içinde bir otel.
            Müşteriler temiz.
            Vizite üç papel.
            Biri patrona kalıyor,
            Geçen sene bir Ermeni kızı götürdüm,
            Kurnazdır Ermeni milleti
                    bizim Türklere benzemez.
            Dünyalığı düzeltti.
            Drahoması tamam.
            Mâlum ya gâvur âdeti.
            Şimdi nişanlıdır.»
Aysel sordu:
            «--Sana ne vereceğiz.?»
            «--Ben beşer kâat alırım patrondan
                        hesabınıza,
                                           komisyon.

Mevsimidir,
kızlar bir tutarsanız;
günde on beş kere
            belki daha çok.
            Bir hesapla ne eder?
Has malları görsün Bıırsa’nın gözü.
Kadıköylüdür diye yazdı gazeteler
İstanbul kızlarının en güzelleri.»

Sabahtan beri
            ilk defa
doğruldu olduğu yerde baskıcı Ömer.
Seslendi Recep’e:,
«--Bir cıgara ver.»
            Hızla önümden geçti Recep
                         ve dönerken
                         fırlattı cıgarayı.

Babası müftüydü baskıcı Ömer’in.
Evin içinde kuka teşbihler, kılaptan seccadeler.
el yazma müzehhep Mushafları hattat Osman’ın:
fakat bir tek han hamam tapusu
                         bir tek konsilit.
bit tek Hicaz demiryolu tahvili yoktu.
Müftü Elendi bembeyaz, şişman bir adam
                                        Ömer hastalıklı bir çocuktu.
Arabi öğrenemedi.
Farisi, öğrenemedi.
Ahmetliye kitabında cennet kapılarına bakıp
            «--tıpkısıydı bunlar Dolmabahçe kapısının»
                               başladı nakışları çizmeye
Müftü vefat etti Meşrutiyetten evvel.
Meşrutiyette kadınlar dağıldılar
                                seccadeleri ve tesbihleri götürerek.
O hengâmede
            Ömer yirmi yaşındaydı demek.
Hattat Osman’ın’ mushaflarını Parizyana’da yedi.
Gönüllü asker oldu Balkan Harbinde.
Seferberlikte esir düştü,
döndü ve başladı Kalpakçılar başında baskıcılığa.
Ahmediye’nin Firdevs kapılarındaki nakışlar
                        patiskalar üzerinde açılmaya başladılar..

Tahta kalıp ,
            tahta kaşık
                        tahta dükkan
ve akşamları şarap dolu kırmızı testi
ve esaretten kalma biraz gulamperesti
                        bahtiyar yaşıyordu müftü zade Ömer Efendi.
Ta ki İtalya’dan
            hazır kâat modeller gelene kadar.
Zira kâat modeller
            kepenklerini baskıcı dükkânlarının
                        kapadı birer birer,
                                      bir daha açılmamak üzere.

Recep yine hızla geçip
            dönerken.
                        fırlattı kibriti Ömer’e.
Ali masanın üstünde yatıyor yüzükoyun
                                    sırtı yarılmış gömleğinin.

Aysel su dökmeye gitti.
Necla dedi ki Vedat’a :
            «-- Kardeşim
            götürmeyelim bu sıska kızı.
            Belsoğukluğu var.
            İzmit’te aldı geçen sene.
            Her tarafı akıyor bunun.
            Hem inanma yalan
                        Kadıköylü değildir.»

Denizde balık kokusu
döşemelerde tahta kurularıyla gelir
                        Haydarpaşa garında bahar.
Üçüncü mevki bekletme salonunda
            tahta kanepelere değil
            kapıya yakın
            duvarın dibine
            betona çömelmişler,
mavi düğmeler mintanlarında
dizleri parçalanmış sarı şayak poturlarının,
kırmızı sakallı iki Bulgarya muhaciri.
Öfkesiz, kederiyle konuşuyor, biri :

            «--Yövmilbeter,
            beterden beter.
            Sonra yeter.
            Paranın, tuncu.
            İnsanın piçi.
            Hepsi mi ama
                        iyisi de var.»

Dışarda
peronların orda kalktı 15:45 katarı.
Bu tiren
yataklı vagonuna rağmen
                        tirenlerin en külüstürüdür,
                                  altı kuruşluk cıgara gibi bir şey.

Galip Usta selametleyip mahkûmları
girdi üçüncü mevki bekleme salonuna.
Oturdu baskıcı Ömer’in az ötesine.
Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun.
Recep ansızın durdu önünde ölü kaloriferin,
ibreyi soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa çevirdi,
sonra bir tekme attı borulara,
sonra bağırdı avaz avaz:
«--Kesmeli yeryüzünde tekmil çıfıtları.
                        Tez gel bre Hitler Amca nerdesin?»

Kaçakçıydı Recep
ve sabahtan beri gelmeyen Moiz
                        eroin getirecekti. Galip Usta ne dost ne düşmandı Hitler’e.
Fakat Recep’e kızdı.
Baktı Bulgaryalı muhacirlere.
Yine aynı öfkesiz kederiyle konuşuyordu
                        kırmızı sakallılardan biri :
«--…..gider İbrahim Peygambere der ki herif
            kargalar gördüm,
            gübreden kalkıp,
            dallara konup,
            ezanlar okuyorlar.
            Bir adam gördüm
            oturmuş derenin başına;
            yol vermiyor aksın
            içiyor tekmil suyunu
            Geyikler gördüm;
            kaçıp girmezler,
            koşarlar peşinden avcının
            vur, diye ille bizi...
            İbrahim Peygamber der ki herife :
            O kargalar ki gördün
            imamlar, hocalardır.
            Gübredir mekânları,
            okurlar ezanları...
            Düvellerdir dereyi içen adam;
            halkın kanını içer,
            doymazlar, içer içer,
            bırakmazlar ki aksın
                            dere bildiği gibi.
            Gördüğün geyikler günahlarımızdır:
            koşarlar avcılara.
            Avcılar: para.»

Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
            sırtı yarılmış gömleğinin
                    kumral başı bileklerinde.
Recep bağırdı :
            «--Burası sabahçı kahvesi mi, otel odası mı be
                                            Delikanlı uyan»
Ali kımıldamadı.
«--Sana diyoruz.» ‘
Ali kımıldamadı.
Ali cevap vermedi Recep’e.
Tuttu delikanlıyı Recep
                    çevirdi arka üstü.
Ali’nin başı düştü.
Ali çoktan ölmüştü.

 

İLGİLİ İÇERİK

ŞİİRLER

NAZIM HİKMET RAN ŞİİRLERİ

NAZIM HİKMET RAN'IN HAYATI ve ESERLERİ

NAZIM HİKMET'İN MUKADDESAT İLE İLGİLİ ŞİİRLERİ (MEŞİN KAPLI KİTAP)

90. YAŞGÜNÜNDE NAZIM HİKMET'E - TURGAY FİŞEKÇİ

Üye Girişi