Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

HIYAR KIZI

bir köyde bir babanın birbirinden güzel üç kızı varmış. Köyde herkes hayranmış bu kızlara. Köyün bütün delikanlıları bu kızlar için yanıp tutuşuyormuş. 

Bu köyde kızları çirkin bir de büyücü varmış. Kendi kızlarını beğenen bir kimse olmadığından diğer kızlara büyü düşünmüş. Bir gün kızları pikniğe davet etmiş. Onları bir bahçeye götürmüş. Orada büyülü şerbetten ikram güzel kızlar şerbeti içtikten sonra üç tane hıyar olmuşlar. Bu büyünün bozulabilmesi için bir ergen oğlanın bunları koparıp suya atması gerekiyormuş.

O ülkenin iyi kalpli bir padişahı varmış. Padişahın da bir türlü everemediği ergen bir oğlu varmış. Padişah oğluna:

"Oğlum artık vakit geldi. Evlenmen gerekiyor. Ben yaşlandım. Torunlarımı görmek istiyorum,” diyormuş.

Prens de:

"İstediğim gibi birini bulamazsam hayatta evlenmem,” diyormuş.

Prens bir gün can sıkıntısından atına atlayıp dağa çıkmış. Atı onu hiç bilmediği yerlere götürmüş. Bir bahçenin kıyısından geçerken orada üç tane hıyar görmüş. Canı onları yemek istemiş. Atından inip onları koparmış. Hıyarları cebine koyup tekrar yola koyulmuş. Prens yine hiç durmadan yol almış. Yolda cebindeki hıyarlardan biri:

"Su, su,” demiş.

Prens şaşırmış. Çevresine bakmış kimseler yok. Cebinden kendisine ses gelmiş.

"Su, su”

Prens elini cebine atmış hıyarları çıkarmış. O hıyarlardan biri

"Su su.” diye seslenmiş.

Prens korkmuş ve o hıyarı elinden aşağı atmış. Yere düşen hıyar o anda genç bir kız olmuş ve ölmüş.

Tekrar yoluna devam eden prens biraz gittikten sonra yine aynı sesi duymuş. Hemen cebindeki hıyarları çıkarmış.

Onlardan biriz

"Su, su” diye inlemiş.

Prens ondan da korkup elinden aşağı atmış. Az sonra o da diğeri gibi güzel bir kız olup sonra ölmüş. Genç prens atını yine sürmüş gitmiş. Büyük bir nehrin yanına varmış. Atı nehrin yanına varınca durmuş. Çivi gibi çakılmış oraya. Prens elindeki kamçı ile ata bir kaç kez vurmuş fakat at bir adım bile ilerlemiyormuş. O anda yeniden bir ses duyulmuş.

"Su, su, su” diyormuş.

Prens sesin cebinden geldiğini anlamış. Hemen cebindeki son hıyarı da çıkarmış. Onu nehre atmış. O anda prens gördüklerine inanamamış. Nehirden dünya güzeli bir kız çıkmış. Kızı gören prens korkudan ve şaşkınlıktan bayılacakmış.

Kız, nehirden çıkıp prensin karşısına dikilmiş.

"Sen beni kurtardın. Bundan böyle senin kölenim,” demiş Prens kızın konuştuğunu görünce şaşkınlığı geçmiş kendine gelmiş. Kıza sormuş:

"Sen kimsin? İn misin, cin misin?” demiş.

Kız:

"Ne inim, ne de cinim. Senin gibi Allah'ın kuluyum.” demiş.

Prens:

"Peki bu hâle nasıl geldin?” demiş.

Kız da başından geçenleri anlatmış. Prens Sonra kızı beğenmiş. İçinden "tam geçenleri benim aradığım tek tek kız,” demiş. Sonra kıza:

"Benimle evlenir misin?” demiş.

Kız:

"Benim hayatım kurtardın. Ne istersen yaparım,” demiş.

Prens:

"Bizim bir töremiz var. Biz kızı nerede görürsek, düğün ile onu ordan gelin götürürüz. Ben burada bekle. Ben gidip babama haber vereyim ve düğün alayı ile seni almaya geleyim.” demiş.

Sözü biten prens oradan ayrılmış. Kız da orada yalnız kalmış. Sağa sola bakmış çevrede kimseler yok. Oradaki çeşmenin başında oturup beklemeye başlamış. Biraz sonra bir gürültü duymuş. Yerinden kalkıp çeşmenin eteğindeki kavağın dalına çıkmış. Az sonra başı sarılı bir kız elinde kovaları suya gelmiş. Kovaları doldururken çeşmenin yalağında bir insan şavkı görmüş. Kafasını kaldırmış ki ağacın dalında dünya güzeli bir kız var. Hemen kıza seslenmiş.

"Sen kimsin, ne arıyorsun orada?” demiş.

Kız da başından geçenleri anlatmış ona. O zaman büyücünün kızı onu tanımış. Kendisini tanımaması için başını biraz daha örtmüş. 0 anda sinsi bir plan kurmuş. Elindeki su ovasını nehrin kıyısına yuvarlamış. Sonra:

"Kardeş, kovam kayboldu, göremiyorum. Sen görüyor usun?” demiş.

Hıyar kızı daldan kovanın yerini tarif ediyormuş, fakat büyücünün kızı onun gösterdiği yerin tam ters tarafına diyormuş. Sonunda kız dayanamayıp ağaçtan inmiş. Nehrin kıyısına inip kovayı alırken büyücünün kızı onu nehre yitmiş.

Hıyar, kızı nehrin ilerisinde beyaz bir tay olup çıkmış. Büyücünün kızı da ağacın dalına çıkıp prensesi beklemeye başlamış. Aradan bir hayli zaman geçmiş, sonra düğün alayının gürültüsü uzaktan duyulmuş. Büyücünün kızı amacına için çok seviniyormuş. Nehre yittiği kızın da beyaz bir tay olduğunu gördüğünden oyunun bozulacağından korkuyormuş.

Düğün alayı çeşmenin başına gelmiş. Prens çevresine bakmış kimseleri görememiş. Sonra başını kaldırıp ağacın tepesine baktığında kızı görmüş. Görmüş ya çok şaşırmış prens. o kız burada bıraktığı kıza benzemiyormuş. Kendi bıraktığı kız beyazmış, oysa bu kapkaraymış. Hemen kıza sormuş

"Ne oldu sana böyle?” Kız:

"Ne olacak, gündüz gün yaktı, gece ayaz yaktı. Onun için de böyle oldum,” demiş.

Prens kızı ağaçtan indirip ata bindirmiş ve sarayın yolunu tutmuşlar.

Düğün alayı yavaş yavaş giderken beyaz bir tay düğün alayının önünü kesmiş. Onların gitmesini istemiyormuş.

Kız:

"Bu tayı vurmazsanız gitmem,” demiş.

Prens onu kırmak istememiş. Adamlarına tayı vurmalarını söylemiş. Az sonra tayı vurmuşlar. Tay cansız yere düşmüş, birdenbire güvercin olup uçmuş.

Düğün alayı saraya gelmiş. Padişah da merakla oğlun getireceği kızı bekliyormuş. Oğlunun anlattıklarına göre çok güzelmiş bu kız. Padişah bir de ne görsün? Kapkara bir kız. Çok da çirkin. Fakat onu beğenmediğini oğluna söyleyememiş.

Onlara bir düğün yapmış ki yedi düvele namı ulaşmış. Kırk gün kırk gece eğlence olmuş. Açlar doyurulmuş, yoksullar giydirilmiş.

Aradan bir hayli zaman geçmiş, kadın hamile kalmış. kadar naz ediyormuş ki onu kendisinden soğutmuş. pencerelerine konan bir güvercin varmış. Kocasından vurmasını istemiş. 

Prens:

“Yazık güvercine, güvercin vurmak uğursuzluk getirir. Vazgeç, ben sana et alayım.” demiş.

Hanımının inadı tutmuş.

'Olmaz, ben o güvercinin etini yemek istiyorum,” demiş.

Prens onu yine kıramamış. Güvercini vurdurmuş ve etini hanımına getirmişler. O da bunu yemiş ve bir "oh” çekmiş.

Güvercinin kanının aktığı yerde servi bir kavak büyümüş. O kadar düzgün ve doğruymuş ki kimse kesmeye kıyamıyormuş.

Prensin hanımı sonunda doğurmuş. Nur topu gibi bir oğlu olmuş. Oğlan doğurduğu için de kendini ağıra satıyormuş. Bir gün kocasına:

"Bahçedeki kavağı kestir, buna beşik yaptır,” demiş.

Kocası onun bu isteğini de yerine getirmiş. Kavağı kestirip güzel bir beşik yaptırmış. İlk gece çocuğu beşiğe koymuşlar. Sabah kalktıklarında bakmışlar ki bebek ölmüş. Annesi kızgınlıktan küplere binmiş. Eline balta alıp beşiği kırmış. Parçalarım da tek tek toplayıp ocağa atmış. Beşik yanmış ve kül olmuş. Beşiğin bir çivisi külün dibine düşüp orada kalmış.

Sarayın yaşlı hizmetçisi ocağı temizlerken güzel bir çivi bulmuş. Çiviyi alıp evine getirmiş, Pencerenin önüne koymuş. Kendisi de işe dalmış.

Ertesi gün hizmetçi kadın tekrar saraya dönmüş. Saraydaki işlerini akşama kadar bitirip evine dönmüş. Eve gelmiş ki ne görsün? Evi pırıl pırıl olmuş. Her yer silinmiş, eve bir düzen verilmiş. Yaşlı kadın buna çok şaşırmış. Hayretler içerisinde kalmış. “Benim evime kim geldi acaba?” diye düşünmüş. Birkaç gün böyle devam etmiş. Bir gün aklına bir fikir gelmiş. İşe gider gibi yapmış ve dolabın içine saklanmış. İşte o anda pencerenin önündeki çivi yuvarlanıp aşağı düşmüş. Güzel bir kız olmuş. Hemen evin işlerini görmeye başlamış. Yaşlı kadın saklandığı yerden bunları görmüş. Kadın saklandığı yerden bileğinden yakalamış. O anda da kızın büyüsü bozulmuş. Fakir kız, yaşlı kadından korkmuş. Kadın onun korktuğunu anlayıp: Korkma kızım, benden sana bir kötülük gelmez,” demiş.

Kız da ağlayarak yaşlı kadına başından geçenleri anlatmış. Yaşlı kadın kıza çok acımış ve ona yardım etmeye söz vermiş.

"Korkma kızım, ben sana yardım ederim,” demiş.

Prensin artık karısına ne sevgisi, ne de güveni kalmış. Her zaman kendisine zorluk çıkarıyor ve olmadık şeyler istiyormuş. Karısının çeşmenin başında bulduğu kız olmadığını düşünmeye başlamış. İşin aslını da bir türlü öğrenemiyormuş.

Prensin aklına bir fikir gelmiş. Şehrin bütün kızlarına haber salmış. Şehirde ne kadar kız varsa hepsi sarayın bahçesine toplanmışlar. Kızlar neden toplandıklarını çok merak ediyorlarmış. Bu meraklarını prens gidermiş. Onlara:

"Bu şehirde en güzel mendili kim işlerse ona ödül vereceğim,” demiş.

Maksat çeşmenin başında tanıdığı kızın kendine verdiği mendil gibi işleyeni bulmakmış. Bütün kızlar saraydan ipek bil mendil almışlar. İhtiyar yaşlı hizmetçi kadın da mendil bez istemiş.

Prens:

"Nine, sen bu yaşlı halinle nasıl işlersin?” demiş.

Yaşlı hizmetçi:

'Oğul, el elden üstündür.” demiş.

Yaşlı kadın mendili alıp eve gelmiş. Kız, mendili güzelce işlemiş. Ödül günü yaşlı hizmetçi alıp saraya götürmüş.

Mendiller toplanmış. Prens tek tek hepsini incelemiş. Bir tanesini gözü tutmuş. Hemen adamlarına seslenmiş:

"Bu mendilin sahibi kimse çabuk buraya getirin,” demiş.

Prensin adamları hemen araştırıp mendilin sahibini prensin karşısına getirmişler. Prens bakmış ki karşısındaki saraydaki yaşlı hizmetçi. Şaşkınlığı bir kat daha artmış.

Prens:

"Bu mendili sen mi işledin nine?” diye sormuş.

Yaşlı hizmetçi:

"Ben işledim prensim,” demiş.

Prens yaşlı kadına ödülünü vermiş. Amacına ulaşamadığı için de başka bir yol denemek istemiş. Kızın babasının seyis Olduğu aklına gelmiş. Bu kez de en iyi atı besleyen kızı bulmak istemiş. Yeniden dört bir yana haber salmış. Bütün kızları saraya toplamış. Onlara haradan birer et vermiş.

Yaşlı kadın da bu olanları görmüş. Gidip evdeki kıza durumu anlatmış. Kız bunu duyunca yaşlı kadına yalvarmış:

"Ne olur nine, bir at da sen iste. Ben ona bakarım,” demiş.

Yaşlı kadın saraya gitmiş ve prensin karşısına çıkmış. Prens onu görünce şaşırmış.

Prens:

"Ne istiyorsun nine?” diye sormuş.

Yaşlı kadın:

"Bir at da bana verin prensim.” demiş.

Prens kadına gülmüş. Ona:

"Sen bu halinle ata nasıl bakarsın?” demiş.

Yaşlı kadın:

"Orasını Allah bilir, sen bana atı ver de.”

Prens yine de yaşlı kadını kıramamış. Adamlarını gönderip ona da bir at vermelerini istemiş. Az sonra adamları harada at kalmadığım, sadece uyuz atın bulunduğunu söylemişler. Yaşlı kadına da onu vermişler. Kadın atı alıp eve getirmiş. Kız atı alıp ahıra bağlamış. Ahırın güneş gören bütün deliklerini kapatıp kapısını da sıkıca kapamış.

Kız her sabah kimseler kalkmadan kalkar elini yüzün yıkar ve yıkadığı suyu da atın yattığı yere serpermiş. Bir kaç gün de atın yattığı yerde diz boyu ot büyümüş. Atı orada beslemeye başlamış.

Gün olmuş prens tellal çıkarmış, verdiği atları istemiş. Bütün atlar gelip sarayın avlusuna doldurmuşlar. Yaşlı kadın götürdüğü atı getirmemiş. Prens ona da birilerini gönderip atı istetmiş.

Atı besleyen kız o gün sabah atın kulağına şunları söylemiş

"Seni yaratanı seversen ben yanında olmadan ayağa kalkma”

Prensin adamları gelip ahıra girmişler. O uyuz atı görünce gözlerine inanamamışlar. Atı kaldırmaya çalışmışlar fakat at kalkmamış. Sonra nineye sormuşlar:

"Nine bu at ayağa nasıl kalkar?”

Nine:

"Onun dilinden ancak bizim kız anlar. Onu çağırın o kaldırsın,” demiş.

Adamlar evden kızı çağırmışlar. Kız atın yanına gelip:

Sahibinden ne vefa gördüm ki senden göreyim kalk,”

At hemen sıçrayıp ayağa kalkmış. Adamlar alıp prensin çıkarmışlar. Görüp duyduklarını da tek tek anlatmışlar.

Prens durumu az da olsa anlamış. Yine de pek emin olamamış. Bunun için başka bir yol düşünmüş. Bu kez de her kızın şuaya gelip çile duvarına başından geçenleri anlatmasını istemiş.

Ertesi gün kızlar teker teker saraya gelip çile duvarına başından geçenleri anlatmaya başlamış. Prens de duvarın arkasına saklanıp anlatılanları dinliyormuş.

Sıra hıyar kızına gelmiş. Hıyar kızı başından geçenleri anlatmaya başlamış. Yaşadığı bütün olayları duvara anlatmış. Onun sözleri bitince prens saklandığı yerden çıkmış. Hıyar kızından af dilemiş. Sonunda mutlu olacağım düşünmüş hıyar kızı. Prensi de affetmiş. Hemen adamlarına emir vermiş prens:

"Çabuk karımı huzuruma getirin,” demiş.

Adamlar da kadını yaka paça prensin huzuruna getirmişler. Kadın karşısında hıyar kızını görünce başına gelecekleri anlamış.

Prens:

"Kırk katır mı, kırk satır mı istersin?” demiş.

Büyücünün kızı da:

"Kırk katır,” demiş.

Prensin adamları kadını kırk katırın kuyruğuna bağlayıp salmışlar taşlığa.

Prens ile hıyar kızı için dillere destan bir düğün yapılmış.

Kırk gün kırk gece devam etmiş bu düğün.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

ANADOLU MASALLARI, MEB YAYINLARI

Üye Girişi