Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ANDERSEN MASALLAR - HANS CHRİSTİAN ANDERSEN

1805'te Odense adasında doğmuş, 1875'te Kopenhang'da vefat etmiştir. Danimarkalı şair ve oyun yazarıdır. Fakir bir kunduracının oğludur. 11 yaşında babasının vefat etmesi üzerine Kopenhang'a giderek opera sanatçısı olmak ister. Sesinin müsait olmaması sebebiyle başarılı olamaz. Bu sefer dans kursuna gider. Okul müdürünün yardımıyla kraldan yardım görerek dünyayı dolaşır.

Şiir, tiyatro ve roman türlerinde de eser ortaya koyduysa da asıl ününü çocuk masallarıyla elde etti. Masalları hem eğlendirici, hem düşündürücüdür.

Andersen'in masallarına örnek olarak 'Uçan Sandık' başlıklı masalın bazı kısımlarını aşağıya kaydediyoruz.

UÇAN SANDIK

Eskiden çok zengin bir adam varmış. Hanları, hamamları, tarlaları, çil çil altın paraları varmış. Parasıyla her istediğini yaptırırmış. Ama ölüm meleğine söz geçirememiş, sonunda 'ruhunu teslim' etmiş ona.

Tüm mirası biricik oğluna kalmış. Oğlu hayırsızın biriymiş, mal ve para varlığını, har vurup harman savurur gibi kısa zamanda yemiş bitirmiş. Başlamış kara kara düşünmeye.
Söz gelişi söylüyoruz, kendini pek öyle karamsarlığa kaptırmayıp işi oluruna bırakmış. Onu en çok üzen şey, dost ve tanıdıklarının ondan birer birer yüz çevirmeleriymiş.
Bir gün, hâline acıyan tanıdık biri ona eski bir sandık vermiş. Adam, sandığa bakmış, acı bir gülüşle "İşe bak!" diye düşünmüş. "Bu sandığın içine koyacak neyim kaldı ki benim?"
Adamcağızın başını sokacak başka bir yeri olmadığından:

"Geceleri içine girer yatarım." demiş ve öyle de yapmış. Oysa sandık sihirliymiş. İçine girilince hemen uçmaya başlarmış. Adam içine girer girmez sandık havalanmış, gökyüzünde hızla yol almaya başlamış.

Uçmuş uçmuş, bir ülkeye varmış. Ormanlık bir yere inmiş. Adam sandıktan çıkmış, sandığı çalılıklar arasında sakladıktan sonra kente doğru yürümüş.
Uzakta kubbeleri bulutlara erişen yüksek mi yüksek bir saray görmüş. Yolda rastladığı bir kadına sormuş:

— Bu başı göklere değen saray kimindir? Kadın:
— Padişahın kızı orada oturur, demiş. Gözü yükseklerde olan kız, kimseyi beğenmeyip evlenmiyor. Buna kızan babası: "Mademki gözün yükseklerde, sana yüksek bir saray yaptırayım, orada otur." diyerek bu sarayı yaptırdı. Kız arada sırada kendisini görmeye gelen babası ve annesinden başka kimseyle görüşmüyor...

Adam, bu bilgileri verdiği için kadına teşekkür etmiş ve ormana dönüp sandığa girmiş. Girer girmez de sandık havalanmış. Sarayın çevresini dolanmaya başlamış.
Adam pencereden bakmış, padişahın güzeller güzeli kızı yatağında uyuyormuş. Sessizce içeri girmiş ve usulca yaklaşmış.

Uykusu hafif olan kız uyanmış. Çok korkmuş:
— Buraya nasıl girebildin, diye sormuş.
— Ben Tılsımlı Ülke padişahının oğluyum. Göklerde gezinirken pencereden sizi gördüm. Sizin kadar güzel bir kızı ilk kez görüyorum. Dayanamayıp yanınıza geldim.
Kız bu sözlerden çok hoşlanmış. Hele Tılsımlı Ülkenin prensi olması büsbütün hoşuna gitmiş. Gülümseyerek:

— Siz Tılsımlı Ülke padişahının oğlusunuz, öyle mi?
— Evet. Size evlenme öneriyorum. Kabul ederseniz çok sevinirim.
Kız ne diyeceğini bilememiş. Kızara bozara:
— Babamla anneme danışmadan bir şey diyemem demiş. Ama, damatlarının Tılsımlı Ülke padişahının oğlu olduğunu öğrenince çok sevineceklerdir.
Sonra da sormuş:

— Güzel masal anlatmasını bilir misiniz? Masal dinlemeyi çok severler...
— Masal mı? Bende bundan başka ne var ki!
— Yakında buraya gelecekler. Onlara masal anlatırsınız...
Kız ona altın kaplama bir kılıç vermiş:
— Bunu beline tak demiş. Biraz padişah oğluna benze-yesin diye veriyorum bunu, demiş. Şu paralarla da yeni giysiler al, kendine çekidüzen ver.
Adam parayı ve kılıcı almış. Sandığına atladığı gibi pencereden çıkmış, dosdoğru kentin pazarına gitmiş. Kılığını değiştirmiş, kılıcı da beline takmayı unutmamış.
Sonra oturup kızın annesi ve babasına anlatacağı masalı tasarlamaya başlamış.
O gün, padişah ve karısı kızlarını görmeye gelmişler. Kız adamı: 'Tılsımlı Ülke padişahının oğlu' diye tanıtmış. Padişah ve ana sultan çok sevinmişler. Padişah:

— Kim bilir, ne güzel masallar biliyorsunuzdur, demiş, hadi, bir tane anlatın da dinleyelim.
Adam başlamış anlatmaya

— Eskiden evin birinde çıralar varmış. Bunlar mutfakta dururlarmış. İçlerinden biri pek kendini beğenmiş kasıntılı bir çıraymış. Sık sık "Biz çıralar çam ağacından oluştuk. Soylu bir atadan gelmekteyiz. Bundan gurur duyuyoruz!" diye övünür; sonrada başlanmış geçmişinden söz etmeye "Tüm ağaçlar yapraklarını dökerler. Oysa biz dökmeyiz... Kış yaz yeşiller giyeriz. Ama günün birinde, insanoğullarının acımasızca saldırısına uğradık. Ailemiz dağıldı, her birimiz bir yana savrulduk. Gövdemizden gemi direkleri yaptılar. Dalları çeşitli yerlerde kullandılar. Bizlere gelince, soylu çıralar olarak yoksulların kulübelerini aydınlatıyoruz..." Onu dinleyen mutfak eşyalarından tava: "Ah! Ah!" diye göğüs geçirdikten sonra "Benim yazgım bir başka." demiş. "Doğduğumdan beri beni ateşe sürerler, temizlemek için de akla karayı seçerler... Mutfakta en önemli görev benimdir. Ama yaşantımız, çekilir gibi değil, doğrusu... Gün ve güneş gördüğümüz mü var! Burada otura otura paslanıyoruz... Sepeti kıskanıyorum, hiç olmazsa arada sırada çarşıya pazara gidip insan yüzü görüyor..." Öteden kibrit "Sıktın artık!" diye parlayıvermiş. "Hep yakınma! Hep yakınma! Biraz da neşeli şeylerden söz edemez miyiz?" Tava "Şu gençler de pek ateşli oluyorlar!" diye kibrite dik dik bakmış "Peki, senin dediğin olsun, birazda neşeli şeylerden söz edelim öyleyse..." diyerek başlamış anlatmaya "Eskiciye düşmeden önce ben deniz kıyısında büyük bir evin mutfağında çalışıyordum. Gençliğimi bu güzel evde geçirdim..."

Süpürge onun sözünü keserek "Görmüş geçirmiş bir tava olduğunuz anlaşılıyor." demiş ve gülmeye başlamış "Hah! Hah! Hin! Hin! ne kadar komik!" Öteki mutfak eşyaları da gülmeye başlamışlar. Böylece herkes biraz olsun neşelenmiş.

Tava öyküsünü sürdürmek istemiş; ama onu dinleyen olmamış her kafadan bir ses çıkıyormuş. Maşa ortaya atılarak dans etmeye başlamış. Uzun bacaklarıyla öyle güzel dans ediyormuş ki köşede otları görünen eski koltuk bile yerinde duramayıp kıpır kıpır kıpırdanmaya başlamış. Süpürge, maşaya maydanoz yapraklarından bir taç giydirerek "Sen dans kraliçesisin!" diye bağırmış.

Olup bitenleri sessizce seyreden çıralar ise, dudak bükerek "Ayak takımı bunlar! Soyluluk yanlarından bile geçmemiş!" diye aralarında fısıldaşmışlar.

Süpürge çaydanlıktan şarkı söylemesini isteyince o "Ben ateşteyken şarkı söylerim." demiş. Sepet öteden "Yani, sen yalnız efendilerinin masalarında şarkı söylersin, öyle mi?" diye laf atmış. Yaşlı kadının arada sırada hesap yaptığı ve pencere kıyısına bıraktığı kalem söze karışmış "Şarkı dinlemek istiyorsak dışarıda bir kanarya var!" demiş.
Çaydanlık "O bir kuş... bizden değil!" diye karşı çıkmış. Sepet onun sözlerini onaylamış "Evet, o bir yabancı!" Kaleme yan yan bakarak eklemiş "Züppelik bu! Yabancı hayranlığından başka bir şey değil!.."

Maşa. "Kavgayı bırakalım, demiş. Yoksa hepiniz bundan zararlı çıkarsınız. Haydi, herkes yerli yerine geçsin! Gürültüyü kesin!"

Birden kapı açılmış, içeriye giren yaşlı kadın çıralardan birini tutuşturmuş.
Çıra "Şu insanlar öyle acımasız bölüyorlar ki..." diye düşünmüş ve hemen sönüvermiş. Kadın kibrit çakıp yeniden yakmış ve "Bu çıralar da çıradan başka her şeye benziyorlar!" diye yakınmış... Padişahın karısı kahkahalarla gülerek:
— Ne güzel masal, demiş, bayıldım doğrusu... Kızımızı veriyoruz...
Düğün hazırlığı başlamış. Kent baştan başa ışıklarla donatılmış. Halka şeker dağıtılmış, şenlikler düzenlenmiş.
Sandıkçı:
— Bende bir şeyler yapmalıyım... diyerek sandığı renkli şenlik fişekleri ve patlangaçlarla doldurarak uçmaya başlamış. Şenlik fişekleri patladıkça gökyüzü aydınlanıyormuş, çeşitli renklere bürünüyormuş. Halk bu gösteriyi ilgiyle izlemiş. Seyredenler:
— Padişahın damadı yapıyor hep bunları, demişler.
— Padişahın damadı mı yapıyormuş?
— Evet... Tılsımlı Ülkenin prensiymiş o!

Adam ormana dönmüş. Sandıktan çıkmış. O sırada, uzak kentlerden düğüne gelenler ormanın kıyısından geçiyorlarmış. Kendisinden söz ettiklerini duymuş. Kimileri "Biz de gördük, demişler. Üstünde alev alev yanan bir pelerin vardı..."
Sandıkçı bu sözlerden çok hoşlanmış "Benim de istediğim buydu zaten." diye düşünmüş. "İnsanları etkilemek hiç de zor değil... Ne aptal şeyler!"
Sonra ellerini oğuşturarak mırıldanmış:
—Düğün yarın... Padişahın damadı olacağım. Doğrusu ya çektiğim bunca sıkıntıdan sonra bunu hak etmiştim!

Dudaklarında kurnazca bir gülümsemeyle ormana döndüğünde beklenmedik bir şeyle karşılaşmış adam. Sandığı bıraktığı yerde bir yığın kül ve kömürleşmiş tahta parçalarından başka bir şey bulamamış. İçinde bulunan şenlik fişekleri ve patlangaçlar ateş alıp sandığı yakıp kül etmiş oysa. Padişah kızıyla evlenmek için erişilmez yükseklikteki saraya gidemeyecektir o artık! Böylece, o güzelim düşler, anlattığı masaldaki çıralar gibi yanmış, kül olmuş, kaybolup gitmiş bir anda..

Üye Girişi