Kullanıcı Oyu: 1 / 5

Yıldız etkinYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

 DİVAN ŞAİRLERİNİ NASIL BİLİRDİNİZ?

 

TUĞBA ÖCEK

2 Mayıs 2014, Cuma

Kadıdan, müderristen şair olur da kasaptan, helvacıdan, şekerciden, falcıdan olmaz mı? Divan edebiyatı şairlerinin birbirinden ilginç mesleklerinin olduğunu biliyor muydunuz?

Divan edebiyatı şairleri dendiğinde aklımıza ilk gelenleri şöyle bir sayacak olsak, hemen hepimiz Bâki, Fuzûlî, Nedim, Nefî, Şeyh Galip’i zikrederiz. Hatta bu isimlerin ünlü beyitleri dilimize dolanır. Ancak divan şairleri ne iş yapar, pek bilmeyiz. Sanılanın aksine Osmanlı’da şairlik bir meslek olarak kabul edilmez. Modern öncesi zamanlarda şairlik geçimi sağlamaya yarayan bir sanat dalı olarak düşünülmediği için her divan şairinin bir mesleği vardır. Kadı, müderris, kâtip ve şeyhlerin yanında çıkrıkçı ustasından cambaza, kasaptan helvacıya kadar birçok farklı meslek erbabı divan şiirine gönül vermiştir.

Devlet-i Âli Osman’da saray şiiri ve şairleri destekler, padişahlar yetenekli gördüklerine ihsanda bulunur, unvanlar verirdi. Sultanlardan ilk şiir söyleyen Birinci Murad’dır. Az şiir söylese de haftada iki gün şairleri ve bilginleri toplayıp baştan sona dinler, her hafta her konu için tartışmacılar tayin edermiş. Nükteci biri yerinde güzel nükte söylese veya latife yapsa veya bilgili bir fakih çözümü güç bir meseleyi halletse onu daha yüce bir makama yükseltirmiş.

Zaman zaman bazı şairlere yıllık gelirler de bağlanırdı. Örneğin İkinci Beyazıt döneminde bir eser sunan şair en az bir yıllık, bir kaside sunan ise üç aylık geçimini temin edebilecek kadar para kazanabiliyordu. Osmanlı’da padişahların yanı sıra devlet büyükleri ve saray erkânı da şairlere ihsanlarda bulunmuştu. Sadrazamlar, paşalar kalemini ve sözünü beğendiklerini himayelerine alıyordu. Ancak devletlûlerin gösterdikleri maddi teveccüh, şairlerin geçimlerine yetecek düzeyde değildi. Yani bir şair sadece şiir yazarak hayatını idame ettiremiyordu. Çünkü himaye ve ihsan ömür boyu devam etmiyordu. Haminin görevi değişebiliyor, ölüyor ya da şairle arası açılıyordu. Tüm bu durumlarda şiir ustaları geçimlerini zorlukla sağlıyordu. Aç kalan da oluyordu, açıkta kalan da. Bu yüzden bir divan şairinin birden çok mesleği olabiliyordu.

Kimi müderris, kimi marangoz

Prof. Dr. Mustafa İsen’e göre divan şairlerinin sayısı 3182,  A. Sırrı Levent’e göre ise bu rakam yaklaşık 5 bin. İsen, Tezkireden Biyografiye adlı eserinde divan şairlerinin mesleki dağılımlarını inceliyor. Buna göre, divan şairlerin en önemli bölümünü (yüzde 36) ilmiye sınıfı oluşturuyor. Bunların içinde kadı, naib, kazasker, şeyhülislam, danişmend, müderris ve hoca var. İkinci sırada yüzde 28 ile bürokratlar yer alıyor. Bu sınıfta ise elçi, emin, kâtip, hâcegân, defterdâr, vezir, kethüdâ, mektupçu, tezkireci, muhâsebeci, memur, kaymakam, reîsü’l-küttâb, vakanüvis, rûznâmeci, mühürdâr, mütevelli, kapıcıbaşı ve valî bulunuyor. Bunu şeyh ve dervişler takip ediyor. Şeyh, mesnevîhân, türbedâr, neyzenbaşı bu grupta. Ardından oranları aynı olan asker ve en renklileri olan esnaf sınıfı geliyor. Askerler arasında alaybeyi, beylerbeyi, kaptan-ı derya, kolağası, sancakbeyi, silahtar, silahşor, sipahi, subaşı, yeniçeri ve müteferrika var. Esnaf zümresinde ise aşçı, ateşbâz, attar, ayakkabıcı, bezzaz, canbaz, cerrah, demirci, hattat, helvacı, kasap, kazzaz, mahyacı, marangoz, remmal, ressam, sahhaf, saraç, sarraf, takkeci, terzi, tüccar, yorgancı. Bunu saray mensupları takip ediyor. Sarayda sadece padişah ve şehzadeler şiirle ilgilenmiyor. Beylikçi, çavuş, çuhadarağası, kapıcıbaşı, mabeyinci, miftahağası, nişancı, odabaşı, kavukçubaşı, teşrifatçı, tüfekçibaşı, vekilharç, mukabeleci, şehnameciler de var. Muarrif, müezzin, vaiz, müftü, na’t-hân ise din adamları zümresi olarak en son sırada.

Bazı şairlerin şiirlerinde meslekleri belli oluyor. Örneğin hayatını canbazlık yaparak kazanan Süvârî. “Halka-i zülfünde cân u dil muallaklar döner / Birbirine karşı oynar san iki canbaz.” diyor. Benzer şekilde okçuluğuyla bilinen Garîbî’nin “Tîr-i âhumdan sakın kim kâmetüm yây eyledün / Gâfil olma dostum tîr-i kemânumdan benüm.” beytinde de mesleğinden izler bulmak mümkün. Bazılarının mesleği ise mahlasına yansımış. Demirci ustası Hadîdî, ayakkabıcı ustası Haffî, ipek satıcısı Hârîrî, şekerci ve tatlı satıcısı Kandî, attar Rahîkî gibi. İşte tezkirelerde adı geçen bazı şairler ve meslekleri: Adnî, vezir; Aşkî, Manisa’da iyi bir çıkrıkçı ustası nakş-bend ve hattat. Edirneli Celîlî, mesleği yorgancı, şiiri yakıcı. “Ah kim gurbette kaldım bu nigâr eğler beni / Çoktan eylerdim sefer ol şivekâr eyler beni.” beyti ona ait. Dilîrî, sipahi; Fehmî, alay beyi; Ferrûhî, zaviye sahibi; Feyzî, zaim; Figânî, İsfehan’da iken medreseyi bırakan bir tıp öğrencisi; Firdevsî-i Rûmî, tarihçi; Necmî-i Rûmî, falcı ve müneccim; Resmî, manifaturacı; Siyâbî, terzi; Şehdî, helvacı.

ŞEYHî

Asıl mesleği hekimliktir. Birinci Murad zamanında yaşamıştır. Ahmedi’den ders alır. Daha sonra İran’da hikmet, tasavvuf ve tıp alanlarında eğitim gören Şeyhî memleketi Kütahya’ya dönünce göz hekimliği yapar. Bir süre Germiyan beyi Yakup Bey’in hizmetine girerek onun musahipliğini ve özel tabipliğini yapar. Karaman Seferi sırasında Çelebi Sultan Mehmed’in gözünü tedavi eder, padişah da kendisine bir köyün tımarını hediye eder. Kö­ye giderken yolda tımarın eski sahipleri ta­rafından dövülür. Bu yüzden de Hârname (Eşeknâme) adlı ünlü eserini yazar. Eserde toplumun kötü yönlerini hicveder. Şeyhî, Hârname’de kaderi yük taşımak olan bir eşeğin semiren öküzlere özenmesi üzerine başına gelenleri mizahi ve alegorik bir biçimde hicveder. Osmanlı Devleti’nin ilk reîs-i etıbbâsıdır. İkinci Murad zamanında ise Edirne’deki sarayda görev alır. Yaşlandığında aktarlık ve hatiplik yaptığı da biliniyor.

NÂBİ

Çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Urfa’da Arapça ve Farsça öğrenir. Bir rivayete göre Yâkub Halife adında bir şeyhe intisap ederek tasavvufa yönelir ve şeyhin çobanlığını yapar. Başka bir rivayete göre ise arzuhalcilikle meşgulken bir mutasarrıfın dikkatini çeker. Şeyhin ya da mutasarrıfın telkiniyle İstanbul’a gider. İkinci vezir Damat Mustafa Paşa’nın divan kâtipliğini yapar. Ardından kethüdalığa yükselir. Bir süre Halep’te devletin sağladığı maaşla kendisine tahsis edilen malikanede yaşar. Çorlulu Ali Paşa sadarete gelince bunları şairin elinden alır. Halep valisi iken ikinci defa sadrazamlığa getirilen Baltacı Mehmed Paşa onu da yanında başkente götürür. Şeyhü’ş-şuara olarak kabul edilen şair, darphâne eminliği, başmukabelecilik ve mukabele-i süvârî mansıplığı yapmıştır.

NEFî