Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

TASAVVUF NEDİR?

İslam dininin Budist, Zerdüşt, Hıristiyan, Musevi ve manehenler arasında hızla yayıl­ması, dinin özünde asla görülmeyen, ancak uygulama ve dış yapıda kendini hissettiren değişik fikirlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Kur'an-ı Kerim'in iç âlemine indiklerini ve özünü anladıklarını ileri süren bu tür fikirler batini düşünceyi ortaya koydu. Bunun ya­nında daha ilk dönemlerden itibaren İslam içinde de bazı zahidler yetişti, ilk sufi unvanı­nı alan Kufeli Ebu Hişam'dan sonra birçok ünlü sufi yetişti. IX. yy.'da Horasan erenleri ve Irak sufileri iki büyük grup halinde ortaya çıktı. X. yy.'dan sonra ise Yunan felsefesi ta­savvufta etkili olmaya başladı. Fahrüddin Râzi, Farabi ve İbn Sina'dan sonra XI. yy.'da Kuşeyrî, Gazali gibi âlimlerin fikirleri, tasavvufun gelişmesinde önemli rol oynadı, işte asıl tarikatlar bu dönemden sonra ortaya çıkmaya başladı. Tekkeler çoğalıp devrişlik top­lumun her safhasında yayıldı. Padişahtan kula kadar her grup insan, tasavvufa meyletti. Muhiddin-i Arabî’den sonra bu fikirler daha da yaygın hâle geldi. Anadolu'da tasavvu­fun gelişmesi XIII. yy'a rastlar. Moğol istilasından kaçan şeyhlerin Anadolu'ya sığınma­ları halkın fakirlik ve zor günler yaşıyor olması, siyasî ve sosyal hayattaki entrikalar, XI-II. YY. Anadolu'sundaki yönelecek tek kapı bırakmıştı. O da tasavvuf idi. Gerek gezginci gerekse yerleşik tasavvuf kuruluşları bir anda Anadolu'yu kapladı. Yine bu yıllarda Iran edebiyatının etkisi ile dîvan edebiyatı doğmaya başladı ve bu edebiyatta tasavvuf önemli bir yer tuttu. Dinî edebiyat bir yana; dindışı divan edebiyatı dahi tasavvuftan bir hayli su içti.

Tasavvufun temelini yaratılış nazariyesi oluşturmaktaydı. Buna göre Vücûd-i Mutlak olan Allah, aynı zamanda Kemal-i Mutlak ve Hüsn-i Mutlak'tır. O'nun şanı kendini izhar­dır. Allah'ın aşk-ı Zati nedeniyle kendini görmek ve göstermek istemesi Âlem’in yaratıl­masına sebep olmuştur, insan asıl kendini görmek için aynaya bakarsa Allah da kendi gü­zelliğini temaşa için bir ayna hükmünde olan âlemi ve onun en değerli varlığı olan insa­nı yaratmıştır. Bunu "Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım" kudsi hadisiyle bize bildiren Cenab-ı Hak'kın (ol)" emrini verdi ve her şey böylece yaratıldı. Allah Âlem-i Kitmân'da meknuz iken böylece bilinmeye başladı. Allah, önce bir nûr yaratıp ona "Kün Muhammedâ" buyurdu. "Nûr-ı Muhammed" denilen bu nûr Allah'ın haşmetli nazarı karşısında terledi. Onun terinden denizler ve köpüğünden de eflâk (felek­ler) yaratıldı. Sonra sırasıyla Anâsır-ı erbaa (dört unsur; toprak, hava, su, ateş), mevâlid-i selâse (üç doğurulmuş: cansızlar, bitkiler, hayvanlar) ve nihayet âdem (insan) belirdi.

İnsanın bütün bu mertebelerden geçerek çocuk olup dünyaya gelişi bir devir halindedir ki devriyelerde bu husus işlenir. İşte tasavvuf, insanın Allah'a ulaşmasında bütün bu mer­tebeleri aşmasıdır. Mademki; Vücûd-ı Mutlak ve Hüsn-i Mutlak Allah'tır; öyleyse insanın gayesi de O olmalıdır. O'na ulaşmak yegâne amaç olunca da tasavvuf yolu ve tarikatlar kendini gösterir, insan dünyada cehdederek insan-ı kâmil olabilir. Bunun için bir mürşide ihtiyaç vardır. Tasavvufun esasını ilahî aşk oluşturduğuna göre bu yolda ilk yapılacak şey, nefsi yok etmektir. Bir kişi ancak tasavvuf yolunda nefsini yok edebilir. Bunun için bir mürşide ihtiyaç vardır. Tasavvufun esasını ilahî aşk oluşturduğuna göre bu yolda ilk yapılacak şey, nefsi yok etmektir. Bunun için de on asıl vardır. Buna usûl-i aşere denir. Bunlar sırasıyla tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikir, Allah'a teveccüh, sabır, murâkebe ve rızadır. Bunu da nefsin etvar-ı seb'a (yedi hareket tarzı) denen yedi mer­tebesinde gerçekleştirmek esastır. Sonuçta Vahdet (Birlik) makamına erişilir ve Fenafillâh (Allah'ta yok olma) gerçekleşir. Bunu Bekâbillah Fenafillâh (Allah'ta yok olma) gerçekleşir. Bunu Bekâbillah (Allah ile olma) takip eder. Artık tasavvuf, görevini tamamlamıştır.

Divân şiirinde mutasavvıf şairlerin yanı sıra dindışı konularda yazan şairler de tasavvuftan bahsetmişlerdi. Buna karşılık tasavvufi bir şair de dindışı şairler gibi mey­haneden, şaraptan, sevgiliden ve sevgilinin güzelliklerinden bahsetmek gereğini duymuş ve bunu remiz olarak söylediğini vurgulamıştır. Bu tür remizlerden birkaçını şöylece sıralayabiliriz:

Aşk (sevgi): İlahî aşk, kulun Allah'a olan sevgisi.

Âşık (seven): Allah'a erişmek isteyen.

Maşuk (sevilen): Allah.

Hüsn (güzellik): Allah'ın cemâl ve kemâl sıfatları ile dolu olan toplantı.

Kemâl (olgunluk): Tam bir coşu hâli.

Şive (işve): İlâhi cezbe.

Vefâ (bağlılık): Allah'ın yardımı.

Cefâ (eziyet): Allah yolundaki kişinin kalbinin karalığı.

Cevr (eziyet): Allah yolundaki kişinin ilerlemesini durdurmak.

Nâz: Kalbe kuvvet vermek.

Tir-i gamze (gamze oku): Amel ve ibadetleri geri çevirmek.

Aşina (bildik): Allah'a yaklaşma.

Kamet (boy): Kulluğa lâyık olma.

Türre, Zülfi Giysû, Mûy (saç ve zülüf): Allah'ın birlik sıfatı.

Ebru (kaş): Allah'ın birliği.

Mâhrû (ay yüzlü): Allah'ın tecellî nurlarının belirmesi.

Ruh (yanak): Allah'ın tecellî nurlarının belirtmesi.

Hâl-i siyah (kara ben): Gayb (bilinmezlik) âlemi.

Leb (dudak): Allah'ın izni ile dile gelip konuşabilme.

Zebân-ı şîrîn (tatlı dil): Allah'ın emri.

Dehân (dudak): Allah'ın izni ile dile gelip konuşabilme.

Çâh-ı zenâh (çene çukuru): Allah âlemini görme sırlarının zorluğu.

Meclis-i işret (eğlence meclisi): ilahî yakınlıktaki lezzet.

Ayş u işret (içkili eğlence): Allah ile olan yakınlığın devamı.

Şarap (içki): ilahî aşk.

Humhâne (meyhane): Tekke veya âşıkın kalbi.

Kâse, Kadeh, Câm (kadeh, içki bardağı): Âşıkın kalbi.

Sâkî (içki sunan): Doğru yolu gösteren şeyh.

Harabat (meyhane): Âşıkın kalbi veya tekke.

Ehl-i harabat (meyhane sakinleri): Dervişler.

Pir-i mugân (içkicilerin ulusu): Şeyh.

Şem (mum): ilahî nur.

Kâfir: Allah'tan gaflet içinde bulunma.

Tersâ (put): ince mânâlaar ve ilahî gerçek.

Deyr (kilise): Yüce insanlar âlemi.

Kilise: Adi insanlar, yani hayvanlar âlemi.

Kabe: Vuslat makamı.

Bahar: İnsandan melek özelliklerinin başlaması.

Gülzâr, Bustân (güllük, bağ, bahçe): Açıklık ve gönül şenlenmesi.

Ebr (bulut): Utanma.

Ab-ı revân (akarsu): Allah yolcusunun gönlündeki sürekli ferahlık.

Nesîm (rüzgâr, yel): Sürekli feyze ve yardım.

Buse (öpücük): Gerçekleri kabule yetenekli olma.

Fakr (fakirlik): Allah'tan başkasını ihtiyacı olmamak.

Hâb (uyku): Gaflet ve az ibâdetle ipin ucunu kaçırmak.

Gevher (cevher): Mânâlar.

Çevgân (mızrak, polo sopası): Allah'ın takdiri.

Gûy (top): Takdire boyun eğmek zorunluluğu.

Mehtâb: Allah'ın güzellik ve sevgisinin ortaya çıkışı.

(İskender PALA, Divan Edebiyatı, Ötüken Yay., İstanbul 1996)


TASAVVUF NEDİR?-2

Tasavvuf, Tanrı, evren ve insan ilişkisini bir bütünlük içinde açıklamaya çalışan, insanın tanrısal erdemlere benzemesini amaçlayan dinsel ve felsefi düşüncedir.

Başlangıçta günah işlemekten sakınmak, dünyasal işleri küçümsemek ve bunlardan uzak durmak, yalnızlığı seçerek sürekli Tanrı'yı anmak, kalbin ancak bu yolla temiz tutulacağına inanmak gibi düşünceler ve uygulamalarla ortaya çıkan tasavvuf 12.yy. sonra tarikatlar biçiminde örgütlenerek güçlü bir hareket durumuna gelmiştir.

TASAVVUF MÜZİĞİ NEDİR?

Tasavvuf müziği vahdet-i vücut (vücudun birliği) anlayışıyla bestelenmiş dini yapıtlardan oluşur. Mevlevi, Bektaşi, Celveti, Gülşeni, Halveti, Kadiri, Nakşî v.b.

Tarikatlarda tasavvuf müziği varsa da bunların içinde sanat değeri taşıyan ve gelişmiş müzik Mevlevi müziğidir. Itri, Dede Efendi, Osman Dede; Ahmet Ağa gibi besteciler tarafından bestelenen Mevlevi ayinleri Türk tasavvuf müziğinin başyapıtlarıdır. Tasavvuf müziğinin önemli formları Mevlevi ayinleri, dini peşrevler, ilahiler, naatlar, şugllar, mersiyeler, Bektaşi nefesleri, duraklar ve tevşihlerdir

TASAVVUF MÜZİĞİNDE KULLANILAN MÜZİK ALETLERİ:

Bendir:

Derili, vurmalı sazlardandır. Sadece tasavvuf müziğinde kullanılır. Dindışı müzikte kullanımı büyük hatadır.

Kudüm:

Belli belirsiz ses veren derili, vurmalı sazlardandır. Gövdeleri yarıküre biçiminde olan iki küçük davuldan oluşur. Davullar, bakır gövdenin üzerine deri gerilerek yapılır ve ikisi arasında bir dörtlü ya da üçlü akar farkı vardır

Nevbe:

Derili, vurmalı sazlardandır. Nevbeye verilen bir diğer adta 'zilsiz tef’tir. Nevbe de bendir gibi sadece tasavvuf müziğinde kullanılır.

Ney:

Dilsiz, nefesli sazlardandır. Sadece tasavvufta değil klasik Türk müziğinde de kullanılır. Altısı önde olmak üzere yedi deliği olan bir kamış olan neyin ses alanı üç oktava yakındır.

Rebab:

Yaylı sazlardan olan rebab sadece tasavvuf müziğinde kullanılır. Göğsü deridendir. Düşey olarak iki arasında ya da sol diz üzerinde tutularak çalınır. Ses alanı bir buçuk oktavı zor bulan rebab daha sonraları yerini sine kemanına bıraktı.

DİNİ MUZİK TÜRLERİ:

A. Cami musikisi (özelliği yalnız sesle icra edilmesidir)

a) Usulsüz okunanlar: Münacat, Ezan, Kamet, Salât-u Selam, Tekbir, Mersiye

b) Usullü okunanlar: Cumhur, Tevbih ve Tembih gibi İlahi türleri

 

B. Tekke musikisi (özelliği saz esliğiyle de icra edilebilmesidir)

a) Usulsüz okunanlar: Naat-i Peygamberi ve Durak

b) Usullü okunanlar: Ayin-i Şerif (Mevlevî), Aya-i Cem ve Nefesler (Bektaşî) ve Zikir İlahileri (Arapça güfteli olanlarına Sual denir)

C. Hem camide, hem tekkede okunan dinî musiki formları

a) Usulsüz okunanlar: Kurban-i Kerim ve Mevlide-i Şerif

b) Usullü okunanlar: Her türlü ilahiler

c) Kısmen usullü, kimsen usulsüz okunan: Miraciyye gibi.

TASAVVUF’TA EDEB VE ÂDÂB

Sûfilerin kendi hâl ve durumlarına göre bir takım Edepleri vardır. Bunlar onları diğer insanlardan ayıran özelliklerdir. Onların birbirlerine olan üstünlükleri de bununla bilinmektedir. Yine bizler bunun sayesinde sadık sûfilerle yalancı ve iddiacıları birbirinden ayırmaktayız.

Allah (cc) şöyle buyurur, “Ey iman edenler canlarınızı ve ehlinizi (çoluk-çocuğunuzu) cehennem azâbından koruyunuz” İbn-i Abbas bu ayetin tefsirini şöyle yapar “Çoluk - çocuğunuzu eğiterek cehennemden kurtulmayı öğretin”

Peygamberimiz (S.A.V.)’de şöyle buyurur “Hiçbir baba evladına edepten daha değerli bir armağan veremez.”

Muhammed bin Şirin’den : “Allah’a en yakın ve kulu Allah’a en çok yaklaştıran edebin hangisi olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Hakkın rububiyetini tanımak (marifet) Ona itaat, genişlik zamanında hamd darlık zamanında sabretmek” dir cevabını vermiştir.

Görüldüğü gibi edebin değeri çok büyüktür. Bu ise onun Allah (cc)’ı tanımaktan sonra kazanılmasından kaynaklanmasıdır. Edebe de sonuçta kişinin ilmi ve marifetullahdaki derecesi nisbetinde ulaşır. Sûfilerin Edeb ve Âdâba dair güncel hayattaki hallerini şöyle sıralayabiliriz.

2 – ABDEST VE TEMİZLİKDE ÂDÂB

Sûfinin Abdestle ilgili gerekli bilgileri farz ve sünneti tanıması müstehab ve mekruhlardan haberdar olması mendub ve faziletlerini bilmesidir.

Bir diğeri ise ne zaman ecelin geleceği bilinmediği için Sûfiler daima abdestli dolaşırlardı.

Gücünüzün yettiğince Allah’dan sakının (Tegabûn 64118) emrince Sûfiler Abdest ve temizlik hususunda aşırı titizlik göstermişlerdir. Bunun yüzden akarsu bulmak için bulundukları yerden uzaklaşmışlar rengi kokusu tadı değişmiş suları kullanmakta şüphe etmişler. Yıkanmak için temiz yerler araştırmışlardır. Bu alanlarda düşülen vesveseyi vesveseden saymamışlardır. Yasak olan vesveseyi ise faziletlerle uğraşırken insanı farzlardan uzaklaştıran vesveseler olduğuna bildirmişlerdir.

İbrahim Bin Ethem bir gecede defalarca kalkar ve her defasında abdest alır ve iki rekât namaz kıldığı, İbrahim Hacıvas’ın da Rey camiinde suyun içinde vefat ettiği anlatılmaktadır.

3 – SÛFİLERİN NAMAZ ÂDÂBI

Sûfilerin namazla ilgili ilk âdâbı namazla ilgili Farz, Vacib, Sünnetleri iyi bilmektir. Sûfilerin namaza gösterdikleri değeri hiçbir şeye göstermezler. Namazla ilgili diğer Adabları ise namazın vakti girmeden namaza hazırlık yapmalarıdır ve böylece faziletli olan vaktinde namazı edâ etmiş olurlar.

Niyyet ve İftitâh Tekbiri Edebi:

Sûfiler namazın şartları ve rükünlerinden sayılan bu fiilleri – tekbiri ileniyeti birbirlerine bağlı olarak yaparlardır.

Kıyam Adabı:

Ebu Saîd Harrâz şöyle der : “Tekbir için ellerini kaldırdığında gönlünde Zad-ı kibriyânın azametinde başka büyük olmamalıdır. Tekbir sırasında senin nezdinde Allah’tan daha büyük bir şey kalmamalıdır ki Onun büyüklüğünde gözünden ve gönlünden dünya ve ahiret duyguları silinip gitsin.”

Kırâatta Edeb:

Kuran-ı Kerimi sanki Allah’a okuyormuş ya da Allah (cc) dan dinliyormuş gibi okumaktır.

Ruku’daki Edeb:

Sırtı dümdüz yapıp Rab karşısında eğilmek doğrulduktan sonra “Semiallahülimenhamd” la Onun seni işittiğinin farkında olmak

Secdedeki Edeb:

Kulun Allah (cc)’a en yakın olduğu an secde anıdır. Safi bu her haliyle hissetmeye çalışır.

4 – Namazda Diğer Bazı Edebler

Sûfiler bir vakit namazı eda ettiklerinde diğer vakti iştiyak içinde beklerlerdi. Allah Resûlü (A.S.V.) şöyle buyurmuştur. Kişi namaz vaktini gözleyip bekledikçe namazda gibidir.” Bu yüzdendir ki her anı ve seyyallerini tıpkı namazda ki gibi Allah (cc) ‘a korku saygı ve sanki onu görüyormuşçasına davranarak geçirirlerdi.

Ayrıca Sûfiler namazda ilk safi almayı ve kendileri hafızda olsalar imameti başkalarına tercih ederlerdi. Namazı uzun tutmaktansa az ve sağlam bir şekilde edasını yeğlerlerdi.

5 – Zekât ve Sadaka Âdâbı

Sûfilerin dünya malları çok az olduklarından onlara zekât vermek gerekmemektedir. Sûfilere göre Allah’ın onlara az şey vermesi çok şeyler vermesinden daha iyidir.

6 – Oruç ve Sûfilerin Oruç Âdâbı

Oruç hakkında Efendimiz (S.A.V.) bir Kutsi hadis-i şerife şöyle buyurduğunu rivayet eder. “ Oruç benim içindir onun mükâfatın ancak ben veririm.” Orucun bu şekilde diğer ibadetlerden farklı olmasının nedeni kişinin Allah (cc)’ın sıfatıyla sıfatlanması diğeri ise bu ibadette riaya ve gösterişe hiçbir suretle yer olmaması dolayısıyladır. Sûfilerin oruçta adabı şöyleydi. Niyyet ve maksadı sağlamlaştırmak nefsin isteklerine karşı çıkmak organları haram ve şüphelilerden korumak yediği şeyin safiyetine dikkat etmek kalbi kollamak. Hakkın zikrine devam, Hakkın teminatı altında olan rızkına fazla özen göstermemek, kendi orucunu küçümsememek, eksikliklerden dolayı ürpermek, ibadetini hakkıyla yerine getirmek için Allah (cc)’den yardım istemek. Sûfiler Peygamberimiz (S.A.V.) in” Oruç kalkandır” sözünü kendilerine rehber edinmişlerdir.

Bazı Sûfiler Davut orucunu tutarlar. Çünkü Peygamberimiz (S.A.V.) “En faziletli oruç, Kardeşim Davud’un orucudur. O bir gün yer bir gün oruç tutardı.”

Fakir Sûfiler ise oruç tuttuğu zaman çok büyük sevaba eriyorlar. Ancak böyle kimseler oruç tutarken diğer Sûfi arkadaşlarıyla beraber tutmalıdırlar. Çünkü içlerinden birisi bu şekilde tek başına oruç tuttuğu zaman diğerlerinin kalpleri ona iftar ettirme endişesiyle meşgul olmaktadır.

7 – Sûfilerin Hac Usulü

Bunun adabı İslâmî hacca özen göstermekle olur. Bulacağı her türlü imkân ve yolla Ona yönelmek ve bu konuda canını ortaya koymak ilmin müsamahasından yararlanıp azık ve binit eksikliği gibi ruhsatlara bağlanıp hacdan dur olmamalıdır. Bunun tek istisnası yapılması gerekli olan bir başka fert görevidir. Çünkü Allah (cc)’i şöyle buyurur “ Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” (3197)

Hac usullerini şöyle sıralayabiliriz.

1 – İslâmi hac farizasını bir defa yerine getirip durumlarını korumaya çalışanlar

2 – Dış dünya ile ilişkilerini kesip vatanlarını ve ihsanlarını bırakarak Beytullah’a ve Allah Rasulünün kabri civarına koşanlar

3 – Sûfi Şeyhlerinden Mekke’de İkameti tercih ederek arada mücavis kalanlar yani her türlü şeyden mahrum kalarak arada hayatlarını sürdürmeye çalışanlar

8 – Süfilerin Hac Âdâbı:

1 – Hacca niyet ettiklerinde bu niyetlerine yerine getirmek hiçbir sıcak ya da soğuğun onları bu ibadetten vazgeçiremeyeceği.

2 – Şeri olarak caiz dahi olsa bazı ibadetlerini ruhsata binaen değil azimetle yaparlardı. Namazlarını kısaltmazlar, su sıkıntıları olsa bile teyemmüme başvurmazlar suyla tam olarak abdest alırlar. Çünkü Süfiler nezdinde sefer ve nazar hali müsavidir.

3-Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, Lebbeyke lâ şerikeleke lebbeyk “diyerek hakkın davetine icabet ettikten sonra bir daha nefsin ve hazzın oyununa konmazlar.

4- Malam-ı İbrahim’de Tavaf Namazı kılarken oranın Allah’a itaatte söz verenlerin yeri olduğunu bilmek.

Bu maddelerden de anlayacağımız gibi Süfinin Hac farizasını yerine getirirken bütün duygu, düşünce ve ibadetlerinin hak rızasına odaklanmış olduğunu Hac için yapılması gerekli olan her fiillerden büyük anlamlar çıkardıklarını görürüz.

9- Hazarda ve Seferdeki Âdâb:

İbrahim Havvâs Hazarda ve Seferde Süfi Dervişlerin şu özelliklerini sayar; Allah’ın vaadine güvenmek, Halktan ümidini kesmek, şeytana düşmanlık beslemek, emri ilahiye kulak vermek, bütün yaratıklara karşı şefkatli olmak, Halktan gelebilecek cezaya tahammül etmek. Bütün Müslümanlara nasihatı elden bırakmamak. Hak söz konusu olan yerlerde mütevazı olmak, Marifeti İlahi ile meşgul olmak, her zaman temiz ve abdestli olmak. Fakirliği sermaye yapmak. Süfilerin Hazar da ve Seferde her zaman ibadet ve taatlarına itina gösterdiklerini aslında seri olarak ruhsal olan şeylere başvurmayıp dinin asli emirlerini eksiksiz yerine getirdiklerini görmekteyiz.

10- Süfilerin Sohbet ve Arkadaşlık Âdâbı:

Süfilerin birbirleriyle sohbet ve arkadaşlıklarının hep hak rızası için olduğunu görmekteyiz. Birkaç misal verecek olursak;

(Ebû Sait Harine der ki: Elli yıl kadar Süfilerle arkadaşlığım oldu. Aramızda hiçbir ihtilaf olmadı. Sordular bu nasıl gerçekleşti, şu karşılığı verdi. Çünkü ben onlarla olduğumda daima nefsimin aleyhine oldum.)

Beyâzid-i Bistami derki: Ebu Ali Sindi ile sohbet ettim. Ben ona fazları yerine getirecek bilgileri teslim ettim. O da bana tevhid ve halayık ilmini öğretiyordu.

11- Süfilerin Sohbet ve Arkadaşlık Âdâbı:

Süfiler ilme değer vermişlerdir. Muhaddis Süfi olmayı Süfi Muhaddisliğe tercih etmişlerdir. İlmin ise edep dairesi içerisinde olması gerektiğini vurgulamışlardır. Mesela Beyazıd-i Bistami derki “konuşanın sükûtundan yararlanamayan konuşmasından hiç yararlanamaz.”

12- Yemek, Toplantı ve Ziyafet Âdâbı:

Süfiler üzerine üç yerde rahmet-i ilahiye ineceği naklonulur.

1. Yemek yerken; Çünkü dervişler tam ihtiyaç duymadan yemezler.

2. İlmi Toplantılarda; Çünkü onlar bu gibi yerlerde Hakkın hoşnutluğunu ararlar.

3. Semâ anında; Çünkü onlar bu gibi durumlarda dinlediklerini haktan dinlerler ayağa kalktıklarında da vecd tesiriyle kalkarlar.

13- Semâ ve Vecd Sırasındaki Âdâb:

Süfiler Sema için bulunması gereken insan, zaman ve mekân olarak tarif ederler. Sema ve Vecd ilimden kaynaklanır. Kimse kimseyi Semaya ve Vecde zorlayamaz.

14- Giyim – Kuşam Konusunda Âdâb:

Giyimlerinin temiz olmasına dikkat ederler. Fazlasını paylaşırlar îsâr hasletiyle kendilerinin hakkını kardeşlerine tercih ederler.

15- Süfilerin Sefer Ahlâkı: efer halinde namaz ve oruç ibadetlerini tam bir şekilde yerine getirirler. Daima toplu hareket ederler, içlerinde biri rahatsızlandığında onu beklerler, ondan sonra yola devam ederler.

 

BAZI TASAVVUFİ KAVRAMLAR VE AÇIKLAMALARI:

1- Cem ve Tefrika: Cem dağınık olanların bir araya getirilmesi, Tefrika da toplu olanların dağıtılması demektir. Cem ası, Tevrika ferdir. “Biz Allah’a inandık deyin “ (2/536) ayeti Cem, devamındaki “Bize ve İbrahim’e indirilenlere inandı, deyin” ayeti ise tefrikaya örnektir.

2- Fena ve Beka: İlmin ortaya çıkması Beka, Cehaletin kaybolması fena, fikrin ortaya çıkması Beka, gafletin ortadan kalkması fena olarak tarif edilerek dünya ve ahiret faydasına olan şeyler Beka, faydasına olmayanlar ise fena olarak tarif edilmişlerdir.

3- Hakâk: Cüneyd şöyle cevab vermiştir. Allah’ı hatırlamak ve şunu bunu unutmaktır. Bir başka Süfi ise “Hakikatın en tam olanı ilme yakın bulunandır” şeklinde tarif etmiştir.

4- Sıdk: Bazıları Ahde Vefa, bazıları gizli ve aşikâr hakka uymaktır. Bazı Sûfiler ise Sıdk niyetteki yönelişin sağlamlığıdır şeklinde tarif etmişlerdir.

5- Usûl: Yol ve Esas manasına gelir. Sûfinin mertebeler kat ederken uyması gereken esaslarıdır.

6- İhlâs: İbadetlerimizi, kulluğumuzu ve Hak namına yapılan bir tür işlerimizi Allah’a hak kılma oraya başka ortak aracı sokmamaktır.

7- Zikr: Zikrin farklı dereceleri vardır. Allah’ı anma ve hatırlama anlamına gelir. Hakka yakınlıkla muhabbet ve hayâ ile dolarak yapılan zikrin sevabı ölçülüp tartılamaz.

8 – Gına: Din için Allah için zenginlik anlamlarına gelir. Sûfiler Allah’a muhtaç olma Allah ile zengin olmayı sağlar demişlerdir.

9 – Fakir: Buda sırf Allah (cc) ve dini için dervişin büyük bir bağlılıkla çoğu şeyden mahrum olarak yaşamasıdır.

10- Ruh: Sûfiler ruhu bedene hayat veren ruh ve kalbe hayat veren ruh diye ikiye ayırmışlar. Ruh da beden gibi ancak kendisinden değil, ancak Allah ile Kadim olduğunu söylerler.

11- Zarp: Kötü huydan kaçıp iyi huya yönelmedir.

12- Mürüvvet: Allah için yaptığın emanetleri çok görmemek, her iş yaptığında sanki hiçbir şey yapmamış gibi düşünmektir.

13- Sûfi ve Tasavvuf: Ağyar ve şer karanlılarından temizlenmiş (Süfi) manasına gelmektedir.

14- Rızk: Sûfi ne vaktinden önce nede sonra rızkını aramaz, zamanı ne zamansa o anda rızkın peşine tevekkülle birlikte düşer.

Yedinci bölüm bu gibi çeşitli tasavvufi kavramlar açıklanarak ona ermektedir. Kitabımızın Sekizinci bölümü; Sûfilerin birbirleriyle mektuplaşmasını, yazışmalarını ve onların dualarını kapsamaktadır. Bu bölümlerde Sûfilerin birbirleriyle sûfiyane, kardeşçe ve dostça Hakkın tavsiye edildiği görülür. Sûfilerin mükâfatında tam bir ihlâs ve samimiyet görülmektedir. Dualarında Allah (cc)’in tevhidine sımsıkı sarılarak münacette bulunulmaktadır. “Ey Rabbimin keremi, sen benim için Rabbime yol ver, çünkü Rabbime senden başka şefaatçi yoktur.”

Dokuzuncu bölüm Sema’yı teferruatıyla bizlere tanıtmaktadır. Her konuda olduğu gibi Sema’ya dair de Sûfiler muhtelif görüşler beyan etmişlerdir. Onlara göre Sema’lik İnsan güzel sesle içleri yanarak Hakka yönelmektedirler. Bu halin avamda gerçekleşmesini mümkün görmüşlerdir. Eğer Sema kötü emel ve düşüncelerden uzak olursa onu mübah saymışlardır. Havassın Semâ-ı da çeşitlik arz eder, ilimle meşgul olanlar ve hak rızası dışında her şeye gönlünü kapamıtaş bazı dervişlerin sunar ki, musiki ve güzel sesle tabii ki bunları temiz gönülleriyle bütünleştirerek hakka yönelirler.

Kitabın Onuncu bölümünde de Vecd hakkında tafsilatlı bilgiler verilmektedir. Vecd kişinin ahirette umduğunu bulması, üzüntü ve sevinç türünden kalp de bulunan her türlü duyguya verilen addır.

Onbirinci bölümde; Mucize ve Keramet konularına değinilmiştir. Mucizeler Peygamberlere, Keramet ise Veli kullara aittir. Fakat Ehl-i Zahiriye göre Mucize de Keramet de aynıdır. Her ikisi de Peygamberlere aittir. Fakat Süfilerin bunlara verdiği cevap ise şöyledir; Mucizeler Peygamberlere aittir. Onlar bu Mucizeleri Tevhid delili olarak halka açmak zorundadır. Fakat Veliler ise kendilerine verilen -lutfu ilahi tarafından- bu kerametlerini gizlemektedirler. Peygamberler Mucizelerini Müşriklere karşı delil olarak kullanırken, Veliler Kerametlerini sadece kendi nefislerine karşı delil olarak kullanırlar. Peygamberler kendilerine mucize verildikçe, fazilet ve büyüklüğü artarken, Veliler ise kendilerine verilen keramet gibi özellikler isterken, onlar ayaklarının kayabileceği hususunda çok korkarlar.

 

 


TASAVVUF CEREYÂNI
Tasavvuf, İslâm Dünyası’nda, sosyal hayatla geniş ölçüde birleşerek inanmış halk kütleleri arasında büyük alâka ve heyecan uyandıran bir iman, bir fikir ve irfan cereyanı ve bir aşk hadisesidir.
Diğer bir söyleyişle tasavvuf, bir İslâm mistizmidir; sırrî bir duyuş, düşünüş ve inanış sistemi’dir.
Bu sistem, yalnız Allah’ın birliği esasına değil, (yalnız Allah’ın varlığı) inancına dayanır; Allah’tan başka herhangi hakiki bir varlık olmadığına inanır.
Allah’tan başka varlık olmayınca, yaratılıştan beri duyan, düşünen, icat eden ve inanan insanın maddî-manevi, mana ve mahiyeti üzerinde düşünür. Kur’an-ı Kerim' den, hadislerden, Peygamberler Tarihi’nden ve bu yolda öteden beri duymuş, düşünmüş, inanmış olanların hâtıralarından aldığı ilham ve İrfan’la: İnsan, Allah’tan kopan bir nur ve kudret parçasıdır ki, geçici bir zaman için, bedenlenmiştir.
İnancına ulaşır.

Bunun tabiî neticesi olarak insana ve bütün insanlığa üstün saygı ve sevgi gösteren bir terbiye sistemi hedefine yönelir; zaman zaman ve yer yer bu hedefe ulaştığı görülür.
İman tarihinde en eski asırlardan beri, peygamberlerden başka, bir kısım insanların daha, manevî üstünlüğe sâhip oldukları inancı vardı: Böyle insanlar, üstün yaratılıştı kimselerdi ki hayat ve hareketlerinde görülen manevi kudretler, şüphesiz, İlâhî âlemle ilgiliydi. Bütün mitolojilerde, eski ve büyük tarihti milletlerin destanlarında nice destan ve iman kahramanları hakkında söylenen menkıbeler, hangi din ve medeniyete mensup olursa olsun, insanlık âleminin ruhunda derin izler bırakmıştı.
Yarım Tanrılar, mukaddes insanlar, azîz’ler, evliyalar, manevi üstünlüklerini milletlere kabul ettiren, bu yolda kerametleri görülen kimselerdi. Onlar hakkında bilinen ve söylenenler, zamanla sırlı bir manevi bilgi ve bir iman derecesi almıştı. Sayıları az da olsa bir kısım insanlardaki bu manevi kudret, diğer insan yığınlarına derin heyecan veriyordu.
İslâm tasavvufu, insanlık tarihindeki bu köklü ve yaygın inanışın, böyle bir sezginin veya bu esrarlı gerçeğin, bu sefer, İslâmî esaslar dâhilinde şahlanan son büyük hamlesidir.
Daha İslam medeniyetinin yayılmağa banladığı ilk asırlarda; zihni bir tecessüs ve dini bir heyecanla; yaradılışın sırlarım çözmeğe çalınan kimseler belirmiş ve bunlar birtakım inanın partileri kurmağa banlamalardı. İslâm’ın büyük imamlarına aşırı duygularla bağlanan; onların şahısları veya maneviyatları etrafında bir nevi dini-siyasi teşekküller kuran zümreler belirmişti.
İmam’larına kendileri değil fakat taraftarları, onlarda hatta tapınılacak ölçüde manevi değerler buluyorlardı. Alt taraftarlarının onu önce peygamber, sonra Allah sayacak kadar ileri gidileri böyle hareketlerdi.
Öteden beri bu çeşit inanışlara alışmış ve sonradan Müslüman olmuş bazı kavimler, bu arada Suriye Hristiyanları, Yahudiler, Budistler ve bankaları İslâm dünyasına daha birtakım yabancı inançlar getirmişlerdi. Bunları Kur’an-ı Kerim'in deruni manalarıyla izaha, ispata çalınıyorlardı.
Bu arada ve daha M. II. asır sonlarında, eski Yunan kültür ve tefekkürünün son kalesi İskenderiye’de Neoplatonlame yani Eflâtunculuk sistemi başlamıştı: Büyük Yunan mütefekkiri Eflâtun’un (varlığın tekliği ve Allah’tan ibaret olduğu) inancındaki ponthâiame’iyle “ölmek yaşamaktır) kanaati ve benzeri fikirleri, bu felsefe ve theologie (ilâhiyat) mektebi’nin temelini teşkil ediyordu. Bu felsefe Pisagor felsefesiyle, Tevrat’la; türlü Yahudi, Zerdüşt ve Hristiyan düşünüş ve inanışlarıyla birlenerek, zamanla, zengin bir meslek olmuştu.
Yeni Eflâtunculuğun, aksi, vecd, aşk ve hal (rûhun Allah’la birleşmesi) yollarıyla Allah’a yükselmenin mümkün olacağı inanışı, İslâm tasavvufu üzerinde tesirli oldu.
Yine bu ilk asırlarda İslam âleminde bir Hint-İran tesiri belirmişti. Hint inanışında öteden beri bilinen vücut birliği ile Hint Nirvana’sında İslâm tasavvufuyla kolay birleşecek çizgiler vardı. Bunlar, İslam tefekkürüne bilhassa İran yoluyla girmeğe başlamıştı.
Bütün bunlar ve daha birtakım inanış kalıntıları, ilk İslam zahitlerinin ruh hallerini okşayacak duygulardan uzak değildi.
Dış ibadetlerden başka Allah’a gönül ibadetleriyle yaklaşmak isteyen; bunun vecdini, istiğrakını, heyecanını duyan ilk İslâm zahitleri, bu yola daldıkları zaman, henüz yukarıda belli başlılarını saydığımız ilahiyat ve felsefe cereyanlarından haberli değillerdi.
Dış tesirler, onların tasavvufa başlangıç olan bu halleri gelişirken başladı. İslâm tasavvufu, dış tesirlerin kendi ruhuna uygun görüş, düşünüş ve inanışlarını kendi bünyesinde eritmekte güçlük çekmedi. Asırlar ilerledikçe, bir yandan Kur’an-ı Kerim’le hadislerden mülhem, kendi İç olgunlaşması devam ederken öte yandan bu dış tesirlerle de birleşip gelişme yolunu tuttu.
Tasavvuf, İslâm medeniyetinin birçok büyük mütefekkirleri elinde asırlarca işlendi. Nihâyet M. XIII. asırda (bu asrın maddî, manevi, ilmi ve fikri hayatının bu türlü duyuş ve düşünüşlere şiddetle elverişli akışı içinde) tekâmülünün en çekici ve üstün seviyesine vardı.
İşte İslam devletleri ve milletleri coğrafyasında, bir taraftan İslâm’ın klâsik ilimlerini öğreten medreseler çoğalırken, bir taraftan da serbest tefekkür ve heyecan sistemlerini daha geniş halk kütlelerine yaymak ve insanlara Allah’a varma yollarını göstermek amacıyla, medreselerle ölçülemeyecek kadar çok sayıda tekke kuruldu.
Tekkelerin büyük kısmı Sünnî idi. Kur’an-ı Kerim’den hadis ve sünnet ’den, bilhassa Allah'la birliği esasından asla ayrı değildi. Böyle olduğu halde onların duyuş, düşünüş ve inanış üslûptan medrese mensupları tarafından şiddetle yadırgandı. Tekke ile medrese arasında zaman zaman geniş anlaşmazlıklar oldu. Bu anlaşmazlık asırlarca sürüp giden dinî-fikri bir geçimsizlik doğurdu

NİHAT SAMİ BANARLI, R.T.ED.TARİHİ, C.1

SON EKLENENLER

Üye Girişi