Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

NAAT ÖRNEK ŞİİRLER

  1. NAAT-ARİF NİHAT ASYA  
  2. NAAT -2-ARİF NİHAT ASYA   
  3. GÜL KASİDESİ - ZAFER IŞIK    
  4. NAAT - SEYYİT NURFETHİ ERKAN    
  5. NAAT - İSMET ÖZEL                                                       SAYFA:1/ 01-10                                      
  6. NAAT-I MUHAMMEDİ- İBRAHİM SAĞIR    
  7. KRİZ ZAMANINDA NAAT - LALE MÜLDÜR    
  8. YAĞMUR – NURULLAH GENÇ    
  9. GEL - OSMAN SARI    
  10. NAT –ŞÜKRÜ KARACA
  11. KÂİNATIN EFENDİSİNE –MEHMET RAGIP KARCI    
  12. SEVGİLİ-İSKENDER PALA    
  13. GEL EY!..- PROF. DR. İSKENDER PALA    
  14. SELAM SANA NAZLI NEBİ- DURSUN ALİ ERZİNCANLI    
  15. SEVGİLİ- DURSUN ALİ ERZİNCANLI                                   SAYFA:2/ 11-20    
  16. KÜÇÜK NA'T-SEZAİ KARAKOÇ    
  17. NAAT-TURGUT UYAR    
  18. NAAT –ZİYA PAŞA    
  19. YANDIM YA RESULALLAH (GÖNÜL HUN OLDU) - YAMAN DEDE...    
  20. NA'T –NABİ    
  21. MÜSEDDES -ŞEYH  GALİP    
  22. SU KASİDESİ-FUZULİ    
  23. EFENDİM - MUSTAFA NECATİ BURSALI    
  24. DUY BENİ, GÖR BENİ EY YÂR- ZAFER ŞIK    
  25. SELAM GÖTÜR- MUSTAFA NECATİ BURSALI                SAYFA:3/ 21-30    
  26. EY SEVGİLİ -  YASİN ONAT    
  27. YERYÜZÜNE İNEN NUR    
  28. YETİŞ EFENDİM- ÖMER EKİNCİ MİCİNGİRT    
  29. EFENDİM- CEMÂL SÂFİ    
  30. SENİN ÜSTÜNE- CEMAL SÂFİ    
  31. NECİT ÇÖLLERİNDE-MEHMET AKİF ERSOY    
  32. EY RESUL - SEHER ORTAÖNER    
  33. SELAM SANA NUR-U DİLARA- HALİT ÖZDÜZEN    
  34. YA RESULALLAH- MUSA AYDIN    
  35. SEVDİM SENİZ - H.BASRİ CANTAY                            SAYFA:4/ 31-40   

 

SAYFA:1/ 01-10

01-NAAT-ARİF NİHAT ASYA

Seccaden kumlardı…
Devirlerden, diyarlardan
Gelip göklerde buluşan
Ezanların vardı.
Mescit mü’min, minber mü’min…
Taşardı kubbelerden tekbir,
Dolardı kubbelere âmin…

Ne mübarek geceler dualarımız
Geri gelmeyen dualardı.
Geceler ki pırıl pırıl
Kandillerin yanardı.
Kapına gelenler, yâ Muhammed,
-Uzaktan yakından-
Mü’min döndüler kapından.

Besmele ekmeğimizin bereketiydi
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammet ümmetiydi.

Konsun yine pervazlara, güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatihalar, Yasinler!

Şimdi seni ananlar
Anıyor ağlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garibler garibi!
Düşkünlerin kanadıydın
Yoksulların sahibi;
Nerde kaldın ey resûl, nerde kaldın ey nebi?

Günler ne günlerdi yâ Muhammed,
Çağlar ne çağlardı!
Daha dünyaya gelmeden
Mü’minlerin vardı…
Ve bir gün ki gaflet
Çöller kadardı,
Halîme’nin kucağında
Abdullah’ın yetimi
Âmine’nin emaneti ağlardı.
Hatice’nin goncası,
Ayşe’nin gülüydün.
Ümmetinin gözbebeği.

Göklerin resûlüydün…
Elçi geldin, elçiler gönderdin.
Ruhunu Allah’a,
Elini ümmetine verdin.
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan
Medine’ye göçerdin.
Biz bu dünyadan nereye
Göçelim yâ Muhammed?

Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor
Diller, sayfalar, satırlar
“Ebû Leheb öldü.”diyorlar.
Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed
Ebû Cehil kıtalar dolaşıyor.

Neler duydu şu cihanda
Mevlid’ine hayran kulaklarımız;
Ne adlar ezberledi ey nebi,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık yolunu bilmiyor,
Artık yolunu unuttu ayaklarımız.

Kâbe’ne siyahlar
Yakışmamıştı yâ Muhammed
Bugünkü kadar!

Hased gururla savaşta,
Gurur Kaf dağında derebeyi…
Onu da yaralarlar kanadından
Gelse bir şefkat meleği…
İyiliğin türbesine,
Türbedar oldu iyi.
Vicdanlar sakat
Çıkmadan yarına,
İyilikler getir, güzellikler getir
Âdemoğullarına!

Şu gördüğün duvarlar ki,
Kimi Taif’tir, kimi Hayber’dir…
Fethedemedik, yâ Muhammed
Senelerdir…

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi…
Bahçemde en güzel dal
Unuttu yemiş vermeyi…

Günahın kursağında,
Haramların peteği…
Bayram yaptı yabanlar;
Semâve’yi boşaltıp,
Sâre’yi dolduranlar…
Atını hendekten bir atlayışta
Aşırdı aşıranlar…
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selmanlar!

Gözleri perdeleyen toprak
Yüzlere serptiğin topraktı…
Yere dökülmeyecekti ey nebi
Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun yine pervazlara, güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatihalar, Yasinler!

Ne oldu ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı ey yol?
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar, taşlar
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar!

Uçsuz bucaksız çöllerde
Yine izler gelenlerin,
Yollar, gideceklerindir.

Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil,
Peygamberlerindir, meleklerindir…
Örümcek ne havada
Ne suda, ne yerdeydi;
Hakk’ı görmeyen
Gözlerdeydi.
Şu kuytu cinlerin mi;
Perilerin yurdu mu?
Şu yuva ki bilinmez
Kuşları Hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?
Kuşlarını bir sabah
Medine’ye uçurdu mu?
Ey Ebrâ’da yatan ölü,
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hatıran uyusun çöllerin
Ilık kumlarıyla örtülü!

Dinleyene hâlâ
Çöller ses verir;
Yaleyi susar,
Uğultular gelir.
Mersiye okur Uhut
Kaside söyler Bedir.
Sen de bir hac günü,
Başta Muhammed, yanında Ebû Bekir.
Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü
Destan yap ey şehir!

Ebû Bekir’de nur, Osman’da nurlar…
Kureyş uluları, karşılarında
Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;
Ali’nin önünde kapılar açılır;
Ali’nin önünde eğilir sular.
Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de,
Hakk’ın yiğitleri şehit olurlar.
Bir mutlu günde ki ölüm tatlıydı,
Yerde kalmazdı ruh… Kanatlıydı.

Konsun yine pervazlara, güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatihalar, Yasinler!

Vicdanlar sakat çıkmadan,
Yâ Muhammed yarına;
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel,
Âdemoğullarına!
Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itrî bestelesin tekbirini
Evliyâ okusun Kur’anlar!
Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltsın,
Kayışzâde Osmanlar.
Natını Gâlip yazsın,
Mevlid’ini Süleymanlar.
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle,
Geri gelsin Sinan’lar!
Çarpılsın hakikat niyetine,
Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel ey Muhammed, bahardır…
Dudaklar ardında saklı,
Âminlerimiz vardır…
Hacdan döner gibi gel,
Mirac’dan iner gibi gel,
Bekliyoruz yıllardır!

Bulutlar kanat rüzgâr kanat;
Hızır kanat, Cibril kanat;
Yapraklar kanat…

Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler kat kat!
Göllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinden yanık
Türküler yapan kızlar,
Sancağımı saçlarıyla dokusun;
Bilal-i Habeşî sustuysa
Ezanlarını Dâvûd okusun!

Konsun yine pervazlara, güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatihalar, Yasinler




NAAT -2-ARİF NİHAT ASYA

Sıkıntılarla bunaldıkça rûhumuz şurda,
Salevât'ıyla rûha meltem olan;

Gönülde ma'bede
Adı "Allah" adiyle tev'em olan;

Gökte Âdem'den önce halkedilen
Ve inip enbiyâya hâtem olan;

Oradan âşinası Havvâ'nın,
Oradan âşinâ-yı Âdem olan;

Sonra hurremliğiyle ümmetinin
İki dünyâda şâd ü hürrem olan...

Sen ki ümmî kalansın ömrünce
Gökten "İkra.!" sesiyle mülhem olan;

Arş-ı A'lâ'da-bir gönül gecesi-
Hak'la sır-ı visâle mahrem olan;

Diyen demişti ki:"İnsanlar ahsen-i takvîm!"
Demekteyiz sana biz:"Zübde-i dü âlem olan!"

Burda doğmuş son âşinâ sensin...
Kudûmu müjde bizimçin,üfûlü mâtem olan;

Şefâat et-kereminden Nihâd'a ey rüsül-i
Kirâm içinde-müsellem-Resûl-i Ekrem olan!




GÜL KASİDESİ - ZAFER IŞIK

Bir damla düşer toprağa bak hâresi güldür
Pervâne döner harda fakat, çâresi güldür

Bülbül, sana yâr olmak için nârlara düştü
Dâim yakışan hep sana, bir kırmızı güldür.

Dünyâ ki harâp olsa yeter gûl-i Muhammed (s.a.v)
Billûr dudağından dökülen her sözü güldür.

Kim derse eğer, nerde alâmet bize O’ndan?
Baksın hele dünyâya da her gördüğü güldür.

Hem kan tükürenlerle zaman kardeş olunca
Şâhid sana, ardında bu çöl kumları güldür.

Sensiz bu mekânlar karadır, darmadağındır
Dünyâdaki tüm renklerin en kutsalı güldür.

Aşk sende bulur kendini, yurdun ki gülistân
Âlemleri aydınlatacak gözyaşı güldür.

Ey gül! Yok olur yokluk eğer sen var olunca
Cân buldu cihân, âb-ı hayât varlığı güldür.

Taştan taşa çarpıp su, gülistâna akar hep,
Fermân tanımaz kalplere, aşk âteşi güldür.

Sen, yağmur olup sîneye şefkat bırakırsın,
Aşk bahçesinin sâhibi sen, sunduğu güldür.

Çağlar kapanır gitme, kıyâmet kapımızda
Ey yâr! Gidişin gurbet olur, vuslatı güldür.

Ardında hüzünler bırakıp gitme efendim
Efsûn mu değil, bizde karanlık sızı güldür.

Güller küle râm oldu firâkınla, bizi güldür
Bu âteş-i aşkın, gece yıldızları güldür.

Gül yüzlüyü yazmakla biter sancılı günler
Sevdâların en kutsalı kalplerdeki güldür.

Tarife ne hacet gülü, meydanda bütün gün
İnsanlığı kurtarmak için sunduğu güldür.



NAAT - SEYYİT NURFETHİ ERKAN

1-En Göklü Dünya Yetimi
gök imrenir, yıldızlar kıskanır kum tanelerini
yürürken öpmek için kademin
kimi şanslı köleler sırasına girebilmek için
yerin altından fışkırmaya bir yol arar
hükümdar denilen eski dünya tacirleri
 
esen rüzgara meftun kuru dallar, değebilmek adına
kırılır, anılmak arzusuyla, budanan nice başlar arasında
uzattı, uzatır boynunu bendelerin
üzengi olası Ref Refe insan sınıfında
 
ey göklü dünya Yetimi
kesilirken yer yüzünün en asil arzularından
neydi gereği
babasız doğup, çabuk alınmak ana kucağından
kıskanan Kimdi seni, en masum çocuk hazları ve sevilmek çabasından
insandan maksat mürüvvetse eğer
kim çıkar tartıya, üstünden bulut eksilmeyen bu çocukla
bulut mu!
yere gölge, göğe balkon
melekler görmek için dizilirken bakış ufkunda
müjdesi tuttu,
korku salındı düşmanlar safına
 
en göklü dünya yetimi,
Mesih'in muştusu, Halil'in dileği
gölgen süslerken geçtiğin beldeleri
taşlardan değil, nazarlarından sakınırdı Seni,
ürperirdi melekut,
anılırken adın incitmesin diye izzetini
 
Ahmed,
ki! güzel elbet, fakat ziyade Şirin
sensiz ne gerek….
ne gerek bize dünya
ne gerek bu âlem feleği
2-Çarşı'nın Soylu Efendisi
 
bilsek de söylesek!
ey Çarşı'nın Soylu Efendisi
neydi Sana terk ettiren Hatice'nin evini,
hurma bahçelerinin gölgelikleri,
hanelerin sıcak döşeklerini unutturan neydi
sofra başının tatlı sohbetlerinden,
tanıdık yüzlerin tesellisinden alıp,
dağı taşı tercih ettiren sırrı…
 
bilsek de söylesek!
altının, ipeğin gülen yüzünden
bakışların imrenen sevecenliğinden
kuytu inlere çeken çilenin ne olduğunu… bir bilebilsek
neden baktırmadı,
alıcı değil uman bir gözle daha,
düşman değil, dost yüzlerin nazarına
 
duysak da söylesek!
hiç tanıdık olmayan kelimeyi, biz beşer sırasındakilerin hatırında
her günkü gibi selamlaşırken dağlar, taşlar ve bulutlarla
musafaha ettiren göğü bürüyen kanatlarla
sussak da işitsek, örtüye büründüren emri
mümkün değil ancak
görebilseydik,
sadrını açan Eli
bir tadabilseydik,
nedir sancı
muhtaç bırakmayan kimsecikleri,
artakalan hiçbir sözün hitabına
 
 

5-NAAT - İSMET ÖZEL

Kimseden bir işaret gelmeyecek
bir melek kimsenin alnını sıvazlamasa
söylemez kimse size dünyadaki ömrü boyunca
hiç bir insana yan bakışı olmayan kimdi
kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
öğretmek için cephe nedir
kıyam etti
torunu kucağında
dönünce bütün gövdesiyle döndü
bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
bir bilinebilseydi
nedir veçhe.
 
dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar!
sıyırın kahkaha sırçasını cildinizden
omzunuzdan vaveylâ heybesini atın
boşa çıksın reislerin, kâhinlerin, şairlerin kuvveti
güler yüzlü olmak neydi onu hatırlayın
neydi söğüt gölgesinde gülümsemek
ağız dolusu gülmeden taşlıkta.
 

NAAT-I MUHAMMEDİ- İBRAHİM SAĞIR

Bismillâh diyerek girelim söze,
Vasfını anlatmak zor, Resulallah.
Yaradan kolaylık getirsin öze,
Aşkındır içimde nâr, Resulallah.

Doğuşundan önce belirdi izler,
Çözüldü göklerde sır, Resulallah.
Sedef-i Âmine bir inci gizler,
Alnında şavkıyan nur, Resulallah.

Teşrifine hazır Hacer-ül Esvet,
Kâbe’nin her yanı kir, Resulallah.
Meydanlar, mekânlar serâpâ kasvet,
Vicdanlar sevgiye kör, Resulallah.

Beşeriyet şirkin menhus ağında,
Küfrün en karanlık zulüm çağında,
Risâlet nurunun doğma vaktidir.

Mekke sokakları emsiz, emansız,
Geçmiyordu bir gün savaşsız, kansız,
Nifak yılanını boğma vaktidir.

Kâbe niyazdadır, günleri sayar,
Putlardan muzdarip, putlardan bîzar,
Mâverâ’dan rahmet yağma vaktidir.

Hırâ’nın hasreti bitmek üzere,
Cehaletin hükmü gitmek üzere,
Saâdet çağının ağma vaktidir.

Hakk katından emir tüm meleklere,
Muştular yayılsın göklere, yere,
Melekût’un arza sığma vaktidir.

Musâ’nın, İsâ’nın haber verdiği,
“Ahir Zaman Peygamberi” dediği.

Tevhit sarayının Fahri Medârı,
Hallâk-ı âlemin ezeli yârı.

Tefekkür ufkunun şems-i tâbânı,
Cennet ikliminin has gülistânı.

Kutlu bir gecede geldi cihâna,
Melekler muştular saldı her yana.

Arş kapısı aralandı o gece,
Tecelliler sıralandı o gece.

Yıldızlar yaklaştı iyice yere,
Felekler mestâne, cezbe üzere.

Saray-ı Kisrâ’da çöktü sütûnlar,
Ateş gede Mâbedinde söndü nâr.

Sava Gölü içip, yuttu suyunu,
Tarihler açıkça yazdılar bunu.

Kalem âciz, söz yetersiz Ey Nebi,
Var edenin ezel – ebet Habibi.

Gelişinle dindi ahlar, eninler,
Kavuştu huzura insanlar, cinler.

Bir bulut üstüne gölge ederdi,
Nereye gidersen o da giderdi.

Yolunu beklerdi Rahip Bahîrâ,
Aşkınla yanardı gizlice Hıra.

Ukaz’da binlerce hazır şahide,
Senden haber verdi Kuss Bin Saide.

Ey tebliğ-i Kur’an, Mürşidi Îman,
İns-i Cinn’e Nebi, Hâlik’a bürhan.

Sebebi kâinat, sâhib-ül mîraç,
Ezeli ebede bağlayan siraç.

Sebepler mülkünün cennet şafağı,
Seninle başladı saâdet çağı.

Bir örümcek mağaraya ağ gerdi.
Taşlar avucunda zikir ederdi.

Ağacı çağırsan, koşar gelirdi.
Kurt, kuş bile seni tanır, bilirdi.

Ay’ı parmağınla ikiye yardın,
Allah’ın lûtfuyla mîraç’a vardın.

Mânevi binitin ol Burak idi,
Sidret-ül Münteha son durak idi.

Beşer hayâlinin varamadığı,
Aklın, düşüncenin eremediği.

Muradı İlâhi, tecelli-i Hakk,
Acayib-i hâller gösterdi mutlak.

Oldu Sana cennet, cehennem ayân,
Ettin ümmetine hepsini beyân.

İdrâke sığmayan Âlem-i Lâhut,
Sana bahşedildi Makam-ı Mahmûd.

Getirdin beş vakit namaz hediye
Müminler mîra’ca ersinler diye.

Gelmedi benzerin, gelmez bir daha,
Ümmetinden olduk şükür Allah’a.

Kalem âciz, söz yetersiz Ey Nebi,
Var edenin ezel – ebet Habibi.

İrâde-i ezelde nûr-u Sübhân Efendim,
Bezm-i elest deminde şems-i cinân Efendim.

Şerefine seyreder ebede doğru zaman,
Mânâ-yı Kur’an ile arza sultan Efendim.

Hizmetine âmâde yeryüzü ve âsuman,
Sırr-ı hilkat mâdeni dürr-ü mercân Efendim.

Aşkınla dönmektedir gökyüzünde küreler,
Kitabı-ı kâinâtı şerhe lisân Efendim.

Gelmedi yeryüzüne böyle ahlâk-ı kemâl,
İnsanlık âlemine lûtfu ihsân Efendim.

En karanlık çağını yaşarken doğu, batı,
Tevhit gülistânında bâd-ı imân Efendim.

Yanık gönüllere su, mahzun ruhlara şifa,
İdrâklere sığmayan kutbu irfân Efendim.

Melekler imrenirdi nâsiye-i pâk’ına,
Muhâtab-ı ilâh’i hıfz-ı Furkân Efendim.

Sensin sebep halkına on sekiz bin âlemin,
Adın dillerde her an vird-i zebân Efendim.

Levlâke levlâk sırrı sende eyledi karar,
Aşkınla döner ecram devr-i devrân Efendim.

Beşeriyet ufkunu münevver etti nûrun,
Âyine-i mehâsin, câna cânân Efendim.

Vukuâtı âtiye işâr eden sözlerin
Kıyamete dek süren hükm-ü fermân Efendim

Rabb’ın terbiyesiyle ahlâk-ı azîm idin,
Hayatının her anı ayn-el Kur’ân Efendim.

Ey hürriyet güneşi, âdâletin zirvesi,
Sadakat semâsında rüknü insân Efendim.

Bir altın çağ yaşattın bütün çağlara bedel,
Yetim kaldık edince tayy-ı mekân Efendim.

Gönül ne cânân ister, ne gözünde dünya var,
Canım, tenim uğruna olsun kurbân Efendim.

Yokluğundandır bunca çektiğimiz ızdırap,
Âlem-i mânevinden eyle dermân Efendim.

Firkâtinle her seher akar gözlerimden yaş,
Mülk-ü beden harâbe, gönül virân Efendim.

Umudumdur mahşerde şefaâtin ola yâr,
Şefaâtin reddetmez elbet Mennân, Efendim.

Kerem eyle lûtfunla ben garibe kıl nazar,
Ol nazarın hürmeti olam şâd-mân Efendim.

Mümkün olsa da görsem bir kere gül yüzünü,
Firkât işledi câna ey Âli-şân Efendim.

Sunup havz-u kevserden kefil ol cennetlere,
Sevgili ümmetini eyle şâdân Efendim.

Bende-i hakirine lûtfeyle şefaâtin,
Sensin mahşer gününde şefaât kân Efendim.



KRİZ ZAMANINDA NAAT - LALE MÜLDÜR

Krizya prizmasından seyrediyorum mor Gabriel’i
Menekşeler bu prizmada kırılıyor
Kızıl zihinde kırık her şey kırık
Herkes hummalı ve zamanlar garip
ama böyle olması gerekiyor diyor Siyah Kalem
“çünkü ancak yıkılan evde haine vardır”

Ego kırılacak
Beden kırılacak
Kalp kırılacak
Her şey kış ışığı gibi kırılacaktır ki
Yeni bir başlangıç olsun

Postnişinler öğleden sonrası oturmalarında
Üzerlerine yağacak 120 elmas yağmurunu bekliyorlar

Ameliyat masası üzerinde
Garp sürgünü, Şark sürgünü
Türkiye’nin kızıl kalbi açık
Çünkü kalp ince saydam
Bir cisimdir bunu anlayamadılar

Bak her şey kırılıyor sen
mai bakışın için, Logos,
son lötüs ağacının ötesinde
iç çekerken melek

Sat bir kalp kırılıyor
Senin sözün için
Gece kuğuyla yolculuk eden O’na
O’nunla vakit geçiren O’na
Bir kedi kırılıyor ağzında
Senin yakut mührün
arketipik ahmet
“Mim’siz Ahmed’sin sen”

Swahili dilinde kırılıyorum
Arkalarını döner dönmez
Satıyorlar beni
Lahor’da kırık bir sitar gibi
Hastayım, hırkanı at üzerime
Ya Muhammed



YAĞMUR – NURULLAH GENÇ

Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kâinat
 
Yıllardır bozu bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
 
Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü
 
İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak
 
Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
 
Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
 
Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükûtu yar, sevinci dualar kadar derin
 
Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
 
Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü
 
Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira’dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahinin hayalleri
 
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
 
Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü
 
Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
 
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
 
Badiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgâr
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya
 
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
 
Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü
 
Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların
 
Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
 
Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü
 
Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından
 
Madeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
 
Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü
 
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
 
Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
 
Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü
 
Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekânın fırçasında solmayan resim senin
 
Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
 
Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü
 
Islaklığı sanadır ahımın, efkârımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin
 
Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
 
Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü
 
Nefsinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin
 
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
 
Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım


 
GEL - OSMAN SARI

Güneş mi doğar; hayır bu Senin gelişindir gel
Bu evreni evren, toprağı toprak kılmak Senin işindir gel

Topraklar ve dudaklar çatladı nasıl ansınlar adını
Rahmet kıl ey Sevgili bir damla su gönder gel

Kavruldu çiçekler menekşe boynun büktü binlerce yıl
Böylece Seni ve buyruğunu bekledi artık gel

Taşlar taş olmaktan bıktı toprak toprak olmaktan
Kurduğumuz bunca yapılar çöktü çökecek gör gel

Güç ne etsin soluk ne etsin Senden gelirmiş hepsi
Acı bu son soluktur bir bengisu ver gel

Güneşi gönderme bize ey Sevgili Sen doğ
Bizi ısıtamaz oldu artık başka güneşler gel

Yetmez mi bekleyişler gül tomurcuklarının
Ne bülbül ne gül kaldı gelmedi bahar gel

Güller yine tomurcuktur, izin ver açsınlar
Günlerce gül yüzün görmek için bekler gel

Seni nasıl çağırsak, bize ses ver ey
Biz bunca toplandık, bunca yürek Seni bekler gel...



10-NAT –ŞÜKRÜ KARACA

VII
 
Ey kendi çölünde kör-topal giden
Bedir kervanına geç kalmışsın sen
 
Geçmez bu pazarda kelimelerin
Gün bile şavkını O’ndan alırken.
 
Gördüğün perdedir boşa döğünme
Ne anlarsın o sarhoşluk, o zevkten.
 
Kime seslenirsin “cânâ” diyerek
Çıkıp bir Uhud’a cândan geçmeden.
 
Kusvâ’nın dahi bir ikbâl tâcı var,
Hayaline sığmaz o sây, o semen.
 
Git yolunu süpür kirpiklerinle
Bir hoşnutluk devşir sahi köleysen.

 

SAYFA:3/ 21-30

Üye Girişi