Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ANADOLU'YU GÖRDÜM -REFİK HALİT KARAY

Bazen, yurtlarından ayrılıp uzak diyarlara giden sırtları torbalı, elleri asalı, yürekleri düğümlü insanlara karışarak; bazen, seyrek uzun kirpikli kara gözlerine toplanmış derin dertleri hörgüçlerinden fazla göze çarpan ağır deve kafileleriyle birleşerek; bazen de, yüklerinden kurtulunca boyunlarındaki çıngırakların velvelesi içinde yollara yatıp birer ufak toz bulutu arasında esatir ilâhları gibi yarı görünmez olan kaygusuz merkep sürülerine katılarak yorgun, yaşlı atlar, yaysız, iptidaî arabalar üzerinde Anadolu'dan geçtim; ayakları tutmaz olmuş köprüler, olukları susuz kalmış çeşmeler, toprakları kerpiç kesmiş tarlalar aştım; Anadolu' ya kalbimde ayırdığım yerin sevgisi, gözümde yarının endişesi, böyle çoraklığı, garipliği, kimsesizliği yüreğimi yakan yollarda günlerce dolaştım; Anadolu yollarını hep böyle hazin, boş, fakat kanıma sıcak, sevimli gördüm.

Bacalarında leylekler, kovuklarında baykuşlar sesleşen, yıkık kapılarında kadid köpekler bekleşen hanlarda duvarlara yazılı tarihleri, hatıraları, destanları taze meşin kokan heybeler arasında, haşhaş yağı dolu toprak kandillerin isleri içinde okudum; her defasında bu sade, yanık kitabelerden ufak ufak, kıvılcımlar gibi düşerken sönen hüzün damlalarının yüreğime döküldüğünü duydum. Pencere önünde durup kışın uzaklarda, kar fırtınalarıyla bir avaza haykıran aç çakalları; baharda dağlardan dökülen suların gürültüsü üstünde zevk mi, feryat mı olduğu anlaşılamayan bir sesle ağrışan kurbağaları; yazın çorak kırların yanmış ağaçları tepesinde türküler söyleyen kayıtsız böcekleri dinledim; tavan tahtalarından başlarını uzatıp zayıf gözleriyle yolcuları seçmeye çalışan yarasaların kanatları altında evhamlı rüyalarla uyudum; kurtlar, kuşlar meskeni olan Anadolu hanlarını böyle, garip, haşin, fakat yüreğime yakın gördüm.

Servisiz, kitabesiz mezarlıklardan geçerek ağaçsız, gölgesiz, toprak köylere uğradım; bataklıklarda serinlenen mandalar, çirkefler üstünde gıdalanan ördeklerle birlikte büyüyen köylü çocuklarını; üç etekli, dar yelekli, ela gözlü köylü kızlarını; gıcırtılı kağnılar ardında türkü çağırarak onar, yirmişer gün yol giden gözleri elemsiz, kalpleri hevessiz köy gençlerini, mescidin duvarlarına sırtlarını dayayarak peri hikâyeleri anlatan, esrarlı seslerle maziyi anan -ellerinde kiraz çubuklar, göğüslerinde alaca kıllar- çömelmiş köy ihtiyarlarını tanıdım; Anadolu köylerini böyle, kendi işlerinde münzevi, fakat memnun gördüm.

Kaba şekilli, iri sadalı saat kuleleri etrafına sığınmış kasabalarda ezanlar, temcitler dinleyerek, kulaklarıma tekkelerden yükselen zikir ve ayin, medreselerden gelen Kuran sadaları dolarak, ibadetli ramazan geceleri geçirdim. Üzerinde şişkin kazlar dolaşan bulanık dereler kenarında, nargile içen işsizler arasına katıldım; yanık renkli, inci dişli, oynak kalçalı Kıptî kızlarının mestedici oyunlarını anlatan delikanlıları dinledim... Emsalsiz bir iştiha ile odunlar, ağaçlar, ormanlar yutan geniş ocaklar karşısında canlanmış dertleriyle baş başa hazin akşamlar yaşadım. Kâh peykeleri üzerine bağdaş kurmuş fesleri yemenili, sakal kenarları perdahlı hacılardan, hafızlardan alışveriş ederek, kâh musluksuz çeşme başlarında tokmaklarla çamaşır yıkayan meşgul kadınlardan yol sorarak, kâh şah azametli, cihangir yürüyüşlü jandarma çavuşlarının selâmını alarak sokakları dolaştım; Anadolu kasabalarını böyle, hâllerine, talilerine hayran bir halk ile dopdolu, gururlu mes'ut gördüm.

Anadolu'nun dalları yerlere sarkan mütevazı söğütlerle boylan gökleri delmek isteyen mağrur kavakları altında, sularında keklikler yıkanan, kenarlarında tavşanlar oynaşan beşaşetli, nağmeli dere içler vardır; buralara yabanî güller, aşısız iğdeler arasından aşifte edalarla kıvrıla kıvrıla dolaşan gölgeli, rayihalı yollardan inilir, şerbet tatlı pınarlara varılır. Ağaçlara gömülü susuz değirmenlerin başında sazlı arklardan toplanarak gelen renksiz sular birdenbire, sabun köpüğü beyazlığı ile oluğa çarpar, çalkalanır, taşar, damın üzerine çerçevesi sudan, taşları köpükten işlenmiş, her zaman değişen bir parıltılı taç koyar; dışarıda suyun susturucu gürültüsü, içeride taşların uyku veren sesi vardır. Buğday çuvalları üzerinde, kuytu ve karaltı içinde yaşmaklı, semiz güvercinler tembel tembel dolaşırken kapının önünde mavi gökten birdenbire dolan gözleri ve gurup eden aydan bir kızıl renk almış tenleriyle küçük kızlar bekleşir. Sıra sıra değirmenlerin döndüğü Anadolu'nun bu sulak dere içlerini mine işlemeleri bir altın tepsi gibi her zaman yeşil, cilâlı, renk renk gördüm.
En büyük ırmak, Anadolu'nun şerefi, şöhreti, bayrağı olan Kızılırmak! Senin manzaran ise bana daima heybetli göründü. Ovalara inip yatağına sığamayan bir feyz ve hevesle etrafa yayıldığın zaman, yalçın kayalı dağlar arasına sıkışıp girdaplar yaparak köpürdüğün yerlerde de karşında bir damla su gibi naçiz kaldığımı hissettim. Beni sana, İstanbul’un bu avare oğlunu Anadolu'nun bu şöhretli ırmağına bağlayan nedir? Damarlarımda gezen kanda kızıl sularından bir madde mi var? Ecdadımla karşılanmış gibi manzaran bana hürmetler, hayretler veriyor; anlıyorum ki büyük dedelerim cins atlar üstünde kim bilir kaç defa sularını ejder gibi yararak geçmişler, sahillerinde kaç defa ateş yakıp geceleyerek kavuklu başlarının gölgeleriyle etrafa, senin gibi, korkular vermişlerdir. Ben mecalsiz, atım yorgun. Kenarına her gelişte hayran kaldım.

... Garipliği, sessizliği, kimsesizliği yüreğimi yakan yollardan Anadolu'yu böyle, kalbimde ayrıldığım yerin sevgisi, gözlerimde yarının endişesi, avare bir hâlde dolaştım; Anadolu'yu böyle adım adım, uzun uzun, kendi malım gibi gördüm.
Anadolu'yu bile bile, tanıya tanıya, öyle sevdim.

Üye Girişi