Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

 ALLAH BES! - MUSTAFA KUTLU

Elleri pantolon cebinde, başı önünde, patlak papuçlar ile divane-misal yürüyor. Saç-sakal birbirine karışmış. Arkasından bir, ses:

— Yaşar! Aslan Yaşar! Duymuyor;

Ses yaklaşıp yükseliyor:

— Yaşar! Lan, Yaşar!

Ne dediğini anlamıyor ama sese dönüyor, Göbekli başıkabak biç adam, gülerek ve yuvarlanarak kendine doğru geliyor. Gelmesi ile kalmayıp, sarılıyor, kucaklıyor. Sonra biraz geri çekilerek:

— Bu ne hal lan!

Adamın yüzüne tirene bakar gibi bakıyor. Kini bu!

—Haa! Tanımadın, Tabii tanımazsın. Aradan yıllar geçti. Ben Aykut, Şişko Aykut. Çankırı... Ortaokul.

Çankırı nerede? Burası neresi?

Baş kabak, şişman ve terli adam koluna girip onu az ilerideki markete doğru sürüklüyor. Sürekli konuşuyor:

-Kapının önündeydim. Şöyle bir nefesleneyim demiştim. O sırada geçiverdin Ulan ben bu herifi tanıyorum, tanıyorum ama nereden? Hafıza derler buna aslanım, boşuna mektep okumadık. Yaşar bu. dedim. Aslan Yaşar. Hayatımı kurtaran çocuk.    

Bir şeyler demek lazım. Ne hayatı?

- Kusura bakmayın, dalmışım. Ne hayatı? Ben şey, çıkaramadım hâlâ.   

Öteki pür neşe. “Çıkarırsın, çıkarırsın.” diyerek Yaşar'ı marketten içeri sokuyor. Sonra doğru çekme kattaki odasına. Geçerken görevlilerden birine:

- Bize iki döner, ayran, salata kap gel, diyor.

Çok şey anlatıyor.

Çankırı’ya çocukluk günlerine dair. O anlattıkça Yaşar dalgınlıktan sıyrılıyor, bazı sahneleri hatırlıyor. Evet evet, Çankırı. Orta ikide terk ettiği ortaokul.

Sen şimdi unuttun tabii. Üç kişi beni araya alıp dövmeye başladılar. O sırada okulda inşaat vardı. Bahçeye bir kireç kuyusu açmışlar. Beni sürüklediler, kuyuya atacaklar. Çok korktum, çok. İnan altıma işedim. Bağırıyorum, feryat ediyorum kimse yardıma gelmiyor. Bir ara “Bırakın çocuğu lan!” diye bir nara duydum. Sanki yer-gök sarsıldı. Beni dövenler durdu, baktılar sen geliyorsun. Aslan Yaşar geliyor. Kim karşı koyabilir. “Yaşar geliyor lan, kaçın!” diye tabanları yağladılar. Ben yığılıp kalmışım. Yığılıp kaldığım yerden sana bakıyorum. Sen o zamanda böyle zayıftın. Ama sırım gibi. Allah sana bir güç vermiş işte. Güreşirdin. Tuttuğunu çalardın yere. Senden çekinirlerdi. Gözü kara olur bir adamın ama bu kadar olur. Kalıbına bakmaz, üç beş demez girişirdin. Bu yüzden "Aslan Yaşar” takmışlardı adını. Unutulur mu? Okul bir yana, sen bir yana. Aldığın madalyanın haddi hesabı yoktu. Beden hocası seni genç milli takıma götürecekti. Neyse, Gelip beni kaldırdın. Burnum kanamış, birlikte çeşmeye gidip yıkadık.

Unutur muyum hiç.
Hayatımı kurtardın.

Döner, ayran geldi. Yaşar aç kurt gibi saldırdı. Günlerdir yarı aç, yarı tok dolaşıyordu. Sildi, süpürdü; üstüne de ayranı içti. Oh! İşte şimdi hatırladı Aykut’u. Şişko Aykut. O zaman da böyle şişman, kırmızı yanaklı, sevimli bir oğlandı.

-    Bura senin mi?

Aykut yemeğe dokunmamıştı. Yaşar yesin diye, o da ucundan kıyısından bir iki lokma almıştı.

-    Evet, bundan üç tane daha var. Bir zincir yapacağım. “Aykut Marketler Zinciri.”

Yaşar’ın aklı almadı. Zincir ne demek ya?

-    Senin baban Defterdar idi.

-    Bir de ablan vardı.

-    Seval. Evlendi, çoluk çocuğa karışta. Şimdi Yalova’da

Aykut sigara yakmışta, Yaşar’a da tuttu. Yaşar almadı, “İçmiyorum” dedi. O zaman Aykut zile basta, gelen görevliye çay söyledi, döndü:    .

-    Ee! Sen neler

Yaşar’ın başı öne düştü. Yere bakarak konuştu:

 - Babam ölünce...

- Evet.

-    Sağda solda çalıştım biraz. Sonra İstanbul’a geldim, evlendim. Çocuk da var. Ama dikiş tutmadı. Para yok, diploma yok, iş yok. Aylardır işsizim.

Aykut’a bakarak acıyla gülümsedi:

-   Vasıfsız bir adam.

Aykut duygulanmıştı:

- Vay be! Talihsiz kardeşim. Ee! Şimdi?

- Şimdi ne?

- Yine işsiz misin?

- Dedim ya işsizim.

Yaşar artık kendini tutamayıp boşaldı.

- İş bir yana. Resmen açız. Gidecek bir kapı yok. Aykut nemlenen gözlerini elinin tersi ile sildi. Yaşar’ın başı önünde.

-    Bak şimdi Aslan kardeşim. Sakın yanlış anlama. Ben de senin bir kardeşin sayılırım. Bak, sakın onur meselesi yapma.

Yaşar başını sertçe kaldırdı.

-    Onur mu kaldı Aykut. Bitmişim, görüyorsun.

- Ben de onu diyecektim. Ev

- Kira, kaç aydır veremedik.

-Anladım.

Aykut Çekmeceden bir zarf alıyor. Arkasını dönüp kasayı açıyor, zarfa saymadan epeyce para koyuyor, sonra kasayı kapatıyor. Zarfı Yaşar’ın önüne bırakıp:

- Bu parayı lütfen kabul et. Ananın ak sütü gibi helal olsun. Kira borçlarını, acil ihtiyaçlarını giderir.

Yaşar büyülenmiş gibi Aykut’un yüzüne bakıyor. Hiçbir şey demeden zarfı alıp cebine koyuyor. Artık Yaşar’ın konuşmaya mecali yok. Birlikte kalkıyorlar.

Bir market arabası alıyorlar. Un, et, yağ, şeker, bakliyat, çay, artık önlerine ne gelirse; deterjandan sabuna. Bir araba doluyor, bir araba daha. O da doluyor, meyve-sebze. Bir evin ihtiyacı biter mi dersiniz.

Bitmez. Üçüncü araba da doluyor. Hepsini dışarı çıkarıp marketin kamyonetlerinden birine yüklüyorlar.

Sonra iki arkadaş birbirine dönüyor. O zamana kadar ağzını bıçak açmayan Yaşar birden atılıp Aykut’un boynuna sarılıyor. Sarılmakla kalmayıp koca adam hüngür hüngür ağlıyor. Aykut “Yapma Yaşar, yapma kardeşim topla kendini.” diye diye arkadaşının kollarından sıyrılıyor. Sonra onu omuzlarından tutarak:

- Hadi doğru eve. Bak unutma, bir ihtiyacın olursa ben buradayım.

Yaşar ona bir kez daha bakıyor, içinden “Yarabbi seni sevmeyen, senden korkmayan kâfirdir.” diyor.

Arabaya biniyor.

Yol boyunca kendinde değil. Böyle şeyler filimlerde olur diyorlar. Halt etmişler. İyilerin sonu gelse kıyamet kopar.

0 gittikten sonra Aykut bir süre kamyonetin ardından bakıyor. Yaşaran gözlerini siliyor. Yüz yirmi kiloluk koca gövde elli kiloya indi sanki. Tüy gibi hafifledi. İyilik sardı her yanını, onu yeryüzünden kaldırıp gökyüzüne doğru götürdü. İçi bir tuhaf oldu. Çok neşelenmişti. Markete girerken “Bu işte bu!..” diyordu. “Para senin köpeğin olsun be Yaşar. Cenab-ı Hak seni bana gönderdi. Gönderdi ki bir kalbim olduğunu bileyim. Bundan öte ne var? Ne olabilir?”

Kapı kilitli idi.

Fatma komşuya gitmiş galiba.

Şoförle beraber getirdiklerini eve taşıdılar. Yaşar adama “Allah razı olsun, Allah ne muradın varsa versin!” diye dua etti. Adam mahcup “Vazifemiz ah” ¡dedi ve gitti,

O gittikten sonra Yaşar eve girip kapıyı kapadı. Şuraya, buraya bıraktıkları paketlere baktı, sonra sedire uzandı. Biraz nefeslendi. Yan dönüp duvardaki aynaya daldı. Ayna ile çerçevenin arasına oğlu Ömer’in fotoğrafını sıkıştırmışlar. Afacan, mavi gözlerini parlatarak gülüyor. Dünya tatlısı. Gözü bir ara fotoğrafın yanına iliştirilen kâğıda takıldı.
Bu ne?

Bu kâğıt ne? Ne arıyor orada?

İşkillendi. Kalkıp aynaya gitti, buruşuk kâğıt aldı. Üç satır yazı:

“Yaşar ben anneme gidiyom. Sakın beni arama.

Bu son.”

Kâğıt;  elinde öylece kaldı. Aynaya baktı, Çökmüş bir adam, Saç-sakal birbirine karışmış. Sonra döndü; odayı, koridoru, mutfağı dolduran poşetlere, torbala-göz gezdirdi.

İçini çekti. "Ya Allah!" dedi. Canlandı, "Evet bu son artık ayrılmak yok!” diye neşelendi. Bir kez daha aynaya bakarak: "Önce bir tıraş olmalı, sonra Aykut'un verdiği takım elbiseyi, gömleği giymeli. Kıravat bile takacağım lan. Var mı gerisi."

Fatma çok darlandığında anasına giderdi. Asaleti olan bir kadındı. Kan tükürür, kızılcık şerbeti içtim derdi. Yaşar'ı severdi, Ama insanoğluyuz hepimiz Hepimizin bir dayanma gücü var. İnsan bir yerde pes ediyor işte,

Anası yalnız yaşıyordu. Bir emekli maaşı var, bir de evi. Bir tas sıcak çorba yani-
Elbiseyi giydi, kravatı taktı, yeni ayakkabılar ile berbere gitti. Tıraş bitince şöyle bir baktı kendine. "Oh be!” dedi.  “Adama benzedik "

Berberden çıkınca telefona sarıldı:

— Notunu aldım Fatma. Haklısın Böyle gitmeyecek, Oğlanı al, sahildeki çay bahçesine gel.

 —Konuşacak bir şey yok Bitti.

— Tamam. Kabul nasıl biteceğini konuşalım;

Sessizlik. Sonra Fatma'nın kırılmış, titrek sesi.

- Olur.

Karşılık oturdular

Karşılıklı oturdular, Yaşar önce "Baba, baba!? diye kucağına atılan Ömer'i öpüp kokladı, gözleri yaşardı, Kendini tuttu. Ömer'e çikolata verdi. Oğlan hırsla kâğıdını yırtıp yemeğe başladı. Fatma'nın dili tutulmuş. Yaşar’a öyle bakıp duruyor. Ne diyeceğini bilmiyor. Korku, heyecan sevinç, şüphe. "N’olmuş bu adama böyle? Allah göstermesin hırsızlık falan mı yaptı? Çikolata almış. Parayı nereden bulmuş?

- Sana sürprizim var Fatma, Eve kadar gidelim, istersen geri dön.

Dedik ya, Fatma şaşkın. Eli, ayağı titriyor. Munis biri. Kocasını seviyor. Yuvası yıkılsın istemiyor. Sürprizmiş. Ne acaba?

Çaylarım içtiler. Ömer çikolatayı bitirdi. Anası ıslak mendil ile ellerini, ağzını sildi. Sonra:
- İyi, gidelim bakalım, dedi.

Kalktılar. Yaşar bir taksi çağırdı. Fatma buna da şaştı.

-Otobüse binseydik, falan diye geveledi. Yaşar gururla dikti başını:

- Biz de bir adamız yani, taksiye binemez miyiz?

Bindiler. Az sonra evdeydiler.

Fatma şaşkınlık, korku, heyecan, şüphe ve sevincini katmer katmer arttırarak, hiçbir şey söylemeden paketler, poşetler arasında dolaştı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Sedirin üzerinde kendisi için alınmış iki elbise, bir pardesü, iki çift ayakkabı vardı. Eşarp, çorap, çamaşır. Ömer’e giysiler, oyuncaklar...

O öyle odadan koridora, koridordan mutfağa dolaşırken, Ömer paketleri karıştırırken, Yaşar bir sandalyeye kurulmuş, bacak bacak üstüne atmış, bir sigara yakmıştı.

Aykut un verdiği paraları masaya yaymıştı. Fatma döndü dolaştı, en son paraları gördü. Boğazı kurumuştu, sesi zor çıktı:

—    Nedir bunlar? Nerden aldın? Yaşar sediri işaret etti.

—    Otur, rahatla, hatta bir bardak su iç, hepsini anlatacağım.  
 
Fatma gerçekten su içti. Sakinleşip oturdu.

Yaşar olup bitenleri ağır ağır anlattı. Sonuna yakın Fatma ağlamaya başladı. Yaşar dayanamadı, gidip karısına sarıldı, o da ağlıyordu.

Ömer’in umurunda değildi. Bir salatalık bulmuş yeni çıkan dişleri ile kemirmeye başlamıştı. Bir zaman sonra Yaşar markette güvenlik görevlisi oldu. Sigortalı. Ömer artık yürüyordu. Akşam babası işten dönünce düşe kalka koşup boynuna atılıyordu. Babası her akşam ona bir şeyler getiriyordu.

Fatma evi terk etmeden önce bir teneke kutuya dikerek pencere önüne koyduğu camgüzelinin bir sabah sessizce açtığını gördü. İçi pır pır etti. Gidip parmağının ucu ile çiçeğe dokundu. Bu ufacık çiçeğin kırmızıya çalan pembesi bütün evi ışığa boğmuştu.
Allah bes!

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

Üye Girişi