Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

MEÇHUL ASKER- ARİF AKPINAR

Tarih, Aralık 1914... Enver Paşa komutasındaki 125 bin asker, dondurucu kışa rağmen sefere koyulmuştu. Plâna göre Osmanlı Ordusu, Sarıkamış ve Allahuekber Dağları’nı aşarak Rusları imha edecekti.

Askerin intikal alanındaki karların boyu yer yer bir metreyi geçiyordu. Karakış altın yılını yaşıyordu o yıl. Soğukluk sıfırın altında 40 dereceye kadar düşüyordu zaman zaman. Gündüz intikal eden askerlerin botlarda ayakları şişiyor, akşamın keskinleşen soğuğunda ayaklar botlar tarafından bir mengene gibi sıkılıyordu. Askerler donmamak için olduğu yerde zıplıyor, zamanla canı çekilen ayaklan kangren oluyordu.

Enver Paşa’nın kesin emri vardı. Düşen kaldırılmayacaktı. Önemli olan hedefe varmaktı. Lâkin askerler düşmana bir kurşun atamadan şehit oluyorlardı. İntikal esnasında yere düşen askerler, kimi çömelmiş, kimi bir ağaca dayanmış, kimi arkadaşıyla kol kola bir vaziyette donuyorlardı. Bir müddet sonra donan askerler buz kesiliyor, âdeta ordunun işaret taşlan hâline geliyordu. Sarıkamış Dağları’nda on binlerce şehit beyaz karlar ortasında kardelen çiçekleri gibi açmıştı.

Ordu bölgeye sefer eylemezden kısa süre önce, Ermeni komitacıları da bölgede zulüm estirmişlerdi. Müslüman köylerine girip yakıp yıkmış, bir canlı kalmamacasına katliam yapmışlardı. Bir zulümdü ki dile gelmezdi...
***
Önünde uzayıp giden ovanın gerisindeki dağların ufuklarına doğru dalıp girmişti.. Neden sonra kımıldadı ve yanaklarından şakaklarına doğru yapıştırmış olduğu ellerini dizlerinin üzerine doğru koydu. Sanki elleri fazlalıkmış da onları nereye koyacağını bilemiyor gibiydi. Duygularını ve durumunu en fazla elleri ele veriyordu. En sonunda çömeldiği hâlde, ellerini kasıklarının ön tarafında kenetledi. Belli ki üşüyordu.

Bir müddet gözlerini yere çivileyerek öylece kaldı. Neden sonra, gözlerini yerden sökerek başını hafifçe kaldırdı. Bu kez gözlerini, önünde alabildiğince uzayan ovanın gerisindeki karlı dağlara taşıdı. Sanki binlerce kilometre uzaklara bakıyor gibiydi. Önünde bembeyaz uzayıp giden ovanın gerisindeki karlı dağların da arkasına uzanmak istedi. Ama uzanamadı. Hayalleriyle gitmek istedi, onu da başaramadı.

Birden gözlerini kıstı ve av görmüş aç bir kaplan gibi aniden dikleşti ve dikkat kesildi. Uzaklardaki karlı dağların eteklerinde birtakım karaltılar yavaş yavaş ilerlemekteydi sanki. Evet evet bu gerçekti. “Ermenileri” diye geçirdi içinden. Hayat belirtisi vermeden yavaşça barakasının içine süzüldü.

Kışın başlamasından az bir zaman önce, köyleri ermeni komitacılar tarafından basılmış, çoluk çocuk demeden vahşice katliama uğramışlardı. Kendisi saklanarak kurtulmuştu ama saklandığı yerden; babasının katledilişine bizzat şahit olmuştu. Koca köyde, hayvanlar da dâhil canlı namına ne varsa katledilmiş, ardından da bütün köy ateşe verilmişti. Böyle bir vahşetten Allah onu, İbrahim’i (a.s.) ateşten koruduğu gibi korumuştu.

Her tarafından ışıkların ve soğuğun girdiği barakasının içerisinden, bir deliğe gözünü dayayarak dağın eteğindeki karaltıları izlemeye başladı. Akşamın alaca karanlığı bembeyaz karlar üzerine abanırken intikal eden karaltıların arkası kesilmişti. Fakat bazı insanlar, yorulmuş da soluklanmak için dinleniyormuş gibi, belirli aralıklarla oldukları yerde öylece duruyorlardı. Meraklanmıştı. Ne olursa olsun bu durumu anlamalıydı. Gidip durumu yerinde anlamak için hazırlandı. Ne olacaktı ki, ölecek miydi? Ölüm cehenneminden çıkmış, sonunun ne olacağı belli olmayan birisi için ölümün lafı mı olurdu.

Karlara bata çıka dağın eteğine doğru yaklaştığında, olduğu yerde bir müddet durdu. Bir müddet emin olmak için çevreyi izledi. Etrafa yer yer serpiştirilmiş gibi duran karaltılarda hiçbir kıpırdanma ve hayat belirtisi görünmüyordu. Birisine doğru iyice yaklaşmıştı ki yerde yatanın cansız bir asker olduğunu fark etti. Köylerini yakıp yıkanların bir kısmının da üzerinde asker elbisesi vardı, “inşallah onlardan birisidir.” diye geçirdi içinden. Sağına soluna tekrar dikkat kesildi. Etrafta bir hayli asker cesedi vardı.

Bir askerin başucuna geldi. Üzerini yokladığında, yüreğine bir acı saplandı. Bu donarak ölen asker, bir

Türk askeriydi. Belli ki Ermeni ve Rus zulmünü durdurmak için gelmişlerdi ama Erzurum’un dondurucu soğuğuna yenik düşmüşlerdi. Oturdu başucuna ağlamaya başladı. Ağlayışı; annesinin, babasının ve kardeşlerinin yanmış, parçalanmış cesetlerinin başında ağladığı gibi içten ve derindendi. Saçlarını bir anne şefkatiyle okşadı askerin. Daha on altı on yedi yaşlarındaydı. Nazik ve çelimsiz elleriyle silahına sımsıkı sarılmıştı. Yüzünde, sanki cennetin sıcak iklimlerinde dolaşıyormuşçasına tatlı, huzurlu bir tebessüm vardı.

Gözyaşlarına hâkim oldu. Birdenbire kararlı ve dirayetli bir kumandan gibi doğruldu. Kafasında bir şimşek gibi çakan düşünce, dudaklarından, söz olarak “neden olmasın?” şeklinde döküldü. Askerin üzerindeki elbiseleri hızla çıkarmaya başladı. Ucunda donarak ölmek de olsa, öndeki askeri birliğe yetişmeliydi. Ha yanmış, yıkılmış köyündeki barakasında ölmüş, ha da donarak ölmüş ne fark ederdi ki. Askerin dış elbisesini üzerine geçirdi ve elindeki silahı zorla da olsa alabildi. Üzerini karlarla kapladı. Başucunda gözyaşları içinde Fatiha okudu. Sonra; “Bismillah” diyerek hızla yola koyuldu. Fazla uzaklaşmış olamazlardı. Mutlaka yakınlarda bir yerde konaklamışlardı. Yolu ayak izlerinden bulmuyordu. Elli metrede bir, yüz metrede bir donarak şehit düşmüş askerlerin cansız bedenleri ona kılavuzluk ediyorlardı âdeta.

Askerlerin cansız bedenlerinin arasından yolculuk yaparken bir yandan yüreği burkuluyor, bir yandan da bu durumu kendisi iyi bir fırsat olarak görüyordu. Cephede savaşma imkânını yakalamıştı. Hiç olmazsa bu yolla ailesinin, memleketinin intikamını almış olacaktı. Karların içine bata çıka, diri ve hızlı adımlarla âdeta uçarcasına yürüyordu.

Açık göğün bağrında açmış olan Ay, karların üzerine yansıyarak ortalığı aydınlatıyordu. Ancak Ay, gecenin dondurucu ayazına hükmedemiyor, ortalığı ısıtamıyordu. Aksine açık hava ayazı daha da keskinleştiriyordu. Hızlı adımlarla yürürken ağzından çıkan buharlar, daha havaya karışmadan yüzüne buz tanecikleri olarak yapışıyordu. Kaşları ve kirpikleri buz tutmuştu ama o cennete gidiyormuşçasına yol alıyordu karların üzerinde.


Yer yer donarak ölmüş asker cesetleri arasından zikzaklar çizerek bir kayakçı gibi yol alırken, yanından geçmekte olduğu bir karaltının inlemekte olduğunu duydu. Geriye döndü ve askerin başucuna geldi. Askerin boğazına dokundu. Teni soğumak üzereydi. Askerin ağzından belli belirsiz birkaç kelime döküldü. Asker donmak üzereydi. Hemen vücudunu ovalamaya başladı. Ayağa kaldırdı, bir elini omzuna atarak onu yürütmeye başladı. Ancak askerin bir adım atacak dermanı kalmamış gibiydi. “Dayanmalısın, kendini koyvermemelisin, bak seni kurtarmaya geldim. Arkadaşlar az ileride konakladılar, onlara yetişirsek kurtulursun.” diyerek askeri sürüklemeye başladı. Bir müddet ilerledikten sonra, asker yavaş yavaş kuvvetini toparlayıp yere basmaya başladı. Böylece bir müddet ilerlemişlerdi ki birden gözleri parladı. “Bak sana söylememiş miydim, işte oradalar.” diyerek heyecanla askerin boynuna sarıldı. Bu ışıklar aslında, sadece askerin değil, her ikisinin de kurtuluşuydu. Işıklar git gide artıyor ve parlaklaşıyordu. Belli ki burası birliklerin toplanma yeriydi. Işıklara yaklaştıkça, etraflarında yürüyen askerlerin sayısında da artış oluyordu. Anlaşılan, intikal esnasında ışığı gören askerler kendilerini soğuğun bağrına koyuvermiyorlar, son bir gayretle donmaktan kurtulmaya çalışıyorlardı.

Toplanma bölgesine vardıklarında sevinci kursağında kaldı. Askerlerin durumu içler açışıydı. Her çadırın etrafından ve içinden iniltiler geliyordu. Birlikler müthiş bir moral çöküntüsü içindeydiler. Hiç kimse kendileriyle ilgili değildi. Bir asker diğer bir askerin hayatını kurtarmış, kimin umurundaydı ki. Binlerce asker geride donarak ölmüşlerdi. Hiç kimse yarınki toplanma bölgesine sağ varıp varamayacağını kestiremiyordu. Sanki mahşerdi. Herkes kendi derdine düşmüştü.

Biraz sonra toplanma borusu çaldı. Her birlik belli bölgede yakılmış olan ateşin etrafında toplanıyordu. “Ya yabancı olduğumu anlarlarsa!” diye birden telâşlandı. Yanında getirdiği askere: “Sen hangi birliktensin hemşerim?” diye sordu. Fakat askerin konuşacak mecali kalmamıştı. Ses alamayınca: “Belki arkadaşlarını tanıyorsundur?” diye inledi. Asker, yakınlarındaki bir birliğe doğru yöneldi. Ateşin başına varıp oturdular. İçtima yapıp sayım yapmak yerine, öbek öbek yanan ateşlerin başında oturup uyuşan bedenlerini ovalayarak canlandırmaya çalışan askerlerin sayımını onbaşılar yanlarına vararak tek tek yapıyorlardı.
Bir taraftan ateşin başında, arkadaşının uyuşan bedenini ovalayarak iyileştirmeye çalışırken diğer taraftan da etrafındaki askerlerin konuşmalarına kulak kabartıyordu. İçlerinden birisi: “Yolda Ermeni komitacıların baskınlarına uğradığımız yetmiyormuş gibi şimdi de soğuktan kırılıyoruz. Daha düşmanla karşılaşmadan hepimiz ölüp gideceğiz.” diyor, diğerleri de ona benzer sözler söyleyerek onu tasdik ediyorlardı. Askerlerin bazı sözlerinden, beden sağlıklarının yanı sıra ruh sağlıklarını da yavaş yavaş kaybetmeye başladıklarını anlıyordu. İçi burkuldu birden, üzüldü, kahroldu. İçinden; “Hayır! Ümidinizi yitirmeyin, Allah bizimle beraberdir, dayanmalısınız!” diye kalkıp haykırmak ve askerlere moral vermek geldi. Ama yapamadı. Çünkü durumu buna müsait değildi.

Sayım yapan onbaşı: “Bu ne iştir yahu, her hâl bölüğün yarısı telef olmuş.” diye söylenerek kendilerine doğru yaklaşmaya başladığında, telâşlanarak sayımı yapılmış olan askerlerin arasına doğru uzaklaşmaya başladı.

Onun şüpheli şekilde uzaklaşması, sayım yapan onbaşının dikkatini çekti. Peşine takıldı ve takip etmeye başladı. Onbaşının peşine takıldığını anlayınca telâşlanarak adımlarını daha da hızlandırdı. Bir an yanlış yaptığını düşünerek; “Durup her şeyi olduğu gibi anlatayım.” diye düşünmeye başlamıştı ki onbaşının tok sesiyle irkildi.

“Hey asker dur!”

Tereddütsüz olduğu yerde durdu.

“Sayım yapıyorum görmüyor musun, nereye gidiyorsun?”

Birden eli ayağına dolaştı, telâşlandı ne söyleyeceğini şaşırdı. Nutku tutulmuştu âdeta, konuşamıyordu.

“Ne susup duruyorsun, künyeni okusana hemşerim?”

Ne söyleyebilirdi ki. Bu kadar baskına uğramış askere, ben sizin içinize kaçak olarak girdim demeye cesaret edemedi. Hikâyesini anlatsa bu dağınıklık, moral bozukluğu içinde kim inanırdı ki. Yine suskunluğunu bozmadı. Onbaşı başını yaklaştırıp gözlerini kısarak:
“Bi dakka bi dakka, sahi sen kimsin yahu? Ben daha önce seni hiç bu bölükte görmedim.”
Yine o kahredici sessizlikle muhatap olan onbaşı, sinirlendi. “Sen sağır mısın? Yoksa dilimizi bilmiyor musun? Cevap versene!”

Etrafı birden bire soğuk bir sessizlik kaplamıştı. Herkes onbaşının karşısındaki; zayıf, çelimsiz yüzü; başına taktığı kapşonun içinde kaybolan, daha bıyıkları bile terlememiş genç askere bakıyordu. Bu arada, donmaktan kurtardığı asker, ateşin başında belli belirsiz sesler çıkararak uzaktan bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama onu kimsecikler duymuyordu. Onbaşı son bir kez gürledi:

“Yoksa sen aramıza sızmış bir casus musun?”

Bu söz karşısında bölükteki bütün askerler sanki düşman askerleriyle karşılaşmış gibi hareketlendiler. Bu tepki karşısında birden hayretler içerisinde kaldı. Onbaşı silahını omzundan alıp mermiyi silahın ağzına verdiğinde iş artık iyice çığırından çıkmıştı. Olay öyle ani gelişmişti ki artık söz söylemenin hiçbir faydası yoktu. Onbaşı silahını ateşlediğinde, bütün silahlar peşi peşine patlamaya başladı.

Silah seslerini duyarak çadırından çıkıp birliğinin başına gelen bölük komutanı, yerde kanlar içerisinde yatan asker cesedini görünce:

“Nedir bu hal?” diye hiddetlendi.

Silahını ilk ateşleyen onbaşı, zafer kazanmış komutan edasıyla öne atılarak:

“İçimize bir casus sızmış komutanım, biz de hemen cezasını verdik.”

Komutan yapılanın yanlış olduğunu söylemesine rağmen kimseyi cezalandırma yoluna gitmedi. Zaten bozuk olan moralleri daha da bozmanın anlamı yoktu cesedin etrafından askerleri uzaklaştırarak duruma hâkim oldu, ortalığı yatıştırdı.

Ateşin başına otururken: “Üstünü başını karıştırın bakayım, kimin casusuymuş anlayalım.” dedi. Ateşin başında gözyaşlarına boğulan asker, uyuşmuş ve morarmış olan bedenini sürükleye sürükleye kendisini kurtaran askerin cansız bedeninin başına geldi. Gözyaşları içinde üzerini aramaya başladı. Ceplerini karıştırdı, bir şey bulamadı. Düğmelerini çözüp künyesine ulaşmaya çalıştı. Künyesi yoktu ama boynunda muska gibi bir şey vardı. Gördüğü manzara karşısında, iyice hıçkırıklara boğuldu. Sonra, başucuna oturarak ellerini açtı ve dua etti. Komutanla beraber bölükte, olan bitene anlam veremeyen meraklı nazarlarla, onu seyrediyordu.

Ayağa kalkamadı yine ayaklarını sürüyerek komutanın yanına geldi. Ağlamaklı bir sesle:
“Üzerinden küçük boy Kur’an-ı Kerim’den başka bir şey çıkmadı komutanım. Ayrıca bu asker, genç bir kız çocuğu!”

Soğuk bir kış gecesi, ortada kanları donmuş bir ceset ve o cesedin üzerine çivilenmiş, donuk, yüzlerce göz vardı. Sarıkamış Dağları’nda beyaz karlar üzerindeki binlerce kardelene bir kardelen daha katılmıştı.

İLGİLİ İÇERİK

SEÇME HİKAYELER

Üye Girişi