Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

DİVAN ŞİİRİ SANATÇILARI

13. YÜZYIL

Anadolu’da Türk edebiyatı, ilk kalıcı örneklerini 13. yüzyılda vermeye başlar. Bu dönemde edebî dil niteliği kazanmaya başlayan Oğuz Türkçesi ile eserler verilmeye başlanmıştır. Bu yüzyıl, Anadolu’da dini-tasavvufi Türk edebiyatının geliştiği bir dönemdir. Bu dönemin önde gelen tasavvuf şairleri Mevlana, Ahmet Fakih, Sultan Veled ve Şeyyad Hamza’dır. Ancak Klasik Türk şiirinin 13. yüzyılda Hoca Dehhani ile başladığı kabul edilir.

MEVLANA CELALEDDİN RUMÎ (1207-1273)
Horasan’ın Belh şehrinde 1207’de doğmuş, ailesiyle Anadolu’ya göç ederek Konya’ya yerleşmiş ve burada 1273’te vefat etmiştir.

Edebî kişiliği
Türk ve dünya edebiyatının önde gelen sanatçılarındandır. 
Tasavvuf düşüncesini halk zevkine uygun olarak hikâyeler yardımıyla anlatmaya çalışmıştır. 
Arapça, Farsça ve Rumca da bilen sanatçı, bu dillerle de şiirler söylemiş, devrin edebiyat dili Farsça olduğundan şiirlerini Farsça yazmıştır. 
Tasavvuf düşüncesini İlahî aşkla birleştirip şiir sanatıyla ölümsüz hâle getirmiştir. 
Şiiri, musiki ve sema sanatıyla birleştirmiştir. 
Din, dil, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün insanlığa seslenmiş, insanı insan olduğu için sevmiştir. 
İnsan sevgisi, İlahî aşk eksenindeki dinî konuları kendine özgü bir anlayışla işlemiştir.
Ölüm yıldönümüne halk arasında Şeb-i Arus adı verilir
Mevlevilik tarikatını kendisi kurmamıştır. Oğlu Sultan Veled ile talebesi Hüsamettin Çelebi kurmuştur.

Eserleri:
Mesnevi, Divan-ı Kebîr, Mecalis-i Seb’a, Mektubat, Fihi Mafih
Mesnevi: Mevlana’ın Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine Farsça yazdığı mesnevisidir. 25 bin beyitlik eserde Mevlana, tasavvufi fikir ve düşüncelerini hikâyelerden hareketle anlatmıştır.
Divan-ı Kebîr: Mevlana’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divanda yer almaktadır. Eserin dili Farsçadır, içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yer almaktadır.
Mektubat: Başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine öğüt vermek, kendisine sorulan dinî ve İlmî konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur.
Fihi Mafih: Mevlana’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir.
Mecalis-i Seb’a: Yedi Meclis anlamına gelen eser, Mevlana’nın yedi sohbetinin not edilmesinden meydana gelmiştir.


SULTAN VELED (1226-1312)

Mevlana’nın oğlu ve Mevlevilik tarikatının kurucusudur.
Sultan Velet, şiirlerini devrin edebiyat dili olan Farsça ile yazmıştır. 
Mevlana gibi coşkun, lirik ve derinliği olan bir şair değildir. 
Daha çok, öğretici nitelikte tasavvufi şiirler yazmıştır. Sayıları az olmakla birlikte Türkçe şiirler de yazmıştır. 
Bu yönüyle 13. yüzyılda Anadolu’da aruz ölçüsüyle Türkçe şiirler yazılmasında önemli hizmetleri olmuştur.
Eserleri:
Divan, 
Rebabname, İbtidaname, İntihaname, (Bu üç eser mesnevidir)
Maarif


ŞEYYAD HAMZA

Şeyyad Hamza hakkındaki bilgiler çok sınırlıdır. Kesin olmamakla birlikte Akşehir çevresinde yaşadığı sanılmaktadır. Sanatçının bugüne kadar belirlenen 13 gazel, 1 kaside ve 1 mesnevisi ele geçmiştir.
Edebî kişiliği
Türkçe şiirler yazan sanatçı, şiirlerinde hem hece hem aruz ölçüsünü kullanmıştır. 
Hece ile yazdığı şiirlerinde aruz zorlamalarından uzak kaldığı için daha pürüzsüz, daha tabii bir dil kullanmıştır. 
Ankara’daki Millî Kütüphane’de 50 beyitlik bir kasidesi vardır. Bu kasidenin konusu veba salgınıdır. Kasidenin sonunda bizzat şair tarafından tarih de verilmiştir. 
Ayrıca "Yusuf u Züleyha” adını taşıyan bir mesnevisi vardır. Kur’an’da geçen Yusuf kıssasına dayanan eser, 1529 beyitten oluşmaktadır

Yusuf ve Züleyha”nın özeti kısaca şöyledir:

Aslı Zelicka'dır, Potifar'ın eşi ve Yusuf'un aşkı, su perisi olduğu da söylenir; ama dünyanın en büyük aşkıdır belki de Züleyha'nın aşkı.

Yusuf İbrani peygamberidir. Yakup Peygamber’ın oğlu... Yusuf un serüveni Tevrat'ta, Tekvin bölümündedir. Yusuf, Kur’an-ı Kerim'de de yer alır [Yusuf Suresi]. Aşkları masal değil, öykü değil, efsanedir artık.

Kenan ülkesinde yaşayan Yusuf - ki adı İbranice Yosaf’dır- babası Yakup Peygamber tarafından çok sevilince onu kıskanan kardeşleri tarafından kör kuyuya atılır. Ve kervancılar tarafından kurtularak köle olarak Mısır'da satılır. Mısır Azizi Kıtfir satın alır onu. Çok güzel bir erkektir Yusuf. Kıtfir'in karısı Züleyha, çılgınca âşık olur Yusuf’a.

Züleyha'nın Hz. Yusuf a karşı duyduğu aşk tanımsızdır. Bütün servet ve güzelliğini onun uğrunda harcamıştır. Kocasına, ailesine tüm Mısır halkına karşı durmuştur bu aşk... Derler ki yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığı vardır, hiçbir şey gözünde değildir... "Bugün Yusuf ü gördüm." diyen, ondan haber veren herkese onları zengin edecek değerde mücevher dağıtırmış...

Aşkın ağır tutkusuyla karşılaştığı herkesi "Yusuf diye çağırır olmuş, o kadar ki, başını geceleri gökyüzüne kaldırdığı zaman Yusuf un adını yıldızların dizilerek yazdığını iddia edermiş.

Fakat Yusuf’un, efendisiyle evli olan Züleyha'nın aşkına karşılık vermesi olanaksızmış. Aşkını kalbine gömüp susmuş sadece... Oysa Züleyha, kendini kınayan tüm insanlara sevdasını haykırıyormuş. Hatta şöyle bir söylence vardır.

"Züleyha, bir gün bütün kadınları evine davet etmiş.. Sofra düzenleyerek önlerine meyve koymuş ve onları soymak için bıçak vermiş... Kadınlar meyveleri yemeye başlayacakları sırada, Yusuf a seslenerek, "Onların yanına çık." demiş. Karşılarına çıkan Yusuf u gören kadınlar, güzelliği karşısında öyle büyülenmişler ki bıçakla parmaklarını kesmişler de farkına bile varmamışlar." " İşte sizin gördüğünüz güzellik benim aşkımdır! " diye haykırmış Züleyha.

Fakat Züleyha'nın ağır aşkı Yusuf un zindanı boylamasına neden olmuş. Yıllarca peygamber sabrıyla zindanın ağır çilesini çekmiş Yusuf Peygamber. Sonra yine bir söylenceye göre Mısır kralının tabiri olanaksız rüyasını doğru olarak yorumlayınca Hz. Yusuf hapisten çıkmış. Ve bu arada Kıtfir öldüğü için Züleyha'yla evlenmiş.


HOCA DEHHANİ

Elde bulunan bir kasidesinde Horasan’dan Anadolu’ya geldiğini ve tekrar oraya dönmek istediğini söyleyen Dehhani’nin hayatı hakkında bilinenler çok azdır. Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaeddin Keykubad’ın takdirini kazanmış ve sultan tarafından bir “Selçuklu Şehnamesi” yazmakla görevlendirilmiştir. Şairin, Farsça olarak 20.000 beyitlik Selçuklu Şehnamesi yazdığı, ancak bu eserin günümüzde ele geçmediği söylenmektedir.

Edebî kişiliği
Dehhani, Anadolu’da divan şiirinin din dışı konularda şiirler yazan bilinen ilk şairidir. 
Döneminde hemen bütün şairler dinî-tasavvufî konularda şiirler yazarken onun şiirlerinde pek tasavvuf etkisi görülmez. O, bahar, gül, içki meclisleri gibi dünya zevklerini; hasret, arzu, heves, içli şikâyetler hâlinde dünyevî aşkın çeşitli görünümlerini, hayatın geçiciliği gibi din dışı konuları işler şiirlerinde. 
Az sayıdaki şiirlerinde daha sonraki yüzyıllarda karmaşık mazmunlar hâline gelecek olan teşbih ve istiarelerin zengin örnekleri görülür. Bu bakımdan onun şiirleri, İran tesirinin görüldüğü ilk örnekler sayılmıştır. 
Dehhani’nin bugüne kadar ele geçen şiirleri bir kaside ve altı gazelden ibaret olup toplam yetmiş dört beyittir. Gazellerinde mazmunlara açık şekilde yer veren şair, Oğuz Türkçesini en zarif ve en sade şekilde kullanmıştır. 
Şiirleri, Türk edebiyatında gazel ve kaside nazım şeklinin ilk örneklerini oluşturur. Şiirleri ifade ve teknik bakımından aynı devirdeki diğer Anadolu Türk şairlerine oranla daha başarılıdır.
Divanı yoktur


AHMET FAKÎH (Ö. 1221)

Hoca Ahmed Fakîh veya Sultan Hoca Fakîh adları ile de tanınan sanatçının yaşamı hakkındaki bilgilerde belirsizlik vardır. Ailesi Horasan’dan göç edip Konya’ya yerleşmiştir. Mevlana’nın babasından fıkıh dersleri aldığı için kendisine “fakîh” denmiştir.
Eserleri:
Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe, Çarhnâme

Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe: Mesnevi nazım şekliye yazılmış bir eserdir. Hacca gittiğinde gezip gördüğü Şam, Kudüs, Mekke, Medine ile orada ziyaret ettiği mukaddes yerleri anlatmaktadır. Kudüs’te iki ay kalan şair, eserin sonuna “Kudüs methiyeleri”ni eklemiştir.
Çarhnâme: Seksen üç beyitlik bir kasidedir. Dünyanın faniliğinden dünya zevklerine kapılmanın yanlışlığından, kabir azabından ve' mahşerden bahsederek ölümü hatırlatan, bunun yanında kanaat ve alçak gönüllülüğü vs. tavsiye eden dinî bir eserdir.


14. YÜZYIL

14. yüzyılda birçok temsilci yetiştiren divan edebiyatı, 13. yüzyıl şairlerinden Hoca Dehhani’den sonra din dışı konularda ürünler vermeye başlamıştır. Bu yüzyılın en tanınmış şairi Ahmedî’dir. Siyasi ve sosyal sarsıntıların yaşandığı bu yüzyılda edebî niteliği zengin eserler ortaya konmuştur. Bu yüzyılda Arapça ve Farsça sözcükler yoğun bir şekilde dilimize girmeye başlar.


GÜLŞEHRİ

Hayâtı hakkında çok az bilgi vardır. 13. yüzyıl sonlarına doğru Sultan Veled’in isteği üzerine Kırşehir’de kurduğu tekkede Mevlevi tarikatını tanıtıp yaymaya başlamıştır.

Edebî kişiliği
Gülşehri’nin eserleri Eski Anadolu Türkçesi bakımından çok değerli olduğu gibi, tasavvufi açıdan da önemlidir. 
Eserlerini yer yer doğa tasvirleriyle süslemiştir. 
Türkçe ile şiir yazılamayacağı düşüncesinin ağırlık kazandığı bir dönemde yazdığı Türkçe şiirlerle bunun aksini kanıtlamıştır.

Eserleri:
Feleknâme, Aruz Risalesi, Kerâmât-ı Ahi Evren, Mantıku’t-Tayr

Feleknâme: Farsça olarak yazılmış bir mesnevidir. Konu tasavvufidir. Kuran’dan ve Mevlana’nın Mesnevi’sinden yararlanılmıştır. İslam ve tasavvuf felsefesinin işlendiği eserde hayat ve ölüm üzerinde durulmuştur. Gülşehri bu eserini, o tarihlerde Anadolu’da hüküm süren İlhanlılar’dan Gazan Hân’a sunmuştur.

Mantıku’t-Tayr: Kuşdili anlamına gelen eser, Feridüddîn Attar’ın Mantıku’t-Tayr adlı eserinin Türkçeye tercümesidir. Gülşehri, konunun ana çerçevesine sadık kalarak Attar’ın pek çok hikâyesini kullanmamış, Kelile ve Dimne ile Kaabusnâme’den hikâyeler almıştır. Eserde çeşitli türlerden kuşların Hüdhüd kuşunun başkanlığında, padişahları olan Simurg kuşunu aramaları anlatılır. Çeşitli maceralardan sonra kuşlar, Simurg’a ulaşır. Sembolik olarak kuşlar insanları; Hüdhüd aklı; Simurg ise Allah’ı simgeler. Bu yönüyle eser, temsili yani alegorik bir özellik gösterir.

Mantukut Tayr'ı Attar eyledi 

Parsica kuş dilini söyledi.

 

Çun Felek-name düzellttük şah var 

Parsice taht u tac-ı zernigar.

 

Anı, Türkü suretinde biz dakı 

Söyledik Tazi gibi Tanrı haki,

 

Kuş dilinde dahi taziden latif 

Mantukut Tayr eyledik anaharif.


AHMEDÎ (1334-1413)

Asıl adı Taceddin İbrahim olan sanatçının yaşamıyla ilgili bilgiler yeterli değildir. Doğum tarihi tam bilinmeden sanatçı, 1412-13 tarihinde Amasya’da ölmüştür, Germiyan Beyliği sahasında yetişen sanatçı, Kütahya’da eğitim görmüş, Kahirde İslami ilimler, tıp ve matematik alanlarında kendini yetiştirmiş bir bilim adamlar; Mısır dönüşünde önce Aydınoğulları’na, sonra da Osmanoğulları’na bağlanmıştır.

Edebî kişiliği
Kaside ve gazellerinin yanında birçok konuda eser vermiş, özellikle mesnevilerinde bilimsel ve kültürel Konuları işlemiştir. 
“Tervihü'l Ervah” tıpla ilgili bir mesnevidir. 
Türk edebiyatında bu yüzyılda en çok eser veren Ahmedî, “İskendernâme” adlı mesnevisi ile tanınmıştır.
14. yüzyılın en büyük divan şairidir.
İlk başarılı divan sanatçısı kabul edilir.
Eserleri:
İskendernâme, Cemşîd ü Hurşîd, Tervihü’l-Ervah, Mirkâtü’l-Edeb

İskendernâme: Eser, I. Bayezid’in oğlu Emir Süleyman’a sunulmuş 8000 beyitlik bir mesnevidir. Eserin sonunda 334 beyitlik “Dâstân-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman” adıyla Osmanlı tarihi vardır. Bu bölüm, günümüze kadar gelen Türkçe yazılmış ilk Osmanlı tarihi olma özelliğini taşır.

Cemşîd ü Hurşîd: Ahmedî’nin Emir Süleyman’ın isteği üzerine kaleme aldığı mesnevisidir. Mesnevinin konusu, Çin hükümdarının oğlu Cemşîd ile Rum kayserinin kızı Hurşîd arasında geçen aşk hikâyesidir.

Tervihü’l-Ervah: Tıp konusunda yazılmış bir mesnevidir. Emîr Süleyman adına 1403-1410 yılları arasında kaleme alınmış, daha sonra bazı ilavelerle birlikte I. Mehmed’e sunulmuştur.


ÂŞIK PAŞA (1272-1333)

Asıl adı Ali olan Âşık Paşa, mutassavıf bir şairdir. Kırşehir’de doğan sanatçı, yine burada vefat etmiştir. İyi bir eğitim görmüş, Kırşehir’e yerleşerek burada bir tekke kurmuştur. Selçuklu sarayında Farsçanın konuşulduğu bir dönemde Türkçeyi savunmuştur.

Edebî kişiliği
Eserlerini sade bir dille yazarak Türkçenin Anadolu’da bir edebiyat dili olarak yerleşmesinde önemli hizmetler görmüştür. 
Hem aruz hem hece ölçüsüyle şiirler yazmıştır.
Şiirlerinde ve “Garibnâme”sinde büyük ölçüde Yunus Emre ve Mevlana etkisi hâkimdir.

Eserleri:
Garibnâme, Fakrnâme, Hikâye, Vasf-ı Hâl
Hikâye: Elli dokuz beyitlik küçük bir mesnevidir. Bu mesnevide bir Müslüman, bir Hıristiyan ve bir Yahudi’nin başından geçenler anlatılmaktadır.

Garibnâme:

  • 12.000 beyitlik bu mesnevi, on bölümden oluşmaktadır.
  • Dinî, tasavvufi ve öğretici nitelikler taşıyan eser, halkı eğitmek maksadıyla Türkçe olarak yazılmıştır.
  • Eser, sade dili sayesinde asırlar boyunca çok geniş bir okur kitlesine hitap etmiştir.
  • Eserde devrin aydınlarının Türkçeye gereken önemi vermemelerinden dolayı sitem dolu sözler sarf eder.
  • Fakrnâme: Âşık Paşa’ya ait olduğu sonradan tespit edilen eser, tasavvufi içerikli 161 beyitlik bir mesnevidir.

 

KADI BURHANEDDİN (1344-1399)

Asıl ismi Burhaneddin olan sanatçı, Kayseri’de 1344’te doğmuş, çok iyi bir eğitim almıştır. Devlet yöneticiliğinin yanında ilimle de uğraşmıştır.
Kayseri’de kadılık yapmış, daha sonra Sivas’ta devlet kurup bu devletin 18 yıl hükümdarlığını yapmıştır. Kadı Burhanneddin bu siyasal uğraşları yanında edebiyat ve özellikle şiir ile yakından meşgul olmuş ve özellikle gazel, tuyuğ ve rubailerle dolu büyük bir divan ortaya çıkarmıştır. 1399’da Sivas’ta Akkoyunlu devleti ile yaptığı savaşta yenilince idam edilmiştir.

Edebî kişiliği

Kadı Burhaneddin, gazelleri ve tuyuğları ile ün kazanmıştır. Tuyuğ nazım şeklini divan edebiyatına kazandırmıştır. 
Gazellerinin gayet içten ve âşıkane olduğu görülür. 
Aşk şiirlerinin yanı sıra din ve tasavvuf ile ilgili şiirleri de vardır. 
Şiirlerinde ne mahlası ne de adı bulunmaktadır. 
Şiirlerinde Türkçeyi aruza uydurmakta güçlük çektiği görülür. 
Günlük konuşma dilini şiirlerinde kullanması onun şiirlerine ayrı bir özellik verir. 
Edebî sanatlara, özellikle cinasa düşkündür. 
Bazı şiirlerinde tasavvuf izleri gayet açıkça görülmekle beraber daha çok, beşeri, maddi aşkı işlemiş ve maceracı, dövüşçü, savaşçı hayatının ve ruhunun izleri çok açık olarak şiirlerine yansımıştır. 
Azerbaycan lehçesini kullanıştır.
Azerbaycan ve Anadolu Türkçesi ile yazdığı divanı günümüze ulaşan en eski tarihli ilk şairdir

Eserleri:
1500 gazeli, 119 tuyuğ, 20 rübaiden oluşan 600 sayfalık bir Divan’ı vardır. Ayrıca Enis’ül Kulûb isimli bir eseri de bulunmaktadır.


HOCA MESUD

14. yüzyılda yaşamış divan şairidir. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Kırşehirli ya da Germiyanlı olduğu sanılmaktadır. Eserlerinden İran edebiyatını yakından tanıdığı, Farsça ve Arapçayı iyi bildiği anlaşılmaktadır. Firdevsî ve Sadi’den yaptığı tercümeler bunu göstermektedir.

Edebî kişiliği
Döneminde kullanılan deyimleri ve atasözlerini nazma geçirmiş, şiirlerinde sade bir dil kullanmış, 
Arapça ve Farsça kelimelere oldukça az yer vermiştir. 
Bazı vezin kusurları bulunmakla beraber onun aruza hâkim olduğu göze çarpmaktadır.
Eserleri:
Süheyl ü Nevbahar, Ferhengnâme-i Sadî


SEYYİT NESİMİ (?-1404)
Büyük Azerî şairi İmadeddin Nesimî, 1369 yılında doğmuştur. Eserlerinde Bursa, Tebriz vs. şehirlerinin adları sıkça anılır. Yaşadığı dönemde Azerbaycan’da Hurufîlik hareketi geniş ölçüde yaygınlaşmıştır. Bu tarikatın kurucusu Fazlullah Naimi’dir.
Nesimî, üstadı olan Fazlullah Naimi’den Hurufîliği öğrendikten ve kabul ettikten sonra bu tarikat uğrunda mücadele etmiş, hatta mahlasını bile üstadının mahlasından almıştır. Bütün Hurufîler gibi Nesimî de takip edilmiş ve 1417 yılında Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür. Hayâtı efsaneleşmiş, özellikle alevî, bektaşî şairler arasında “Şâh-ı Şehid” adı ile îtibar kazanmıştır.

Edebi Kişiliği
Nesîmî sâdece yaşadığı asrın değil, bütün Türk edebiyatının da en usta şairlerindendir.
Türkçe ve Farsça ile mesneviler, gazeller, rubailer ve tuyuglar yazmıştır.
İlâhî aşkın verdiği heyecanla yazdığı Türkçe şiirlerinde ahenkli ve çok düzgün bir dil görülür. Bu şiirlerde Hurûfi inancının izleri de açıkça görülür.
Asırlarca okunmuş ve şiirlerine nazireler yazılmıştır.
Fuzuli gibi büyük bir şâir üzerinde etkili olmuştur.
Kanunî Sultan Süleyman da onun meşhur bir gazeline nazire yazmıştır.
Türkçe ve Farsça olmak üzere iki divânı vardır.
Türkçe şiirlerinde Nesimi, Farsça şiirlerinde Hüseynî mahlasını kullanmıştır.
Nesimî, Azerbaycan edebiyat tarihinde felsefî şiirin temelini atmış; güzel ve mükemmel eserlerin sanatkârı olarak büyük şöhret bulmuştur. Onun şiirlerinde tasavvufî ve Hurufîliğe ait fikirler, zamanın hâkim ideolojisine karşı yöneltilmiştir.
Allah-insan fikrini ileri süren şairin bütün eserleri, insan hakkında yazılmış şiirlerden ibarettir.
Yunus Emre’nin divan edebiyatındaki yansıması kabul edilir
Nesimî’nin dünyevî ve gerçek konuları işleyen eserleri de vardır. Bu tarzda yazdığı şiirlerinde terennüm ettiği duygular ve düşünceler, samimî ve hayatîdir.
Büyük şairin ölümsüz sanatı, Azerbaycan halkının sanat ve kültür tarihinde yeni bir düşünce tarzının ifadesidir.
O’nun felsefî fikir ve yüksek sanat örneği olan şiirleri, Yakın ve Ortadoğu ülkelerinin şiirinde de bir uyanışa vesile olmuştur.
Şiirlerini tümüyle Azerice dilinde söylemiştir.

Hurufilik, insan yüzündeki şekillerin Arap alfabesindeki benzeşimlerinden yola çıkarak, Allah ve ali sözcüklerinin(Arapça yazılışları ile) yüzde tecelli olduğunu ifade ederek başladığı ruhsal yolculuğu, yine insan yüzündeki şekillerin ifade ettiği harflerin insanların kaderini işaret ettiği savıyla sürdürür. Yüz şekillerinde Allah’ın tecelli olması vahdet-i vücuda çağrışımları yaptığı ve bu şekilde resmi İslam’la ters düştüğü için Hurufilik uzun süre yeraltında kalmış bir akım olmuş, kimi zaman basılan feylesof meclislerinde bulunan müritler kafası kesilmek suretiyle idam edilmiştir. Hurufiliğin bir başka kolu der ki, insan hayatı rakamların kudreti ile yönetilmektedir, bu manada, kaldığınız otelin oda numarası ile hayatta tanıdığınız insanların isimleri ve hatta okuduğunuz ilkokulun bulunduğu sokağın adı, ebced hesabına uzanan bir harf-sayı ilişkisi ile bağımlıdır ve yolda gördüğünüz tüm yüzler aslında tek bir yüz, bildiğiniz tüm tadlar tek bir tat hatta bildiğiniz tüm duygular tek bir duygudur vesselam yaşadığınızı düşündüğünüz hayat aslında var olan tek bir kurgunun parçasıdır ve o kurgu beyninizin içindedir.

Eserleri:
Türkçe ve Farsça Divan, Mukaddimetü’l-Hakâyık

Türkçe Divan: Divan’ın bilinen en eski nüshası 1469 tarihlidir. Divan’ın 1524 tarihli Kahire nüshasındaki bazı gazellerinde Hüseynî mahlasını kullandığı görülür. Farsça şiirleri bazı yazmalarda Türkçe şiirlerinin arasında yer almıştır.

Farsça Divan: Bu divanda yer alan şiirler, sayı bakımından Türkçe Divan’a göre daha azdır. Nesîmî, Türkçe Divan’ı kadar çok okunan ve sevilen Farsça Divan’ında da Hurûfî inancını konu alan şiirler yazmıştır.

Mukaddimetü’l-Hakâyık: Nesîmî, Fazlullah-ı Hurûfî’nin Câvidân-nâme’sini esas alarak yazdığı bu Türkçe mensur eserde, çeşitli dinî konuları harflerle (Hurûfîliğe göre) açıklamaktadır. Bu eserde, Kur’an’daki hurûf-ı mukata’a, abdest, ezan, ikâmet, zekât, oruç, hac, ana babaya iyilik, îmân-ı yakîn gibi konularla ilgili, harflerle rakamlar arasında bağlantılar kurularak yorumlar yapılır.


AHMEDİ DAİ (D.? - Ö.1421 ?)

Şiirlerinde asıl adını mahlâsı olarak kullanan divan şairlerinden Ahmed-i Dâ'î aslen Germiyanlıdır.. Babasının adı İbrâhim, dedesinin adı Mehmed'dir. Kaynaklarda Dâ'î'nin bir süre Germiyan'da kadılık yaptığı, hatta bu görev esnasında muhtemelen Germiyan Beyi Süleymân Şâh'ın kızı ile Yıldırım Bâyezîd'in 779/1377-1378 yılında gerçekleşen düğün törenlerine de şahitlik ettiği kayıtlıdır (Gelibolulu Âlî 1277: 130; İsen 1998: 118).
Süleymân Şâh'ın 1387 yılında ölümü üzerine yerine geçen II. Yakûb (1387-1390), kısa süren saltanat yıllarında şairi himayesi altına aldı. Ancak bu beraberlik çok uzun sürmedi. Yıldırım Bâyezîd'in II. Yakûb'u mağlup ederek Germiyan topraklarını Osmanlı ülkesine katmasıyla birlikte Dâ'î de büyük ihtimalle Kütahya'da tanıştığı Emîr Süleymân'ın yanına gitti. Emîr Süleymân bu yıllarda Edirne sarayında olduğuna göre Dâ'î'nin de onun yanında bulunduğu söylenebilir. Cömertliği ile tanınan Emîr Süleymân'ın Edirne sarayındaki meclislerinde Ahmed-i Dâ'î, Şeyhî, Ahmedî ve Hamzavî gibi genellikle Kütahya'dan Edirne'ye gelen şairlerden müteşekkil bir şiir mahfeli de oluştu. İşte bu kültür ve sanat ortamında Dâ'î, meşhur eseri Çengnâme'yi yazdı (808/1405-06) ve Emîr Süleymân'a takdim etti. Aynı şekilde Dîvân'ında da Emîr Süleymân adına kaleme aldığı şiirlerin bulunduğu görülmektedir.
Emîr Süleymân'ın 812/1409-10'de öldürülmesi üzerine Çelebi Mehmed'in himayesine girdiği, Dâ'î'nin Çelebi Mehmed'e sunduğu cülûsiyye kasidesinden anlaşılmaktadır.
Dâ'î, aynı yıllarda yazdığı Farsça şiirlerini bir Dîvân'da toplayarak Veziriazam Osmancıklı İmâm-zâde Hâcı Halîl Paşa'ya sundu. Bir ara sarayda Çelebi Mehmed'in oğlu Şehzâde Murâd'a hocalık da yapan Dâ'î, Ukûdü'l-Cevâhir adlı Arapça-Farsça sözlüğünü adı geçen şehzade için bu dönemde kaleme aldı.
824/1421 yılında Çelebi Mehmed'in vefatı üzerine Sultân II. Murâd'ın himayesine giren şair, Tezkiretü'l-Evliyâ adlı eserini aynı devrede yazdı. Bunlar, onun iyi bir öğrenim görerek yetiştiğini göstermekteyse de öğrenimini nerede yaptığı ve kimlerden ders aldığı konusunda eldeki bilgiler yetersizdir. Ahmed-i Dâ'î'nin, 824/1421'ten sonra vefat ettiği sanılmaktadır. Bugün Bursa'da onun adıyla anılan bir cami, bir mahalle ve bir de hamam bulunmaktadır. Kesin olarak bilinmemekle birlikte cami yakınlarında Ahmed-i Dâ'î'ye atfedilen bir de mezar vardır.

Eserleri
Ahmed-i Dâ'î; Kur'an, tefsir, hadis gibi dînî-şer'î ilimlerden başlayarak lügat, aruz, inşâ usulü, hey'et, riyâziye, rüya tabiri, tarih, tıp konularında çok sayıda eserin sahibidir. Onun farklı alanlarda, ancak çoğu tercüme olmak üzere kaleme aldığı altısı manzum, dokuzu mensur on beş eseri şunlardır:

  • Türkçe Dîvân,
  • Farsça Dîvân,
  • Çeng-nâme,
  • Vasiyyet-i Nûşirevân-ı Âdil be-Pusereş Hürmüz-i Tâcdâr,
  • Ukûdü'l-Cevâhir,
  • Câmasb-nâme,
  • Tercüme-i Tefsîr-i Ebu'l-Leys Semerkandî,
  • Tercüme-i Kitâbü't-Ta'bîr-nâme,
  • Vesîletü'l-Mülûk fî Ehli's-Sülûk,
  • Miftâhü'l-Cennet,
  • Tercüme-i Tezkiretü'l-Evliyâ,
  • Tercüme-i Eşkâl-i Nâsır-ı Tûsî (Tercüme-i Sî Fasl fi't-Takvîm),
  • Tercüme-i Tıbb-ı Nebevî,
  • Teressül,
  • Müfredât.


15.YÜZYIL

Bu yüzyıl Anadolu’da Türk birliğinin kurulduğu dönemdir. Bu dönemde yöneticiler kültür, sanat ve edebiyata önem vermiş, bu da bilim, kültür ve edebiyat alanında ciddi gelişmelerin önünü açmıştır. Divan edebiyatı bu yüzyılda daha da güçlenerek gelişimini sürdürmüştür. Dönemin Anadolu’da yetişen en büyük şairi Şeyhî’dir. Ayrıca Ahmet Paşa ve Necati yüzyılın tanınmış diğer şairleridir. Anadolu dışında edebiyatımızın en büyük sanatçılarından Ali Şir Nevâî bu dönemde yetişmiştir.


ŞEYHÎ (1371-1431)
Asıl adı Yusuf Sinan olan sanatçı, aslen Kütahyalıdır. Kesin olmamakla birlikte 1371-1431 tarihleri arasında yaşamıştır. Şeyhî, İran’da tasavvuf ve edebiyatın yanında tıp öğrenimi de yapmıştır.
Kaynaklarda Hekim Sinan adıyla da anılan sanatçı, hekimliğiyle de övülmektedir. Şeyhî hekimlikteki yeteneğini Çelebi Sultan Mehmet’i tedavi etmekle kanıtlamıştır. Sultanı tedavi ettiği için kendisine birçok hediyenin yanı sıra “Dokuzlar” adlı köy de tımar olarak verilmiş; ayrıca Sultan’ın özel doktoru olarak görevlendirilmiştir.
Edebî kişiliği
Şeyhi, Dokuzlar köyüne giderken, köyün eski sakinlerinin saldırısına uğramış ve bu durumu padişaha “Harnâme” adlı mesnevi tarzında kaleme aldığı hikâyesi ile anlatmıştır. 
Şiirlerinde ses güzelliğinden çok söze ve anlama önem vermiştir. 
Şiirlerinde tasavvuf kültüründen çokça yararlanmıştır. 
Şiirlerinde alışılmamış ya da terk edilmiş sözcükleri kullanmaya meraklıdır. 
İnsan hakları, İlahî ve beşeri adalet gibi konularda yergi dolu şiirler yazmıştır.
15.yüzyılın Anadolu sahasında ilk büyük şairidir.
Eserleri:
Harname, Hüsrev ü Şîrîn


Harname: Çelebi Sultân Mehmet’e sunulmuş 126 beyitlik bir mesnevidir. Eser, Türk mizah ve hiciv edebiyatının şaheserlerindendir. Eser, ince alay ve nükteleri içerir. Şair, eserde yük taşımakta pek çok sıkıntılar çeken bir eşeği ele alarak semiz bir öküz gibi olmaya çalışan bu eşeğin başına gelenleri anlatır. Öküzlerin rahatına ve boynuzuna imrenen eşek, sonunda kulaklarından da olur. Eleştirel nitelikler taşıyan Harname, sembolik bir mesnevidir.
Hüsrev ü Şirin: II. Murat’ın isteği ile yazılan eser 6944 beyitten oluşmaktadır, Esas hikâye 11 bölümdür. Eser Nizamî’nin aynı addaki mesnevisinin tercümesidir. İran hükümdarı Hürmüz’ün oğlu ile Ermeni meliki Mehin Banu’nun yeğeni Şirin arasındaki aşk macerasını işler.


AHMED PAŞA (1426-1497)

Edirne’de dünyaya gelen sanatçı, 1497’de Bursa’da vefat etmiştir. İyi bir eğitim alan Ahmed Paşa, zaman içinde yükselmiş, Fatih Sultan Mehmet’in hocalığını yapmış, kadılık ve kazaskerlikten sonra vezirlik görevinde bulunmuştur. Birtakım dedikodulardan sonra gözden düşmüş, Bursa’ya sürgüne gönderilmiştir. Ömrünün kalan kısmını burada geçirmiştir.

Edebî kişiliği
Ahmed Paşa, devrinde “sultânü’ş-şuarâ” unvanını almış, şiirleri bütün Anadolu ve Rumeli’ye yayılmış, hatta Hüseyin Baykara’nın Herat’taki sarayına kadar ulaşmıştır. Hatta 15. yüzyılın ünlü Çağatay şairi Ali Şir Nevâî, II. Bayezid’e otuz üç gazelini göndermiş, Bayezid de bunları Ahmed Paşa’ya yollamıştır.
Dil, söyleyiş, ahenk ve duygu bakımından başarılı eserler vermiştir, kendinden sonraki şairler tarafından örnek alınan sanatçı, nazireciliği ve tarih düşürmeyi(ebced sanatını) gelenek hâline getirmiştir. 
Divan şiirinin bütün inceliklerini şiirlerine ustalıkla yansıtan Ahmed Paşa, devrinin en büyük şairlerindendir. 
Divan edebiyatının kendinden sonrakilere örnek olan şairlerdendir. 
Dini ve tasavvufi konulardan çok, din dışı konularda şiirler söylemiş, aruzu başarılı bir şekilde kullanmıştır. 
Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı “güneş, kerem”, Cem Sultan’a yazdığı “benefşe, ab” redifli kasideleri ünlüdür. 
Ayrıca “Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül” nakaratlı murabbası çok beğenilmiş ve bu esefe nazireler söylenmiştir. 
Bu yüzyılın en büyük şairidir.
Ahmet Paşa şiirlerini “Divan”ında bir araya getirmiştir. 
Uğradığı iftira yüzünden hapse girmiş Kerem redifli kasidesiyle Fatih’in gönlünü kazanarak canını kurtarmıştır.


NECATÎ (Ö. 1509)
Necatî hakkında elde mevcut bilgi azdır. Asıl adı İsa olan sanatçının nasıl bir aileye mensup olduğu bilinmemektedir. Aslen Edirneli olmakla birlikte şöhret bulduğu yer Kastamonu’dur.
Şöhreti İstanbul’a erişince Fatih tarafından İstanbul’a aldırılmış, divan kâtipliğine tayin edilmiştir. 1509’da İstanbul’da vefat etmiştir.
Edebî kişiliği
Şiirlerinde bol miktarda deyim ve atasözü kullanmıştır. 
Daha çok mersiye ve gazelleri ile tanınmıştır. Kendisinden sonra pek çok şairi etkilemiştir. 
Külfetsiz ve yapmacıksız şiirler söyleyen Necatî, gazel türünde başarılı eserler vermiştir. 
Döneminde “Hüsrev-i Rum” olarak anılan şairin bugüne gelen tek eseri Divan’ıdır. “Divan”ının yanında “Leyla vü Mecnun, Risale-i Mihr ü Mah, Risale-i Gül ü Saba, Kimya-yı Saadet, Camiü’l-Hikâyât” gibi eserlerinin olduğu, ancak bu eserlerin bugün elde olmadığı söylenmektedir.
Şiirimizin İran etkisinden uzaklaşması onunla başlamıştır.
Mahallileşme akımının temsilcilerindendir.
Halk Türkçesiyle şiirler yazmıştır.
İçten duygu yüklü gazelleri meşhurdur.
Dil yönünden kendisinden sonraki Baki ve Fuzuli’yi etkilemiştir.

SÜLEYMAN ÇELEBİ (1346-1422)

Sağlam bir dinî terbiye alan ve iyi bir öğrenim gören Süleyman Çelebi, kesin olmamakla birlikte Bursa’da 1346’da doğmuş, 1422’de vefat etmiştir. Bir süre Sultan Bayezid’in Dîvân-ı Hümâyûn imamı görevini yapmış, daha sonra Bursa Ulu Cami imamlığına getirilmiştir.
Vesiletü’n Necat (Kurtuluş Vesilesi) adlı mesnevisiyle tanınmış ve sevilmiştir. Günümüzde de sevilen bu mesnevi Hz. Muhammet’in doğumunu anlatır ve “Mevlit” adıyla bilinir.
Eserleri:
Vesîlet’ün-Necât (Mevlid)

Vesîlet’ün-Necât (Mevlid): 700 beyitlik mesnevidir. Kendisinden önce ve sonra yazılan mevlitlerin en güzeli ve başarılısıdır. Süleyman Çelebi, eserini Ulu Cami’de imamlık yaptığı sırada olan bir olay üzerine kaleme almıştır. İran’dan gelen bir vaiz bir vaazı sırasında Bakara sûresinin 285. âyeti ile 253. âyetini karıştırmış ve Peygamberler arasında fark olmadığı, dolayısıyla Hz. Peygamber’in de Hz. Musa’dan üstün olmadığı şeklinde açıklamada bulunmuştur. Bu olaya çok üzülen Süleyman Çelebi, eserini yazmıştır. Eser, peygamberimize duyulan derin sevginin bir ifadesidir.


ALİ ŞÎR NEVAÎ (1441-1501)

Ali Şîr Nevâî, Türkçeyi yüksek bir sanat dili halinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıdır. 1441’de Herat’ta doğan sanatçı 1501 yılında aynı şehirde vefat etmiştir.
Ali Şîr Nevâî’nin eserleri hem yazıldıkları devirde, hem de daha sonra bütün Türk dünyasında zevkle okunmuş, pek çok ünlü Türk şairi onu örnek almış, ona övgü yazmıştır. XV. yüzyılda yaşamış büyük Osmanlı Şairi Ahmet Paşa, XVI. Yüzyılda yaşamış ve Azeri lehçesiyle yazmış ünlü Fuzûlî, Ali Şîr Nevâî’den etkilenmişlerdir.

Edebi Kişiliği
Hamse (Beş mesnevi) sahibi olan ilk sanatçıdır.
Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazmıştır.
Kaşgarlı Mahmut’tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şîr Nevâî, Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı kitabında Türkçe ile Farsçayı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçenin üstünlüğünü savunmuştur. Ali Şîr Nevâî, bu kitabını Türkçeyi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır.
Ali Şîr Nevâî, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevâî, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fanî mahlaslarını kullanmıştır.
Anadolu dışında, Çağatay sahasında eser vermiş din dışı Divan şairidir.
Platonik ve romantik bir aşk anlayışı vardır.
Lirik ve canlı bir anlatıma sahiptir.
Şiirlerinde dini-tasavvufi temaları da olgun bir samimiyetle kullanır.

Eserleri:
Ali Şîr Nevâî’nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazâinü’l Maânî’dir. Türkçe divanlarını, Garâibü’s-Sağîr, Nevâdirü’ş Şebâb, Bedâyiü’l-Vasat ve Fevâidü’l-Kiber adları altında yazmıştır.
Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatına ilk hamse yazan Ali Şîr Nevâî’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır. Hamse (beş mesnevi) şu mesnevilerden oluşur: Hayretü’l- Ebrâr, Leylâ vü Mecnûn, Sedd-i İskenderî, Ferhad ü Şîrin, Seb’â-yı Seyyâre.

Muhakemetü’l-Lügateyn: Türkçenin Farsçadan üstün bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmış bir eserdir.

Mizanü’l Evzan: Aruz ölçüsü ile ilgili inceleme eseri olan bu eser, yüzyıllarca medreselerde okunmuştur.

Mecalisü’n Nefais: Türk Edebiyatı’nda ilk şuara tezkiresi olarak önemlidir.


16. YÜZYIL

Türk edebiyatının en parlak olduğu dönemdir. Osmanlı’nın siyasî ve sosyal alanda gösterdiği başarıya edebiyat ve sanat alanındaki çalışmalar da eklenmiştir. Divan şiiri, taklit dönemini aşarak kendi üstatlarını yetiştirmeye başlamıştır. Anadolu dışında Fuzûlî, Anadolu’da ise Bâkî bu yüzyılın en önemli temsilcileridir. Ayrıca bu dönemde Zatî, Bağdatlı Ruhî, Hayalî gibi önemli şairler yetişmiştir.


ZÂTÎ (1471-1546)

Balıkesir’de dünyaya gelen ve asıl adı İvaz Çelebi olan Zâtî, çizmecilikle geçimini sağlayan, sonradan İstanbul’a gelen 16. yüzyıl şairidir.
Doğuştan duyma noksanlığı vardır. Bu yüzden devlet hizmetinde görev almak istememiştir.
Bayezid Camii yakınında bir dükkânı olan sanatçı, geçimini sağlamak için remilcilik (falcılık), muskacılık yapmış, yine para karşılığı ısmarlama şiirler yazmıştır. Şairin bu dükkânı, genç şairlerin toplandığı ve yetiştiği bir yer olmuştur.

Edebî kişiliği
Devrinde üstat olarak kabul edilen sanatçı, Bâkî, Hayâlî ve Yahya Bey gibi şairlere hocalık yapmış değerli bir şairdir. Çok şiir yazmış, üç divan oluşturacak kadar gazel ve kasideler yazmıştır.
Eserleri:
Şem ü Pervane, Ahmed ü Mahmud, Ferruhname, Siyer-i Nebi, Fal-i Kur’an, Şehrengiz


FUZULÎ (1495-1556)

Asıl adının Mehmet, babasının adının Süleyman olduğu bilinmekle beraber hangi tarihte ve nerede doğduğu hakkında kesin bilgi yoktur. Mevcut kaynaklar onun 1495’te Bağdat civarında doğduğunu, 1556’da veba salgınında vefat ettiğini kaydetmektedir. Bilindiği kadarıyla onun hayatı Kerbelâ, Hille, Necef ve Bağdat’ta geçmiştir. Arapça ve Farsçayı bu dillerde kusursuz eser yazabilecek ve şiir söyleyebilecek derecede öğrenmiştir. Fuzulî, Kanunî Bağdat’ı fethedince, padişaha kasideler takdim etmiş, ayrıca Bağdat seferine katılan şairlerden Hayalî Bey ve Taşlıcalı Yahya Bey’le de tanışmıştır.

Edebî kişiliği
Kanunî daha Bağdat’tan ayrılmadan Fuzûlî’ye maaş bağlanacağına dair söz verilmiş, fakat sonradan bu maaş gündelik 9 akçe gibi onun azımsadığı bir miktardan ibaret kalmış, bunu üzerine şair ünlü “Şikâyetnâme”sini kaleme alarak memnuniyetsizliğini dile getirmiştir.
Âlim bir şair olan Fuzûlî şiir hakkındaki görüşlerini Türkçe divanının önsözünde “İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar yıkılıp gider.’’ sözleriyle dile getirmiştir. Fuzûlî’ye göre şiir, insanı yücelten İlâhî bir hediyedir. Güzellik ve aşk anlayışıyla birlikte devrinin ruh ve bedenle ilgili düşüncelerini “Sıhhat u Maraz”da, tasavvufî nitelikte nasihatçiliğini “Rind ü Zâhid”de, tasavvuf felsefesiyle dünya ve hayat görüşünü ise başta “Leyla vü Mecnun” mesnevisi olmak üzere divanlarındaki çeşitli şiirlerde ortaya koymuştur. Fuzûlî aşkı, ıstırabı, dünyevî zevk ve zenginliklerin boşluğunu ve ölüm düşüncesini olağanüstü bir lirizm ve sanat gücüyle ifade etmiştir. Bu yönüyle o, aşk ve ıstırap şairidir. Kasidelerinde ağır ve külfetli olan dili gazellerinde ve Leyla vü Mecnun mesnevisinde sade, tabii ve yapmacıksız bir özellik gösterir. Bu sadeliği içinde dili sanatkârane kullanan Fuzûlî, kelime tekrarlarından ve zengin ses unsurlarından ustalıkla yararlanmıştır.

Fuzûlî, gazellerindeki derinlik, samimiyet, hissîlik ve lirizme mukabil kasidelerinde fikir ve söz oyunlarına çok başvurur. Kasidelerinde söz sanatları, gazellerinde mâna sanatları hâkimdir. Kasideleri, bütün yapı taşları görünen mimari eser gibi dört başı mâmur bir plastik güzelliğe sahiptir. Fuzûlî kasideler de yazmakla birlikte en çok, gazel türünde şiirler yazmıştır. O, aşk duygularının en iyi, gazel tarzıyla söyleneceğine inanmaktadır. Manzum ve mensur birçok eseri vardır. Fuzûlî, İslâm kültür ve edebiyatının üç büyük dili olan Arapça, Farsça ve Türkçeye hâkimdir. Bu üç dille de şiirler yazmış, şiirleri ayrı ayrı divanlarda toplamıştır.
Gençlik şiirlerinde Azeri lehçesinin özellikleri görülür.

Eserleri:
Divan: Arapça Divan, Farsça Divan, Türkçe Divan, 
Mesnevi: Leylâ vü Mecnûn, Beng ü Bade, Heft-câm (Sâkinâme), Sıhhat u Maraz( Hüsn ü Aşk) 
Mektup: Şikâyetname
Diğer Eserleri: Hadîs-i Erbain Tercümesi, Sohbetü’l-Esmâr, Hadîkatü’s-Süedâ, Mektuplar, Rind ü Zâhid, Enîsü’l-Kalb (Kaside)

Leyla vü Mecnun: Türk, İran ve Arap edebiyatlarında Fuzûlî’ye asıl şöhretini sağlayan bu eser, Türk edebiyatının klasik döneminde yazılmış mesnevilerin en güzelidir. Eserde platonik aşk anlatılır. Beşeri aşktan ilahi aşka geçiş işlenir.

Beng ü Bade: Afyonla şarabın karşılaştırılarak şarabın üstün tutulduğu 440 beyitlik bu mesnevi Fuzûlî’nin mesnevi tarzındaki ilk denemesidir. Şah İsmail’e ithaf edilen eser, bazılarına göre Osmanlı Padişahı II. Bayezid ile Şah İsmail arasındaki mücadeleyi sembolize etmektedir.

Sohbetü’l-Esmar: Fuzûlî’ye ait olduğu henüz kesinlik kazanmamış 200 beyitlik bir mesnevidir. Eserde bir bağda meyvelerin konuşmaları, kendilerini övmeleri ve tartışmaları anlatılarak insanların da gerçek değerlerini düşünmeden boş yere anlaşmazlıklara düştükleri alegorik bir şekilde ifade edilir.

Hadikatü’s-Süeda: Arada bazı manzum parçaların da yer aldığı mensur bir eserdir. Kitapta Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesi anlatılmaktadır.

Mektuplar: Fuzûlî’nin Şehzade Bayezid başta olmak üzere değişik kişilere yazdığı beş mektubunu içerir. Bunlar arasında en tanınmışı “Şikâyetnâme” adlı mektubudur. Şair, bu mektubunda 16. yüzyıl sosyal yaşamından kesitler sunar. Eserde devlet kuruluşlarındaki çalışma düzeni ve devlet memurlarının rüşvetçiliği, sahtekârlığı ve hırsızlığı ağır bir dille eleştirilir. Nükteli bir anlatımın olduğu eserde ağır bir dil ve sanatlı bir anlatım kullanılmıştır.

 

LEYLA VE MECNUN’UN ÖZETİ

Mecnun’un babası bir kabile reisidir. Ama arkasında yerine bırakacağı bir varisi yoktur. Allah, bir gün onun dualarını kabul eder ve bir oğlu dünyaya gelir. Çocuğa “Kays” adını takarlar. On yaşına ulaşınca sünnet edip okula yollarlar.

Kays okulda kendisi gibi bir öğrenci olan Leyla’yı görür. Bir bakışta birbirlerine âşık olurlar. Kays’ın Leyla’ya karşı olan yakından ilgisi okulda dedikoduya yol açar. Leyla’nın annesi dedikoduları duyunca kızını azarlar ve bir daha okula göndermez. Kays, okula gelip Leyla’yı göremeyince büyük bir üzüntü yaşar ve günlerce ağlar. Adı Kays iken “Mecnun”olur.

Mecnun ’un arkadaşları güzel bir bahar gününde kır gezintisi yapmak isterler. Gönlü üzüntüyle dolu Mecnun ’u eğlendirmek, neşelendirmek için yola koyulurlar. Konak yerine geldiklerinde Leyla onlardan önce arkadaşlarıyla oraya gelmiş ve orada çadırını kurmuş bulunmaktadır. İki sevgili göz göze geldiklerinde bayılıp yere düşerler. Kız arkadaşları Leyla’yı ayıltıp hemen evine götürürler. Arkadaşları tarafından ayıltılan Mecnun eve dönmek istemez.

Mecnun çölde tek başına kalır. Arkadaşları olan biteni gidip Mecnun ’un babasına anlatırlar. İhtiyar, oğlu için çöllere düşer. Mecnun ’u bulduğu zaman, “Leyla bizim evde seni bekliyor. ”, diye kandırıp eve getirir. Evde annesi, Mecnun ’a öğütler verir. Öğütler kâr etmeyince babası, Leyla’yı babasından istemek için yola koyulur.

Leyla’nın babası Mecnun ’un deliliğini gerekçe göstererek kızını vermez. Şayet deliliği iyileşirse bu kararından döneceğini, o zaman kızını Mecnun ’la evlendirebileceğini belirtir. İhtiyar, evine eli boş dönünce oğlunun iyileşmesi için her söyleneni yerine getirir. İhtiyara en son çare olarak oğlunu Kâbe ’ye götürmesi öğütlenir. İhtiyar oğlunu bir tahtırevana yerleştirerek bir umutla Kâbe’nin yolunu tutar.

Mecnun Kâbe ’de aşk hastalığından kurtulma yerine bunun daha da artırılması yönünde Allah ’a duada bulunur. Bu duruma tanık olan ihtiyar, çaresiz bir biçimde ortada kalır. Mecnun babasından ayrılarak çölün yolunu tutar.

Mecnun yolda rast geldiği bir dağa gönül derdini açar. Bir gün avcının elinden bir ceylan yavrusunu bir başka gün de bir güvercini avcıya bedellerini ödeyerek kurtarır.

Leyla, babasının evinde çaresizdir. Gönül derdini sırasıyla muma, pervaneye, aya, melteme, buluta açar; ama bunlardan gönül derdine bir deva bulamaz.

Leyla bir gün yolda İbn-i Selam adlı zengin bir adamla karşılaşır. İbn-i Selam bir görüşte Leyla ’ya âşık olur. Adam yollayıp Leyla’yı babasından istetir. Leyla İbn-i Selam ’la nişanlanır.

Araplar arasında Nevfel adlı bir yiğit vardır. Bu kişi kahramanlığı ve cesareti ile şöhret bulmuş bir komutandır. Bir mecliste Mecnun ’un şiirlerini duyar, onun acıklı aşk öyküsünü de dinleyince Mecnun ’a acır ve yardım etmeye karar verir. Mecnun ’u çölde arayıp bulur, ona makamında bir yer verir.

Nevfel, Leyla’nın babasına bir ültimatom yollayarak, Mecnun ile Leyla’nın evlendirilmesi konusundaki emrini bildirir. Leyla’nın babasının mensup olduğu kabile, bu isteğe savaşla karşılık verir.

Mecnun, savaşta kendisi için çarpışan Nevfel’in tarafını tutması gerekirken Leyla’nın babasının mensup olduğu kabilenin askerlerinin galip gelmesini ister. Bu yüzden hiçbir savaşta yenilmemiş olan Nevfel bu savaşta bir türlü galip gelemez. Bu durum Nevfel'e bildirilir. Nevfel, Mecnun ’ayardım etmekten vazgeçer, onurunu kurtarmak için düşmanına bir kez daha saldırır. Bu sefer muzaffer olur. Ama yeminini yerine getirerek Leyla ile Mecnun ’u evlendirmez.

Mecnun, sevgilisini görmek için dilenci kılığındaki bir ihtiyarla anlaşarak kendisini zincire vurup sevgilisinin bulunduğu yere gider. Bir başka kez de gözlerini bağlayıp “Ben körüm, dünyayı göremiyorum. ” diyerek bu bahaneyle sevgilisinin bulunduğu yere gidip gizlice onu seyreder.

İbn-i Selam Leyla ile evlenir. Ama Leyla gerdek gecesi uydurduğu bir öykü ile İbn-i Selam’ı kandırıp korkutur. Onunla ilişkiye girmez.

Mecnun ’un Zeyd adlı vefalı bir arkadaşı vardır. Zeyd de Mecnun gibi bir güzele, Zeynep adlı birisine âşıktır. Zeyd, Mecnun ’a İbn-i Selam’la Leyla’nın evlendiği haberini getirir. Mecnun sevgilisine sitem dolu bir mektup yazar. Zeyd, İbn-i Selam’a muskacı olduğunu, Leyla’nın derdine deva bulacağını söyleyerek ondan Leyla ile baş başa kalma iznini alır. Zeyd, Mecnun ’un mektubunu Leyla’ya verir. Leyla da yazdığı yanıt mektubunda İbn-i Selam ’la halvet etmediklerini ve gönlünün hâlâ Mecnun ’da olduğunu söyleyerek sevgilisini rahatlatmaya çalışır.

Bir gün Mecnun ’un babasına şöyle bir acı haberi iletirler: “Leyla’nın babası, kızını dillere doladığı için Mecnun’u kabile reisine şikâyete gitmiş ve Mecnun ’un öldürülmesini istemiştir. ” İhtiyar, bu acı haberi işitince Mecnun ’u bulmak için çöllere düşer.

Mecnun, babasının eve dönme isteğini reddeder. Babası Mecnun’daki bazı olağanüstü halleri görünce ona nasihat etmekten vazgeçerek onu kendi haline bırakır.

Evine yalnız başına dönen ihtiyar, kısa zamanda bu dünyaya gözlerini kapar. Mecnun, vefasız bir avcıdan babasının ölüm haberini duyar, mezarına giderek gözyaşlarını döker.

Bir gün Mecnun çölde gezerken kendisi ile Leyla’nın resimlerinin çizili olduğu bir levha görür. Hemen Leyla’nın resmini siler, kendi resmini bırakır. Bu duruma tanık olan birisi bunu yadırgar. Mecnun seven ile sevilen arasında bir ikiliğin bulunamayacağını, sevgilinin ruh, kendisinin ise ona vücut olduğunu söyleyerek kendisini savunur.

Mecnun, çölde yabani hayvanlarla arkadaşlığın ötesinde bir ilişki kurar. Adeta onları yöneten bir hükümdardır.

Mecnun, karanlık bir gecede sırasıyla Merkür’e, Merih’e ve Allah’a yalvararak onlardan gönül derdine bir çare bulmalarını ister. O gecenin sabahında en yakın arkadaşı Zeyd onu ziyarete gelir ve ona İbn-i Selam’ın ölüm haberini getirir. Mecnun, rakibi olan İbn-i Selam’ın ölüm haberini işitince ağlamaya başlar. Zeyd, bu duruma şaşırır; onun sevinmesi gerekirken üzülmesine bir anlam veremez. Mecnun, Zeyd’e her ikisinin de Leyla’ya âşık olduklarını ama İbn-i Selam’ın canını verip sevgiliye kavuşmasını kıskandığını belirterek ağlamasına bir gerekçe gösterir.

Leyla, eşi İbn-i Selam’ın ölümünden sonra baba evine döner. Orada İbn-i Selam'ı bahane ederek asıl aşkı, yani Mecnun için gözyaşı döker.

Leyla’nın kabilesinde bir gece göç çanı çalar. Herkes alelacele yola koyulur. Leyla da üzerinde mahmeli olan bir deveye biner. Gönül derdini deveye anlatmaya başladığı sırada deve kervandan ayrılır, çölün yolunu tutar. Gün ağarıp Leyla uyanınca kervandan ayrı düştüğünü anlar. Çölde yol iz bilen birisini aramaya başlar. Farkında olmadan Mecnun ’la karşılaşır. Yabancının Mecnun olduğunu öğrenince çok sevinir. Kavuşmanın sevinciyle kendisini Mecnun ’a sunar. Ama Mecnun bu aşk teklifini reddeder. Çünkü tuttuğu aşk yolunda olgunlaşmış, mecazî aşktan ilahi aşka ulaşmıştır. Leyla sevgilisinin bu yeni halini önce yadırgadıysa da sonra anlayışla karşılar. Kendisini aramaya çıkmış kervan bekçisi ile kabilesine döner.

Leyla, evine döndüğünde onulmaz aşk yarası yüzünden hastalanır, yatağa düşer. Ölüm kapısını çalmak üzere iken gönül derdini annesine açar. Ona bu sevdada Mecnun ’un hiçbir suçunun olmadığını söyler. Sevgilisini temize çıkardıktan sonra dünyaya gözlerini kapar.

Leyla’nın ölüm haberini Zeyd’den öğrenen Mecnun, onunla Leyla’nın mezarına gider. Mezarı kucaklar ve “Leyla!” diyerek ruhunu orada teslim eder. Mecnun’u Leyla’nın mezarına defnederler. Zeyd, mezarlığı türbe haline getirerek o kutsal mekânın bekçiliğini üstlenir.

Zeyd, bir gece mezarın toprağına dayanmış vaziyette uyuduğunda rüyasında Leyla ile Mecnun ’u cennette görür. “Bunlar kimdir?” diye sorunca, derler ki: “Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ'dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."


BÂKÎ (1526-1600)

Asıl adı Mahmud Abdülbâki olan sanatçı, 1526 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş, 1600 yılında yine bu şehirde vefat etmiştir. Babası Fâtih Camii müezzinlerinden olan şair, fakir bir ailenin çocuğu olarak gençliğinin ilk yıllarında çırak olarak saraçlık mesleğine girmiştir.
Okumaya düşkün olduğundan, medrese eğitimi almış, eğitiminin yanı sıra şiirle uğraşmıştır. Dönemin usta şairleriyle tanışmış, onlara nazireler yazarak yeteneğini göstermiştir.
16. yüzyılın usta şairlerinden Zatî’nin Bayazıt Camii avlusundaki dükkânı İstanbul’daki şairlerin toplantı yeriydi. Bâkî, bu dükkâna sık sık giderek hem gazellerini Zatînin tenkidine sunmuş hem de Zatî’nin şiirlerine söylediği nazirelerle kendi şiir dilini olgunlaştırmıştı.
İstanbul başta olmak üzere Mekke gibi değişik şehirlerde kadılık yapmış, Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerinde bulunmuştur. Çok arzu ettiği hâlde şeyhülislam olamamıştır. Meslek hayatındaki iniş çıkışlara karşılık devrini yaşadığı dört hükümdar zamanında hep el üstünde tutulmuştur.
Kanuni döneminde çağının en büyük şairi sayılarak kendisine “Sultânü’ş-şuarâ” unvanı verilmiştir. Şöhreti ve eserleri Anadolu ve Rumeli’yi aşıp Azerbaycan, İran ve Irak’tan Hicaz’a, nihayet Hint saraylarına kadar yayılmıştır.
Bâki, ufak tefekti, kara kuru idi, biraz da kargayı hatırlatacak kadar çirkindi. Çirkinliğinden ve babasının müezzin olmasından kaynaklı kargazade olarak anılmıştır.
Eşinin ismi de Tûti’dir Bu durum o dönemin şairlerince hicvedilmiştir.
Çirkin olmasına karşın son derece neşeli, esprili, zeki ve hoş sohbet olduğu bilinir.

Edebî kişiliği
Bâkî, şiirde söyleyiş tarzında yenilik yapmış, imâle ve zihaf denilen dil kusurlarını en aza indirmiştir. Şiirlerinde aruz kusurlarını okuyanın dil zevkini incitmeyecek derecede azaltmıştır. 
Şöhret kazanmış birçok kasidesi olmakla beraber o, her şeyden önce bir gazel şairidir. Onun bu sahadaki üstünlüğü sonraki devirlerde de hep kabul edilmiştir.
Bâkî, gazellerinde hayatın zevklerini terennüm etmiş, insanın fani ömrünü elinden geldiğince aşk, içki ve eğlence meclislerindeki zevklerle gününü gün edip değerlendirmesini benimseyen bir felsefeye tercüman olmuştur. 
Onun şiiri manevî ıstırap ve acılar etrafında dönen çağdaşı Fuzûlî’nin şiirlerinden bu yönüyle ayrılır. 
Bakî, derin ve büyük ıstırapların şairi olmak yerine hayatın zevk ve eğlencelerine yönelmiş bir şiir ustasıdır. 
Bâkî, şiirini ince hayaller, nükte ve tevriye başta gelmek üzere türlü edebî sanatlarla işleyip zenginleştirmiştir.
Bâkî, Osmanlı’nın 16. yüzyıldaki ulaştığı büyüklüğü şiir alanında temsil eden ve yansıtan usta bir sanatçıdır. O bir yandan Osmanlı ordusu ve hükümdarlarının savaşlarını tantanalı şiirlerde yüceltirken, bir yandan da çok ince aşk ve tabiat şiirleri söylemiştir. 
Onun şiirlerinde coşkun bir lirizm yoktur, o şiirlerinde duygudan çok, akla önem vermiştir.
Bâkî’nin şiirlerinde tasavvufî izler görülmez. Aşağı yukarı her büyük şairin divanında bulunan tevhid, münâcât, na’t gibi dinî ve tasavvufî içerikli şiirler Bâkî’nin divanında yoktur. Yaşadığı hayatı anlatmayı amaç edinen sanatçı, bu amaçla tasavvufi terimleri bir araç olarak kullanmıştır.
Bâkî'nin şiirlerinde tabiat ve İstanbul’dan çizgiler sıklıkla yer alır. Onun manzumelerinde devrinin zengin hayatı ve görkemi kolaylıkla hissedilir. 
Şiirinde İstanbul Türkçesini kullanan şair, zaman zaman halk söyleyişinden de yararlanmıştır.
Temiz ve ahenkli bir üslûba sahip olan Bâkî, divan şiirine bir söyleyiş kudreti ve rahatlığı kazandırmıştır. Kanunî Sultan Süleyman’ın Zigetvar’da ölümü (Eylül 1566) üzerine daima himayesini gördüğü bu büyük sultana duyduğu samimi bağlılığını ve onun yüce şahsiyetini dile getiren ünlü “Kanuni Mersiyesi”ni yazmıştır.
Divan’ının dışında “Fezâil-i Mekke” ve “Fezâilü’l-cihâd” gibi Mekke’nin ve cihadın faziletlerinin anlatıldığı mensur tercüme çalışmaları vardır.


BAĞDATLI RUHÎ (Ö. 1605)

Asıl adı Osman olan sanatçı, Bağdat’ta doğmuş, yine orada yaşayıp vefat etmiş bir şairdir.

Edebî kişiliği
Şiirlerinde tasavvufun izleri görülmektedir. Ancak o, tasavvufu bir fikir ve bilgi olarak değil, bir heyecan ve duygu olarak ele almıştır. 
Sade bir dille, sanat endişesinden uzak bir söyleyişle şiirler yazmıştır. 
Şiirleri nazım tekniği bakımından zayıftır.
“Divan”ı bulunan sanatçının en tanınmış manzumesi “Terkib-i Bend’idir. Bu eser, asırlarca beğenilerek okunmuş, Tanzimat döneminde Ziya Paşa ve Şeyh Galib bu esere nazire yazmıştır.
Şair bu şiirde, devrinin kusurlu ve eksik yanlarını, din ve ahlak sahasındaki ikiyüzlülüğü, kötülükleri işlemiştir. 
Bu eseriyle o, sosyal eleştirinin ilk şairi olarak adlandırılabilir.


HAYÂLİ (Ö. 1557)

Vardar Yenicesi’nde doğmuş, küçük yaşlarda şiir söylemeye başlamış bir şairdir. Sonradan İstanbul’a yerleşmiş ve burada şöhrete kavuşmuştur. Sancak Beyliği görevinde bulunan Hayâlî 1557’de Edirne’de vefat etmiştir.

Edebî kişiliği
Hâyalî, heyecan ve hisse çok değer veren bir şairdir. 
Tasavvufi şiirleri olmakla birlikte tasavvufi bir şair değildir. Tasavvufi görüşleri şiirlerine bir heyecan ve temel felsefe olarak yerleştirmiştir.
Çeşitli batınî inançlara da ilgi duymuş ve bağlanmıştır.
Baki’ye kadar ki dönemin en önemli ve ünlü ismidir.
Divan şiirinin bütün inceliklerini bilen ve ustaca kullanan şair, aşkı ve rindliği işlemiş, şiirlerine ince fikirleri, yüksek anlamları, renkli hayalleri yerleştirmiştir. 
Şiirlerinde mahalli çizgiler, deyimler ve samimi bir söyleyiş vardır. 
Sade bir dille şiirlerini yazmıştır.
Şairin sadece Divan’ı vardır.


TAŞLICALI YAHYA (Ö. 1582)

Asıl adı Yahya’dır. Arnavut asıllı olan sanatçı, devşirme olarak İstanbul’a gelmiş, yeniçeri ocağında eğitim görmüş ve yükselmiş bir şairdir.
Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’nın katledilmesi üzerine yazdığı mersiye meşhurdur. Bu mersiye nedeniyle padişahın himayesini kaybeden sanatçı, Bosna taraflarına gitmiş, 1582’de Bosna’da ölmüştür.

Edebî kişiliği
Sade bir dil, akıcı bir üslupla güzel kaside ve gazeller söylemiştir. Ancak o, mesnevileriyle tanınmıştır. Hamse sahibidir. 
Fuzuli’den sonra bu yüzyılın en büyük mesnevi şairidir.
Hamsesindeki mesneviler “Şah ü Geda, Usulname, Gencine-i Raz, Gülşen-i Envar, Yusuf ve Züleyha”dır.
Şair, mesnevilerinin konularını İran edebiyatından almamış, kendi oluşturmuştur. Bu yönüyle eserleri orijinaldir. Eserlerinde mahalli renk ve çizgilere çokça yer vermiştir.
Yusuf ve Züleyha, Türk edebiyatında bu isimle yazılan mesnevilerin en değerlisi ve başarılısı kabul edilmektedir.


NEV'İ

Asıl adı Yahya olan sanatçı, Malkara’da doğmuş, eğitimini İstanbul’da tamamlamış, değişik görevlerde bulunmuş, Sultan III. Murad’ın hocalığını yapmıştır.
Edebî kişiliği
Sade, yapmacıksız bir üslupla âşıkane ve tasavvufi gazeller söylemiş, otuz kadar esere imza atmıştır. 
Hikmetli söz söylemeye düşkün olan Nev’i, kelime oyunlarına, söz sanatına ve süse pek önem vermemiştir. 
Onun sade, süsten uzak, kolay anlaşılır ve akıcı bir dili vardır.


GÜVAHİ (?-1520)

Pend-name: Nasihatname
Kenzül-Bedayi: Yavuz Sultan Selim adına Türkçe atasözlerinin derlendiği eseridir.

KARA FAZLI

Bu yüzyılda mesnevi türünde başarılı eserler vermiş da önemli bir sanatçıdır.
1563’de vefat eden sanatçının “Gül ü Bülbül” mesnevisi çok beğenilmiştir. Bir aşk hikâyesini işleyen eserde güzel buluşlar, sade ve ahenkli bir dil, samimi bir anlatım vardır.


17. YÜZYIL

Türk edebiyatının kendi kimliğini bulduğu bir dönemdir. Osmanlı devletinde başlayan siyasi gerilemeye karşılık, bu yüzyıl edebiyatında gelişme ve yükselme devam eder. İran edebiyatını taklit etme ve örnek tutma alışkanlığı, özellikle bu yüzyılda terk edilmiş. Türk şairleri, kendilerini İran şairleriyle eşit hatta onlardan üstün görmeye başlamıştır bu yüzyılda. Nef’i ve Nâbî bu yüzyılın en önemli şairleridir. Ayrıca Şeyhülislam Yahya, Naili, Neşâti, Nevizade Atâî gibi şairler yetişmiştir bu dönemde.


NÂBÎ (1642-1712)

17. yüzyılın Nef’i’den sonra en büyük şairidir. Asıl adı Yusuf olan sanatçı,
1642’de Urfa’da doğmuş, eğitimini burada tamamlamış, daha sonra İstanbul’a gelmiş, 1712’de İstanbul’da vefat etmiştir.

Edebî kişiliği
Edebiyatımıza düşünce şiiri çığırı açmıştır. Bu açıdan o, hikemi şiirin kurucusudur. 
Didaktik, yani öğretici şiirin en başarılı şairlerindendir. 
Eserlerinde duygu ve hayal yerine düşünceye önem vermiştir. Bu nedenle şiirlerinde heyecan ve duygular azdır. 
Günün olaylarını, çağının haksızlıklarını, huzursuzluklarını edebiyat ve sanattan taviz vermeden işlemiştir. 
Nâbî’ye göre şiir, günlük hayatın içinde olmalı, hayattan ve insanlardan kopmamalıdır. Bunun için Nâbî’nin şiirleri hayat içinde karşılaşılan sorunlara çözümler üreten, yer yer öğütler veren ve yol gösteren bir yapıdadır.
Şiirlerini hakîmane bir eda ile söyleyen sanatçı, bunlarda sanat unsurlarından uzak durmamıştır. 
Şiirlerinin dili dönemine göre bir hayli sadedir. Rahat ve kolay bir söyleyişi vardır. 
Bazı hikmet sözleri atasözü gibi kabul edilmiş ve günümüze kadar gelmiştir. 
Manzum ve mensur birçok eseri vardır. 
Şiirlerinde sade, açık ve akıcı bir dil kullanan Nâbî, nesirlerinde hayli ağır bir dil kullanmıştır.

Eserleri:

  • Türkçe ve Farsça Divan
  • Tuhfetü’l Haremeyn
  • Hayriyye,
  • Hayrabad,
  • Surname,
  • Tercüme-i Hadis-i Erbain,
  • Münşeat,
  • Fetihname-i Kamaniçe

 

Hayriyye: Oğlu için yazdığı öğütler kitabıdır. Mesnevi tarzında yazılan eser, dini, millî, ahlaki ve insani öğütleri içerir. Hikemi tarzın en güzel örneklerinden bindir. Bu yönüyle didaktik bir eserdir. Sanatçı, devrin hayatını, sosyal anlayışını da bu eserinde başarılı bir şekilde ortaya koymuştur.

Hayrabad: İçinde masalsı öğelerin olduğu bir mesnevidir. Eser, Ferüdittin Attar’ın “İlahiname” isimli eserinden hareketle yazılmış dört bölümden oluşan bir mesnevidir.

Surname: IV. Mehmet’in sehzadeleri için yapılan sünnet düğünü ve eğlencelerini hikâye ve tasvir eden mesnevidir.

Tuhfetü’l Haremeyn: Nabi’nin Hac seyahatnamesi. Nabi bu eserini Hac’a gidemeyenler, Hicaz’ı göremeyenler için tertip etmiştir.

 

NEF’İ (1570-1635)

Aslı adı Ömer olan sanatçı, Erzurum’da 1570’de doğmuş, İstanbul’a gelmiş ve burada 1635’te hicivlerinden dolayı Sadrazam Bayram Paşa’nın emriyle öldürülmüştür. İstanbul’da padişah ve vezirlere yazdığı kasidelerle tanınmıştır.
Edebî kişiliği
Divan şiirinin kaside alanında başarılı olmuş ve bu türde üstat kabul edilmiştir. 
Kasidelerinin özellikle "nesib” kısmında çok başarılı olmuştur.

Övgü ve yergilerinde sınır tanımayan sanatçı en güzel “fahriye”leri yazmış, sanat kudreti bakımından kendini İran şairlerinden üstün görmüştür.
Gazellerinde de başarılı olan sanatçı, gazellerinde sağlam bir dil ve ifade, güzel tasvir ve hayallere yer vermiştir. 
Şiirlerinde iç ve dış musikiye büyük önem vermiş, söz oyunlarına çok fazla ilgi göstermemiştir.
Övgülerinde çok abartılı olan şair, gördüğü hatalar ve küçüklükler karşısında da aynı derecede hicvedicidir. 
En yüksek makamdakiler bile onun hicivlerinden kurtulamamış, bu durum, onun ölümüne neden olmuştur. 
Şiir diline yeni bir ahenk ve musiki kazandırmıştır. Bu nedenle Şiirlerinde zengin bir musiki, düşünce ve bilgiyle yoğrulmuş sanatlı bir ifade vardır.
Anlamda açıklığa önem veren sanatçı, sözü kusursuz söylemeye özen göstermiş ve bunda başarılı olmuştur.

Eserleri:
Farsça ve Türkçe Divan, 
Siham-ı Kaza, 
Tuhfetü’l Uşşak

Siham-ı Kaza: Nef’î’nin hicivlerini topladığı eserinin adıdır. Sihâm-ı Kaza, kasîde, terkîb-i bend, mesnevî, kıt’a gibi değişik nazım şekillerinden meydana gelmiş ve araya nesir parçaları da katılmıştır. Nef’î, eserinde babası dâhil sadrazamları, vezirleri, bütün devlet büyüklerini, şairleri, sanatkârları; kısaca devrin ismi duyulmuş bütün ünlü kişilerini hicvetmiştir.


NAİLÎ (Ö. 1666)

İstanbul’da doğan ve asıl adı Mustafa Çelebi olan Nailî, iyi bir eğitim görmüş, divan kâtipliği gibi değişik memuriyetlerde bulunmuş, 1666 yılında İstanbul’da ölmüştür.

Edebî kişiliği
Gazel tarzına yeni bir söyleyiş, yeni bir tarz, yeni bir hava getirmiştir. 
Sebk-i Hindi tarzının divan edebiyatındaki ilk temsilcisidir. 
Bu akımın etkisiyle şiirlerine anlamı yoğun bir şekilde yerleştirmiştir. 
Şiirlerinde ağır bir dil kullanmıştır. Farsça üçlü, dörtlü tamlamalardan yararlanmıştır. 
Şiirde dış ahenkten çok, iç ahenge ağırlık vermiştir. Sözcük ve deyimlerin seçilişine büyük dikkat göstermiş, şiirlerini bir kuyumcu titizliğiyle işlemiştir. 
Şiirlerinde gereksiz hiçbir sözcük kullanmadığı gibi, uzun da yazmamış, veciz söylemeyi başarmıştır. 
Şiirlerinde anlama ve üsluba çok önem vermiştir. 
Daha çok gazelleri ile tanınmıştır.


NEVİZADE ATÂÎ (1582-1635)

17. yüzyılın en önemli mesnevi şairlerinden biridir. 1582’de dünyaya gelen şair, iyi bir eğitim görmüş, medreselerde hocalığın yanında değişik yerlerde kadılık da yapmıştır. Atâî, kısa süreler dışında ömrünü İstanbul’dan uzakta, Balkanlardaki çeşitli kadılıklarda geçirmiştir. Kaynaklardan anlaşıldığına göre güzel konuşan, nükteli ve alaycı bir insandır.

Edebî kişiliği
Gazel ve kasidede başarılı olmakla birlikte asıl başarısını ve gücünü mesnevilerinde göstermiştir. 
Dili oldukça ağır ve külfetli olan şairin gazellerinde Fuzûlî, Nev’î ve Bâkî’nin etkileri görülür. 
Mesnevilerinde çok kullanılmış konular yerine yeni konuları ele almıştır. 
Yer yer mahallî hayatı, halkın yaşayış ve törelerini dile getirmiş, özellikle İstanbul’un değişik manzaralarını ve güzelliklerini ortaya koymaya çalışmıştır. 
Hatta hikâyeler içinde bazı gerçek olaylara da yer vermiştir. Böylece mesnevilerine yerli unsurlar katarak İran mesnevi geleneğinden kurtulmayı denemiştir.

Eserleri:
Hamse sahibidir. Hamseleri “Âlemnümâ (Sâkinâme), Nefhatü’l-Ezhâr, Sohbetü’l-Ebkâr, Hefthân, Hilyetü’l-Efkâr”dır. Atâî’nin bu eserleri dışında, devrinde yaşayan bazı kişiler hakkında yazılmış 100 beyit kadar tutan “Hezliyyât”ı, yarım kalmış bir “Siyer-i Veysî Zeyli”, sekiz mektuptan oluşan bir de “Münşeât”ı vardır.


AZMİZADE HALETÎ (1569-1630)

1569’da İstanbul’da yaşamış, iyi bir eğitim görmüş, kadılıktan sonra kazaskerlik yapmış, yine İstanbul’da 1630’da vefat etmiştir. Zekâsı, yeteneği ve gayretiyle yirmi bir yaşında tahsilini tamamlayarak müderris olmuş, daha sonra Süleymaniye müderrisliğine getirilmiştir. Rumeli kazaskerliğine kadar yükselmiş ancak bu meslekte başarılı olamamıştır. Tayin edildiği kadılıklarda bir iki yıldan fazla duramamış, sık sık yer değiştirmiştir. Meslek hayatındaki bu başarısızlığı, onun zamanla karamsar bir psikoloji içine düşmesine yol açmıştır.

Edebî kişiliği
Şiirlerinde de yaşadığı hayattan, değerinin bilinmediğinden ve haksızlıklara uğradığından sık sık şikâyet ettiği görülmektedir. 
Kaside ve gazellerinde kudretli bir şair olan Azmizade Haleti, özellikle rubaileriyle adını duyurmuştur. 
Sanatçı, rubai türünde divan şiirinin en büyük üstadı kabul edilmiştir. Azmîzâde’nin rubailerinin toplamı 900-1000 civarındadır.


NEŞÂTÎ (Ö. 1674)

Asıl adı Ahmet olan sanatçının yaşamıyla ilgili bilgiler sınırlıdır. Edirne’de doğmuş ve yine orada 1674’te vefat etmiştir. 
Divan’ında kasideler daha çok olmakla birlikte o, şairliğini gazelleriyle göstermiştir. 
Sebk-i hindi tarzı gazelleri ile sevilen bir şairdir.
Sade bir dille, zarif bir üslupla, titiz bir sanatçı tavrıyla başarılı gazeller yazmıştır. 
Sanatçının 187 beyitlik Hilye-i Enbiya ve 144 beyitlik Şehrengiz’i vardır.


ŞEYHÜLİSLAM YAHYA (1552-1643)

1552’de İstanbul’da doğan sanatçı, değişik yerlerde müderrislik ve kadılık yapmış, Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerinden sonra şeyhülislam olmuş, 1643’te İstanbul’da vefat etmiştir.

Edebî kişiliği
Gazel nazım şeklinde üstat olarak tanınmış, onun bu alandaki başarısı daha sonra Nedim gibi bir şair tarafından bile kabul ve takdir edilmiştir.
Baki ile Nedim’i birbirine bağlayan şairdir.
Lirizm ile nükteyi yoğuran bir şairdir.
Gazel üstadı kabul edilir. Gazelleri zarif, şuh ve âşıkanedir. 
His ve hayal âlemi zengin olan sanatçı, söz oyunlarına, şekil sanatlarına pek önem vermemiştir. 
Dili zamanına göre bir hayli sadedir. 
Divan’ının dışında dinî, tarihî ve edebî konularda risale ve tercümeleri de vardır.


18. YÜZYIL

Divan edebiyatının son büyük sanatçılarının çıktığı dönemdir. Bu yüzyıldan sonra divan edebiyatı, ikinci derecedeki sanatçıların elinde orijinalliğini yitirmiştir. Bu yüzyılda “Mahallileşme akımı” önemli bir edebî harekettir. Bu akımla yerli ve millî özellikler kazanmaya başlayan edebî eserler halk zevkini ve dilini yansıtır hâle gelmiştir. Ayrıca bu yüzyılda Türklere özgü bir nazım şekli olan şarkı çok rağbet görmüştür. Nedim ve Şeyh Galip bu yüzyılın ve edebiyatımızın en önemli şairleri arasında yerini almıştır.


NEDİM (1681-1730)

Asıl adı Ahmet’tir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Müderrislik, İbrahim Paşa’nın kütüphanesinde müdürlük yapmıştır. Lale Devri’ne tanık olmuştur. 1730 Patrona Halil isyanında ölmüştür.

Edebî kişiliği
Divan şiirine yenilik getirmiş, bu şiirin soyut dünyasından çıkarak dış dünyayı ve duyguları gerçek yönleriyle vermeye çalışmıştır. 
Halk zevkinin inceliklerine dikkat etmiş halk deyimlerini ve söyleyişlerini şiirlerinde kullanmıştır. 
İstanbul Türkçesi onunla büyük ölçüde şiir dili hâline gelmiştir. 
Kasideden çok, gazel ve şarkı türünde başarılı olmuştur. 
Şiirlerinde bazı kuralların dışına çıkarak şiire yenilikler getirmiştir. 
Klasik şiirin mazmunlarının yanında yem mazmunlar oluşturmuştur. 
Tasavvufla ilişkisi olmayan, hikmetli sözler söylemeye merak duymayan bir şairdir. 
Şiirlerinde maddi ve beşeri bir aşkı, şen şakrak ve çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir. 
Kudretli tasvirleri, ince hayalleri ve güzel anlatımıyla yaşadığı Lale Devri’ni ve eğlencelerini başarılı bir şekilde anlatmıştır. 
Yaşamı hep neşeli yanlarıyla gören sanatçı, şiirlerinde hüzün ve kedere yer vermemiştir. Şarkı türünün gelişip yaygınlaşmasında büyük rol oynamış, “şarkı şairi” olarak anılmıştır. 
Mesnevi yazmamıştır.
Mahallileşme akımını canlandıran şairdir.
Gazelleriyle ünlüdür. 
Hece veznini de kullanış birkaç tane koşma ve türkü yazmıştır.
Kasidelerinde İstanbul’un tabiat güzelliklerini, İstanbul yaşamını ve aşk duygularını tasvir ve ifade etmiştir. 
Farsça şiirleri de olan şairin hece vezniyle bir de türküsü vardır. 
Divan’ı vardır.

 

ŞEYH GALİP (1757-1799)

1757 yılında İstanbul’da doğan ve asıl adı Mehmet olan şair, 1799’da İstanbul’da vefat etmiştir. Konya’da bir süre eğitim görmüş, İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi’nde üç yıllık çileden sonra Mevlevi dedesi olmuştur.

Edebî kişiliği
Divan şiirinin son büyük üstadı kabul edilmiştir. 
İlk şiirlerinde Esed, sonraki şiirlerinde Galip mahlasını kullanmıştır. 
Üslup bakımından Sebk-i Hindi akımının etkisinde kalmış ve bu tarzı, şiirlerinde başarıyla uygulamıştır. Hint üslubundan dolayı kapalı, ilk başta rahatça anlaşılmayan şiirler söylemiştir. 
Şiirlerinde ses ve söz güzelliğine önem vermiş, kendi bulduğu mecazlarla şiire yeni bir hayal gücü kazandırmıştır.
Duygu, düşünce ve heyecanlarını ustalıkla dile getiren lirik bir şairdir. 
Nedimle mahalli yaşamı yansıtan ve halka yaklaşan anlayışa uzak kalmakla birlikte, zaman zaman halk deyişlerine ve söyleyişlerine de yer vermiştir. Sade bir dille şarkılar da yazmıştır.
Duygu ve düşüncelerini birtakım hayaller, sembollerle anlatmıştır. 
Hece ölçüsü ile bir şiir yazmıştır.
Divan’ının dışında “Hüsn ü Aşk” adlı tasavvufi mesnevisi vardır.

Hüsn ü Aşk: Nâbî’nin Hayrabad’ını beğenmediği için yazdığı bir mesnevidir. Eserde tasavvufi bir aşk işlenir. Eserdeki bütün kahramanlar birer sembolden ibarettir. Hüsn, Allah’ı, Aşk, Allah sevgisine ulaşmak isteyen dervişi, mekteb-i edep dergâhı, Molla-yı Cünun dervişi, Gayret, çabayı, İsmet, dürüstlüğü, Kalp Kalesi, gönlü temsil eder. Aşk yani mürit, bütün engelleri aşarak Hüsn’e yani Allah sevgisine ulaşır.

 

HÜSN Ü AŞK’IN ÖZETİ

Hüsn, Hüsn-i Mutlak’ın yani Allah’ın sembolüdür. Allah, Hüsn’de tecelli etmiştir. Güzelliktir. Bu güzelliğe yönelişin ifadesi ‘Aşk'tır. Aşk saliktir. “Seyr ü süluk”a. çıkmıştır. Hüsn’ün güzelliğine kapılan Aşk, ona ulaşabilmek için türlü zorlukları göze alır. Dervişin vahdede ulaşabilmek için çıktığı Seyr ü süluk’ta karşılaştığı zorlukları göze alması ve masivadan kurtulması Aşkın yolculuğu ile sembolize edilmiştir.

Hüsn de Aşk da Muhabbet Oğulları Kabilesi'ne aittirler. Muhabbet Oğulları Kabilesi, tasavvufî anlamda tarikatı sembolize eder. “Mekteb-i edeb ”de ders görürler. Bu onların dergâhıdır. Bu mektepte Molla Cünün’dan ders alırlar. Molla Cünun mürşittir. Onlara yol göstericidir. İrşat ettirendir.

Aşkın lalası Gayret onu hiçbir zaman yalnız bırakmaz; bu yolculukta her zaman yanındadır, ona destek olur. Gayret, çabayı sembolize eder. Hüsn’ün dadısı İsmet’tir. İsmet, ihlâsı samimiyeti, doğruluğu, dostluğu bir de namusu, iffeti temsil eder. İki aşığın çok yakınlaşmalarına engel olur.

Bu iki âşık zaman zaman Nüzhet-geh-i Mana"da buluşurlar. Mana mesiresi anlamına gelen bu bahçe çok güzeldir. Burada Havz-ı Feyz ‘in kenarına oturup eğlenirler. Feyz havuzu coşan, bereketli, verimli bir havuzdur.

Hayret kabile ulularındandır. İki âşığın birleşmesine engel olmaya çalışır. Sühan ise iyi niyetlidir. Eserin en ilginç kahramanıdır. Sühan, Hüsn’ün denetiminde, Aşkın yolculuğunda mekânlara göre şekil değiştirerek Aşk’a yardımcı olur. Aşk’a gizlice müdahale eder. Aşkın vuslata ulaşması için yolculuğunu kolaylaştırır. Tasavvufta dervişin vahdete ulaşması, insan-ı kâmil olabilmesi için ona yol gösterecek bir mürşide ihtiyacı vardır. İşte bu eserde Sühan, mürşid-i kâmildir. Aşk’a bu yolculukta her türlü yardımı yapar, ona yol gösterir. Ayrıca bu yardımı Hüsn’ün yani Allah’ın denetiminde yapması ona ayrı bir değer verir. O habercidir, elçidir. Şekil değiştirebilen olağanüstü, kutsal bir varlıktır.

Aşk, kabilenin ileri gelenlerinden Hüsn’ü istediğinde kabilenin ileri gelenleri vuslatın bu kadar kolay elde edilemeyeceğini anlatarak bunun için Diyar-ı kalp ’e gitmesi gerektiğini söylerler. Diyar-ı kalp yine ayrı bir semboldür. Gönlü simgeler. Diyar-ı kalbe gidip orada Kimya’yı bulup getirmelidir.

Kimya tasavvufta önemli bir değere sahiptir. Kimya gizli bir ilimdir. Sihirlidir. Herkes onu anlayamaz. Ayrıca tasavvufta kimyanın Allah’ın sırlarından olduğu ve ancak Allah katında yücelen kişilere nasip olacağına inanılır. Yani Aşk bunu bulup anladığında Allah katma yükselecektir.

Aşk, çıktığı bu yolculukta birçok engelle, meşakkatlerle karşılaşır. Yanında yalnız Gayret vardır. Dev kuyusuna düşer. Sühan ihtiyar kılığında gelir ve tılsımlı iple onları kurtarır. Gam harabelerinde kışın cadının elinde tutsak olur. Sühan yine ihtiyar kıyafetiyle gelir ve Aşk’a kurtulmanın yolunu öğretir. Ayrıca Aşk’a Hüsn’den bir kılıç ve bir at (aşkar) getirir. Buradan da kurtulan Aşk, Derya-yı Ateş'e gelir. Bu ateş denizinde sadece mumdan gemiler ve acımasız devler vardır. Buradan da tılsımlı hediyeleri sayesinde Gayret’le kurtulur. Yola devam ederler ve Çin ülkesine varırlar. Bir bahçeye varırlar. Sühan papağan kılığında gelir ve Aşk’ı Çin padişahının güzel, kan dökücü kızı Hüşruba'ya karşı uyarır. Fakat Aşk bu uyarıyı dikkate almaz ve kıza âşık olur. Hüşruba eserde nefsi simgeler. Aşk, nefsine yenik düşmüştür ve kıza âşık olmuştur. Çünkü kız tıpkı Hüsn’e benzemektedir. Sühan sülün kıyafetiyle gelir ve Aşk’ı tekrar uyarır. Fakat bir işe yaramaz. Kız, kılıcı çalar ve Gayret Te Aşk’ı Zat’üs-süver kalesine hapseder. Bu kale de sihirlidir. Buradan da ancak Sühanın bülbül kılığında gelip akıl vermesi ile kurtulur. Fakat artık Aşk yalnızdır. Yanında ne aşkar ne de Gayret vardır. Aşkı bir bitkinlik sarar. Vuslata eremeyeceğini düşünür ve ümitsizliğe düşer. Sühan bu sefer de ihtiyar bir tabip kılığında gelir ve Aşk’ı iyileştirir. Onunla Diyar-ı Kalbe doğru yola çıkarlar. Sonunda padişahın sır dolu sarayına gelirler. Sır perdesi aralanır. Gayret, Hayret, İsmet, Sühan ve Molla Cünun oradadırlar. Sühan sırrı açıklar. Kendisinin yol boyunca Aşk’a değişik kılıklarda yardım ettiğini söyler ve kendi sırrını açıklar. Aşk, vardığı diyarın şehriyarının Hüsn adlı bir padişah olduğunu görür. Gerçekte Hüsn, Aşk’tır; Aşk da Hüsn’dür. Sühan, Aşk’ı Hayret’e teslim eder ve olaylar son bulur.

Aşk bu yolculuk sonunda içsel olgunluğu ulaşmıştır. Bu, bir arayış yolculuğudur. Yolculuk sırasında Hüsn’ü arayan Aşk, aslında Hüsn’ün kendisinden başka bir şey olmadığını fark etmiştir. Çünkü Aşk, Hüsn’ü kalbinde bulmuştur. Aşkın kalbinde mecazî âşk vasıtasıyla ilahi aşk doğmuştur. Hüsn bir mecazdır. İlahî aşka ulaşabilmek için bir köprüdür. Hüsn, aslında Allah’ın bir yansımasıdır. Yani Allah, Hüsn’de taalluk etmiştir. Hakikate ulaşan Aşk, kemal makamına yani “Fark-i Sani” ya da “Cem’ul Cem” makamına ermiştir. Vahdet’e yani Allah’ın birliğine ulaşmıştır. Her şeyin vücud-ı mutlak’ın, yani Allah’ın tecellisi olduğunu anlamıştır ve fenafıllahdL ulaşır. Kendini de Allah’ın varlığı içinde yok eder. İkilikten kurtulur.

 

SÜNBÜLZADE VEHBİ (Ö. 1809)

Maraş’ta doğan sanatçı, kadılık görevlerinde bulunmuş, ömrünün son yıllarını İstanbul’da geçirmiş ve 1809’da burada vefat etmiştir.
Edebî kişiliği
Kasidelerinde Nefî’yi, gazellerinde Bâkî ve Nâbî’yi taklit eden şair, daha çok mesnevileriyle tanınmıştır. 
Kolay söyleyen, sağlam ve kuvvetli bir dili vardır. 
Anlam ve şekil sanatlarına çok fazla yer veren sanatçı, duygu ve heyecanları ve fikirleri bakımından büyük bir şair değildir.
Eserleri:
Lutfiyye, Tuhfe-i Vehbi, Nuhbe-i Vehbi, Şevkengiz

Lütfiye: Oğluna yazdığı nasihatnamedir.
Tuhfe-i Vehbi: Türkçe yazılmış, manzum bir sözlüktür.


ENDERUNLU FAZIL (1759-1810)

Doğum tarihi bilinmeyen Enderunlu Fazıl, 1810 yılında vefat etmiştir. İstanbul’da iyi bir eğitim alan sanatçı Halep defterdarlığı gibi önemli görevlerde de bulunmuştur. 
Mesnevi tarzında yazdığı manzum hikâyelerle tanınmıştır. 
Mahallileşme ve halka yaklaşma akımının önemli temsilcilerinden sayılır.
Eserleri:
“Hubanname”, “Defter-i Aşk”, “Çenginame” “Zenanname” en tanınmış mesnevileridir.


FITNAT HANIM (Ö. 1780)

Yaşamı hakkında net bir bilgi yoktur.
Kendisine dair bilinenler, baba tarafı ile kocasının kim olduğu ve ölüm tarihinden öteye gitmez. Hayatının birçok yönleri gibi doğum tarihi belli olmadığından gerçek yaşı tespit edilemeyen Fıtnat Hanım 1780 yılında İstanbul’da ölmüştür. Fıtnat Hanım, birçok şeyhülislam ve şair çıkaran eğitimli bir aile içinde medrese eğitimi almadan klasik edebiyat için gerekli bilgi ve görgüyü kazanarak sanat kabiliyetini geliştirmek gibi bir imkânı elde etmiş nadir Osmanlı kadınlarından biridir.

Edebî kişiliği
Nazım tekniğine olan hâkimiyeti, ifade kuvveti şiirlerinde kendini gösterir. 
Kaside ve benzeri geniş çerçeveli manzumelerden çok, gazel, kıt’a, rubai gibi küçük hacimli şiirler yazmayı tercih etmiştir. 
Tarih düşürmede usta bir şairdir, ancak o asıl sanat değerini aşk ve hikmet vadisindeki şiirlerinde ortaya koymuştur. 
Klasik edebiyatta gelmiş geçmiş kadın şairlerin içinde nazım tekniğine en hâkim, ifadesi en pürüzsüz ve kuvvetli olanı sanatçıdır. 
Çoğunu 1747’den sonra yazdığı şiirlerinde çoğunlukla bülbül, gül, şebboy, nergis, sünbül, ruh, hat etrafında toplanan mazmunları işlemiştir. 
Şiirinin gelişmesinde nazire tarzı önemli bir yer tutar. 
Şairliğinde dikkat çeken bir taraf da lugaz ve muamma yazmaktan çok hoşlanmasıdır.


ESRAR DEDE (1748-1796)

Asıl adı Mehmet’tir
Şeyh Galip’ten etkilenmiştir
Arapça, Farsça, Latince ve İtalyanca öğrenmiştir.
49 yaşında kazancıdedeliğe yükseldiğinde ölmüştür.
Şiirlerinde sağlam ve pürüzsüz bir dil kullanmıştır.
Eserleri:
Türkçe Divan, Tezkire-i Şuara-yı-Mevleviye, Lügat-ı Talyan


AZİZ EFENDİ (?-1798)

Tanzimat döneminde çok okunmuştur.
Eski masal anlayışı ile modern masal anlayışı arasında bir köprü gibidir.
Muhayyelet isimli hikâye kitabı ile tanınır.
Muhayelet: Binbir gece masallarına benzer. Dili sadedir. Şark hikâyeciliğinin özelliklerini taşır. Eserde yer yer cinler, periler, olağanüstü olaylar, büyülü gerçek hayat hikâyeleriyle, farklı mekanlarda gizemli bir şekilde el alınmıştır.



19. YÜZYIL

Bu yüzyılda divan edebiyatı çökmeye ve çözülmeye başlamıştır.
Nedim ve Şeyh Galip’le en yüksek dereceye çıkan divan edebiyatı bu yüzyılda büyük bir sanatçı yetiştirememiştir.
Sünbülzade Vehbi, Enderunlu Vasıf, Akif Paşa, Leyla ve Şeref Hanımlar bu yüzyılda yetişen son divan şairleri arasında gösterilebilir.
Yüzyılın ikinci yarısında divan geleneği yerini Batı tarzı edebiyata bırakmıştır.


ENDERUNLU VASIF (Ö. 1824)

Asıl adı Osman olan sanatçı, enderunda yetiştiği için Enderunlu ya da Enderunî lakabıyla tanınmıştır. III. Selim döneminin son yıllarından başlayarak saray çevresinde önemli görevlerde bulunmuş, en son haceganlık rütbesiyle saraydan ayrılmıştır. Ne zaman doğduğu bilinmeyen sanatçı 1824 yılında vefat etmiştir. Divan’ı vardır.
Edebî kişiliği
Nedim’in etkisinde olan sanatçının dili sade, üslubu içten ve doğaldır.
Mahallileşme akımının bu yüzyıldaki en önemli temsilcisidir.
Şiirlerinde İstanbul’un önemli bir yeri vardır. İstanbul Türkçesi başta olmak üzere İstanbul’un gezinti yerleri, halkın giyim kuşamı, binicilik, cirit ve ok atma gibi geleneksel yönleri onun şiirlerinin en çekici yanlarıdır.
İstanbul kadınlarının konuşmalarını şiirlerinde en çok yansıtan şairdir.
Şiirlerinin büyük bir kısmı tehzil yani alay ve taklit özelliği gösterir.
19. yüzyılda şarkı türünde en çok eser veren sanatçıdır. Nedim’den sonra bu türü en çok kullanan şairidir.


KEÇECİZADE İZZET MOLLA (1785-1829)

Devrin son üstadı kabul edilen sanatçı 1785’te İstanbul’da doğmuş, medrese eğitimi görmüş, müderrislik ve kadılık yapmış, 1829’da Sivas’ta vefat etmiştir.
Kasideden çok, gazel ve mesnevi alanında başarılı olmuştur.
Sultan II. Mahmut’ın dostudur.
Divan şiiri ile Tanzimat şiiri arasında köprü gibidir.
Aruzun yanında hece veznini de kullanır.
Sade bir dili vardır.
Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ına nazire olarak Gülşen-i Aşk’ı yazmıştır.
Eserleri:
Bahar-ı Efkâr, Hazan-ı Asar, Mihnetkeşan, Gülşen-i Aşk

Mihnetkeşan: İzzet Molla bu eserinde Keşan’a sürgüne giderken yolda gördüklerini ve Keşan’da geçen günlerini anlatır. Eser mahalli hayata ait manzaraları ve kişileri anlatması, mizahi ve hicvedici bir hava taşıması bakımından dikkat çekicidir.

Gülşen-i Aşk: Küçük bir aşk hikâyesidir. Şeyh Galip’in “Hüsn ü Aşk’’ mesnevisinden ilham alınarak yazılmıştır.


AKİF PAŞA (1787-1845)

Adem Kasidesi ve torunu için hece ölçüsü ile yazdığı mersiye ünlüdür
Edirne’ye sürülmüş, Hicaz’da ölmüştür.


LESKOFÇALI GALİP

“Tuna” gazetesinde yazılarını yayımlamıştır
Şiirlerinde Namık Kemal’i hayranlık duymuştur.
Tasavvuf kavramları şiirlerinde göze çarpar
Gazellerinde filozofça bir tavır görünür
Şiirlerinin tamamı ölümünden sonra yayımlanmıştır.


LEYLA HANIM

Mevleviliğin etkisinde olan Leyla Hanım’ın şiirlerinde genel olarak beşerî aşk ağır basar. Yaşadığı dönemde mersiye ve şarkıları beğenilerek okunmuştur. Şiirlerini Divan’ında bir araya getirmiştir. Ne var ki bir şair olarak 19. yüzyıl divan şiirine yeni bir söyleyiş getirememiştir.


ŞEREF HANIM

Mevlevi tarikatına mensup Şeref Hanım’ın Mevlana ve Mevlevi büyükleri için yazılmış şiirleri vardır. Şiirlerinde yenilik yoktur, ancak onun şiirleri eskinin başarı tekrarı olarak değerlendirilebilir. Çünkü şiirlerinde aruza hâkimdir, kusursuz söyleyişi duygu ve hayal inceliği bakımından Leyla Hanım’dan başarılıdır.

 

NESİR TÜRÜNDE ESER VEREN SANATÇILAR

15. YÜZYIL
Bu yüzyılda nesir, konuşma dilinin bir adım önünde kısa cümleler, yalın bir üslupla sade nesir örnekleri çerçevesinde değerlendirilebilir. Bunun yanında sayıca az da olsa farklı türlerde İlmî ve edebî üslupla kaleme alınmış sanatlı nesrin ilk örnekleri verilir. Bu eserler arasında dinî, tasavvufi ve dinî-destanî konulu eserler çoğunluğu oluşturur. Bu yüzyıl eserlerinde nitelik ve' nicelik bakımından bir zenginleşme vardır.


Âşıkpaşazade (1400-1502) 
1400’de Amasya yakınlarındaki Elvan Çelebi köyünde doğmuştur, asıl adı Derviş Ahmet’tir. Baba tarafından soyu Âşık Paşa’ya kadar ulaştığından bu sanı kullanmıştır. Orduyla değişik savaşlara katılmış, Üsküp’te bir süre görev yaptıktan sonra İstanbul’a dönmüş, burada vefat etmiştir. Kısa ve yer yer devrik cümlelerden oluşan yazı dili, konuşma diline çok yakındır.
Eserleri:
Tevarih-i Al-i Osman


Sinan Paşa (1438-1486)

İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey’in oğludur. Asıl adı Yusuf Sinaneddin’dir. 1438’de Bursa ya da Edirne’de doğmuş, 1486’da İstanbul’da vefat etmiştir.
İyi bir eğitim görmüş, Edirne’de müderrislik (Profesörlük) yapmış, Fatih Sultan Mehmet’e hocalık yapmış dünyanın en tanınmış matematikçisi ve astronomu Ali Kuşçu ile birlikte çalışmıştır. Fatih tarafından vezirlik makamına getirilmiştir.
Şiirler de yazan sanatçı, nesir alanında tanınmıştır.
Divan nesir diline ilk sanatlı niteliği kazandırmıştır. Süslü ve sanatlı nesrin en önemli temsilcisidir. Secili, sanatlı, ahenkli bir nesir dili oluşturmuştur. Onun nesri bütün süs ve gösterişe karşın hem derin, felsefi ve tasavvufî hem de şiirsel özellikler taşır. 
Türkçe eserlerin yanında Arapça eserler de yazmıştır. 
Nesirlerinde her tür sözcük oyunlarına başvurur, Arapça ve Farsça sözcükleri sıklıkla kullanır, uzun cümlelere yer verir.
Eserleri:
Tazarrunâme, Maarifname (Nasihatname), Tezkiretü’l Evliya

Tazarrunâme: Yalvarışlar kitabı anlamına gelir. Kitap Allah’a dua etmek, ona yalvarmak ve yakarmak için yazılmıştır. İçinde manzum parçaların da yer aldığı felsefi, tasavvufî bir eserdir. Varlığın aslını bulmak için yazılan eser dinî, ahlaki ve felsefi hikâye ve öğütlerle zenginleştirilmiştir. Tazarruname, sanatlı Divan nesrinin ilk ve en güzel örneklerindendir.
Marifetname: İslami ahlâk üzerinde durulur. Bir nasihatnamedir.


Mercimek Ahmed

Yaşamı ve kişiliği hakkında bilgi çok azdır. 15. yüzyılda yaşadığı ve II. Murat adına “Kâbusname” adlı eseri Farsçadan Türkçeye çevirdiği bilinmektedir. 
Bu yüzyılda süslü nesrin karşısına Türk dilinin konuşma diline yakın, canlı, açık, sade, kısa cümleli nesrini çıkarmış. 
Türkçeyi konuşma diline yaklaştırmıştır.
Eserleri:
Kâbusname
Kabusname: II. Murat’ın isteği üzerine Farsçadan tercüme edilmiş bir eserdir. İran hükümdarlarından Keykavus’un oğlu Geylan Şah’a siyaset, ahlak, hayat bilgisi, çeşitli ilim ve sanat konularında verilen öğütleri içerir.


Yazıcıoğlu Ahmet Bican (ö. 1465)

Yaşamıyla ilgili pek fazla bilgi yoktur. Hacı Bayram Veli’nin öğrencisidir. Kendisi, “Enver’ül Aşıkin adlı eserini Gelibolu’da tamamladığını söylemiştir.
Eserleri:
Envar’ül Aşıkin, Dürr-i Meknun, Acaib’ül Mahlûkat, Münteha, Bostan’ül Hakaik


Firdevsi-i Rumî (1453-1512)

Uzun Firdevsi olarak da anılan sanatçının bugünkü adı Edincik olan Aydıncık’ta dünyaya geldiği söylenmektedir Yaşamıyla ilgili bilgiler çok sınırlıdır. Kaynaklara öre öğrenimini Bursa’da tamamlamıştır. Felsefe, şiir, tıp gibi pek çok konuya ilgi göstermiş, tarih ve edebiyat konularında kırk kadar kitap yazmıştır. Bursa, Manisa İstanbul’da, en çok da Balıkesir’de yaşamıştır.
1512’de vefat etmiştir.
Eserleri:
Süleymanname, Davetname, Silahşörname, Satranç-name, Hayat u Memat, Vilayetname-i Hacı Bektaş Veli

16. YÜZYIL

Divan nesrinin dikkate değer eserleri bu dönemde verilmiştir. 15. yüzyılda ilk örnekleri verilen tarih yazıcılığı bu asırda artış gösterir. Bunun yanında vezir ya da ünlü komutanlardan birinin savaşlarını anlatan “gazavat-name” adlı eserler ilk defa bu yüzyılda kaleme alınır.
Belli bir seferi ya da bir kalenin fethini anlatan “fetihname, gazaname, zafername” gibi adları taşıyan eserler de bu yüzyılın önemi örnekleridir.


Lamiî Çelebi (1472-1531)

16. yüzyılda yaşayan sanatçı, Bursa’da doğmuştur. Asıl adı Mahmut’tur. 1472’de doğduğu sanılan sanatçı, Bursa’da medrese eğitimini tamamladıktan sonra tasavvufa yönelmiştir. Resmi görev kabul etmemiş, eserleriyle geçimini sağlamış, 1532’de Bursa’da vefat etmiştir. 
Aynı zamanda şairdir. Özellikle mesnevi alanında çalışmıştır. 
“Vamık u Azra” adlı mesnevisi; gelenek ve görenekleriyle, semtleri, mescit ve camileri, doğal güzellikleriyle 
Bursa’yı anlatan “Şehrengiz”i bu alanda önemlidir. Cümleleri sade, kısa ve canlıdır. 
Nesir eserlerinde yer yer şiir de söyler. Divan nesrinin önemli temsilcileri arasında yerini almıştır. 
Fars şairi Molla Cami’den birçok eser çevirmiş, bu nedenle Cami-i Rum (Rum Cami’si) olarak anılmıştır. 
Sade nesrin önemli temsilcilerindendir.
Eserleri:
Nefehatü’l Üns, Mecmaü’l Letaif, İbretname, Münazara-ı Bahar ü Şita, Şehrengiz-i Buruşa, Ferhatname, Risale-i Bal, Risale-i Aruz, Hüsn-i Dil


Kemalpaşazade (1468-1534)
Edirne’de doğmuş, 1534’te İstanbul’da vefat etmiştir. Asıl adı Ahmet’tir. İbn-i Kemal olarak da bilinir. Edirne’de iyi bir eğitim alan sanatçı, kadılık ve kazaskerlik yaptıktan sonra Zembilli Ali Efendi’nin ölümünden sonra şeyhülislam olmuş, ölümüne kadar bu görevde kalmıştır.
Hem şiir hem nesir türünde eserler vermiştir. En önemli eserleri “Yusuf u Züleyha” mesnevisi ile “Tevarih-i, Al-i Osman” adlı tarih kitabıdır.
Eserleri:
Yusuf u Züleyha, Nigaristan, Tevarih-i Al-i Osman


Sehi Bey (1468-1548)

Edirnelidir. Edirne ve İstanbul’da çeşitli görevlerde bulunmuş, Kanuni’nin şehzadeliği sırasında onun divan kâtipliğini yapmıştır. Edirne’de 1548’de vefat etmiştir. Aynı zamanda şair olan sanatçı, Anadolu’da yazılan ilk şairler tezkiresi olan “Heşt Behişt” adlı eseriyle tanınmaktadır.
Eserleri:
Heşt Behişt

Heşt Behişt: Sekiz bölümden oluştuğu için bu adı almıştır. 14.ve 15. yüzyıllarda yaşamış 216 şairden söz edilir. Sanatçı, şairlerle ilgili görüş ve hükümlere yer vermemiştir. Kısaca şairlerin hayatını anlatmıştır. Eserinde padişah şairleri, şiir söylemiş vezir ve paşaları, bilgin şairleri, ölmüş şairleri, çağdaşı şairleri ve genç şairleri işlemiştir. Eser sade bir dille yazılmıştır. Bu eserle Anadolu’da tezkirecilik geleneği başlamıştır.


Latifî (ö. 1582)

Kastamonu’da doğmuştur, asıl adı Abdüllatif’tir. 1582’de Mısır’dan Yemen’e giderken bindiği geminin batması sonucu vefat etmiştir. Eğitimini Kastamonu’da tamamladıktan sonra İstanbul’da değişik görevlerde bulunmuştur. Çok sayıda şiir yazmakla birlikte şairler tezkiresiyle tanınmıştır. Onun en önemli eseri, şairlerin biyografilerini içeren tezkiresidir.
Eserleri:
Tezkiretü’ş Şuara (Latifi Tezkiresi), Risale-i Evsaf-ı İstanbul, Füsul-i Erbaa, Subhatü’l Uşşak

Tezkiretü’ş Şuara (Latifi Tezkiresi): Anadolu’da yazılan tezkirelerin İkincisidir. Eserde 308 şaire yer verilmiştir. Eserin orijinal yönlerinden biri, sanatçının ele aldığı şairleri alfabetik olarak sıralamasıdır. Bunun yanında sanatçı, şairlerin psikolojik ve sosyal yönleriyle ilgili bilgilere de yer vermiştir. Latifi, eserin girişinde şiir ve şair hakkındaki düşüncelerini de ifade etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur.


Âşık Çelebi (1519-1572)

Asıl adı Pir Mehmet’tir. Üsküp’te doğmuş, burada eğitim görmüş, eğitimini İstanbul’da tamamlamıştır. Değişik görevlerde bulunduktan sonra Üsküp’te vefat etmiştir.
Nükteleri ve hezel (şaka, nükte, alay) tarzında yazdığı şiirlerle tanınan sanatçı, dil ve edebiyatla ilgilenmiş, çeviri ve telif eserler vermiş, tezkiresiyle (Meşairü’ş Şuara) tanınmıştır.
Eserleri:
Meşairü’ş Şuara, Bursa Şehrengizi, Zigetvarname

Meşairü’ş Şuara: Şairler tezkiresidir. Sanatçının en önemli eseridir; aynı zamanda Anadolu’da yazılan tezkirelerin en önemlilerindendir. Sanatçı, ele aldığı şairlerin karakter özelliklerinin yanında onların hayat ve çevresi hakkında küçük dedikodulara kadar inerek bilgi verir. Şairlerin yaşamını anlatırken sözlerini fıkralarla, hikâyelerle, şairlerle yaşadığı ortak anılarla renklendirmiştir. Eser, seciler ve süslü ve sanatlı ifadelerle dolu ağır bir dille yazılmıştır.


Hoca Sadettin (1536-1599)

1536’da İstanbul’da doğmuş, 1599’da aynı şehirde vefat etmiştir. Yavuz Sultan Selim’in nedimi Hasan Can’ın oğludur. Değişik görevler yaptıktan sonra Şeyhülislam olmuş, bu görevde ölünceye kadar kalmıştır. Özellikle tarihçiliği ile tanınır.
Eserleri:
Tacü’t Tevarih (Osmanlı tarihi), Selimname


Seydi Ali Reis (1498-1563)

Aslen Sinopludur. Küçük yaştan itibaren denizcilikle uğraşmış ve Rodos’un fethinden itibaren donanmanın Akdeniz’deki bütün hareketlerine katılmıştır. Barbaros Hayreddin Paşa ile birçok deniz savaşına katılmış, Kanuni tarafından Mısır donanması kaptanlığına getirilmiştir. Diyarbakır tımar defterdarlığına tayin edilmiş, 1563’te burada vefat etmiştir.
Aynı zamanda şair olan ve “Kâtibi” mahlasıyla ve âşık tarzı gemici türküleri söylemiştir. 
Edebiyatımızın gezi yazı türünde eser vermiş önemli yazarıdır devrine göre açık, sürükleyici bir dil kullanmıştır 
Eserleri:
Mir’atü’l Memalik, Muhit

Mir’atü’l Memalik (Ülkelerin Aynası): Mısır donanması kaptanlığına tayininden başlayarak Hindistan yolculuğuna ve oradan Bağdat’a dönünceye kadar başından geçen türlü maceraları anlattığı eseridir. Sanatçı, gezdiği yerleri, gördüğü ülkeleri bir hikâye havasında anlatır. Bu yönüyle eserde ilginç olduğu kadar tehlikeli olay ve durumlar, akıcı bir dille yazılmıştır. Sanatçı, anlattığı konulan uygun şiirlerle süslemeyi de ihmal etmemiştir. Eser, gezi türünün önemli örneklerindendir.


Piri Reis (1465/70-1554)

Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Piri Reis’in asıl adı Muhiddin Piri’dir. 1465’te Gelibolu’da doğduğu, 1454’te Kahire’de öldüğü söylenmektedir. Denizciliğe korsan olarak başlayan Piri Reis, amcasıyla Osmanlının hizmetine girmiş, birçok görevlerde bulunmuştur. 
Denizcilikle ilgili yazdığı “Kitab-ı Bahriye” ve Amerika kıtasının da gösterildiği haritaları ile tanınmaktadır.
Eserleri:
Kitab-ı Bahriye

Kitab-ı Bahriye: Eser dünya denizciliğinin ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşımaktadır. Gezip gördüğü yerleri başka kaynaklardan da yararlanarak tarihî ve coğrafi özellikleriyle bu eserde anlatmıştır. Aynı zamanda haritalarını da çizmiştir. Nazımla yazılmış, başlangıç bölümünden sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılmış, denizle ilgili gözlem ve deneyimler verilmiştir. Fırtına ve rüzgâr çeşitleri, deniz ve karalar oranı, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu ayrıntılı biçimde anlatılır eserde.


17. YÜZYIL

Bu yüzyıla kadar gelişen nesir, ses ve söz hünerleri gösterilerinde aşırılığa kaçan Veysî ve Nergisi gibi bazı yazarların elinde, sırf ahenk ve sanat amacıyla kullanılan boş, lüzumsuz kelime ve sözlerle uzatılmış, bazen içinden çıkılmaz bir hâle getirilmiştir. Fakat bu yaza azınlıktadır. Türk nesir ustalarının çoğu, eserlerinde aydınların ve halkın anlayabileceği bir dil kullanmıştır Evliya çelebi, Kâtip Çelebi, Koçi Bey, gibi yazarları buna örnek gösterebiliriz.


Evliya Çelebi (1611-1680)

1611’de İstanbul’da dünyaya gelmiş, l680’de vefat etmiştir. İyi bir eğitim görmüş, görev gereği elli yıl gibi uzun bir süre Anadolu, Suriye, Irak, Hicaz, Mısır, İran, Azerbaycan, Kırım, Rumeli, Balkanlar, Macaristan, İsveç, Rusya gibi ülkeleri ve birçok şehri gezmiştir. Bu gezileri sonrasında ünlü eseri “Seyahatname”yi yazmıştır. Bu yönüyle o, edebiyatımızın en önemli gezi yazarlarındandır.
Eserleri:
Seyahatname

Seyahatname: On ciltlik bir eserdir. Eseri dönemin konuşma diliyle yazmıştır. Konuşur gibi yazdığı için yer yer dil yanlışlarına düşmüştür. Eserde gezileri sırasında gördüğü her şeyi (tarihi, coğrafyası, iklimi, doğası, sanat eserleri, insanları, insanların giyinişi. dil ve dinleri, âdetleri) yazmıştır. Ancak eserde yer yer yabancı sözcük ve dil kuralları söz hüneri göstermek için kullanılmıştır. Özellikle kişilerin konuşmaları olduğu gibi yansıtılmıştır. Eserde sadece gözlemlerle yetinmemiş, birçok ilimden, tarih kitaplarından, kanunname ve menkıbelerden yararlanmıştır. Eseri coğrafya, tarih, folklor, dil, etnografya, toplumbilim vb. bakımlardan önemli bir kaynaktır. Eserde 17. yüzyılın toplum yaşamının neredeyse bütün özellikleri vardır.


Kâtip Çelebi (1609-1656)

Asıl adı Mustafa’dır. 1609’da İstanbul’da doğmuştur. Babası asker sınıfından olduğundan başta Bağdat Seferi olmak üzere birçok savaşa katılmış; Bağdat, Diyarbakır, Mekke, Medine, Halep gibi şehirlere gitmiştir. IV. Murat’ın Revan Seferi’ne katılmış, dönüşte İstanbul’da kendini tamamen ilmi çalışmalara adamıştır. 1656’da İstanbul’da ölmüştür. 
Arapça ve Farsçanın yanında Latince ve Fransızca öğrenmiş, deneysel bilimlerin önemi üzerinde durmuştur. 
Tarih, coğrafya ve diğer alanlarda verdiği eserlerde çok ileri derecelerde ilmi metotlar kullanıştır.
Batı’da Hacı Kalfa diye bilinir.
Avrupa’nın o dönemdeki yeniliklerinin memlekete getirilmesi düşüncesini ilk defa ileri sürmüştür. 
Sosyal bilimler alanındaki eserleriyle dünyaca tanınmıştır. 
Başta coğrafya ve tarih olmak üzere birçok alanda eser vermiştir. 
Eserlerinde sade, süssüz, açık bir anlatım ve devrine göre yalın bir dil kullanmıştır. 
En önemli eseri, bir bibliyografya kitabı olan ve Arapça yazılmış olan “Keşfü’z - Zünun” adlı eseridir.
Eserleri:
Keşfü’z - Zünun, Fezleke(Osmanlı Tarihi ile ilgilidir), Tuhfetü’l Kibar(Türk denizciliğinin zaferlerini anlatır), Cihannüma(coğrafya eseridir) Mizanü’l Hak, Düsturü’l Amel, Takvimü’t Tevarih

Keşfü’z – Zünun: Bibliyografya kitabıdır. Bilimin tanımı, amacı, bölümleri, kaynakları üzerine yazılmış bir kitaptır. Kitapta üç yüz kadar bilimin özellikleriyle ilgili bilgi verilmiştir. Ayrıca kitap, 14500 eserin konuları, yazarları ve bu eserler üzerine yazılmış not ve açıklamaları içermektedir.


Naima (1652-1716)

Asıl adı Mustafa olan sanatçı, 1652’de Halep’te doğmuş, 1716’da Mora Savaşı sırasında defter eminliği göreviyle gittiği Patras’ta ölmüştür. Halep’te eğitim gördükten sonra İstanbul’a gitmiş, burada değişik görevlerde bulunmuştur. Devletin resmî tarihçilerindendir. Eseri “Tarih-i Naima”dır.
Sadece tarihle ilgilenmemiş; şiir, astronomi, hatta kimya ile ilgilenmiştir. Fakat asıl ün kazandığı saha tarihçiliktir. 
Tarihçilik anlayışına ve tarih yazımı anlayışına yenilikler getirerek Türk tarihçiliğinde yeni bir çığır açmıştır.
Olayları sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde anlatmış, tahlillerinde insanın psikolojik derinliklerine inebilmiş, canlı tasvirler yapmıştır.
Olayları betimlerken üstün bir anlatım yeteneği göstermiş, karakterleri bir romancı gibi başarılı bir şekilde anlatmıştır.
Eserlerinde sade, doğal, canlı bir dil kullanmıştır.
Eserleri:
Tarih-i Naima
Tarih-i Naima: 1591 -1659 yıllan arasındaki olayları yazmıştır. Osmanlının en karışık bu dönemini yazarken yansız davranmış aksaklıkları ve yolsuzlukları çok defa eleştirici ve dokunaklı bir dille yazmıştır. Olayları ve kişileri çözümleme ve tasvirde çok başarılıdır. Oldukça sade, süssüz, doğal ve canlı bir dille yazmıştır eserini.


Peçevi İbrahim (1574-1649)

Macaristan’ın Peç kasabasında 1574’te doğmuş 1649 yılında yine burada ölmüştür. Anne tarafından Sokullu Mehmet Paşa’nın ailesine mensuptur. Değişik görevlerde bulunan sanatçı, tarih üzerine çalışmalar yapmıştır.
Eserleri:
Peçevi Tarihi

Peçevi Tarihi: Eserini yazarken kendinden önce yazılmış tarih kitaplarından, eski gazilerden, devlet büyüklerinin anılarından yararlanmıştır. Birçok savaşa katıldığından, kendi izlenimlerini de yazmıştır. Eser, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışından 1640’a kadar Osmanlı tarihinin en önemli olaylarını işler. Eserde evliya menkıbelerine, gazi ve şehitlerin kerametlerine de yer verir. Sanatçı bu eserinde sade bir dil kullanmıştır.


Koçi Bey

Yaşamıyla ilgili kesin bilgiler yoktur. Boşnak asıllıdır Arnavutluk sınırları içinde bulunan Görice kasabasında doğduğu, küçük yaşlarda İstanbul’a geldiği, saray okulu olan Enderun’da eğitim gördüğü, daha sonra burada hocalık yaptığı söylenmektedir.
Sultan IV. Murat (1623-1640) ve Sultan İbrahim (1640-1648) dönemlerinde sarayda bulunduğu ve bu iki padişaha birer risale sunduğu bilinmektedir.
Koçi Bey, Sultan İbrahim’in son günlerinde emekliye ayrılarak doğduğu yer olan Görice’ye gitmiş, vefatına kadar burada yaşamıştır.
Koçi Bey daha çok, Sultan IV. Murat’a sunduğu “arz”lardan oluşan risaleleriyle tanınmıştır. Bu risaleler
“Koçi Bey Risaleleri” olarak ün salmıştır.
Düz yazılarını bir süs ve sanat olarak değil; anlama ve amaca yönelmiş, sade ve duru bir dille yazmıştır.
Eserleri:
Koçi Bey Risalesi

Koçi Bey Risalesi: Bu risalelerde Osmanlı’nın gerileme ve zayıflama seklerini açık ve cesur bir ifadeyle ortaya koymuştur. Risalelerde sarayın lüzumsuz harcamaları, rüşvet ve iltimasın yaygınlaşması, idaredeki kişilerin ihmalleri, vergilerin yüksekliği ve fikir hayatının gerilemesi, yeniçeri ocağının bozulması gibi düşüncelere yer verilmiş, çözüm önerileri sunulmuştur. Padişah risalede ileri sürülen esaslar çerçevesinde ıslahata başlamış, devlet idaresinde ihmali görülenleri cezalandırmış, rüşvetle mücadele etmiştir.


Nergisî (ö. 1635)

Asıl adı Mehmet’tir. Saray Bosna’da doğmuş, eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelmiş, müderrislik yapmış, kadılık görevi sırasında 1635’te vefat etmiştir.
17 yüzyıl divan nesrinin en büyük ustasıdır. Söz güzelliğini sadelikte değil, aşırı sanatlı ifadede görmüş, ağır bir dille yazmıştır. Nesirlerinde, zamanına kadar kullanılmamış veya çok az kullanılmış, bilinmeyen, alışılmamış Arapça ve Farsça sözcükler kullanmıştır.
Tanzimat dönemine kadar nesirleri erişilmez bir örnek olarak tanınmış ve asırlarca taklit edilmiştir.
Şiirleri nesirlerine göre daha sadedir.
Düz yazılardan oluşan hamsesi vardır. Bu eser, Türk edebiyatının ilk ve tek örneğidir. Bu hamsesindeki eserlerde sanatçı, Osmanlı coğrafyasında geçen olayları işlerken dönemin sosyal yaşamını da başarılı bir şekilde yansıtır.
Eserleri:
Hamse (Meşakku’l Uşşak, İksir-i Saadet, Nihalistan, Kanunu’r-Reşad, El Akvamlü’l Müselleme fi Gazavati’t Mesleme) Horosnâme, Münşeat


Veysî (1561-1627)

Manisa’ya bağlı Alaşehir’de 1561’de doğmuş, değişik yerlerde kadılık yapmış, 1627’de Üsküp’te vefat etmiştir.
Sade bir dille şiirler de yazan sanatçı nesirleriyle tanınır. 
Nergisî ile birlikte süslü nesrin 17. yüzyıldaki en önemli temsilcilerindendir. 
Bu yüzyılda Veysî, Nergisî ile birlikte süslü nesrin en uç noktasına yer alan isimdir.
Eserleri:
Dürretü’t Taç (Siyer-i Veysi), Habnâme, Münşeat,


18. YÜZYIL
Şiir alanında olduğu gibi düz yazı alanında da verimli bir yüzyıldır. Bu dönemde biyografi, tarih ve özellikle sefaretname türünde önemli eserler verilmiştir. Önceki yüzyılın sanatlı söyleyişi yerini yalın bir söyleyişe bırak¬maya başlamıştır. Tarih türünde Naima, sefaretname türünde Yirmisekiz Mehmet Çelebi, dinî ve tasavvufi ilimlerin yanında tıp, astronomi ve matematik gibi ilimlerde söz sahibi olan İbrahim Hakkı bu devrin önemli isimleridir.


Yirmisekiz Mehmet Çelebi (ö. 1732)

Edirne’de doğan sanatçının doğum tarihi belli değildir. 1732’de Lefkoşe’de sürgündeyken öldü. Babası gibi yeniçeri ocağında yetişmiştir. Yirmisekiz Çelebi olarak anılmasının nedeni de yeniçeri ocağında yirmisekizinci ortaya mensup olmasıdır.
İlk Türk diplomatıdır.
Yirmisekiz Çelebi, Sait Mehmet’in babasıdır. Sait Mehmet, İbrahim Müteferrika ile matbaayı getiren kişidir.
1720’de Fransa elçisi olarak Paris’e gitmiş, 1721 Temmuzuna kadar orada kalmıştır. Fransa dönüşünde oradaki anı ve izlenimlerini “Sefaretname” adlı eseriyle kitaplaştırmıştır.
Eser, o günkü Osmanlı’nın Avrupa ve Avrupalıya bakışını göstermesi açısından da önemlidir.
Eseri:
SeferatnameParis ile ilgili gözlemlerini, incelemelerini yazdığı ve padişaha sunduğu eseridir. Eser hatıra ve rapor özelliğini taşır


İbrahim Müteferrika (1647-1745)

Aslen Macar’dır. 1647’de Macaristan’da doğmuş, II. Viyana Kuşatmasından sonraki savaşlarda Osmanlılara esir düşmüş, İstanbul’a geldikten sonra da Müslüman olmuştur.
1745’te İstanbul’da vefat etmiştir. Vezirlerin emirlerini ilgili yerlere duyurma görevinde bulunduğu için kendisine “müteferrika” lakabı takılmıştır. Onu ünlü yapan esas yönü 1719-1720 yılları arasında Osmanlıda Müslümanlar adına ilk matbaayı kurmasıdır. Bu matbaada ilk olarak Arapça-Türkçe bir sözlük olan “Vankulu Lügati” adlı eseri basmıştır. Bunun yanında tarih ve coğrafya alanlarında eserler de bu matbaada basılmıştır.
Eserleri:
Risale-i İslâmiyye, Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem, Füyuzat-ı Miknatisiye

Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-ÜmemOsmanlının Batı karşısında gerilemesinin nedenleri üzerinde durulur. Batılı ulusların tarihleri, askerî teşkilatlan, savaş usulleri incelenir. Bunun yanında Osmanlı Devleti’nin yapısında meydana gelen çarpıklıklar, sakatlıklar ve bunların nedenleri ve düzelme yolları üzerinde durulur.


Mütercim Asım (1755-1819)

Gaziantep’te doğmuş, öğrenimini burada tamamlamıştır. 1789’da İstanbul’a gelmiş, burada padişah III. Selim’in dikkatini çekmiştir. Padişah tarafından kendisine medresede hocalık görevi verilmiştir. II. Mahmut döneminde Selanik kadılığı görevinde bulunmuştur.
Devletin resmi tarihçiliğini (vak’anüvistlik) yapan Mütercim Âsim, doğduğu şehir olan Gaziantep’te bilim adamı ve şair olarak tanınmıştır.
İstanbul’a geldikten sonra Tebrizli Hüseyin bin Halefin “Burhân-ı Katı’” adlı Farsça-Türkçe sözlüğünü Türkçeye çevirdikten sonra padişahın dikkatini çekmiş, Arapça ve Farsçadan yaptığı tercüme eserler kaleme almış, bu nedenle Mütercim Asım lakabıyla anılmıştır. Mütercim Âsım’ın en önemli yönü yaptığı sözlük çalışmalarıdır. Bu çalışmalarıyla Türk sözlükçülüğünün babası olarak anılır.
Eserleri:
Kamus (Arapçadan Arapçaya sözlük), Burhân-ı Katı’, Tuhfe-i Âsım (Arapça-Türkçe manzum sözlük), Âsim Tarihi, Siyer-i Halebî (siyer)


19. YÜZYIL

18. yüzyılda nesirde görülen folklorik söyleyiş bu asırda amaç hâline gelmiştir. Bu dönemde “inşa” geleneğini sürdüren “münşi”ler olmakla birlikte, sade ve açık bir anlatım öne çıkmış, hatta resmî kurumlarca da istenmiştir.
1832’de kurulan “Tercüme Odası” dilde sadeleşme açısından önemi bir adımdır. 
Nesir dilinin sadeleşmesinde 1831 ’den itibaren çıkmaya başlayan gazetelerin de önemli bir rolü olmuş, bazı eserler ilk olarak gazete sayfalarında tefrika edilmiştir. 
Yüzyılın sonlarına doğru Batı kaynaklı teknik terimler de dilimize girmeye başlamıştır.
Bu yüzyılda tezkiresi ve tarih kitabıyla Ahmet Cevdet, Arapça ve Farsçadan yaptığı tercümelerle cilt cilt eserler kaleme alan, devletin resmi tarihçisi olan, lügat yani sözlük çalışmalarıyla tanınan Mütercim Asım önemli nesir yazarlarıdır.


Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895)

1822 yılında Lofça’da doğmuş, 1895’te İstanbul’da vefat etmiştir. İlk eğitimini Lofça’da yapmış, İstanbul’da tamamlamıştır. Matematik, astronomi, tarih, coğrafya gibi bilimlerle uğraşmış, valilik ve kadılık görevinde bulunmuş, Darü’l Muallimin (Öğretmen okulu) müdürlüğünde bulunmuş, Encümen-i Daniş’e (Osmanlı Akademisi) asil üye olarak seçilmiştir.
Vezirlik de yapan Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlının adliye ve hukuk sistemini dönemin ihtiyaçlarına göre düzenlemede önemli bir rol üstlenmiştir. 19. yüzyılın önde gelen devlet ve bilim adamlarındandır. Şiirler de yazmakla birlikte düz yazı alanında eserlerle tanınmıştır. Aynı zamanda ilk Türk romancısı Fatma Aliye Hanım’ın babasıdır.
Eserleri:
Mecelle, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, Tezk Cevdet, Maruzat, Kavaid-i Osmaniye, Belagat-ı Osmaniye

Mecelle: Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığında hukuk alanında uzman bir heyet tarafından hazırlanan Kuran’ın hükümlerinin kanun şekline sokulduğu İslam hukuku kitabıdır.
Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa: Ahmet Cevdet Paşa'nın en tanınmış eserlerindendir. Hz Âdem’den itibaren birçok peygamberin, İslam halifelerinin yanında İkinci Murad’a kadar Osmanlı padişahlarının tarihinden de bahseder.
Tarih-i Cevdet: Ahmet Cevdet Paşa’nın 1854 yılında bitirip Sultan Abdülmecit’e sunduğu eseridir. 12 cilttir. Osmanlı Devleti’nin Osman Gazi’den 1825’e kadar Osmanlı tarihini anlatan önemli bir kaynaktır.

Bu sayfadaki bilgiler Güvender kitabından faydalanılmıştır. Bazı konu/kişiler eklenmiştir.

İLGİLİ İÇERİK

DİVAN EDEBİYATI SANATÇILARI

DİVAN EDEBİYATI KAVRAMLARI

DİVAN EDEBİYATI NAZIM ŞEKİLLERİ

DİVAN EDEBİYATININ ŞAİR VE YAZARLARI

DİVAN EDEBİYATINDA NESİR

DİVAN EDEBİYATINDAKİ EDEBÎ AKIMLAR

DİVAN EDEBİYATI TEST-1

DİVAN EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

Üye Girişi