Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

KÖROĞLU SIRRI : EFSANEDEN HAKİKATE-MİRZA HACIYEV


Heeeey, türk oğulları !
Sevimli kahramanımız Köroğlu hakkında Yüce Tanrının lütfüyle bana açılmış sır kalbimi deşiyor. Yakın gelin. Beni dinleyin.

Köroglu real şahsiyettir. Ama şimdiyece kabül edildiğine rağmen kesinlikle Boludan değildir. Bu yazımda düşüncelerimi sizlerle bölüşerek bunu sübut etmeğe calışacagım. Bu tamamen yeni fikir olduğu için yazıyı okuduktan sonra, eminim ki, taaccüp içinde kalacaksınız. İnanılmaz bir şeyin hakikat gibi kabüllenmesi zamanın işidir ama, fakt faktlığında kalıyor ve onun zamanın mühakemesine ihtiyacı yoktur.

Bu yazıyı yazarak Köroğlu araştırmaçıları sırasına katılmakta bir tek maksatım var: tatlı canını ömrü boyunca tehlükelere atarak kolu gücüne ölmezlik kazanmış kahramanın hakkını , nihayet, kendisine vermek. Bunun için sizlerden küçücük bir zahmet umuyorum; yazının sonuna kadar sabırlı olmak. Çünki benimle birlikte koç Köroğlu için asırların ötesine uzun bir seyahate çıkmak gerekiyor.

Sevdiğimiz hikmetli bir ifade var: tatlı yalandansa acı hakikat iyidir. Aristotele demişler, Platon senin sevimli öğretmenindir, neden onun dediklərine karşı geliyorsun? Demiş ki, Platon bana sevimlidir ama, hakikat ondan da sevimlidir. Demişler hakikat nedir? Demiş ki, hakikat benim dediklerimdir.

Bak, Köroğlu konusunda hakikat da benim dediklerimdir. O hakikate sahiplenmek için ileri, aziz türk oğllarım. Ben size o hakikatı göstereceğim.

Ama o hakikat tatlı mı, acı mı, diyemem. Siz bilirsiniz. Benim görevim bana açılmış hakikatı sizlere bildirrmektir. O kadar.

----------------------

Türk halklarının hemen - hemen hepsinin şifahi edebiyyatında mevcut olan Köroğlu... Tunadan Balkanlara, Sibiryadan Suriyeye kadar çok geniş bir arazide yayğın acaip güzel bir kahramanlık destanı... Araştırmalardan belli olan budur ki, güya zulüm altında ezilmiş halklar zalimlere karşı mübarize eden öyle bir yenilmez kahraman hakkında hayaller kurmuşlar ki, sonunda ozanlar bu hayallerden böyle bir mühteşem destan dizip koşmuşlar. Öyleyse Orta Asyadan Azerbaycana, Türkiyeye kadar büyük bir araziye sepelenmış Köroğlu kaleleri nereden zühur etmiştir? Real kalelerde hayali kahraman?! Kim nerede Köroğlu adına layik azametli bir kale görmüşse oraya kendi sevimli kahramanını “yerleştirmiş” ve halk da bunu kabüllenmiş mi? Halkın hafızası muhkem olduğu kadar da saf oluyor: yalanı sevmez, aslı olmayan ehvalatı real adıyla elekten geçirmez. Nahçıvandakı Elince kalesine Teymurleng kalesi demek mümkün mü?? Ve ya Babekin ikametgahı Şirvanşahlar sarayı idi, derlerse kim inanır? Babek halkın hafızasında Bezz kalesinin sahibi gibi kalmıştır; o kalede yirmi yıldan artık bir müddette yaşayarak araplara karşı savaşsa bile halkın bu günecen de sevimli kahramanı olmasına rağmen hiç kimse o kaleye “Babek kalesi” demiyor. Çünki kalenin adı Babeke kadar Bezz kalesi olmuştur ve halk da hafızasında o adı yaşatmıştır. Şirvanşahlar sarayının ise kendi sahipleri olmuştur. O sarayı Baküde ilk Şirvanşahlar inşa ettirmişler diye sonralar Bakü hanının şerefine bazıları ona “Han sarayı” demiş olsa bile bu gün de resmen “Şirvanşahlar sarayı” adlanmaktadır.

Eğer Köroğlu kalesi bir tane olmuş olsaydı kabüllenerdik ki, o kaleyi o inşa etmiştir. Ama tüm türk coğrafyasına sepelenmiştir bu kaleler. Neden bu kadar çoktur? Adam bir tek Çamlıbelde yaşamıştır diyoruz, o halde diger yüzlerce kalelerde hankı Köroğlu yaşamıştır ? Ömrü boyunca savaşlarda olan ve önünde duracak hiç bir düşmanın olmadığı bir kahramanın bunca kaleler inşa etmesine ihtiyacı ve zamanı olabilir miydi? Köroğlunun reallığı şüphesine yol açan bu sırr nedir? Her bir türk halkı katiyyetle onu kendi kahramanı hisap ediyor ama, herkes gibi birce ömür yaşamış bir adam hankı mücizeyle onlarca halkın evladı ola bilmiştir?

Bak buradaca bir soru ortaya çıkıyor; biz neden böyle hisap ediyoruz ki, o, genclik yıllarından ta ihtiyar çağlarına kadar, yani demek neredeyse otuz-kırk yıl boyunca yalnızca bir kalede yaşamalıymış? Deliler ekin - biçinle, hayvandarlıkla meşğul olmamışlar tabii ki, derslərini verdikleri zulümkarların malından başka hiç kimsenin var - devletini elinden almıyorlardı, kervan basmıyorlardı, o zaman yemek - içmeklerini nereden buluyorlardı? 7777 adam on yıllar boyunca neyle karınlarını doyuruyormuş? Eğer zalim beyleri, hanları öldürdükten sonra onların yerinde kendi adamlarını tayin etmiş olsalardı, anlardık ki, o mahaldan, o vilayetten gelen vergilerle yaşıyorlar; ama Köroğlu zulümkarlarla savaşdıktan sonra delileriyle birlikte Çamlıbele dönüyor, yeyib - içib hoş geçiyorlardı, vessalam. Yani onun devlet kurmak fikri olmamıştı. Hatta uzak seferlere gittiğinde bile oralarda heç bir adamını tayin etmeden sonunda yine Çamlıbele dönüyordü, çünki onun hiç bir devletçilik ideyası yoktu. O halde onun ve delilerinin bir numaralı problemi yemek problemi olmalıydı, bu problemi çözmeden aynı kalede on yıllarca yaşamak zor bir iş olardı. Ona göre de soru çıkıyor: uzak seferlere gittiklerinde tekrar Çamlıbele dönmenin manası var mıydı? Oralarda hiç mi kale bulunmuyormuş? Yeni - yeni kalelerde yaşamakla o hem yeni zalimler “avına” çıkmış olacak, hem de onların hazinelerini eline geçirmekle delilerinin yemek problemini halletmiş olacaktı. Kahramanların da karnı oluyor, çünki karınsız insan olmuyor. Bir de, maksatı yalnız zalimlerin dersini vermek olan Köroğlu anlamaya bilmezdi ki, bir kalenin yan - yöresindeki beyleri, hanları yerlerinde oturtduktan sonra onlar onun korkusundan hiç zaman başlarını kaldıramazdı, o halde neden aynı kalede yaşamağa devam etmeliydi?

Köroğlu hayali bir obraz gibi kabül edilirse onda onun da, delilerinin de yemek problemini nezere almamak mümkühdür, yani önemli olan onun mübarizesidir, hayallerde Kıratın sırtında kanatlar bile olabilir, sonradan yok olsa bile. Ama eğer biz onun bir real şahsiyyet gibi izine düşmek istiyorsak onda itiraf etmeliğiz ki, devlet kurmak fikrinden cok - cok uzak olan Köroğlu için 7777 iğidi onyıllar boyunca aynı kalede oturmakla doyurmak cok müşkül mesele olmalıydı. Demek en basit mantık bunu diyor ki, sevimli kahraman kaleden kaleye, vilayetten vilayete geçmeliydi, bir yerde uzun müddete durmak erzak yüzünden mahva beraber olardı. Yeni kalelerin sahipleri, tabii ki, buna karşı çıkacaktı ve mağlüp olacaklardı, böylece de, o yeni yerlerdeki sade halk da öncekiler gibi onu bir kurtarıcı gibi sevecekti. Şimdi tasavvür ediniz ki, büyük bir atlı deste bu kaleden o kaleye, bu şehirden o şehire tufan gibi geçip gidiyor, önünde hiç bir düşman ordusu duramıyor , Köroğlu adı geldiğinde herkes korkudan tir-tir esiyor ama... ama bu deste geçip gittiği şehirlere, kalelere faktiki sahiplendiği halde oralara hiç bir canişinini tayin etmiyor. Niye? Eğer Köroğlunun işi adaleti berpa etmektirse, zulmü aradan kaldırmaktırsa elinde çok büyük imkanlar olduğu halde kendisi adaletli cemiyyet kurmalı deyil miydi? Tabii ki, diyebilirler o, bir halk isyançısıydı, devlet adamı değildi. Ama yani Babek halk isyançısı gibi meydana atılmamış mıydı? Arap işğalçılarını kovduğu topraklarda kendi adamlarını canişin tayin ederek hürremıler devletini kurmamış mıydı? Ve ya Teymurleng idam olunacağını öğrenince gece beş-on arkadaşıyla dağlara kaçmakla isyana başlamamış mıydı? Moğallardan adım - adım aldığı topraklara, kalelere kendi adamlarını tayin ederek devlet kurmamış mıydı? Razin de halk isyançısı idi ama, çar ordusundan azat ettiği topraklara kendi atamanlarını tayin etmiyor muydu? Bu bütün zamanların yazılmamış kanunudur: düşmanı mağlüp ettiysen hazinesine de, topraklarına da sahip olmalısın, aksi halde savaşın anlamı olmuyor. Eğer Köroğlu isyanı çok kısa bir müddette parlayarak sönen bir halk direnişi olsaydı, o zaman “belki de devlet kurmağa zamanı olmamış adamın” diye bahanesini bulacaktık. Ama o, genclik yıllarından ihtiyar çağlarına kadar büyük bir mücadeleye rehberlik etmiş tecrübeli serkerde idi. Akıllı, müdrik, tedbirli bir serkerde. O halde tam hakkımız var sormağa: niye hiç bir yerde kendi canişinini tayin etmemiştir? Sadece istememiş mi? Akıl alamıyor! İzin veriniz şüpheleneğim: burada neyse doğru değil. Tasavvür ediniz ki, bir güreşçi her yarışta rakiplerini mağlüp ediyor ama, zaferi tatmadan, madalya - falan almadan hemen kaçarak ortalıktan kayboluyor. O güreşci hakkında ne düşünürdünüz?

O zaman akıla bu geliyor ki, Köroğlunun devlet kurmaktan da vacip neyse başka bir maksatı olmuştur. Bu maksatına yetmesi için de Orta Asyadan Azerbaycana, Anadoluya kadar, ve ya aksi istikamete büyük bir araziyi geçmeliymiş. Büyük bir atlı destesiyle yola çıktığı için de gah bu, gah diğer yerlerde düşman koşunlarıyla vuruşmalıymış.

Acaiptir! Bir halk isyancısının başka ne maksatı ola bilirdi ki? Aradığı bir şey varmış belki? Büyük bir hazine mi arıyormuş?

Bu soruya cevap vermek için önce onun hankı yüzyıllıkta yaşaya bileceği ihtimali üzerinde durmalıyız.

Türkiye türkleri de diğer türk halkları gibi “Köroğlu kesinlikle bizimdir” diyorlar, onu kendi kahramanları hisap ediyorlar. İnanıyorlar ki, o, on altıncı asırda Anadoluda yaşamışdır. Celaliler isyanının başçılarından birisi olmuştur. Ama Köroğlunu Celali isyanıyla bağlamak onu Orta Asya ve Azerbaycan Köroğlusundan ayırıyor. Çünki bu isyan Osmanlının iç savaş meselesi idi. Osmanlı - Safevi münasebetleri gerginleşerek 1514- cü yılda savaşa sebep olmuş, Safeviler bu savaşta yenildikten sonra Anadoluda yaşayan şiiler kendi sünni Osmanlı padişahlarına karşı mübarizeye başlamışlar. 1519- cu yılda baş vermiş bu isyana Celal adlı birisi başçılık etmiş ama, tezlikle sultan Yavuzun ordu birlikleri isyanı yatırmış, Celalı ise öldürmüşler. Bundan sonra Anadolunun gah bu, gah diğer tarafında baş kaldırmış isyanlara Celalın adıyla celaliler herekatı demişler ve güya Köroğlu da o isyanlardan birisinin başında duranlardan olmuştur. Niye güya diyorum? Çünki Köroğlu on altıncı asırda yaşamış olsaydı tüfeği görünce hayret etmemeliydi, çünki tüfek de, top da ondan enazı 150 yıl öncelerden Osmanlı ordusunda istifade olunuyordu. Birinci Kosovo Savaşında ( 1389-cu yılda ) ve İstanbulun fethinde ( 1453-cü yılda ) Osmanlı ordusu tüfeklerden istifade etmişdi. Hatta bu orduda tüfekçi birlikleri diye savaşta çok önemli rol oynayan ordu birlikleri vardı. Kanuni Sultan Süleyman zamanında, yani celalilerin tüğyan ettikleri zamanlarda tüfek istehsaline diğer silah nevlerinin istehsalinden çok daha ağırlık veriliyordu. Tarihçi Kemal Paşazade sultan Birinci Muratın emrindeki Osmanlı ordusunun 1360- cı yılda Çorluya seferinde kafir ordusuyla çarpıştığı anı böyle tasvir etmiş: ”Savaş kumaşı satıldı, topü - tüfek çatıldı, atü - adem biribirisine katıldı”.

Yalan mı yazmış? Adam top - tüfekten konuşuyor. Köroğludan iki yüz yıl önce.

Diyelim Köroğlunun destesinde tüfek yokmuş. Ama o, yaşadığı memleketin askerinde tüfek adlı silahın olduğundan nice habersiz olabilirdi? O haman o tüfekli askerlerle savaşmıyor muydu? Osmanlı ordusu uzaktan görüünce ki, Köroğlunun destesinde tüfek yok, kendileri de tüfeklerini bırakarak kılıcla mı savaşmışlar onunla? Diyelim Köroğlu hiç bir zaman tüfek adlı bir silah görmemişdi, gözlerini yumarak savaşmışdı ama, bunca meşhur serkerde bu silah hakkında bir kere olsun işitmeli değil miydi? O kadar delileri de mi o silahı görmez, işitmez olmuştu? Ama bir bakınız, ilk defa tüfeği gördüğunde o ne hallere düşüyor: “Adamın sırtında yarı ağac, yarı demir acaip bir şey vardı. Köroğlu ne kadar dikkat ettiyse bir şey anlayamadı. Bu onun tanıdığı şeylere benzemiyordu. Çomak mıydı, çomak değildi. Emud muydu, emud değildi. Köroğluyu merak aldı ki, yarabbim, bu ne olan şeydi? Yaklaştı kişiye sordu:
---- Kardeş, sormak ayıp olmasın, bu nedir böyle sırtına almışsın?
Çoban dedi tüfekti. Köroğlu baktı ki, bu sözü hiç şimdiyece işitmemiş, dedi:
---- Kardeş, tüfek nedir?
Çoban baktı ki, bu adam tüfeğin ne olduğunu bilmiyor, dedi:
---- Bu da bir tür silah işte. Bunun bak burasında mermi oluyor. Burasını böyle ettiğinde atılıyor. Mermi içinden çıkarak gidiyor. Adama, hayvana, her neye dokununca o saat öldürüyor.
Köroğlu sordu:
---- Nice yani her neye dokununca?
Adam dedi:
---- Her neye deyse de. Adama, hayvana, kuşa....
Köroğlu onun sözüne inanmadı.Tuttu yakasından ki, o nedir ki adam öldürsün, vur bana görelim nice öldürüyor. Adam dedi:
---- Başına döneyim, çık yolunla git, beni kana salma.
Köroğlu dedi:
---- Olmaz ki olmaz. Ya bu saat atasaksın, ya da ki yalan diyorsun.
Adam dedi, Köroğlu dedi, gördü yok, bu yakasını bırakan değil, dedi:
---- Kardeş, ben seni vuramam, bir halde ki yakamı bırakmıyorsun, bir öküz kurban olsun sana.
Bunu diyerek öküzün birisini nişan aldı. Tüfek açılmakla öküzün yıkılması bir oldu. Köroğlu kaçtı öküzün yanına. Baktı ki öküz , hakikaten de, ölmüş...”
On altıncı asırda her hankı bir köylünün sırtından tüfek aşırarak öküzlerini otarması acaip değildir. Acaip odur ki, haman köylü tüfeğin ne olduğunu Çamlıbelin yanındaca Köroğluya anlatıyor. Köroğluya, yani ömrünü kanlı savaşlarda geçirmiş bir serkerdeye. Onun ise bu silah barede tasavvürünün olmaması bir tarafa dursun, mesafeden oksuz, mızraksız her hankı bir varlığın öldürüle bilmesi fikrini bile aklı alamıyor. Öküzün yıkıldığını görse de öldüğünü gözleriyle görmek istiyor. Tamamen sarsılıyor, hayretinden donuyor, sanki kolu - kanatı kırılıyor, “pic eyyamı geldi ” diyor.
On altıncı asır Köroğlusunun tüfek için bunca hayretlenmesi ne derecede mantıklıdır? Adam sanki o öküz sahibiyle görüşüne kadar Amerika hinduları içinde yaşamış, top - tüfek nedir görmemiş, duymamış, birdence gelmiş Anadoluya, tüfek görünce bayılacak hale gelmiş. Allah Allaaah! İhtiyar çağlarına kadar Ashabi - Kehf adamları gibi uykuda olmuş mu o? Nice oluyor ondan yüz yıl önce yoksul ispanlar Hristofor Kolumbun ve Ameriqo Vespuççinin gemilerinde Amerika sahillerine kadar tüfekle gidiyorlar, zavallı hinduları tüfekle kırıyorlar ama, o hadiselerden bir asır sonra Anadoluda savaşan Köroğlu haman o Avrupalıları titreten Osmanlı tebaası olduğu halde tüfek adlı silahın ne olduğunu bilmiyor?
O asır Osmanlının en kudretli çağları değil miydi? Orta Doğuda, Avrupada, Kuzey Afrikada kaleleri top - tüfekle dağıtmıyor muydu? Sultanlar artık halife adı almıştı, devletin sınırları güneyde Arabistana, Mısıra, kuzeyde ise Macaristana, Avusturya sınırlarına kadar uzanıyordu. Uzak seferlerde toplarıyla düşman kalelerini yerle yeksan eden sultanların Osmanlının içindece kılıcla, okla silahlanmış, tüfek ne olduğunu bilmeğen bir destenin sığındığı Çamlıbel adlı bir kaleyi on yıllar boyunca isyan merkezi gibi bırakması hiç ama hiç inandırıcı gelmiyor. Ola bilsin ki, isyan başçılarından birisi diğerlerinden mertliğiyle daha çok ün kazanmış ama, destan yaratıcılari o asırda kudretli sultanlara karşı durabilmek gibi ağır bir işin üstesinden yalnız asıl Köroğlunun gelebileceğini düşünerek haman kahramanı, sadəcə, köroğlulaştırmışlar.
Bu da var ki, eğer Köroğlu, mayasında şii - sünni davası olan celali isyanıyla bağlıdırsa niye bu dini ruh destanda izini bırakmamıştır? Destanda buna azacık bile bir eyham yoktur: Köroğlu her bir dini savaştan uzaktır. Bu yüzden Çamlıbelden azan sesi işitilmiyor. Bir sözle, Köroğlu celali değildir. O, kesinlikle on altıncı asırda yaşaya bilmezdi. İnat yüzünden bunu kabüllenmeyenlere bir tek fakt daha diyeyim. Şeyh İmadeddin Nesiminin “Etmegil” qezelinde bir beyt var. Diyor “Qemzeden Misri kılıç verib esrük türke ki, Kanbahasız nice kan etmek dilersin, etmegil”. Nesimi 1417- de idam edilmiştir. Ama Misri kılıçtan konuşuyor. Yani Boludan olduğu kabül edilen Köroğludan nerdeyse 150 yıldan da çok önceler. Diye bilirler o kılıç başkalarında da olabilirdi. Öyle mi? O halde Köroğludan başka bir tekini gösterin ki, Misri kılıcı olmuş olsun. Misri kılıç bir tek Köroğlunundur. Başka hiçbir kimsede yoktur. Bu beytten bu da belli oluyor ki, Nesimiden çok öncelerden meşhur imiş Köroğlu, çünki Nesimi gibi bir şair “Misri kılıç” dediğinde biliyordu ki, halk demeyecek o ne kılıçtır öyle? Yani Misri kılıç derken hemen Köroğlu akıllara gelecek.
Demek, sultan Birinci Muratın da ordusunda tüfekçi birlikleri varmış, o zaman Köroğlu on dördüncü asrın da adamı olmuyor. Tabii ki, Azerbaycan, Orta Asya Osmanlının terkibinde değildi ama, o sultanla aynı zamanda Orta Asyada ondan da büyük Teymurleng harp meydanına atılmıştı. Büyük moğal hakanı Toktamışın 250000 - lik ordusunu iki defa mağlüp eden bu hükümdarın ordusunda da topçu ve tüfekçi birlikleri var idi. Yani kesinlikle demek mümkün ki, Köroğlunun yaşadığı ihtimal edilen bütün arazilerde --- Orta Asyada, Azerbaycanda, Anadoluda, İranda insanlar tüfeğin ne olduğunu enazı 1360- lı yıllardan biliyorlardı.
Köroğlu tüfeği ihtiyar çağlarında görmüşdü, ona göre de böyle tahmin etmek mümkün mü ki, onun ihtiyar çağları haman bu 1300- lü yıllara tesadüf etmiştir?
Hayır. Çünki destandan anlaşılan odur ki, tüfek bir silah nevi gibi tam yenice icat olunmuştur. Demek, önce hükümdarlar onun kılıçla, okla mükayesede ne kadar gerekli olduğunu anlamalıydılar, yani onun icat olunmasıyla orduların onunla silahlandırılması arasında, tabii ki, belli bir zaman geçmeliymiş.
Ama ne kadar? Otuz yıl mı? Elli yıl mı? Yüz yıl mı?
Destanda Köroğlu tüfeği gördükten sonra Nigarla epeyce yol gittikten sonra yettikleri bir şehirde tüfekli askerlere rast geliyorlar. Burada Köroğluyu aramakta bize gerekli olan iki önemli hadise bir hikayede birleştirilmişdir; yeni silahın icatı ve onunla orduların techiz edilmesi. Bununla bile hikayedece bu iki hadise arasında “uzun müddet” ayrılığı var; bakınız, Köroğluyla Nigar uzun müddet yol gitmeli oluyorlar. Ama ne kadar? Destanın “uzun müddet”i ozan dilindedir, bizi hakikatten uzaklaştıra bilir. Hakikati bulmak için ise tüfeğin ne zaman icat olunduğunu bilmeliğiz.
Çinliler barutu dokuzuncu asırda icat ettikten sonra od püsküren, yanar maye atan muhtelif silahlar düzeltmişler. Uzak Doğudakı müharebelerde bu silahlardan yüz yıllarca geniş istifade edilmiştir.Ama 1259- cu yılda Çouçunfu ( şimdiki Çousian, Anxoy vilayeti ) şehrinin silah ustaları yeni silah istehsalına başladılar. Bu silah artık od püskürmüyor, yanar maye atmıyordu. Lülesine doldurulmuş demir parçalarını, küçük taşları ve ya gil kap kırıntılarını büyük süratle uzağa atabilirdi. Yani görüntüsü şimdiki tüfeklere benzemiyorsa da dünyada ilk tüfek idi.
Tabii ki icattan sonra bu silahın müşterileri olmalıydı ki, sipariş alınsın ve bolluca istehsalına başlanılsın. Bize yalnızca ilkin istehsal tarihi lazımdır; tüfek istehsal olunmalıydı ki, sıradan bir köylü de onu ala bilsin, sırtından aşırarak öküzlerini otarsın. Büyük bir ihtimalle ilkin siparişler avçılık için ve ya yaramaz adamlardan korunmak için zengin müşteriler tarafından verilecekti. Silah tacirleri memleketler gezerek bu yeni silahı yakın - uzak yerlere götürmüşler, hükümdarların kendi ordularını bu silahla silahlandırmaları ise çok sonraların işi olmalıydı. Ona göre de icatla kütlevi istehsalın arasından ne kadar zaman geçmesinin bizim aramamız için hiç bir anlamı yoktur.
Demek, 1259-cu yıl...
Köroğlu silah alemindeki bu acaip yeniliğin haberini derhal almalıydı. Doğrudur, bu hadiseden çok önce delilerini Çamlıbelden dağıtarak mübarizesine son vermişdi ihtiyarlamış diye ama, uzun yılların ünlü serkerdesi gibi devrinin ordularının taktiğini, stratejisini, istifade ettikleri ve ya edebilecekleri silahlari öğrenmek hevesini de bırakması mümkün müydü? Hayır. Öküz otaran kişiyle tesadüfi görüşü olmazsaydı bile o, istehsalden sonrakı bir kaç yıl içindece tüfek hakkında haberdar olacaktı. Yani onun tüfekle görüşü 1260 - 70- ci yıllar arasında olmalıydı. Bu da, benim fikrimce, Köroğlunun ihtiyarlık yıllarıdır.
Eyvaaah! Bu ki moğal asrıdır! Onda demek ki, Köroğlu uzun yıllar boyunca moğallara karşı mı savaşmıştır?! O zaman bütün Asya ve Doğu Avrupa onların ayakları altında değil miydi?
Ama o asırda moğallara karşı baş kaldırmak mümkün müydü? Hem de belli bir kalede yaşayarak açık - açığına mübarize etmek! Ve onları her defasında da yenmek! O asrın hadiselerinden haberi olanlar kesinlikle “hayır” diyecekler. Evet, bunu tahmin etmek bile doğru olamaz. O asır hakkında malumatı olmayanlara ise kısaca da olsa anlatmak istiyorum niyesini.
Uzun sürmüş mübarizelerden sonra moğal çöllerindeki dağınık tayfaları yumruk gibi birleştiren Temuçin 1206- cı yılda Cengizhan lakabı götürerek kendisini büyük hakan ilan etti. Gökte gök Tanrı, yerde büyük hakan. Artık yer yüzünde Cengizhandan başka hükümdar olmamalıydı. Bütün diğer halklar ya bunu kabül etmeli, ya da mahv edilmeliydi. Bu meselede hiç bir merhametten söz olamazdı. Sülh istiyorsun, müharebeye hazır ol. Koşunu onluk sistemle kurarak onluklara, yüzlüklere, binliklere ve onbinliklere (tümənlere) bölen Cengizhan o zamanın misli görünmemiş kudretli bir ordusunu yaratmışdı. İlk harbi sefer Çine oldu. Çin topraklarında taş taş üstüne kalmadı. 1215-ci yılda Pekin alındı ve Kuzey Çin moğal devletine katıldı. 1219- cu yılda büyük hakan yüzünü batıya --- kudretli Harezm imparatorluğuna tuttu. Harezmşahın açık mübarizeden korkarak kaçması yüzünden bütün Orta Asyayı, İranı hükmü altında tutan, o zamanın bu en güclü ve büyük islam devleti kısa bir zamanda Cengizhan atlılarının ayakları altında kaldı, Buhara, Samarkand, Ürgenc gibi büyük, medeni şehirler dağıtıldı. Şahı tutuklamak için gönderilmiş 20000-lik koşun türkmen çöllerini, İranı, Azerbaycanı, Kuzey Kafkasyayı karşısıalınmaz bir sel gibi geçip gitti. İtaet eden şehirlere dokunulmadı, itaet etmeğenleri dağıtarak yaktılar. En sonda rusların 80000-lik koşununu darmadağın ettikten sonra Cengizhanın yanına geri döndüler.
Harezmşah Hazar denizindeki bir adada öldükten sonra yerine oğlu sultan Celaleddin geçmişti. Devleti ve ordusu elden gitmiş bu yenilmez, cesur insan Afqanistan taraflarda 70000-lik koşun toplayarak 40000-lik moğal ordusunu darmadağın ediyor. Cengizhan mağlüpedilmez hisab edilen ordusunun bu ilk mağlubiyyet haberini alınca öfkelenerek kendisi onun üstüne gidiyor. Savaşın kızğın zamanında yenildiğini anlayan Celaleddin kendisini sıldırım kayanın başından at belindece Sind deryasının köpüklü sularına atıyor. Bu adam moğalllara karşı açıkca vuruşmuş ilk ve son kahraman idi. Cengizhan oğulları ve serkerdeleriyle kayanın kenarına yaklaşıyor. O hündürlükten kendisini sulara atmış birisinin sağ kalması mücize olardı. Ama az sonra köpüklü sulardan önce at, sonra da Celaleddinin başı görünüyor. At yüzerek kuyruğundan tutmuş sultanı öbür sahile çıkarıyor. Celaleddin ayağını toprağa basar - basmaz dönerek kayanın başında duranlara bakıyor ve parmağını silkeleyerek Cengizhana küfr ediyor. Bunu gören komutanlardann birisi onu okla vurmak istiyor ama, hayretten parmağı dudaklarında kalan hakan hemen elini kaldırarak katiyyetle: “Dur! Olmaz! --- diyor,--- Ben onu savaş meydanında tutuklayın, demiştim. Ora savaş meydanı değil”. Her zaman serkerdelerine savaşlarda şahsi kahramanlık nümunesi gösteren hakan onlarda düşmanın mertiyle başka tür tavranmak ruhunu da terbiye ediyordu, “Kahraman düşman ihtirama layiktir”, diyordu. Şimdi de mertlik ediyor ve atına binerek ağacların arasında kaybolan Celaleddini oğullarına göstererek diyor: “ Bakın, mert oğlu mert böyle oluyor! “.
Evet, Celaleddin asıl kahraman idi: o, “Ben bu dünyaya harp adamı gibi gelmişim, savaş meydanında da ölmeliğim” diyen kahramanlar aşiqi Cengizhanın kendisini hayrete getire bilmişdi. Cengizhan onun kahramanlığı hakkında işitmişti ama, bu savaş zamanı onu gözleriyle görerek şücaatine, mertliğine hayran olmuşdu. Hakan Türküstan halkının Harezmşahın fars kızından olan oğullarını değil, türkmen kızından olduğu için yalnızca bu oğlunu çok sevdiğini biliyordu. Celaleddin hem de sadeliğiyle öbür şehzadelere benzemiyordu; her zaman halkın içindeydi, çöllerde olduğunda önüne çıkan her hankı fakir köylünün çadırına “Tanrı misafiri” gibi girmekten, onunla tuz-ekmek yemekten şah oğluyum diye çekinmezdi. Fakir - fükara da yüreklerinde yığılıp kalmış dertlerini bir kardeş gibi ona söylerlerdi, biliyorlardı ki, Celaleddinden onlara hiç bir kötülük gelmez. Moğalları ilk mağlübiyyete uğrattıkdan sonra Celaleddin kendisi mektup yazarak Cengizhanı savaşa çağırmıştı. “Görüş yerini ve zamanını tayin et, görüşelim”, demişti. Cengizhan büyük bir orduyla onun üstüne gittiğinde haber gelmişti ki, sultanın askerlerinin yarıdan çoğu kanimet üstünde razılığa gelmeyerek onu terketmişler, otuz bin kadar askeri kalmış olar. Onda büyük hakan kendisiyle o kadar asker götürerek kalanlarını pusuda bırakıyor. Böylece savaş meydanında her iki tarafta aynı sayıda asker oluyor. Sanki hakan demek istiyordu ki, mert gibi çağırdın, mert gibi geldim. Tabii ki, savaşa başlayana kadar onun sultanı ne olur olsun mahv etmek fikri varıydı, mektupu alınca kazabından öyle alel - acele yol almıştı ki, yolda koşun yalnız kısa müddete atları dinlendirmek için duruyordu, bazen hiç yemek hazırlamağa da zaman olmuyordu. Ama savaş zamanı sultanın nice korku bilmeden vuruşduğunu görünce fikrini değişiyor; yaralı aslan gibi kendisini koşunun gah sağına, gah soluna, gah merkezine vuran genc, kametli, çok yakışıklı pehlevan Celaleddin sultandan çok asıl çöl bahadırına benziyordu. Böyle şücaat beklemeğen Cengizhan savaşın kızğın yerinde serkerdelerine emrediyor: “Sultanı okla, kılıçla yaralamayın!”. Bu, onu diri tutuklayın, demek idi. Hele tayfalararası mübarizeler devrinden cok kahramanları iğitliklerine bağışlayarak onlara kendi ordusunda yüksek görevler vermişti. Diri tutuklamak için mühasereye almak lazım idi, askerlerin sayısı ise beraber idi, ona göre de Cengizhan aniden geri dönmek emri veriyor ve ilk olarak kendisi atının başını geri çeviriyor, moğallar da hemen onun ardınca gidiyorlar. Bunu savaş meydanından korkarak kaçmak hisap eden Celaleddin kısa taraddütten sonra onları takip etmeğe başlıyor. Bir hayli kovhakovdan sonra öyle bir düzengaha yetiyorlar ki, bir taraf ormanlık, öbür taraf sıldırım kayalıklar. Zaferin kokusunu almış sultan herkesden ileride gidiyordu; atın uzun ince ayakları sanki yere dokunmuyordu, atın boynuna yatmış sultan sanki kızılkuş gibi av ardınca şığıyordu. Birce kendisini hakana yetire bilse! Ailesini dağıtmış, ucsuz - bucaksız ölkesini viran koymuş o adama birce kendisini yetirse! Birden yan tarafdan, ormanlıktan “ khu, khu, moğallar!” diye bağırtı sesleri yeri - göğü titretiyor. Ardınca da kara bulut gibi sayısız - hisapsız atlılar siyirmekılıç direk sultanın koşunu tarafa istikamet götürüyorlar. Bunlar Cengizhanın pusuda koyduğu tümenleriydi, biribirisinin ardınca ormanlıktan çıkarak kendilerini sultanın koşununun böyrüne ve arkasına vuruyorlar. Bu zaman Cengizhan kendisi de askerlerini geri döndürerek sultan koşununun ön hissesini tutuyor. Moğallar aypara şeklinde vuruşa - vuruşa Celaleddini kayanın kenarına sıkıştırıyorlar. Artık kaçmağa yer yoktu; ya esir düşmek, ya da son nefese kadar vuruşmak. Arkada derin uçurum vardı, aşağılarda Sind deryasının bulanık köpüklü suları kararıyordu. Mühasire alanı gittikce küçülmekte, askerlerin sırası seyrelmekteydi, vaziyyetin çıkılmazlığını gören sultan birden atın başını uçuruma taraf çeviriyor. Ata bir kamçı vuruyor. Ama at harekete gelmiyor, cilovu gemiriyor. Sultan heyecanla arkasına boylanıyor, ata tekrar - tekrar kamçı vuruyor. At bir - iki adım ilerleyerek uçurumun tam kenarında duruyor, kişneyerek şahe kalkıyor, korkudan geri çekiliyor. Sultan onu zorluka sakinleştiriyor, ne yapacağını bilmiyor, atsız uçuruma atılırsa derin sularda boğula bilir. Ama düşünmeğe zaman yoktur, moğallar çok yaklaşmışlar, acele etmek lazımdır. Kamçıdan bir şey çıkmayacağını gören sultan son çareye el atıyor; atın boynunu, yalını tumarlıyor, öptükce öpüyor, kulağına neyse diyor, sonra atın boynunu kucaklayarak böyrüne yüngülce bir şapalaq vuruyor. At sanki bunu bekliyormuş, sahibinin bu hoş reftarından cuşe gelerek arka ayakları üstüne kalkıyor ve kemanından çıkmış ok gibi yerinden götürülerek üstündeki sahibiyle birlikte kayanın kenarından boşluğa atılıyor.
Her savaşta olduğu gibi şimdi de Cengizhan her şeyi dakik dizip kurmuştu. Ama bir tek bundan başka. O hündürlükten atla birlikte deryaya atılmak kimin aklına gelebilirdi?! Sayısız müharebelerde çok acaiplikler görmüş büyük hakan böyle bir mücizeyi ilk defa görmüş olacaktı ki, hayretinden ağzı açık, parmakları da dudaklarında kalmıştı.
Şahsen benim hayalimde bu meğrur, mert türkmen bu misilsiz harekettiyle ---- hündür kayalıktan at belinde uçuruma atılışıyla mühürlenerek kalmıştır.
Ama hayır, hayır, Köroğlu bu değildir. Çünki her şeyden başka ona göre ki, o, çoban oğlu değil, sultan oğlu sultan idi, babasının da gözleri kör değildi. O hadiseden sonra Tebrize gelerek İldegezler devletine son vermiş, Azerbaycan tahtına oturmuş, 1231- ci yıla kadar Azərbaycanın ve İranın hükümdarı olmuşdu. Moğalların ikinci hücumu zamanı kaçarak Anadolu taraflarda bir köylünün evinde misafir olmuş, köylü de çok pahalı paltarına göre gece yatdığı yerdece onu öldürmüşdü. Demek, Köroglu o ola bilmez.
Devam edelim. Sonra Cengizhan moğal çöllerine dönüyor, azacık dinlendikten sonra kuzey - batı Çindeki Tanqut padişahlığına karşı hücuma başlıyor. O zamana kadar artık bütün düşmanlarını mağlüp etmiş büyük hakan sanki yeni bir düşman arayışındaydı. Evet, bütün düşmanlarından kisasını almıştı. Çocuk yaşlarında babasını zehirleğen tayfadan, genc yaşlarında onu esir ederek boynunda boyundurukla bir kaç yıl köle eden tayfadan, evlendikten kısa bir müddet sonra yurt - yuvasını yakıp dağıtarak karısını kaçıran tayfadan, babasını zehirleğenleri himaye eden Çin imparatorundan, kervanını yağmalayarak tacirlerini öldüren, elçilerini tehkir eden Harezmşahdan, kardeşlik andına hain çıkarak üstüne hücum çeken çocukluk arkadaşından ---- her bir kesden, her bir tayfadan öcünü almışdı. Bir tek Tanqut padişahlığı kalmıştı. Onun üstüne hücum çekmeğe de sebep bu olmuşdu ki, Harezme hücum etdiği zaman Tanqut hükümdarı ahdine ihanet ederek onun yardımına koşun göndermemişdi, elçisinin diliyle demişdi ki, “Eğer Harezme hücum için koşunun azdırsa müharebe etme”. Onda hakan and içmişti ki, eğer bu savaştan sağ çıkarsam onu mahv edeceğim. Eğer o, düşmandırsa kayıtsız - şartsızz mahv edilməlidir, düşman değildirse hakanın bayrağı altına geçmelidir, çünki yer yüzünde Cengizhandan başka ikinci müstakil hükümdar olamaz.
Ama yolda hakanın hali kötüleşiyor. Dehşetli rüya görüyor ve onun etkisinden bir türlü kurtulamıyor. Durumu gittikce ağırlaşıyor ve 1227- ci yılda Tanquta yetmeden dünyasını değişiyor. Son nefesinde vasiyyet ediyor ki, Tanqutla hiç bir sülh bağlamayın, büyüklü -küçüklü hepsini kılıçtan geçirin, kendiniz de moğal atlarının ayakları son denizin sularında yıkanıncaya kadar savaşın. Bu, dünyayı almak emriydi; moğalların tasavvürünce “akşam ölkelerinin” sonunda son deniz vardı, akşam ölkeleri ise Avrupa ölkelerine diyorlardı. Yani o, moğallara Avrupayı işğal ederek Atlantik okyanusuna çıkın, demişti.
Sıfırdan başlayarak kolu gücüne büyük bir imparatorluk kuran, kendisinden çok - çok kuvvetli düşmanlarının üstüne hücumdan çekinmeğen, uzak - uzak memleketlerde bir tek düşmanının bile sağ kaldığını bilince gözlerine uyku gitmeğen Cengizhan...
“Tanrının kazabı”, “Tanrının kamçısı”, “beşeriyyeti titreten” lakaplı korkunc Cengizhan...
O, beşer tarihinin öyle kahramanlarından idi ki, hakikaten de onun önünde dura bilecek birisi yok idi. Eğer Köroğlu moğallara karşı vuruşmuşsa bu, kesinlikle Cengizhanın sağlığında olmamışdı, çünki, sadece olarak, böyle bir şey mümkün değildi. Demek Köroğlu 1227 - 1260-lı yıllar arasında aranmalıdır. Öyle mi?
Ama sonuç çıkarmağa acele etmeğelim. Bakalım sonra neler olmuştur.
Cengizhan ölümündən az önce kendisi kurduğu büyük imparatorluğu dört oğlu arasında bölüştürmüşdü. Büyük oğlu Cuçiye kuzey topraklarını, ikinci oğlu Cığataya Orta Asyayı vermişdi. Üçüncü oğlu Uqedeye Moğalistanı ve kuzey Çini vermekle beraber onu kendisinden sonra bütün moğalların büyük hakanı ilan etmişti. Küçük oğlu Tuli ise bütün moğal ordusunun ali baş kumandanı olacaktı. Darmadağın ederek yer yüzünden sildiği merkitlerin hanının kızı, küseğen olduğu için “Küsültü” lakapı almış güzeller güzeli Kulan hatundan olan oğlu Gülkan ise çok küçüktü, hem de Cengizhan bildirmişdi ki, moğallar hiç bir zaman düşman tayfanın kızından olan oğulun hakimiyyetini kabül etmezler.
Aslında bu bölgü çoktan belliydi, hakan son nefesinde, sadece, bunu bir daha tasdik etmişdi. Harezmi dağıtdıktan sonra şamanların itirazına bakmayarak Hindistanı işğal etmek istiyor. Lakin bir şehrin mühaseresi zamanı şehir müdafaaçılarının attıkları büyük bir ok Cığatay hanın küçük oğlunun, hakanın sevimli torununun sinesinden girerek küreğinden çıkıyor. Çocuk anındaca ölüyor. Bu tesadüfi faciadan haddinden artık sarsılmış hakan derhal mühasereyi bitirerek bütün koşunla şehire hücum etmek emri veriyor. Şehirin kale duvarları moğalların kaledağıtan kurğularinin önünde duramıyor ve moğallar şehire giriyorlar. Bir adamı bile sağ burakmadan bütün halkı mahv ediyorlar, bütün evleri dağıtarak yakıyorlar. Şehir yer yüzünden siliniyor, ondan yalnız üst - üste yığılmış taş ve insan kemikleri topaları hatıra kalıyor ve bu taş, kemik topaları tarihe “keder tepeliği” gibi yazılıyor. Ancak hakan artık ileri gitmiyor; hem Hindistanın haddinden artık sıcaklığına duramadığı için, hem de şamanların itirazını işitmediğine pişman olduğu için geri dönmeği emrediyor. Böyle diyorlar ki, sayısız - hisapsız askerleri arasında Güneşin bir parçasıymış gibi koruduğu halde sevimli torununun tesadüfi bir okla ölmesi onu kendisinin de günün birinde böylece bir tesadüf yüzünden öle bileceği barede acı - acı düşünmeğe mecbur ediyor. Diyor insan çöllükte gezen devenin bastığı otlar gibidir, hankı otun ne zaman ezileceğini kim bilir Tanrıdan başka? Odur ki, hem kurduğu imparatorluğun gelecek talihini düşünen hükümdar gibi, hem de oğullarının o öldükten sonra toprak, var - devlet üstünde boğuşmasını istemeğen baba gibi o zamanlarda da vasiyyetini ediyor.
Büyük oğlu Cuçi han o zaman sağ idi. Oğullarından en akıllısı ve şücaatlısı, hem de mükayesede merhametlisi o idi. Hiç kimse hakanın bir sözünü iki etmezdi, bir tek Cuçi han sözünü dik onun yüzüne diyebilirdi, kırğınların manasızlığı barede onunla çok mübahisesi oluyordu. Hakan gittikce onda her şeye bir itinasızlık hiss ediyordu, açıkcası, ondan ihtiyatlanmağa başlıyordu. Ona göre de onu mümkün kadar kendinden aralı tutmak için vasiyyetinde “kuzey topraklarını sana verdim, atının ayakları nereye kadar dokuna biliyorsa oralara kadar senindir” demişti. Genclik yıllarında karısını düşman esirliğinden kurtardığında o, Cuçiye hamile idi, bak o zamandan da hakanın yüreğinde bir şüphe kalmıştı. Karısı ne kadar demişse de bana hiç kimse dokunmamış, hakan yüreğinde hiç zaman buna inanmamışdı, çocuğun düşman belinden geldiğine karar vermişdi, ona “Cuçi” adını da bu yüzden vermişdi; bu, moğalca “beklenmeğen misafir” anlamındadır. Hatta doğduğu zaman onu öldürmek istemiş ama, karısı ağlamış yalvarmış diye öldürmemişdi. Çocukluk yıllarından ölünceğe kadar sevdiği karısı Borte onun için her şey idi, isteğine karşı duramamışdı. Hem de hiç bir zaman kalbindeki şüphelere göre onu kınamamıştı. Buna kendisinin asla hakkı olmadığını biliyordu; avçılıkla, balık tutmakla çok zorlukla ailesinin geçimini sağladığı o bedbaht, son derece fakir genclik yıllarında düşman tayfanın adamları karısını kaçırdığında o ne yapmıştı ki? “Yalnız akılsız adam yenileceğini bildiği savaşa atılır” diye atına binerek aradan çıkmamış mıydı?
Ve... Tanqut padişahlığına hücum hazırlamak için oğullarını çağırdığında bir tek Cuçi han gelmiyor, haber gönderiyor ki, hastayım. Ama hakana diyorlar ki, oğlun yalan söylüyor, kuzey topraklarında gününü avda, keyf meclislerinde geçiriyor. Hakanın artık sabrı taşıyor ve küçük kardeşi Odçukine onu gizlice aradan götürmeği emrediyor. Bir müddet sonra av zamanı Cuçi han itkin düşüyor. Çok arandıktan sonra onu omurğası kırılmış halde kollukların arasından buluyorlar. Bu, moğal adetince kan akıtmadan şerefli ölüm hisap ediliyordu. Cengizhan bu haberi aldığında kendisi de ölümün pencesinde imiş. Olabilsin pişman olmuşdu, sayıklıyormuş, ah çekerek “Odçukin... Odçukin... niye böyle acele ettin? O korkmaz bahadır artık yoktur...”, demişti. Ama ne faydası. İş işden geçmişti, atılmış oku geri çevirmek olmaz. Bir - iki defa “Batı han” diye fısıldıyor, Cuçi hanın evlatları içinden yalnızca bu torununun adını çekiyor ve Subuday bahadıra emrediyor ki, onu asıl harp adamı etsin.
Böylece, Cengizhandan sonra onun kocaman devletini idare edecek varisleri babalarına layik üç harpçi oğul ve bir torun oluyor.
Moğallar önce Tanqut ölkesini işğal ederek memleketin bütün ahalisini mahv ediyorlar. 1230- lu yıllarda bir tarafta Kore yarımadasına, diğer tarafta İrana, Azerbaycana, kuzeyde ise kıpçak ve rus topraklarına çok geniş bir arazide hücuma geçiyorlar. Kore yarımadasına sahip oluyorlar, Volqaboyu bulqarlarını ve kıpçakları ağır mağlübiyyete uğratıyorlar, rus şehirlerinden çoğu işğal edilerek dağıtılıyor, adı geldiğinde Avrupa hükümdarlarının da oddan korktukları gibi korktukları ismaililer tarikatinin İrandakı alınmaz hisap edilen Elemut kalesini alıyorlar, Azerbaycanda sultan Celaleddinin hakimiyyetine son veriyorlar. Kuzey topraklarından geri dönen koşunlar yeniden toparlanarak 1237- ci yılda Batı hanın başçılığı altında itaet etmek istemeğen rus şehirlerini dağıtarak Doğu Avrupaya hücuma geçiyor. Ordu Batı hanın başçılığı altında olsa da onu faktiki olarak Subuday bahadır idare ediyordu. Cengizhanın hiç bir zaman yenilmek ne olduğunu bilmeğen bu efsanevi serkerdesi koşunu otuz üç tümene ayırarak biribirinden belli mesafede şahmat hanaları şeklinde kuzeyden güneye yerleştiriyor ve karşısıalınmaz tufan gibi Doğu Avrupaya hareket ediyor. Çek, Moraviya, Leh (Polonya), şimdiki Romanya toprakları, Macaristan işğal ediliyor, şöhretli alman ordusu bataklıkta batırılıyor. Macaristan kralı Adriatik denizine kaçarak korkusundan gemide yaşıyor. Alman imparatoru Siciliya adasına kaçarak korku içinde bu işlerin nice sonuçlanacağını bekliyor. Moğalların İtaliyaya taraf istikamet aldıklarını işittiğinde bütün umutları kırılıyor, diyor ki, eğer bu türk fırtınası İtaliyayı da ağzına alırsa o zaman Fransanın da işğal yolu açılacak, o halde taht - tacımı bırakmaktan başka çarem olmayacak, Mısıra, İsgenderiyyeye giderek bundan sonrakı ömrümü tarih ilmine hasr edeceğim.
Yürüşe çıktıktan dört yıl sonra moğallar İtaliyanın kuzey - doğu şehiri olan Triyeste, Adriatik denizinin sahillerine yetiyorlar. Çokları öyle sanıyor ki, “son deniz” budur, sevinc bağırtıları içinde denize taraf giderek hakanın vasiyyetini yerine getirmişler gibi atlarının ayaklarını deniz sularıyla yıkıyorlar. Kenardan bunu sakince seyreden Subuday bahadır muzaffer döyüşçülerin şenlenmesine mane olmuyor, şenlik bittikten sonra ise diyor ki, “son deniz” bu değil, bu topraklardan sonra firenglerin memleketi var, orayı da alacağız ve son denizi o zaman göreceğiz.
Moğalların Triyeste yettilkerini bilince Fransa kralının da canına korku düşüyor, çünki Fransanın da işğali, doğrudan da, artık bütün Avrupanın işğali demek idi. Hükümdarların korkulu rüyalarına çevrilmiş kudretli ismaililer tarikatinin darmadağın edilmesinden, ne kadar aısl - necabetli padişahların tahttan indirilmesinden heyecanlanmış kral annesi telaş içinde sonlarının nice olacağını sorduğunda kral kederle diyor ki, savaşmak lazım gelecek, ölürsek dinsizlerle vuruşduğumuz için cennetlik olacağız. Yani kralın zafere hiç bir inamı yok idi.
İtaliyaya hücum planı hazırlandığı bak bu zamanlarda uzak Moğalistandan büyük hakan Uqedey hanın ölüm haberi geliyor. Yeni hakanın seçilmesi için bütün moğallar başkent Karakoruma dönmeli idiler. Mesele bundaydı ki, bu yürüşte adeta bütün moğal şehzadeleri --- Cengizhanın eline silah alabilen bütün torunları iştirak ediyorlardı. Bir tek Batı hanın hükmü altında olan orduyla Avrupa ölkelerinin üstesinden gelmenin mümkün olamayacağını anlayan Subuday bahadır hele yürüşten önce Uqedey hanın yanına giderek Cengizhanın “son denize” yetmek emrinin bütün moğallara verilmiş mukaddes bir emr olduğunu bildirmiş, bu işde bütün moğal şehzadelerinin iştirakının vacip olduğunu söylemekle ondan yardım istemişti. Uqedey han da onu haklı hisap etmiş ve diğer şehzadelerin Batı hanın ordusunda yer alması hakkında ferman vermiştı. Subuday bahadır her tümene harbi işler için Cengizhanın tecrübeli serkerdelerinden birisini tahkim etmişti ama, formal olarak her bir tümenin başçısı şehzadelerden birisi idi; onların işi yemek - içmekten, eğlenmekten ibaret idi. Şimdi problem bunda idi ki, eğer şehzadeler yeni hakanı seçmek için Moğalistana dönecektilerse her birisi kendi tümeniyle dönecekti, o zaman “son denize” yetmek hayali de buradaca bitecekti. Subuday bahadırın fikri başka idi, diyordu azcık işimiz kalmış, son denize yettikten sonra da hakanı seçmek mümkündür, çünki yeni hakan seçilinceğe kadar devleti moğal adetince Uqedey hanın dul karısı idare edecekti, yani hakanın tahtı boş kalmayacaktı.
Subuday bahadır tam haklı idi ama, onu işitmek istemediler. İlk olarak Quyuk han “beni bundan çok daha büyük işler bekliyor” diye savaşı yarıda bırakarak tümeniyle birlikte geri dönmeğe karar verdi; çünki o, Uqedey hanın oğlu idi, babasından sonra büyük hakan, tabii ki, o olacaktı. İlk günlerden Batı hanın bu yürüşe başçılık etmesini hiç kabül edemeğen, her zaman sarhoş olan bu başıpozuk adam imkan düşünce onu aşağılamaktan bile çekinmiyordu, hatta bir defa az kalsın biribirilrine tekme - tokat atacaklardı, Subuday bahadır “Sizin şehzadelere yakışmağan bu hareketiniz askere kötü örnek olabilir, durun! Ne yapıyorsunuz? Ordu dağılabilir!” diye bağırarak onları zorlukla sakinleştire bilmişti. Onda Quyuk han yumruklaşmağa mane olduğu için ona da herkesin yanında alçaltıcı sözler demişti: “Sen de kim oluyorsun benim önüme geçiyorsun? Babamın hisabına şan - şöhrete yetmiş bedbaht at bakıcısı, haddini bil!” ( Dikkat, değerli okurlarım! Hanın bu sözlerini unutmayın. “Bedbaht at bakıcısı” ).
Orta Asyanın her zaman tutkunsıfatlı, kazaplı, bakışlarından dehşet saçılan hükümdarı Cığatay hanın oğlu Buri bay da Quyuk handan geri durmuyordu. Şehzadelerin, serkerdelerin yanında her zaman ona “sakallı kadın” diyordu. Subuday bahadırın hatırına Batı han hiç zaman onlara cevap vermemişti ama, bu hakaretleri, en çoğu da Buri bayın sözlerini hiç zaman unutmayacaktı. Yıllar geçecek, Buri bay bu sözlerinin bedelini dehşetli cezayla ödeğecekti. Kudreti Karakorumdakı büyük hakanın da kudretini aştığı zamanlarda Batı han başka bir bahaneyle onu tutuklayacak, cellatlara emr edecekti ki, onu lüt soyundurarak bedenine piy sürsünler, sonra yeni kesilmiş koyun derisine bürüyerek kızmar güneşin altına koysunlar. Moğalların bel kemiği kırmak, ağıza taş doldurmak, adamı oturan yerinden iti uclu payaya geçirmək ve sair gibi ceza nevleri arasında en amansızı bu idi. Kızmar güneşin tesiri altında az sonra piyin içinde küçücük kurtlar yaranıyordu ve yavaş - yavaş zavallının etini yiyorlardı.
Şimdilik ise Buri bayın gözü ayağının altını görmüyordu. Quyuk hanın yürüşü durdurduğunu görünce o da kendi tümeniyle geri dönmeğe karar veriyor. Batı hanın onların bu itaetsizliğinden taraddüt içinde kaldığını gören Subuday bahadır ne kadar “Geri olmaz. Artık bunca iş görülmüştür. Son denize kadar ileri! Yalnız ileri!..” diye yalvarsa da, yanıp - yakılsa da Batı han onu işitmek istemiyor. Başka tümenlerin de Quyuk hanla Buri baydan örnek ala bileceğinden ihtiyatlanan Batı han haman o 1242- ci yılda orduya geri dönmek emri veriyor. Bu emri işitince Subuday bahadır az kalsın deli olacakmış, kazapla bağırarak yumruğuyla sinesine vura - vura Batı hana diyor ki, benim bak bu kalbime senden çok büyük birisinin, senin benzersiz, meğrur dedenin emri yazılmıştır, son denize yetmek emridir o, bir halde ki sen de geri dönmeğe karar verdin o zaman bizim de yollarımız ayrılmalıdır, bana bir tek tümen ver, ya ölürüm, ya dedenin emrini yerine getiririm. Batı han da cevabında diyor ki, emrimden çıktığın için seni öldüre bileceğimden korkmuyor musun? Subuday bahadır yakasını cırıyor ki, vur, öldür, ya da bana tümen ver. On yıllarca ona babalık etmiş birisini, tabii ki, Batı han idam etmezdi, o yüzden sakince diyor ki, benim kanatlarım yeterince berkimiştir, nereye istersin git. O anların şahidi olmuş, Batı hanın bütün yürüşlerinde onunla birlikte olan derviş – tarihçi Hacı Rehime göre, o anlar Subuday bahadırın sanki birdence beli bükülmüştü. Olabilsin oğlu gibi baktığı Batı hanın bunca sakinlikle ayrılığa karar verebileceğini, ona karşı bunca sayqısız olabileceğini beklemiyormuş. O yüzden hiç bir söz demeden dünyası dağılmış gibi sonsuz kederle ona bakıyor. Bir zamanlar dedesiyle, sonra babasıyla, on yıllar boyunca da kendisiyle oddan - alevden çıkmış bu sadik, vefalı ihtiyar komutanın böyle reftara asla layik olmadığını anlayan Batı han fikirli halde ona yaklaşıyor, gözleri yaşarıyor ve deli gibi onun boynuna sarılıyor. Doğma baba - oğul gibi kucaklaşıyorlar. Ve herkes anlıyor ki, onlar asla ayrılamazlar. Çünki Subuday bahadır için Cengizhanın son denize yetmek emrinden de üstün başka bir emri de vardı; ne olur olsun, Batı handan ayrılmamak!
Böylece, bu yürüşün sonunda Batı hanın hükmü altında olan Cuçi ulusu şimdiki Rusya ve Doğu Avrupa toprakları olmakla Büyük Altun Ordu imparatorluğu diye tarihe yazılıyor. Bu imparatorluğun başkenti Hazarın kuzeyinde Batı - saray kentiydi. Keçi - saray da diyorlardı adına.
Aslında hakan tahtı Quyuk hanın değildi. Ugedey han onun tekebbürlü ve içki düşkünü olduğunu görerek küçük oğlunu veliahd ilan etmişti. Küçük oğul genc yaşlarında öldüğünden hakanlık ondan da onun oğluna yetmeliydi. Ama Quyuk hanın annesi ordu Doğu Avrupadan dönünceğe ve yeni hakan seçilinceğe kadar devleti idare ettiği zamanlarda pahalı hediyyelerle bir çok saray adamının kalbine girebilmiş ve çok entrikalardan sonra, nihayet, 1246- cı yılda oğlunu büyük hakan tahtına oturtmağa nail ola bilmişti.
Evet, artık Quyuk han bütün moğalların büyük hakanıdır. Artık yakın - uzak memleketlerden bütün hükümdarlar ona itaetlerini bildirmek için Karakoruma geliyorlar. Onun fermanıyla tasdiki olmayan hiçbir kimsenin hükümdarlığı kanuni değildir. Rus knyazları da diğer hükümdarlar gibi pahalı hediyyeleriyle onun Karakorum ilindeki büyük çadırının önünde sıraya dizilerek kabül vakitlerini bekliyorlar. Çünki bir çok rus şehirlerini, Moskvoayı bile yakarak dağıtmış Batı hanın kılıcının keserini görmüşler. Hakanın itaetinden çıkmak isterlerse Karakorum ve ya kısaca Korum ili (ruslar ona “kremli” diyorlardı) uzaktadır, demesinler. Batı han yakında, Hazarın kuzeyinde Saray - Batıdadır, her an demir gibi yumruğunu sarı kafalarında görebilirler. Ama korkularından hiç seslerini çıkarmaları mümkün müydü? O korxunc yıllarda Batı hana sevgilerini göstermek için ona müracaatle dedikleri “Batka”, “Batya”, ”Batyuşka” sözleri bu gün de “baba” manasında dillerinde yaşamaktadır. Candara “jandarma”, tengeye “denqi”, gömrükhaneye tamqa sözünden “tamojnya”, knyazların saraylarına başkentin adından “kremli” ve sair dedikleri gibi.
Hakanın çadırına girdikte dikkat edilmelidir; kandarı basmak olmaz, moğal adetine göre bu, çadırın sahibine ölüm arzulamaktır. Bilerekten, ya bilmeğerekten, hiç farketmez, Quyuk han derhal emreder, çadırın ağzında duran iki pehlevan zavallıyı sürüyerek dışarı çıkarar, biri boynundan, diğeri ayaklarından tutarak iki katlar, bel kemiğini kırar, köpeklere atarlar.
Yüz yıllarca islam dünyasına karşı haçlı seferleri düzenleseler de bekletikleri sonucu alamayan, şimdi de moğal korkusuyla yaşayan Avrupa hükümdarları moğallar Triyestten gittikten sonra uzak Karakoruma din perdesine bürünmüş keşfiyyatçı misyonerler göndermeğe başlıyorlar. Umuyorlar ki, Batı hana ve ya büyük hakana hristianlığı kabül ettire bilirlerse tehlikeyi kendilerinden uzaklaştırarak islam dünyası tarafa yönlendire bilecekler. Roma papası misyonerlerden birisine Quyuk han için yazıp verdiği mektupda hakanı hristianlığa davet ediyor; o dünyada ebedi rahatlık için günahları bağışlaya bildiğini diyor. Ama Tanrının işini vicdansızca kendisine götürmüş birisinin hayasızca ona mektup yazması Quyuk hanı çok kazaplandırıyor. Ona göre de cevap mektupu çok sert oluyor: “Tanrının kudretiyle günçıkandan günbatana kadar Bize verilmiştir... Şimdi siz samimi kalble bildirmelisiniz: biz Sizin tebaanız oluyoruz, biz Size bütün var - devletimizi vereceğiz. Sen bütün krallarınla birlikte hepiniz istisnasız olarak geliniz Bize hizmet ve itaatinizi gösteriniz. Yalnız bu andan itibaren Biz sizi itaat edenler hisap edebiliriz. Eğer Tanrının emrine itaat etmezseniz ve Bizim emrimize karşı gelirseniz Bizim düşmanımız hisap edileceksiniz “.
Onbirinci asrın ikinci yarısından, yani Selcuklu türklerinin Bizanslıları Küçük Asyadan kovdukları zamandan türklere düşman kesilmiş haylar --- kendilerine bu gün ermeni diyen bu Balkan çingeneleri Avrupa hükümdarlarının saraylarına yol bularak onları islam dünyasına karşı haçlı seferlerine tahrik ediyorlardı. Bizansa arapların diliyle er - Ruminiyye, yani rumiler, romalılar toprağı diyerek onun berpası için bin tür fitne - fesat çıkarıyorlardı. Hatta güya bir ermeni katolikosuna Tanrıdan vehy gelmişti ki, Fransa kralı at belinde Tebrize kadar gelecek ve şan - şöhretle Tebriz tahtına oturacak; bu sened mukaddes yazı gibi ermeniler tarafından Avrupa hükümdarları arasında cidd - cehdle yayilmaktaydı. Ama Quyuk hana kadar altı - yedi haçlı seferi olmuşdusa da selcukluları Bizans topraklarından çıkara bilmediklerini gören haylar şimdi de Uzak Doğudakı yeni bir kuvvetin kokusunu almıştılar. Bu kuvvet o asrın kırkıncı yıllarında Küçük Asyada selcuklulara karşı da bir kaç defa neye kadir olduğunu göstermişti; tarihçilerin dediğine göre bu, savaştan çok selcukluların savaş meydanından kütlevi kaçmasına benziyormuş. Bir halde ki, artık moğal hakanının karşısında duracak bir kuvvet yok idi, demek şimdi de onun ayaklarına düşerek yalvarmak, ağlaşmak lazım idi. ( hayların büyük er - Ruminiyyeyi --- Erminiyyeyi berpa etmek için kudretli devletlerde ağlaşma kurmak merasimleri bu gün de devam ediyor.Yalnız fark bundadır ki, şimdiki hristianlar kendilerini öyle gösteriyorlar ki, güya Erminiyyenin Bizans olduğunu bilmiyorlar ve Bizansın berpasına değil, sadece, “zavallı” haylara yardım etmek için uğraşıyorlar).
Ve hayların moğal hanlarının yanına kütlevi akını başlıyor. Fransız misyonerleri o devirdeki seyahetnamelerinde Batı hanın da, Quyuk hanın da, Munke hanın da yanında, çadırlarının önünde, onların hareket ettikleri her yerde çok sayıda “erminilere” rastladıklarını yazıyorlar. İmkan düşünce papaz elbiselerini giyerek tahtadan düzelttikleri büyük haçlarla han çadırlarının önünde gezişen bu şüpheli adamlar bir şeyden kesinlikle emindirler; hiç bir moğal onlara dokunmaz. Çünki hankı dine hizmet ediyor etsin, din adamına dokunmamak Cengizhandan kalmış emr idi. Bu dokunulmazlıktan faydalanan haylar çok kolayca hanların kabulüne yazıla biliyorlardı. Fransız misyoneri Gilyom de - Rubrukun bir müddet birlikte yaşamağa mecbur olduğu ermeni sanki onların hepsinin ümumileşmiş tipidir; hain, itibarsız, ikiyüzlü, kendisini din adamı gibi takdim etse de dinden haberi olmayan, Rubruktan yemek - içmek saklayan, orucluyum diyerek gizlice karındolusu yemek yiyen, onunla hiç bir işleri olmayan yoldan geçen müslimanlara hakaret eden, kısacası, ikiayaklı hayvan.
Quyuk hanın içki düşkünü olduğunu bilen haylar Roma papasını da, Avrupa krallarını da inandıra bilmiştiler ki, o, hristianlığı kabül etmeğe hazır olan birisidir ve papa da buna göre mektup yazarak onu haç çekmeğe davet etmişdi. Quyuk han da demişti ki, haç çekmek nedir, biz bunu anlamıyoruz ve sen de kim oluyorsun ki, insanların günahını bağışlayasın ve ya bağışlamayasın; bu, Tanrının işidir. Hayların ilk büyük okları böylece taşa dokunmuştu. Ama müsliman türklere nefretleri hadsizdi diye ruhdan düşmüyorlar, bu defa başka hilekarlık düşünüyorlar. Her defa hakanın beynini korkuyla dolduruyorlar ki, Türküstanda müslimanların sayısı durmadan artıyor, onlar tez çoğalmak kabiliyyetine maliktirler, bunun önü şimdiden alınmazsa yakın gelecekte sevimli moğal devleti için büyük tehlike çıkaracaklar. Nihayet, hakan beyninin içkiden pozuk zamanlarından birinde bu hilekarlığa inanıyor ve beşer tarihinin en insanlıktan uzak fermanını veriyor: Türküstandakı bütün müslimanlar ahtalansın. (!)
İnanılmazdır, öyle mi? Ama tarihçiler biliyorlar ki, bu fakttır. Uqedey han oğlunun ağlının ne seviyyede olduğunu biliyormuş ki, “ondan hakan olmaz” demişti. Evet, Quyuk han fermanı imzalıyor ve bu fermanın verilmesini ne zamandı bekleğen ermeniye vererek diyor ki, Cığatay ulusunun hanına yetır, derhal icrasına başlasın. Fermanı alınca sanki dünyayı ona vermişler gibi sevinen ermeni göz yaşları içinde diz çökerek hakanın el - ayağını öpüyor ve haman gün de yola çıkıyor. Ama çöllüklerden geçirken bir tesadüf yüzünden mi, ya ilahinin kudretinden mi dehşetli bir hadise baş veriyor; koskoca bir aslan neriltiyle üstüne atılarak onu param - parça ediyor. Haber Quyuk hana yetince han çok korkuyor, bu hiç de tesadüf sayılamaz, diyor. Moğalların inancına göre hakan Tanrının yer yüzündeki kölgesiydi, hakanın emri Tanrının emriydi. Eğer Tanrı fermanın icrasına karşı çıkmışsa, demek ki, hakanın fermanı yanlıştır, Tanrıdan değildir. O yüzden bu hadisenin Tanrıdan bir alamet olduğunu anlıyor ve böyle akılsız bir ferman verdiği için o yüce varlıktan bağışlanmasını diliyor. Ama bu korku onun canından çıkmıyor ve o, sakinleşmek için artık gece - cündüz içmeğe başlıyor, neticede kara ciğerinde keskin ağrılardan hayatı cehenneme dönüyor. Dehşetli rüyalar görmeğe başlıyor, uykularından kan - ter içinde bağırarak uyanıyor, sonunda yatmaktan bile korkuyor. Ak sakalı kurşağına kadar uzanmış, emmamesi ve ebası kar gibi bembeyaz nurani bir ihtiyar zaman - zaman rüyalarına girerek onu boğmak istiyormuş. Rüyalarına girmezden önce hakan bir kere onu hayatta görmüştü. Tek birce kere. Avda idi, koşun bölükleri uzaklardan çöl hayvanlarını hürküterek getirmeliydi, hakan ise bir kaç turqaudu (mühafizeçisi) ile ormanın kenarında pusuda bekliyordu. Yakınlıktan küçük bir ırmak akıyormuş. Hakan bir ara sabırsızlanıyor,yavaş - yavaş turqaudlardan aralanarak atını ırmağa taraf sürüyor. Bir de görüyor ki, ırmağın ormana burulduğu yerde büyük bir ağacın arkasında bembeyaz ebalı bir ihtiyar namaz kılıyor. Hakan hayretle ona bakıyor: “Bu adam buraya nice gelmiş?!” Av hanlar için, sadece, eğlence değildi, hem de bir nev döyüş meşki idi. Av edilecek büyük bir arazi yüzük gibi mühasireye alınır, her bir koşun bölüğüne göreceği işler emr edilirdi, döyüşçülerden başka hiç bir kenar adam haman araziye giremezdi.
İhtiyar artık namazını bitirmıek üzereymiş. Hakan atını yaklaştırarak soruyor: “Sen kimsin ?” Adamdan ses çıkmıyor. Hakan kazapla bağırıyor: “Seninleyim!” Adam yalnız bu zaman kalkıyor ve dönerek ona bakıyor. İlahi! Hakan onun sıfatını görünce nice dehşete geliyor! Neyse demek istiyor, ağzını açıyorsa da boğazı kurumuş gibi sesi çıkmıyor. At da korkusundan kişneyerek arka ayakları üstüne kalkıyor. Çünki adamın gözleri yok idi. Gözler yerinde iki kanlı çukur vardı, alev - alev yanıyordu. Hürkmüş at dehşetten sarsılmış sahibini yeherden aşırarak çılğıncasına dört tarafa tepik ata - ata turqaudlara taraf götürülüyor. Atı sahibsiz gören turqaudlar derhal hakana taraf koşuyorlar. Toprağın üstünde hareketsiz uzanmış hakanın yalnız onların yaklaştığını görünce dili açılıyor, boğuk sesle bağırıyor: “Hey, turqaudlar! Tutuklayın onu!” Ama adam nerede? At onu yeherden düşürdüğü zaman alel - acele aradan çıkmış, ağacların arasında kaybolmuştu. Turqaudlar ne kadar arıyorlar, onun izini bile bulmuyorlar. Bu hadiseden beş - altı gün sonra o, ilk defa hakanın rüyasına giriyor ve bu yavaş - yavaş devamlı hal almağa başlıyor. Acaip burasıydı ki, her defa da aynı şeyler tekrar oluyordu, sadece, hadise muhtellif yerlerde baş veriyordu. Yürüşte, çadırda, avda... Önce kulaklarına rüzgar vıyıltısına benzer bir ses geliyormuş, ardınca yürekyakan feryat, çığlık sesleri. Nerelerdeyse sanki yüzlerce, binlerce çocuk ağlıyormuş, kız - gelinler ah - nale çekiyormuş. Ve rüyadaca artık biliyormuş ki, şimdi tam yakınlığında haman o ihtiyarı namaz kılırken görecek. Adam namazını bitirecek, başını aşağı dikerek çok astadan, sanki kendi - kendisiyle konuşuyormuş gibi “Yoksa sandınız ki, biz sizi yarattıktan sonra Yer yüzünde başlı - başına bırakmışız?” diyecek, sonra yavaş - yavaş ona taraf gelecek, sakince ebasının kollarını kaldıracak ve aynı sakinlikle de kurumakta olan zarif, uzun parmaklarıyla onun boğazından tutacak, sıktıkca sıkacaktı. Hakan onun demir gibi sert ellerinden kurtulmak için hayli çırpınacak, yalnız halden düşene yakın onu kendisinden uzaklaştıra bilecekti. Ve anında da bağırtılar içinde uyanarak görecekti ki, bu da rüya imiş... Şamanlar, tabipler hakanın bu dertine çare bulamıyorlardı. Söz geziyordu ki, o ihtiyar bir zaman Cengizhanın gözlerini sağaltmış bedbaht hekim olacak. Gözlerini sağalttığı için Cengizhan ona “Dile benden ne istersin” deyince hekim şarkı okuya - okuya dans eden çok güzel bir kenizi göstermişti. Cengizhan kendisi de o kenizden hoşlanıyordu, çünki kız acaip güzeldi. Ama hekim parmağıyla onu gösterince Cengizhan güzeli hemen ona hediyye etmişti. Güzel keniz ise ihtiyar hekimde durmayarak günün birinde bir gence koşulup kaçınca hekim hakana şikayete gelmiş, kızı bulmak için ona yalvarmıştı. Hakan bundan çok kazaplanmış, “Niceee?! Sen hakanın hediyyesini elinden bıraktın mı?!Karısını elinde tutamayan bir erkeğin benim memleketimde yaşamağa hakkı yoktur! Götürün bunu!”, diye bağırarak onun idam olunmasını emr etmişti. Derhal bedbahtın belini kırarak köpeklere atmışlar.
Diğerleri diyordu ola bilsin o, meşhur Buhara şeyhi idi. Cengizhan Buharayı aldığında ahaliye dokunmuyor, Tahir hanı şehire başçı tayin ederek yürüşünü devam etdiriyor. O gittikten bir kaç gün sonra Tahir han emr ediyor ki, falan gün bütün Buhara ehli şehirden kenara çıksın, güya vergiler için herkes siyahıya alınacakmış. Evet, tayin olunan gün hiç bir şeyden şüphelenmeğen cemaat büyüklü - küçüklü şehir kalesinden dışarıya çıkıyor. Bayram imiş gibi hepsi güzel elbiselerde, sevinc içindeymiş. Annelerinin, babalarının ellerinden tutmuş çocukların şen sesleri çölü bürümüştü, ufacık ellerinde çiçekler varıydı. Nineler yemek - içmek götürmüştüler, belki siyahıyaalma uzun sürür diye. Yavaş - yavaş adamları moğal atlıları her taraftan ehateye alıyor ve Tahir handan emr geliyor: kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar bir tarafa, genc erkekler bir tarafa olsunlar! Bazilarının yüreğine şüphe tohumları düşüyorsa da bu emr sevincle yerine getiriliyor; cemaat iki kısıma ayrılıyor ve bu iki hissenin arasına da moğal atlıları giriyor. Bir kadar da geçiyor, yeni emr geliyor: “hazır ol!”... Ve ardınca da “Başlayın!”.
Ey vaaah! Siyahıya alınacaklarını bekleğen, bayram ehvali - ruhiyyesinde olan dinc cemaatın başı üzerinde derhal kılıclar, kalkanlar parlamağa, oklar uçuşmağa başlıyor. Kız-gelinler zorla atların beline basılıyor, kemendle ceylan gibi tutularak atların arkasınca sürülüyor.Ah-nale, feryat sesleri, çocukların bağırtıları çöllüğü bürüyor. Beklemedikleri menzereden şaşırmış gencler annelerinin, bacılarının, karılarının feryadını görünce deli gibi moğal atlılarının üstüne atılıyorlar. Silahlılarla silahsızların acaip döyüşü başlıyor. Atlarından salınarak ayaklar altında ezilen moğalların atlarına binenler kız - gelinlerin yardımına yetmek istiyorlar. Kadınlar tarafta olan ihtiyarlar da harekete geliyorlar. İlk olarak çok hörmetli şeyh yanındakı kızı kamarlamak isteğen atlının önüne geçiyor. Ama kılıcın inmesiyle zavallının kafası iki yere bölünüyor. İkinci, üçüncü... beşinci kez kılıc iniyor... Diğer ihtiyarlar kazabından kudurmuş moğalı durdurmak istiyorlar ama, atlı desteler sel gibi üzerlerine akışıyorlar. Kolu kesilen, başı üzülen, at ayakları altında ezilen, alem bir - birine karışıyor. Çok geçmeden beraber olmayan döyüş bitiyor. Buhara ehlinden o gün kadın ve çocuklardan başka bütün erkekler mahvediliyor. Moğallar ölülerin arasından başta şeyh olmakla üç - beş hörmetli adamın meyitini arıyorlar. Diğerlerini buluyorlar, bir tek şeyhın meyiti bulunmuyor. Doğram - doğram olmuştu mu, yoksa atların ayakları altında ezilerek tanınmaz hale düşmüştü mü, belli değil. Belli olan budur ki, meyit yok olmuşdu.
Mağlüpedilmez moğalların kudretli hakanına rüyalarında el kaldırmağa cürat eden ihtiyar barede diğer bir ihtimal ise yalnızca müsliman kısım arasında yayılmakta idi ve zaman gösterdi ki, bu ihtimal çok daha mantıklı idi. Diyorlardı o, Allahın can alan meleyi Azraildir, çünki her defa hakanı boğmak isterken dediği “Yoksa sandınız ki, Biz sizi yarattıktan sonra Yer yüzünde başlı - başına bırakmışız?” cümlesi Kurani - Kerimin ayesiydi. Melek hakanın düşmanının kıyafetinde gözüne görünüyor, rüyalarına giriyor, kafirlerin ruhunu boğazlarından şiddetle çekip çıkaran Allahin koyduğu ecel vaktini bekliyor. Bu da o demektir ki, hakan genc olsa da ömrüne çok az kalmıştır.
Ölümünün yaklaştığını hakan kendisi de hiss ediyormuş. Belki de buna göre de yine büyük bir yanlışlığa yol veriyor; 1248- ci yılda bütün ordusunu toplayarak Batı hanın üstüne gidiyor. Batı hanın bundan haberi yokmuş. Cengizhanın küçük oğlu Tuli hanın karısı, gelecek dört büyük hanın annesi, buna göre de moğalların severek “içinde dört kıymetli inci gezdiren ” dedikleri Sorkaktane hatun derhal gizlice çapar göndererek bunu ona haber veriyor. Buna göre de Batı han da zamanında koşun toplaya biliyor ve Quyuk hanı karşılamağa çıkıyor. Ama Tanrı artık aslan hadisesiyle bir defa Quyuk hanı haberdar etmişti; eğer o, bundan netice çıkarmamıştıysa günah onun kendisinde idi. Koşunlar karşı - karşıya gelmeğe az kalmış Quyuk han ölüyor ve böylece moğallar arasındakı ilk büyük kardeş kırğınının karşısı alınıyor.
Küçük Asyada, Ak Denizin sahilinde çok küçücük bir “ermini” çarlığı vardı. Hele on birinci asırda selcuklu türkleri Bizanslıları Küçük Asyadan kovdukları zamanlarda haylara onu bir merhamet nümunesi gibi vermiştiler. O zaman güc selcuklularda idi diye haylar onlara Bizanslılardan şikayet etmiştiler, yalvarıb - yakararak onlardan küçücük de olsa bir toprak istemişdiler. Şimdi ise güc ne selcuklularda idi, ne Avrupada, ne de Mısır memlüklerinde. Asıl güc sahibi moğal hakanı idi. Demek, türklerin bir zamanlar merhamet nümunesi olarak bağışlatıkları haman o küçücük toprağın --- Kilikiyanın çarı da diğer ermeniler gibi onun yanına gitmeli idi. Hem de o sıralarda hakanın acaip fermanı haberini de almışdı diye çok sevinmişti, epeyce altunla - gümüşle, “ermini” güzelleriyle onun görüşüne gitmeğe karar vermişdi. Ama yalnızca altunla - gümüşle ve güzellerle mi? Hayır. Mesele bundaydı ki, o zaman hayların sevimlisi, kurur abidesi olan Kilikiya çarı Birinci Getum cinsi azlıklardan idi, erkek hükümdarların görüşüne gitmekten hoşlanıyordu. Quyuk han da oddan - alevdenn çıkmış asıl erkek yani. Niye de onunla görüşmesin ki? Ama Quyuk hanın ölümü onun bu arzusunu yüreğine gömüyor. Üç yıldan sonra, 1251-ci yılda büyük hakan tahtına Batı hanın direk yardımıyla Tuli hanın oğlu Munke han oturuyor. Asıl adı Hayton olan Birinci Getum yalnız o zaman yola çıkıyor. Ne farkeder ki ona? O olmadıysa bu olsun. Önce Saray - Batıda Batı hanla, sonra da Karakorumda Munke hanla görüşüyor. Oralarda hanlara, serkerdelere altundan - gümüşten, “ermini” güzellerinden başka daha neyi teklif ettiği belli değil ama, bu fakttır ki, geri döndüğünde selcuklu türkleri artık ona Birinci Hayton değil, Birinci Getum demeğe başlıyorlar ve tarihte de bu adla kalıyor. ( Türk olmayanlara bildirmek istiyorum ki, “getum” sözünü lüğatlerde aramasınlar, çünki sözü olduğu gibi yazmak ayıptır, sadece, izahını vereğim: bu, “oturan yerim” demektir ).
Neyse... Haylar barede şimdilik bu kadar. Çünki onların o karışık devirdeki acaip emellerinden yazacak olursam ömür yetmez, biz ise aziz Köroğlumuzu aramalıyız.
Demek, Cengizhanın ölümünden sonra ta Munke hanın hakan seçildiği 1251- ci yıla kadar da Köroğlunun bu yerle - gökle çarpışan moğallara karşı mücadele edebileceğini düşünmek mümkün değildir. Artık ilk tüfeğin icatına cemisi sekiz yıl kalmıştır, Köroğlunun bu silahla tanışlığını da 1260 ---70-ci yıllar arasında tahmin etmişiz. Devam edelim, belki bir iz bulabiliriz.
Artık Asyanın ve Avrupanın bir hissesinin talihini iki kudretli emioğlu hallediyordu. Moğalların gücü Cengizhanın sağlığındakı gücünden hayli üstün olmuştu. O zamankı dünyanın yarısından çoğunu ”katı türk dumanı” bürümüştü diye Avrupa ölkelerinde, hatta Roma papasının ikametgahında mecburiyyet yüzünden türkceği öğrenmeğe başlamıştılar. Başka çare yoktu. Bu azmış gibi bir kaç yıl sonra Munke hanın kardeşi Hülaku han büyük bir orduyla İrandan, Azerbaycandan geçiyor, 1258- ci yılda Bağdatı bir hamleyle almakla altı yüz yıllık arap hilafetine son veriyor ve yeni bir moğal imparatorluğunu --- İlhaniler devletini kuruyor. Munke hanın diğer kardeşi Kubilay han ise Güney Çin imparatorluğunu da işğal ederek 1260- cı yılda kendisini bütün Çinin imparatoru ilan ediyor. Ve artık avrupalıların güzel yarınlara umutları tamamen hiç olduğundan Bizans yüzünden müsliman türklere 170 yıl müddetinde düşman olduklarının manasızlığını anlayarak 1270- ci yıldan itibaren haçlı seferlerini durduruyorlar.
Yani Tanrı bu iki ümmetin biribirisini kırmasının karşısını almak için korkunc Cengizhanı ilahi bir kamçı gibi, kazap gibi göndermişti. Kırğınların çok olmasını ise hakan böyle esaslandırmıştı ki, o zamankı beşeriyyetin günahı büyükmüş. Yani “kaniçen, tiran” diyerek bütün günahı onun adına yazmayalım. O zamankı beşeriyyet sudan çıkarılmış kaşık gibi pak değilmiş.
Allah Allaaah! Moğalların bir tek düşmana bile aman vermedikleri, kılıclarının önünde hiçbir kimsenin duramadığı bir çağda sayıları 8000-den de az olan bir desteyle Köroğlu onlara karşı nice savaşabilirdi? Bu mümkün müydü?
Diye bilirler o, hayali bir kahraman idi. Hayallerde ise her şey mümkündür.
Öyle mi? Olsun. Peki onda onun iğidlerinin sayısı niye bu kadar dakik gösteriliyor? Ne az, ne çok, yedi bin yedi yüz yetmiş yedi. Bu da mı hayalidir? Belki yanlışlık ondadır ki, biz onu moğallara karşı savaşanlar arasında arıyoruz?
Ama bu da var ki, ihtiyarlığı 1260 ---70-ci yıllarda olmasını ihtimal ettiğimiz birisinin gencliği, tabii ki, neredeyse yirminci - otuzuncu yıllarda olmalı, o zamanlarda ise Türküstanda, İranda, Azerbaycanda moğallardan başka kimler ağalık ediyordu ki, Köroğlu onlara karşı savaşmış olsun?
Destana göre Köroğlu Çamlıbele geldikten sonra onun yanına yakın - uzak illerden kendisi gibi savaş aşikleri geliyor. Diyelim ki böyledir. Adamlar akın - akın geliyor, sayıları yüz, iki yüz, beş yüz, bin beş yüz oluyor, yine geliyorlar... iki bin, üç bin, dört bin beş yüz, altı bin sekiz yüz elli, yedi bin dört yüz kırk beş... Ve yeddi bin yedi yüz yetmiş yedi. Ya sonra? Acaiptir! İğidlerin sayısı niye buradaca duruyor? Niye? Neler oluyor? Bundan sonra yani Köroılunun yanına hiç bir iğid gelmiyor mu? Geliyorlarsa kabül etmiyor mu? Hiç birisi mantıklı değildir. Her bir isyan başçısı ister ki, isyana kalkmış adamlar çok olsun. Bize bu güne kadar böyle izah edilmiştir ki, ”7” mukaddes rakam olduğu için halk kendi kahramanının iğidlerinin sayısını “yediliklerle” göstermiştir. Peki, öyleyse atlarının sayısı niye ikidir? Yedi atı olmalı deyil miydi? Atlarına igidlerden hayli öncelerden sahip olmamış mı? Burada neyse bir anlaşılmazlık var, bunu çözmezsek olmaz.
İtiraf ediyorum ki, ta çocukluk yıllarımdan bu yaşımaca şahsen bende Köroğlunun real adam olmasına Kıratın belinde kanatlarının oluşması kadar da iğidlerin bu müemmali sayısı şüphe doğuruyordu. Ama hiç aklıma gelmezdi ki, günün birinde bak bu “müemmalı rakamlar” beni bu sevimli kahramanın kimliğine giden yolun başlanğıcına çıkaracak, bana güzelce bir ipucu verecekti. Ve bu ip beni ta Köroğlunun kendisine kadar götürüp gidecekti. Bu rakamlar hiç de kondarma değilmiş; Köroğlu hakkında tamamiyle yeni ve de şimdiyece söylenmiş bütün ferziyyeleri, tahminleri duman gibi dağıtacak tam hakiki fikirleri söylemeğim için yalnızca bu rakamlara minnetdarım.
Köroğlunun destesi hiç de harbi nizam - intizamdan uzak isyançılar destesi değildi, harp işini azcık da olsa bilen herkes tasdik eder ki, nizam - intizamı olmayan askerler ne kadar iğid olurlarsa olsunlar, yenilgiğe mahkumdurlar. Destanda da diyor ki, iğidlerin sayısı çoğalınca Köroğlu onları destelere, bölüklere bölüyor, her bir deste için de başçı tayin ediyor. 7777 döyüşçü bölüklere nice bölünebilirdi? Tabii ki, onluk sistemiyle. Yani 7000 sıravi askere 700 onbaşı, 70 yüzbaşı, 7 binbaşı. Toplam 7777 eder. Köroğlu kendisi bu sayıdan kenardadır, çünki o, binbaşıların üstündedir. Eğer bu deste 10000 kişiden ibaret olmuş olsaydı, bu artık tümen olacaktı. 9000 sıravi askere 900 onbaşı, 90 yüzbaşı, 9 binbaşı. Toplam eder 9999. Tümenbaşı bu sayıdan değildir. Demek, Köroğlunun destesi onluk sistemle kurulmuş harbi nizam - intizamı olan bir koşun neviydi. Eğer iğidlerin sayısı 7777- ye yettikten sonra da Çamlıbele akın - akın gelenler olmuş olsaydı, tabii ki, Köroğlu haman onluk sistemle de koşununun sayısını 8888- e, 9999- a, yani tümene, sonra iki tümene, beş tümene ve sair yettirecekti. Gelmemişler, dersek doğru olamaz ama, gelenleri geri çevirmesini de akıl almıyor. O zaman böyle düşünmek mümkün mü ki, Çamlıbele kalkmazdan önce Köroğlunun 7777 kişilik hazır koşunu varmış? Ve Türküstan, İran, Azerbaycan boyunca kaleden kaleye geçerek neyi ve ya kimise aradığından bu sayıdan başka diğer iğidleri koşununa almağa, askerlerinin sayısını arttırmağa zamanı yokmuş? Çünki koşuna yeni alınacak adamlara harbi talimlər için zaman gerekiyordu. Her yoldan geçeni harbi talim geçmeden koşuna almakla ondan asker olamaz. Aksine, savaş zamanı normal askerlere de ilave bir yük olacak öylesi. Savaşı bırakıp onunla mı uğraşacaklar?
O devirde orduya onluk sistemi tatbik eden Cengizhan olmuşdu. Doğrudur, ondan önceki asırda kidan ve çurjen tayfalarında askerler beşliğe, onluğa, yüzlüğe, binliğe bölünüyordu ama, Cengizhan bu sistemi onlardan alarak ordusunu tekmilleştirmiş ve Kuzey Çinde ondan önce ağalık eden bu tayfaları mağlüp etmişti.
Köroğlu devlet idareçiliği işinden uzak imiş ama, buna bakmayarak onun yüksek nizam - intizamı olan bir koşunu varmışsa, demek o, sadece, bir serkerde, tümenbaşı idi. Serkerdeler ise hükümdarın emrinde oluyorlar; eğer neyi ve ya kimiyse arıyorlarsa, demek kendi hükümdarından emr almış serkerdelerdir. Eğer Köroğlunun genclik yılları yirminci - otuzuncu yıllarda olmuşsa emri o zaman o arazilerde yalnızca Cengizhandan alabilirdi. Demek, Köroğlunun izi büyük bir ihtimalle Cengizhanın serkerdelerinden birisine gidip çıkıyor. İlk olarak Harezm imparatorluğu akıla geliyor. Ama o savaşta Cengizhanın bir çok serkerdeleri vuruşmuş ve şücaat göstermeğeni de olmamışdı. O asrın sonlarının meşhur tarihçisi Raşideddine göre, Cengizhan öldüğünde onun koşunu 168000 askerden ibaret idi. Ama büyük savaşlar zamanı ordudakı askerlerin sayısı 230000- e, hatta 250000- e yetiyordu. Demek, Köroğlu yirmi - yirmi beş tümenbaşı içerisinden bulunabilir.
Harezmşah Muhammed Alaeddin devlet işlerini yürütemeğen, zulümkar, adaletsiz bir hükümdar idi. Devleti annesi Türkan hatun idare ediyordu, kendisi ise eyş - işretle, yeyib - içmekle, eğlenmekle meşğul idi. Kendisinden sonra şahlığa türkmen kızından olan oğlu Celaleddini değil, fars kızından olan oğlunu veliahd ilan etmişti diye Türküstan halkının ona karşı olan nefreti son derece artmışdı, çünki ahalinin büyük çoğunluğunu türkdilliler teşkil ediyordu. Zalimliğine göre memlekette ara - sıra isyanlar baş kaldırırsa da şah bütün isyanları amansızlıkla yatırıyordu. Cengizhanın Harezme hücumundan bir kaç yıl önce büyük orduyla Bağdat üzerine yürüşe çıkmıştı; mukaddes hisap edilen Bağdat halifesini mağlüp ederek kendisini halife ilan etmek istiyordu. Ama yolda çok sayıda asker hastalıktan kırılıyor, bunda ilahi alamet görerek korxuya düşdüğünden geri dönüyor. Sonra memleketin doğu vilayetlerindeki isyanları yatırmak için 60000-lik koşunla sefere çıkıyor. Haman bu zamanlar merkit tayfaları Cengizhana itaet etmek istemeğerek Harezmin doğu topraklarına gelmişti, onların dersini vermek için büyük hakan Subuday bahadırla Cebe noyonu iki tümenle arkalarınca göndermişti. Şahın ordusu büyük hakanın iki tümenlik ceza destesiyle qefleten karşı - karşıya geliyor. Moğallar artık merkitlerden kırdıqlarını kırmış, kalanlarını esir almışdılar.
Şah öğrenince ki, bu mechul bir çöl hanının koşunudur ve onun topraklarına girerek bir tayfa ile savaşmıştır, çok kazaplanıyor ve hemen hücum emri veriyor, kendisi ise tepenin başında ordunun serdarıyla oturarak yemek sofrası açmağı emrediyor ki, döyüşe oradanca tamaşa etsin. Ama az sonra döyüş meydanında acaip bir menzere gördüğünden hayrete geliyor; düşman koşunundan büyük ve küçük desteler nice de çevik ve son derece nizamlı bir şekilde biribirilerinden ayrılarak yeniden birleşe biliyordu?! Sanki gözegörünmez bir el düşman atlılarını koşunun esas hissesinden bölük - bölük ayırarak döyüş meydanının bu tarafındann o tarafına, o tarafındann bu tarafına koyuyordu. Bu döyüş şahın hatirinde silinmez iz bırakacak ve gelecekte onun Cengizhan ordusundan ihtiyatlanmasına, hatta aşkarca korkmasına sebep olacaktı. Çünki döyüş zamanı akılalmaz bir hadise baş veriyor; kızğın savaş gittiği yerdece birden moğalların koşununun özek hissesinden sıkı cergeler şeklinde biribirisinin ardınca dört atlı desteleri ayrılıyor ve bütün çöllüğü bürüğen döyüş neriltileriyle büyük süratle kendilerini şah koşununa vuruyorlar. Döyüş başlayandan şan - şöhretli Harezm ordusunun sayca üçkatına az olan bir çöl koşunuyla beceremediğini bir türlü anlaya bilmeğen şah şimdi de taaccüp içinde kalmış, toplam bir kaç binlik atlı destenin sanki önünde hiç bir şey yokmuş gibi süratle ileri şığımasına hayretler içinde bakıyordu. Gemilər dalğaları nice yararak geçiyorlarsa bu atlı deste de şah ordusunu öylece yararak geçiyordu. Şah bir de onda kendisine geliyor ki, bu acaip atlı deste, nihayet, ordunun içerisinden çıkarak direk onun olduğu tepeliğe taraf şığıyor. İyi ki, zamanında atına binerek ayrıca olarak onu korumak için durmuş, pehlivan iğidlerden ibaret olan candar bölüğüne kendisini yetire biliyor, çünki az sonra onun sofrası moğal atlılarının ayakları altında kalacaktı. Bu atlı destelerin başında Cuçi hanın kendisi ve adına efsaneler koşulan Subuday bahadır durmuştu. Döyüşün kızğın çağında az bir desteyle direk şahın üzerine cummak planı da bu mahir serkerdenin idi. Bundan önceler Kuzey Çinde bu yolla çok zaferler kazanmıştı. Cengizhan böyle öğretmişti; diyordu düşman askeri çok olduğunda onun üzerine bir tufan gibi hücuma geçerek canlarına korku salın, çünki en iyi savunma hücumdur.
Döyüş günbatana kadar devam ediyor, karanlık düşünce savaş duruyor ki, yaralılar ve ölüler meydandan götürülsün. Yarın sübh açılır - açılmaz yeniden savaş olacaktı. Ama dan yeri kızarmağa başladığında şahın adamları moğalların çoktan gittiklerini haber veriyorlar. Celaleddin babasından onların ardınca gitmeği talep ediyor ama, şah razı olmuyor ve çok perişan bir halde ordunun geri dönmesi için emr veriyor.
Bu, Cengizhan askerlerinin şah ordusuyla ilk savaşı idi. Hiç zaman adam hisap etmediği çöl adamlarından Harezmşah ağır döyüş dersi almıştı. Cengizhan yüksek seviyyede kurduğu casusluk şebekesiyle yakın - uzak memleketlerden haberdar idi. Harezm ordusu hakkında da malumatı çok idi. Ama bu döyüş Harezm ordusunun döyüş kabiliyyetini açıkca göstermişti. Cengizhana acaip gelmişti; nice yani az kalsın şahı esir alacaktılar? Bu nice ordu idi? Bu böyüklükte imparatorluğun hükümdarının şahsen iştirak ettiği savaşta böyle rüsvaçılık?! Hem de sayca üçkat az olan bir koşuna karşı... Hakanın yanında moğallar hiç böyle savaşırlar mı? Moğallar tümenbaşiya da, binbaşıya da, yüzbaşıya da, hatta onbaşıya da hakana sadık oldukları gibi sadıktırlar. Odur, Subuday bahadırın tümeni bütün orduda ad çıkarmış, hepsi onlara “delilər” , “kudurmuşlar” diyor. Çünki eğer Subuday onlara emrederse ki, bu uçurumdan kendinizi aşağı bırakın, hiç düşünmeden atılırlar. Niye? Çünki inanıyorlar ki, Subudayla mahv olmazlar.
Ama şimdilik hakanın bu büyük imparatorluğa hücum etmek fikri yokmuş. Kuzey Çini feth etmişse de orada isyanlar durmak bilmiyordu, ona göre de meşhur serkerdelerinden Mukali Qovan 50000-lik koşunla orada kalmıştı. Harezmi ise iyice öğrenmek lazım idi; eğer şahın ordusu kendisi seyr ettiği halde ikice tümeni mağlüp edemiyorsa o büyüklükte devlet acaba neyin üstünde duruyordu?!
Cengizhanın şahla ticaret anlaşması vardı. Bu anlaşmaya göre her iki tarafın tacirleri serbest ticaretle meşğul olabilirlerdi. Ona göre de Çinden yağmalanmış kanimet mallarla dolu 450 deve yüklü büyük bir kervan Harezme yola çıkıyor. Harezmin gireceğinde Otrar şehri vardı. Halk arasında Ballıca ve ya Ballı da diyorlardı adına. Kervan o şehire geliyor. Harezmin faciasının alfabesi de buradan başlıyor. Tacirler pazarda güzel Çin ipeyini, antik mallarını satışa çıkarıyorlar. Cemaat bilince ki, onların hanı Kuzey Çini işğal etmiş, bu mallar da oradan getirilmiştir, kendi şahlarına karşı itiraz seslerini kaldırmağa başlıyorlar ki, niye biz gidip de oraları almadık, burada aclıktan, sefaletten nefesimiz murdar kokuyor, ölmemek için yaşıyoruz, şahımız ise vergileri keyfi istediği kadar kaldırarak “oturan yerini” büyütmekten başka bir boka yaramıyor.. Cemaatın heyecana gelmesini şehir hakimi İnalçik Kair hana haber veriyorlar. Gelecek kırğınlarin bir numaralı sebepkarı olacak bu var - devlet muhterisi, bu yaramaz adam kervan şehire yakılaştığı zamandan develerdeki mallar için ağzının suyunu akıtıyordu. Cemaat arasında gezen bu dedi - kodular ona bir bahane oluyor. Tacirleri casuslukta suçlayarak idam ettiriyor, kervanın bütün mallarını ise develeriyle birlikte dedesinin malıymış gibi haman pazardaca beşkatına paha sattırıyor. Bu, misli olmayan bir vicdansızlık, hiçbir devlet kurallarına sığamayan bir zulüm idi. Ama Kair hanın gönlü rahat idi; buna göre kim ona ceza verecekti ki? O, Harezmşahın annesininn akrabası değil miydi? Aslı - nesebi belli olmayan bir çöl hanı ona ne edebilirdi?
Bu acı haber Cengizhana yettiğinde inanamıyor. Devletlerarası ilişkileri bir deve kervanına mı kurban vermek istiyor bu azametli adlanan şah? Olamaz!
Devlet işlerinde yegane meslehetçisi Yelyudan meslehet istiyor. Hakan yalnızca onu dinlerdi. Bu adam onun en kazaplı anlarında ona söz diye bilen yegane adam idi. Bir zamanlar Kuzey Çin imparatorunun baş meslehetçisi olmuştu, hakan imparatoru mahv ettikten sonra onu da idam ettirmek istemişti. Ama aralarında olan kısaca söhbet zamanı çok akıllı birisi olduğunu anlayarak onu öldürmemiş, kendi meslehetçisi etmişti. Hakan kendisi okuma - yazma bilmiyordu ama, okumuş adamlara sayqı gösteriyordu.
Yelyu diyor ki, şaha mektup yaz, eğer onun bu işden haberi yokmuşsa günahkarı cezalandırsın. Hakan da mektup yazdırarak derhal elçilerle şaha gönderiyor. Elçiler şahın hüzurunda hakanın öğrettiği gibi sert bir şekilde İnalçik Kair hanın hareketini kınayarak onun acilen cezalandırılmasını talep ediyorlar. Şahın yakınlarından birisi bu cüratten kazaplanıyor, kılıcını sıyırarak elçilerden birisini iki parça ediyor, diğer elçinin ise sakalını üterek hakanin üstüne gönderiyorlar. Ütülmüş sakalı görünmesin diye elçi yüzünü şalla örterek moğal çöllerine taraf yol alıyor. Hakanın çadırına yettiği zaman hakan serkerdelerine ziyafet veriyormuş. İçeri girerek ehvalatı anlatıyor ve yalnız sonunda sakalının ütüldüğünü söylerken yüzündeki şalı götürüyor.
Ey vaaah! Cengizhanın başına sanki bir kazan kaynar su döküyorlar. En dehşetli savaşlarda bile temkinini pozmayan hakan deli gibi tahtından kalkıyor. O devrin adetlerine göre bu çok - çok ağır hakaret idi; bu hareketle hakana küfr göndermiştiler, çünki sakal ütmek adamın kadın gibi... kullanıldığının göstergesiydi, elçinin sakalını ütmek ise hakanın sakalını ütmek demek idi. Çaşkınlıkla serkerdelere ve Yelyuya bakıyor. Şen ziyafete ölüm sükutu çökmüştü. Serkerdeler sanki donmuşlar. Yelyu ise ellerini sinesinde çarpazlayarak ihtiramla başını aşağı dikmişti; yani benim sözüm buracan idi, bundan sonra söz artık hakanındır. Hakan kedi gözleri gibi çekik, deniz gibi mavi gözlerini geniş açarak bir de elçiye, onun ütülmüş sakalına bakıyor. Birden elleriyle yüzünü - gözünü örtüyor, sonra kulaklarını tutarak nefesi yetmiyormuş gibi ağzını açmış halde yukarı bakıyor ve çok yüceden yaralı aslan gibi nerildiyor. Ve ellerini kulaklarından bırakmadan bağıra - bağıra da çadırdan çıkıyor. Turqaudların çadırın ağzındaca her zaman hazır tuttukları atının beline atılıyor. Berk - berk onun boynunu kucaklıyor. Yüzünü atın boynuna sürte - sürte neyse bir şeyler diyor, işitilmiyor, kendi - kendisiyle konuşuyor. Sonra vücudunu titretme tutuyor. Ve birden hünkür - hünkür ağlamağa başlıyor.
Serkerdeler de onun ardınca çadırdan çıkmıştılar. Orduya derin sükut çökmüştü. Hiç kes, hatta Yelyu da cürat edip ona yaklaşamıyordu. Bu anlar bu çok tehlikeliydi.
Hakan ağlayıp doyduktan sonra başını kaldırarak ordugaha bakıyor. “Heeey moğallar!” diye bağırıyor. Bütün ordu diz çöküyor. Ama sözünün gerisi gelmiyor. Birden ne düşünüyorsa uzaklardakı tepeliklere doğru bakıyor ve atına bir şapalak vuruyor. Direk tepeliklere doğru gidiyor. Bu, moğalların mukaddes hisap ettikleri tepelikler idi. Bure - Haldun diyorlardı adına. Herkes anlıyor ki, büyük hakan Gök Tanrıyla yalnız kalmak istiyor. Moğalların inancına göre Cengizhan Tanrıya yakın olan mukaddes “boqdı” hanlardan idi. Tanrı moğalların biribirileriyle boğuştuğunu görerek onu göndermişti ki, dağınık tayfaları birleştirsin, dünyayı moğallara versin. Bu işi yerine getirdikten sonra Tanrı yine onu kendi yanına alacak ve onu dördüncü gök katına hükümdar edecekti. Tanrının böyle bir kudretli adamı göndereceğine inam moğallar arasında üç - dört yüz yıl idi ki mevcut idi. Asırlarca önceler bir moğal çadırıına ışık dumanı şeklinde bir kırmızısakallı adam girmiş, çadırdakı genc, güzel kız ise dokuz aydan sonra sarışın, mavi gözlü bir oğlan çocuğu doğurmuştu. Şamanlar her zaman diyormuş ki, moğallara benzemeğen bu sarışın, mavi gözlü oğlanın neslinden ne zamansa büyük bir adam dünyaya gelecek ve dünyayı titretecek, çünki bu oğlan gökler oğludur. Budur, o hadisenin üstünden asırlar, nesiller geçmiş, nihayet, efsane hakikat olmuştu. Moğallara benzemeğen sarışın, mavi gözlü Cengizhan haman o oğlanın neslinden idi. Ve haman o Bure - Haldun adlı yerde dünyaya gözlerini açmıştı. O yüzden her bir moğal insanı Cengizhana hadsiz sevgisi, vefasıyla Tanrı sevgisini kazanmak istiyordu; çünki büyük hakan gökler oğlu idi.
Hakan tepeliğin başında Tanrıya göz yaşları içinde yalvarıyor, dua ediyor, sonunda diz çökerek dokuz defa toprağı öpüyor. Tepeliğin eteğinde onu oğulları, Yelyu ve serkerdeleri bekliyordu. Hakan çok düşüncelidir, mavi gözleri ağlamaktan kızarmış, yüzü göz yaşlarından ıslanmıştır. Ama artık sakindir. Yine hiç kimse sesini çıkara bilmiyor. Yalnız ata binince Yelyu sakince diyor: ”Balçıjanlar Tanrının sevimli hakanını yalnız bırakmak istemediler” .
Akıllı meslehetçi neyi ne zaman demek lazım olduğunu güzel biliyordu. Hakan ordugaha döndüğünde askerler onu böyle üzgün görmemeliydi, ona göre de “Balçıjan” kelimesini mahsusi söylemişti. Doğrudan da, bir tek cümle melhem gibi bir şey oluyor. Hakan sanki uykudan uyanıyor, iti bakışlarla atlılara bakıyor, genclik yıllarından onunla kanlı savaşlarda can koymuş sevimli adamları görüyor. Balşıjan... Balçıjan... Bu söz ne zamanın hatırasıydı! Yelyu o zaman moğal ordusunda değildi, o olayı ağızlardan işitmişti. 1203- cü yılda Cengizhan hakan olmazdan üç yıl önce moğal çöllerinin dört - beş kudretli hanı düşmanlara karşı birleşmek için bir araya geliyorlar. Başçı seçilmeli idi. Diğer hanlar başçı olmaktan imtina ediyorlar, nihayet, var - devlete heris olmayan, “dünyada en büyük hazzı düşmanlarını diz çöktürmekte, onların karılarını kendi yatağına sürümekte gören“ Temuçini kendilerine başçı seçiyorlar, düşünüyorlar ki, ad onun olsun, tat onların. Ama az sonra haman hanların döyüşçüleri yavaş - yavaş Temuçinin bayrağı altına toplaşmağa başlıyorlar, çünki Temuçin diğer hanlara benzemiyordu. Mert, sade ve sehavetli idi, düşman üzerine de korkmadan koşun önünde yıldırım gibi gidiyordu. Böyle giderse onun kudretinin artacağından korkan hanlar onu mahvetmek için plan hazırlayarak ona karşı birlikte hücuma geçiyorlar ve Temuçin hayatta ilk ve son ama, çok ağır mağlübiyyete uğruyor. Toplam 4600 askerle yaralı ve perişan halde uzak çöllüklere kaçıyor. Ordunun erzağı yetmiyor, öyle umutsuz oluyor ki, hatta orduyu dağıtmaq, çadırlara dönmek, yine öncelerdeki gibi sade hayat sürmek istiyor. Bunu serkerdelerine bildiriyor ama, ne hikmetse ne serkerdeler, ne sıravi askerler, hiç kimse dağılmak, onu tenha bırakmak istemiyor. Hayanetten uzak, her zaman açık döyüşmeği seven Temuçini en çok sarsıtan Van hanın ve çocukluk arkadaşı Camukanın da bu ihanette iştirak etmesi idi. Kuvvetli tayfa olan karaitlerin hanı Van han onun babasının yakın arkadaşı olmuştu. Genclik yıllarında dinc hayatını savaşlarla dolu harbçi hayatıyla değişmesine bu han yardım etmişti. Düşman tayfanın esirliğinde üç yıl ağır hayat yaşayarak kaçtıktan sonra da dünyanın gidişatını anlayamamıştı, sanıyordu tayfalararası kırğınlar olan yerde sakin hayat sürmek mümkündür. Ama evlendikten az sonra düşmanlar bu defa hücum ederek karısını kaçırınca annesinin sözüyle Van hanın yanına gidiyor. Artık elveda dinc hayat, çünki öldürmezsen öldürüleceksin, esir almazsın esir edileceksin. Van han babasıyla arkadaşlığının hatırına onu çok mihribanlıkla karşılıyor, ona ordusunun bir bölüğünü veriyor, o da bu bölükle düşmanlarını mahvediyor ve karısını esirlikten kurtarıyor. Bu savaşta onun harp işini güzel bildiğini gören Van han ona bundan sonra da kendi yanında hizmet etmeği teklif ediyor, o da memnuniyyetle bu teklifi kabül ediyor. ( Bu haman Van han idi ki, ermeniler ona “İvan han” diyerek Avrupaya böyle bir şaiye yaymıştılar ki, güya Uzak Doğuda kudrettli bir hristian hükümdar var, onunla birleşerek müsliman türklere karşı doğudan ikinci cephe açmak lazımdır. Aslında ise “van” ona tatarları dağıttğı için Çin imparatorunun verdiği titul idi, o döyüşdeki kahramanlığına göre haman imparator Temuçine de “çöl bahadırı” adını vermişti. Asıl adı ise Toğrul idi.).
Ordu öyle bir yere gelip çıkıyor ki, içmeli su da büyük problem oluyor. Kurumakta olan bir çeşmenin lilli, palçıklı suyundan içiyorlar. Böyle çıkılmaz durumda olduğu günlerde Temuçinin savaşda herkesin ölmüş hisap etdiği kardeşi gelip çıkıyor. Onu yorğun, üzgün, elden düşmüş, cır - cındır içinde gören Temuçinin aklına böyle bir hile geliyor; onu bu miskin halindece Van hanın yanına göndersin, çok kötü güne düştüklerini bildirerek kendisi için de, onun için de aman dilesin, kendisi ise gizlice yola çıkarak gece hanın ordugahına hücum etsin. Bu artık ölüm - dirim meselesi idi, ya hiç ne, ya her şey. Tanrı ya Van hana verir, ya ona. Eğer Van hanı mağlüp ederse, diğer hanlar ondan ihtiyatlanacaktılar. Ama risk çok büyük idi; moğallar kendilerinden sayıları defalarca artık olan bir koşunu dağıtmalı idiler. Ona göre de hücum planı en ince detaylarına kadar düşünülerek hazırlanıyor, sonra ise bütün ordu haman o suyu kurumakta olan çeşmenin lilli, palçıklı suyundan içerek Temuçine sadakat andı içiyorlar. ”Balçıjan” sözü (palçık sözünden) buradan yaranmıştır.
Van han Temuçinin kardeşini çok miskin bir halde görünce yaman tesirleniyor, babasıyla arkadaşlık yıllarını hatırlayarak gözleri yaşarıyor, onu oğlu gibi bağrına basarak diyor : “Temuçine aman verdim, gelsin.”
Ses salmasınlar diye atların ayaklarına bez bağlattıran Temuçin bu zaman artık onun ordugahının yakınlığında idi. Kardeşinin hanın çadırından bir - iki askerle çıktığını, hanın ise Temuçin korkusu tamamen ötüştüğü için bu münasebetle büyük ziyafet verdiyğni öğrenen Temuçin gecenin düşmesini bekliyor, hanın askerleri sarhoş halde o tarafa - bu tarafa dağılıştıkları zaman aniden yıldırım gibi baskın ederek karaitlerin varlığına son veriyor. Daha düne kadar bir de hiç bir zaman baş kaldırmayacağına hiç keste şübhe olmayan Temuçin o gecenin sabahını moğal çöllerinin en kudretli hanına qalip gelmiş bir kahraman olarak açıyor. Van hanla oğlu gece ara karışınca atlarına binerek ikilikte aradan çıkmıştılar. Sonralar belli olacaktı ki, onlar naymanların hanının yanına gitmişler, ondan Temuçine karşı birleşmeği istemişler. Bu hanla munasebetleri önceden de iyi değildi ama, hayat mecbur edince Van han ondan yardım istemeğe gelmişti. Naymanların hanı onun miskin haline bakarak “birleşmek” teklifine gülüyor, diyor senin artık neyin var ki, seninle birleşeğım, baba - oğul canınızı götürerek kaçmışsınız. Ve cellatlara ikisini de idam etmeği, Van hanın kellesinden ise kendisine şerap piyalesi hazırlamağı emrediyor.
Temuçin bundan sonra Van hanla birlikte ihanette adı geçen diğer hanlarla ayrı - ayrılıkta savaşıyor, nihayet, en sonunda and kardeşi Camukayı ağır mağlübiyyete uğratıyor. Camuka iki askerle savaş meydanından kaça biliyorsa da az sonra haman o iki asker onu eli - kolu bağlı Temuçinin yanına getiriyor ve bu “büyük” işin mukabilinde onun ordusunda hizmete alınmalarını istiyorlar. Mertlik seven Temuçin derhal onun ellerinin açılmasını talep ediyor ve onu getirenlere kızarak bağırıyor ki, siz nice askerlersiniz, nerde sizin kendi hanınıza sadakatınız, adam on yıllarca kudretli hanınız olmuş, iyi zamanlarında onun ekmeğiyle güzelce yaşadınız ama, birce kere mağlüp olunca hemen ihanet ettiniz, öyle mi? Ben de sizin gibi hainleri orduya alacağım, öyle mi?
Hemen cellatlara emrediyor ki, bu hainlerin bel kemiğini kırın, köpeklerime atın. Sonra Camukayı kucaklayarak “kardeşim” diye bağrına basıyor, diyor benim ordumda kal, sağ elim olacaksın. Çocukluk ve genclik yıllarında moğal çöllerinde hanların çok olmasının doğru olmadığı hakkında çok söhbetler etmiştiler, her zaman diyorlardı gök yüzünde bir tek Güneş varsa Yer yüzünde de hükümdar bir olmalıdır. Genclik yıllarında bir defa bir şamana rast gelmiştiler, demiştiler bizim talihimiz hakkında haber verebilir misin? Şaman Camukaya bakarak hiç ne dememişti ama, Temuçinin yüzüne dikkatle baktığı zaman hayretinden sarsılmıştı. “Oğlum, Gök Tanrı dünyayı sana verecek” diye bağırmıştı. O zaman, tabii ki, Temuçin buna gülmüştü, çünki o kadar fakir, miskin bir hayatı varmış ki, bunu şamanın bir şakası gibi kabül etmişti. Camuka ise varlı bir tayfa başçısının oğlu idi, “Tanrı dünyayı verecekse bana değil, ona verir her halde” diye düşünmüştü. Şimdi Temuçinden “ordusunda hizmet” teklifi işitince Camuka bunu kabül etmiyor, diyor o şaman haklıymış, Gök Yüzündeki gibi Yer yüzünde de bir tek Güneş olmalı, o da senin bahtına yazılı, eğer sana hizmet edersem bir gün sana ihanet etmeğeceyimden emin değilim, o yüzden emret beni öldürsünler. Ama lütfen asılzadelere layik ölümle öldür beni.
Asılzadelere layik, yani kanını dökmeden, belini kırarak öldürmek. Bu zaman insan, sadece, hareketsiz oluyordu ama, daha bir müddet de görüyor, işitiyor, etrafında olanları anlyordu ve azap içinde ölüyordu. Asılzade olmayanlar da beli kırılarak idam edilebilirdi ama, öylelerini belleri kırıldıktan sonra canı çıkmadan köpeklere atıyorlardı. Yani köpekler --- insan eti yemeğe öğretilmiş vahşi köpekler döküyordu kanlarını.
Temuçin taraddüt içinde ona bakarak kalıyor. Bu an karısı Borte nefretle Camukaya bakarak diyor : “Öldür bunu, çünki bu adam şeref ve leyakat ne olan şeydir bilmiyor”. Temuçin yalnız bu zaman Camukadan ayrılarak cellatlara parmağıyla idam hükmü veriyor ve and kardeşinin idamını görmemek için ağır düşünceler içinde çadırına giriyor. Kim bilir, belki de Bortenin dediklerinden etkilenmişti. Camuka şerefsiz birisi değildi. Onu Temuçin kadar iyi tanıyan ikinci bir adam olamazdı. Hele çocukluk yıllarında Borteye önce Camuka aşik olmuştu. Ama Camuka sonra görünce ki, and kardeşi de onu seviyor, bir kız üstünde kardeş dediği adamla kavğa etmeği doğru hisap etmemiş, Temuçine demişti ki, gel kızın kendisine soralım, hankımızı isterse gelecekte onun da karısı olsun. Böylece bir gün kızcağıza soruyorlar ki, hankımızı seviyorsun? Kız da hiç düşünmeden Temuçinin elinden tutuyor. O andanca Camuka kardeşinin sevgisi hatırına Borteden uzak duruyor. Ama Temuçinle kardeşliğini devam ettiriyor. Hatta Temuçin Borteyle evlendikten az sonra düşmanlar Borteyi kaçırdığında onu kurtarmak için Van hanın Temuçine verdiği askeri bölükle birlikte o da kendi askerleriyle Borteni kurtarmağa gidiyor. İyi gününde de, kötü gününde de and kardeşini hiç zaman yalkız bırakmıyor.
Bu kardeşlik ta Van hanla, diğer hanlarla birleşerek Temuçine ihanet etmesine kadar sarsılmaz olmuştu. Çocukluktan kardeş dediği birisinin ihaneti ömrünün sonuna kadar Cengizhanı sarsıtmıştı. Belki de bu sebepten bir de hiçbir zaman hiçbir kesle arkadaş olamamıştı; her bir hükümdar ya ona itaat etmeli, ya da mahv edilmeliğdi. Çünki eğer Camuka ona ihanet etmişse, demek, her bir kesden ihanet beklemek mümkün idi. Camukanın ölüm ayağındayken neredeyse 35 - 40 yıl önce talihlerini haber vermiş şamanı hatırlaması bunu gösteriyordu ki, o uzak genclik yıllarında Temuçinden farklı olarak o, şamanın sözlerine inanmıştı ve Temuçinin başçı seçilmesinden sonra gittikce artan kudreti Tanrının, hakikaten de, dünyayı Temuçine vereceğine artık onda hiçbir şüphe bırakmamıştı. Ve sanki dünyanın neden kendisine değil de Temuçine verileceğinden doğan kıskanclıkla göklerin isteğine karşı gitmek istemiş, diger hanlarla ona karşı ihanette yer almıştı. Ama anlayamamıştı ki, hatta bütün dünya birleşse bile Tanrının isteğine karşı gelmek mümkün olan iş değil. Tanrı dünyayı Temuçine verecekse, demek ki, ona da verecek.
Neyse yani. Hayatta her şey oluyor. Mevzudan kenara çıkmayalım.
Camukanın da işi bittikten sonra moğal çöllerinde artık Temuçinin önünde durabilecek hiçbir kuvvet kalmıyor. Ve 1206- cı yılda bütün moğal topraklarındakı tayfaların, kabilelerin birleşik kurultayında Temuçin kendisine “Cengizhan” lakapı götürerek moğal çöllerinin yegane kudretli hükümdarı ilan ediliyor.
Evet, balçıjanlar... Onlarla dağı dağ üstüne koymak mümkündür. Hakanın gözlerine ışık geliyor. Amirane sesle: ”Ben Tanrıya yalvardım ki, düşmandan kisas almak için bana kuvvet versin” diyor. Sonra ayrıca Yelyuya dönüyor: “Şaha acilen mektup yazdır. Benim elçilermi öldürmek, sakallarını ütmek neymiş ben ona gösteririm! “
Evet, ordugaha dönüyorlar. Ziyafet devam ediyor. Şaha gönderilecek mektupu hakana okuyorlar. Ama uzun ve çok yumuşak bir dilde yazılmış mektupu sonuna kadar dinlemeğe hakanın sabrı kalmıyor, kazapla mektupu ihtiyar adamın elinden alıyor, cırık - cırık ederek onun yüzüne atıyor. İhtiyar şaşırmış halde hemen diz çöküyor, alnını itaatle yere vuruyor. Öfkeli hakan tahtından kalkıyor, ölüm zamanının geldiğini anladığı için korkusundan titreğen zayıf ihtiyarı iki eliyle kaldırıyor, çadırdan dışarı çıkararak orada onu yere bırakıyor. Cellatlar emre hazır duruyorlar. Hakan bağırıyor ki, sen de müslimansın, o yüzden böyle mektupla istiyorsun ki, senin o annesini ...diğim azğın müsliman şahın benim ondan korktuğumu hisap etsin. Tam o anda iyi ki, Yelyu kendisini yetiriyor, adamı ölümün pencesinden kurtarmak için diyor ki, büyük hakan yıllarca ona sadakatla hizmet eden, saçını - sakalını ona hizmette ağartmış birisiyle, tabii ki, merhametli tavranacak, hem de orduda büyük hakanın torunlarına bundan başka okuma - yazmayı öğretebilen bir başkası da yok, eğer bu idam edilirse onlara okuma - yazmayı kim öğretecek, büyük hakan Tanrının sevimlisidir, çünki bizler gibi sıradan insanlardan farklı olarak kazaplı anlarında öfkesiini yutabilendir.
Cengizhan ne kadar öfkeli olur olsun her zaman onu dikkatle dinlerdi, çünki yılların tecrübesinden görmüştü ki, eğer Yelyu böyle anlarında ona yaklaşmışsa, demek, mutlaka akıllı söz diyecekti. Şimdi de onu dikkatle dinliyor ve bu sözlerden yumuşayarak “Ben Tanrının beni sevdiğinden eminim ama, isterim O beni her zaman sevsin” diyor ve ihtiyarı idam ettirmekten vaz geçiyor. Diyor, peki, bundan sonra da benim torunlarıma okuma - yazmayı öğretsin bu adam ama, bir de hiç bir zaman hükümdarların işine burnunu sokmasın. Sonra çadıra giriyor, tahtına oturarak yazarına diyor : ”Böyle yaz! “ ve düşünüyor. Çadıra ölü bir sükut çöküyor. Hakan gözlerini yumarak düşünüyor, ara - sıra “köpek” diye yumruğunu dizine vuruyor, yine gözlerini yumuyor. Birden aniden tahtından kalkıyor. Dikkatle yazarın yüzüne bakıyor, bakıyor ve sağ elini ona uzatıyor, kazaptan bütün vücutu titreğerek deli gibi bağırıyor: ”Savaş istedin! Göreceksin! “
Mektup derhal mühürlenerek çapara veriliyor, Harezmşaha gönderiliyor.
Üç kelimelik mektup... Ancak yalnızca Harezmin değil, bütün Asyanın talihini değişecek üçce kelime...
Diye bilirler bu niye kenar meselelerden konuşuyor, birbaşa Köroğlu konusuna geçmek olmaz mı?
Hayır, olmaz. Bunlar hiç de kenar meseleler değildir ve asla aziz okurlarımı intizarda tutmak gibi bir maksatım yoktur. Ben bir çok hadiselerin üstünden sükutla geçmeğe mecbur olmuşum, aziz okurlarımı yormamak hatırına. Ama bu dediklerim de olmazsa, ümumiyyetle, o devrin havası azıcık da olsa yutulmazsa Köroğlu efsanesinin nice ve nereden kaynaklandığını anlamak mümkün olmaz.
Evet, şah mektupu okuyor ve çok taaccüpleniyor. Hükümdarın hükümdara mektupu böyle mi oluyor? Çölün yarımvahşi adamlarının hanı ne cüratle ona --- şah oğlu şaha bu tarzda mektup yaza bilmişti, anlaya bilmiyor. Celaleddin de, serkerdeler de moğallarla açık döyüşte vuruşmağın vacip olduğunu bildiriyorlar ama, moğalların küçücük destesinin iki yıll önce nice iğidlikle vuruşduğunu kendi gözleriyle görmüş şah onlarla açık döyüşden ihtiyatlanıyor ve şehirlerin kalelerinin muhafazasını kuvvetlendirerek müdafie olunmağı düzgün hisap ediyor. Böyle düşünüyor ki, çöllülere Kair han lazımdırsa Otrarı işğal ederek dağıttıktan sonra gidecekler. Eğer onlara Otrar yetmezse Buharanın da, Samarkandın da, Ürgencin de kaleleri yeterince muhkemdir, her birisinde de çok sayıda iğid döyüşçü vardır. Moğalları bir müddete geciktirirler, o zamana kadar da şah İran taraflara giderek yeni, büyük bir ordu toplar, geri dönerek moğalların dersini nice lazımdır verer.
1219- cu yılın ilkbaharında Cengizhan mağlübedilmez ordusunu üç hisseye ayırarak büyük Harezm imparatorluğunun topraklarına giriyor. Cuçi hanın koşunu Amuderya sahillerindeki şehirleri itaat altına almalı idi. Cığatayla Uqedeyin koşunu Otrar şeheri istikametinde hareket etmeli idi. Hakan kendisi ise küçük oğlu Tuli hanla birbaşa Buharaya doğru istikamet alacaktı. Her üç koşun bu şehir taraflarda birleşmeli idi.
Otrar şeheri mühasireye alındığında Cengizhan emrediyor ki, o yaramaz İnalçik Kair hanı diri tutuklayın, onun cezasını kendim vereceğim. Kair han sevimli şahının bu gün - yarın büyük bir orduyla yardıma geleceğini güman ederek kale kapılarını bağlayarak şehrin savunmasına başlıyor. Ama beş aylık mühasireden sonra moğallar savunmayı yararak şehire giriyorlar. Ahalinin mukavemeti tezce kırılıyor. Sonda Kair han dört - beş döyüşçüyle bir evin damına çıkıyor ve oradan eline geçen taşları moğallara atmağa başlıyor. Nihayet, onu diri tutuklayarak hakanın hüzuruna getiriyorlar.
Kair han...
Azizlerim, bu yaramaz adamın adını unutmayın, çünki ileride göstereceğim ki, bu adama destanın ayrıca bir hikayesi hasr edilmiştir. ”Köroğlunun Ballıca seferi” ve ya “Türatın yokluğu” diyorlar adına.
Kair han hakanın önünde diz çökmeden kazapla “kaniçen, katil, cellat” diyor ona. Derhal serkerdelerden birisi arkadan ayağıyla vurarak Kair hanı yere yıkıyor, kılıcını kaldırarak onun boynunu vurmak isterken hakan elinin hareketiyle onu durduruyor. “Bir bak hele, nice akıllıdır! ” --- diyor, --- Neler yaptığını biliyor, istiyor rahat ölsün, ona göre de beni kazaplandırmak istiyor. Sen bu şehrin hakimiydin ama, böyle anladım ki, var - devletten doymamışsın, çünki yüzlerce deveyi yükükarışık yemişsin, adamları da idam etmişsin, doğru mu? Karnının sallaklığı belli ediyor ki, aclık nedir bilenlerden değilsin. Demek ki gözün - gönlün actır. Doyamıyor. Öyle mi? Ne yapalım, şimdi doyururuz seni... “
Cellatlara emrediyor ki, altun eritilsin, onun kulaklarına ve gözlerine dökülsün.
Derhal onu sürüyerek çadırdan çıkarıyorlar. El - kolunu bağlayarak diz çöktürüyorlar. Cellatlardan birisi onun boynuna ucunda ilgek olan demir geçirerek arkadan tutuyor ki, terpenmesin. Yakındakı ocağın üstünde bir kap dolu altın eriğinceğe kadar idamın dehşetini tasavvür ederek sarsılmış Kair han gücü yettikce bağırıyor, hakandan merhamet diliyor. Nihayet, altunu eriten işare ediyor hazırdı diye ve bu an diğer cellat Kair hanın başına böyle idamlar için hazırlanmış demir kap geçiriyor; o kapta yalnızca gözler ve kulaklar için küçücük delikler varıydı. Cellat erimiş kaynar altunu o deliklerden Kair hanın kulaklarına ve gözlerine döktüğünde onun azap ve dehşet dolu bağırtısından korkmuş atların kişnertisi ordugahı bürüyor.
Evet, zulümkar şehir hakimi böylece layik olduğu cezasını alıyor. Şimdi sıra onu bunca kudurtmuş şahın idi, bunun içinse başkente gitmek lazım idi.
Dikkat! Gelecekte Köroğlu adıyla tarihe düşecek meşhur kahraman da bak bu üç kola ayrılmış moğal ordusundadır. Ordunun içinde olarak şarkılarıyla askerleri döyüşe ruhlandıran, kahramanlık gösterenlere destanlar koşan halk ozanları, tabii ki, onun hakkında da şarkılar okuyorlardı. Ama orduların üçü de Cengizhanın ve oğullarının hükmü altındaydı. Çamlıbelde ise Köroğludan büyük hiç bir kimse yok idi. Hem de moğal ozanları onu , tabii ki, kendi adıyla çağırmalı idiler. Adı ve ya orduda ona verilen lakapıyla. Mesela, meşhur serkerdelerden birisi orduya sıravi asker gibi alındıdığı gündence hakan ona “cebe” ( moğalca “ok” ) lakapı vermişti, çünki mahir ok atıcısıydı. Moğallar onun tayfasını dağıttıklarında o, bir kaç arkadaşıyla dağlara kaçmış ve oradan Cengizhanın ünlü komutanlarından birisi olan Boqurçi noyonun atının boynundan okla vurmuştu. Moğallar dağlara kalkarak onların hepsini esir etmiş ve onları hakanın hüzuruna getirmiştiler. Hakan sormuştu ki, Boqurçi noyonun atını hankınız vurmuşsa itiraf etsin. O zaman genc, kametli birisi cüratle demişti ki, ben vurmuşum, büyük hakan, benim okum hedeften yayınmaz. Cengizhan onun mertce itirafından hoşlanmış ve demişti ki, okunun hedeften yayınmadığını sübut edersin seni idam etmem, orduma alırım. Uzaklarda bir hedef koymuşlar ve adam ilk okla hedefin tam ortasından vurmuş. Cengizhan o zaman onu kucaklayarak “Cebe” demiş adına. Ve o da orduda bu lakapla tanınmıştı. Ona şarkılar koşan moğal ozanları, tabii ki, adına Cebe diyorlardı. Destandan bilindiği gibi, Köroğlu da lakap idi ama, eğer moğal ordusunda bu lakapta serkerde yoktuysa, demek, bu lakapı ona diğer türk halkları ---Türküstan, İran ve Azerbaycan halkları verebilirdi. Türküstana ise moğal ordusu yenice girmişti. O yüzden devam edelim.
Oğulları taraftan Cengizhanın bahtı getirmişti. Dörtü de babalarından mükemmel harp dersi almıştı. Moğal koşunları onların başçılığı altında karşılarına çıkan köyleri, şehirleri dağıtıp yakıp harabeye çevirerek Buharaya taraf yol alıyorlar. Önce Buhara, sonra Samarkand, sonra da Ürgenc işğal edilerek harabeye çevriliyor, erkekler kılıctan geçiriliyor, kız - gelinler esir ediliyor. Her yanda insan meyitleri kalaklanmış... Azcık rüzgar esince sanki tüm Maveraünnehr üfunet kokuyordu... Doyunca meyit yemekten piylenmiş, haddinden artık şişmanlayarak boğa büyüklükte olmuş, ona göre de yerlerinden kalkmağa halleri olmayan sahipsiz köpekler sanki yeni bir hayvan türüydü... O kanlı, ağrı - acılı günlerin şahidi olmuş bir derviş - şair ömründe ilk defa bunca büyük köpekler gördüğünden çok şaşıracak ve böyle diyecekti: ”dünya hebeşin saçları gibi karışmıştı”.
Büyük hakan zaferlerinden mest olmuştu. Artık başkent de dağıtılmış, artık Harezm bir devlet gibi yokolmuştu. Ama şah yoktu diye hakan yürekten sevine bilmiyor. Çaparlar haber getiriyorlar ki, şah Amuderyanın öbür sahilinde yaz ikametgahındadır, digerleri diyorlar onu Horasan taraflarda görmüşler.
Hakan buradan ileri kendisi gitmiyor, Tuli hanı 70000- lik koşunla Horasan tarafa gönderiyor. Şahın annesi tekebbürlü Türkan hatun şahın kızları ve torunlarıyla kaçarak bir kalede gizlenmişti. Moğallar onların yerini öğrenerek kaleyi mühasireye alıyorlar ve kaleye giden içmeli suyun karşısını kesiyorlar. Bir ay kadar geçiyor, kalede son yudum su da içildikten sonra Türkan hatunun ve akrabalarının onlara teslim olmaktan başka çareleri kalmıyor. Hakan şahın biribirisinden güzel kızlarını derhal oğulları için ayırıyor. Türkan hatunun onun önünde neden baş eymediğini soruyor. Tekebbürlü Türkan hatun sonsuz bir nefretle: “ Ben hiç senin Tanrının bile önünde eğilmem! Bahtım onda getirmedi ki, oğlum korkak çıktı, kaçtı seninle savaştan!” diyor. Onun bu acıklı sözleri hakanı kazaplandırıyor ve çadırdakıların hepsi hisap ediyor ki, kadın idam edilecek. Ama hakanın böyle kazaplı anlarında hemen araya girerek akıllı sözleriyle çok zavallıyı ölümün pencesinden kurtaran Yelyu sakince diyor: “Büyük hakan, o, şah değil, şahın annesidir. Hükümdar kim olur olsun, annesi ihtirama layiktir, çünki necabetli nesildendir. Harezmin kurucusu şah Tekeşin hatunu olmuştur”. Hakan ona çok sert bakıyor ama görüyor ki, o her zamankı gibi akıllı konuşuyor, ona göre de başının hareketiyle onun dediklerini tasdik ediyor; kadını idam ettirmek erkeğe büyüklük getirmez, hem de esir kadını. ( Ama Türkan hatun sonralar belki de diyecekti ki, keşke o zaman beni idam ettirseydi. Çünki hakan serkerdelerine çadırında ziyafet verdiğinde onu çadırın qirişinde oturtacaktı ve gemirdiği kemikleri köpeğine atıyormuş gibi ona atacaktı ).
Hakan diyor öyleyse Harezmin dağıtılması sebebiyle kederli bir şarkı okusun kenizleriyle birlikte. Türkan hatun bunu da öfkeyle reddedince Yelyu hemen ona yaklaşarak astadan kulağına neyse diyor, sonra da okumasını rica ediyor. Türkan hatun kenizlere “Okuyun” diye emrediyor. Kenizler kederle okumaya başlıyorlar ama, Türkan hatun ağzını açmıyor, yaş süzülen gözlerini yere dikerek susuyor. Hakan da israr etmiyor. Şarkıyı yarıda keserek Yelyuya emrediyor ki, Türkan hatunla kenizleri için ayrıca çadır kurulsun ve onlara her türlü yiyecek - içecek verilsin, hiç kimse de onların rahatlığını pozmağa cürat etmesin.
Ve moğallar Harezmi tamamen yakıp yıktıktan sonra geriye, moğal çöllerine döndükleri zaman Cengizhan onları öldürmeden çöllüktece bırakıyor; bir tek emri bu oluyor ki, muzaffer moğal ordusu uzaklaşıncaya kadar yine kederli şarkı okusunlar.
Bu kez artık Türkan hatun da okuyor kenizlerle birlikte. Hem de yılların esir hayatının ağrı - acısından doğan azap dolu sesiyle. Diz çöküp alnını yere vurarak, toprağı kucaklayarak hünkür - hünkür ağlayarak okuyor. Hiç bir hatunluğu, hükmü, tekebbürü kalmayan, kenizlerinden farklanmayan Türkan hatun.
Cengizhan Tuli hanı Horasana gönderdiği zamanlarda Subuday bahadırla Cebe noyonu yanına çağırıyor ve onlara “büyük ... (oturan yeri) olan şahın arkasınca Amuderyanın öbür sahiline geçerek onu yere girse bile, kuş olup da göklere çıksa bile ya ölüsünü, ya dirisini getirmelerini“ emrediyor. Ve haman gün, yani 1220- ci yılın sıcak mayıs günlerinden birisinde bu iki serkerde heresinde bir tümen asker olmakla moğal ordugahından ayrılıyorlar. Ve...
Dikkat! Azizlerim.
Köroğlu efsanesi de bak buradanca başlıyor. Köroğlu efsanesi demeyelim, Köroğlu reallığı diyelim. Bu tamamiyle real hadiseler sonradan ozanların dilinde efsaneleştirilmişdir. Hayret edeceksiniz ki, her şey ne kadar da sadeymiş. Cengizhan hakkında, moğalların savaşları hakkında dediklerim tarihçilerin eserlerinde vardır, ben onları o eserlerden götürmüşüm, kendimden icat etmemişim yani. Ama o eserleri bu zamanaca milyonlarca insanların okuduğuna bakmayarak kimsenin aklına bile gelmemiş ki, bütün türk halklarının sevimlisi olan sırrlı Köroğlu haman bu sayfalardadır ve tamamiyle real hayatta yaşamış birisi olmuştur. Her bir efsanenin mayasında tarihi hakiket zerresi yatıyor, Allahın lütfündendir ki, bu sevimli kahramanın kimliğini açmak için o hakiket zerresini bana gösterdi.
Ama azcık daha sabredelim, çünki ileride büyük bir derya var, önce onu geçmek lazımdır, onu geçinceğe kadar Köroğlunun kendi adı vardır, babasının - annesinin verdiği ad. Hayır, hayır, Ruşen ve ya Rövşen değil onun adı, çünki bu da lakap imiş, ileride anlatacağımm niye ona “Rövşən”, “Ruşen” demişler. Gelin acele etmeğelim, çünki biz seyahatımızın en güzel yerindeğiz.
Evet, iki meşhur serkerde şahı tutuklamak için yola çıkıyorlar. Her birisi müstakil serkerdeydi ama, Cebe noyon her zaman Subuday bahadırı dinlerdi, ona göre de tümenlerin ikisi de faktiki olarak Subuday bahadırın hükmündeydi. Cebe noyon gencti, ölçü - biçi bilmeden deli gibi savaşa atılırdı. Döyüşlerde olağanüstü şücaatine, kahramanlığına göre moğal ordusunda en üst kademelere çok kısa bir zamanda ilerleğen şanslılardan idi. Subuday bahadır ise döyüşlerde çok acaiplikler görmüş tecrübeli birisiydi, Cebe noyonu savaş meydanlarında çok çıkılmaz vaziyyetlerden kurtarmıştı. Çin savaşı zamanı serkerdelik kabiliyyetiyle hakanı bile hayrete getirmiş Subuday bahadır o savaşlardan birinde sağ gözünü ve sağ elinin hareketliliğini kaybetmişti; az kalsın düşman kılıcı alnını yaracaktı, başını anında geri çektiği için kılıc sağ gözünden, sağ yanağından geçerek sağ kolunun damarlarını kesmişti. Buna göre de ona “zincirini kırmış deli”, “kudurmuş köpek” lakaplarından başka “pencesi parçalanmış kaplan” da diyorlardı. Hiç olmamıştı ki, gönderildiği döyüşten mağlüb dönsün, ona göre de adı dillerde destan idi, şan - şöhreti ozanların şarkılarının temel konusuydu. Temuçinin genclik yıllarında “eşkiya” lakaplı büyük kardeşi Celmelikle onun ordusunda hizmete gelmişti. Moğal çöllerinden döyüşerek Adriatik denizi sahillerine kadar giden yegane ordu baş kumandanı idi. Moğal devletinin kurulmasında, kuvvetlenmesinde ve genişlenmesinde benzersiz hizmeti olan bu serkerde büyük hakandan “bahadır” titulunu almıştı; kahramanlığa göre mükafatların zirvesi olan bu şerefli ada parmakla sayılacak kadar moğal sahiplene bilmişti.
Tarihten gelmiş geçmiş kahramanlar hayalimizde at belindedirler ama, bindikleri attan başka tavlalarında ne kadar atlarının olması hankımızı ilgilendiriyor? Ümumiyyetle, bu ne derecede önemlidir? Mesela, Teymurlengin, Napoleonun, Atillanın, Metenin ne kadar atları varmış? Diyecekler bunu bilmek neye lazımdır? Ama bu lazımsız bilgidirse o halde neden Köroğlunun iki atı olduğunu biliyoruz? Çocuktan bile sorduğunuzda hiç düşünmeden diyecek ki, Köroğlunun iki atı varmış; Kırat ve Türat.
Hayret bir şey! Niye onun yalnızca iki atı olmuştur? Niye üç değil, beş değil, mukaddeslik bildiren yedi değil, yalnızca iki? Destandan böyle belli oluyor ki, derya atlarından yalnızca iki at türemiştir. Efsaneyi bir tarafa bırakarak olaya real bakarsak nice? O zaman diyebilirler ki, adam, sadece, iki at istemiş, o kadar. Hayır, hayır, bu bir az doğru yaklaşım olamaz. Nice yani adam iki at istemiş? Hepimiz biliyoruz ki, kahramanların atlara özel bağlılıkları olmuş, onları vefalı arkadaş hisap etmişler. Eğer Köroğlu sıradan bir fakir köylü olmuş olsaydı, anlayardık ki, adamın ömrü boyunca yalnızca iki at almağa parası olmuştu. Ama onun gibi aleme destan olmuş bir kahramanın bunca az ata sahiplenmesi hiç ama hiç inandırıcı gelmiyor.
Ama bizim inanıp - inanmamağımızdan asılı olmayarak bu, hakikat imiş. Bütün mücadelesi devrinde onu her zaman iki atla görmüş halk bu acaip faktı hafızasına öyle mühürlemiş ki, destan yaratıcıları bu faktın üstünden sükutla geçememişler. Dilden dile geçen, her ağızın bir renk kattığı kahramanlık hikayeleri ozanlar tarafından destan haline salınıncaya kadar, tabii ki, çok zaman geçmiştir ve aslında çok sade bir izahı olan “iki at” meselesinin üstünü bu zaman içinde mücize dolu sırr perdesi örtmüştür; “derya atı” mücizesi hem atların sayısına, hem de kahramanın niye başka atlara sevgisinin olmadığına aydın cevap veriyor. Doğrudan da, onun kabahatıdır mı derya atlarından yalnızca iki at dünyaya gelmiş ve onlar bunca güzel, misilsiz olmuşlar?
Demek, biz hakanın serkerdeleri arasında iki atı olanını aramalıyız. Hem de yalnızca üçünün arasında; Subuday bahadırın, Cebe noyonun ve Tokuçar noyonun arasında. Niye? Çünki hakan şahı tutuklamak emrini 1220- ci yılın ilkbaharında vermişti, İrana ve Azerbaycana ise 1231- ci yıla kadar bu üç serkerdeden başka hiç bir moğal serkerdesi gelmemişti. Şimdi bakalım bu üçünden hankısı olabilir Köroğlu? Tokuçar noyonu hakan hayli sonralar Subuday bahadırla Cebe noyonun arkasınca göndermişti ve o onların geçtikleri yerlerden hiç bir mukavemete rastlamadan geçip gitmişti, o zaman Subudayla Cebe artık Kuzey Kafkasyada idiler. Tokuçar noyon hakanın emrinden çıkan yegane serkerde idi, ona göre de harpçi talihini şerefsiz bitirmişti. Hakan onların üçüne de demişti ki, itaat edenlere dokunmayın. Ama Tokuçar noyon kendisinden önce Subudayla Cebenin itaate getirdiği şehirlerden birisini yağmalayarak dağıtmış, ahaliden ise çok sayıda öldürmüştü. Buna göre de hakan onu idam ettirmek istemişti. Ama serkerdelerin yalvarışından sonra idamdan vazgeçmiş ve onu tümenbaşçılığından sıravi askerliğe geçirmekle cezalandırmıştı. Demek, Köroğlu o ola bilmez.
Eveeet. Köroğlu sırrının açılması artık çok kolay oldu. Çünki o, kesinlikle iki tümenbaşıdan birisidir. Ya Subuday bahadır, ya da Cebe noyondur. Ama önce iki at meselesine aydınlık getirelim.
Hakan onlara demişti ki, şah İran taraflara koşun toplamak için gitmek niyyetindedir, ona bunun için asla zaman vermek olmaz, ona göre de acele etmek lazımdır ki, onu koşun toplamadan önce tutuklayasınız.
Yol uzak idi, buna göre de Subuday bahadır emrediyor ki, her bir döyüşçü ilave olarak bir at daha götürsün, çünki bir atı dinlendirmeden gece - gündüz yol gitmek olmaz, dinlendirmek ise zaman kaybı olacak. Bir at yorulduğunda diğerine geçmekle durmadan ne kadar istersinn yol gitmek mümkündür. Evet, azizlerim, bak haman bu ilave ata moğallar “tür at” diyorlardı. Çünki moğalca “türat” yardımçı at, yedek at demektir. Moğal atları küçük oluyor, hündür Karabağ, arap, türkmen atlarına alışmış insanlar bu küçük atlara “kırat” diyorlardı. Çünki moğallar yaşadıkları çadırlarına “kır” diyorlardı. Yani dolayısıyla “kırat” sözüyle atın kırlarda yaşayanlara, yani moğal çadırlarında yaşayanlara ait olduğu anlaşılıyordu. Türat da moğal atı olduğu için kırattır, sadece, ilave yedek at olduğu için türattır.
Böylece, Subuday bahadırın emrinden sonra her iki tümenin döyüşçülerinde ve tümenbaşılarında kırattan ilave türat da olmuş oluyor.
Ama iki tümenden yalnız birisine “deliler yığınağı” diyorlardı. Hankısına mı?
Eveeeet, azizlerim, Subuday bahadırın tümenine.
Bak, aradığımız meşhur kahraman, sekiz yüz yıla yakın bir zamanda kimliği belli olmayan, efsaneler perdesine bürünmüş asıl Köroğlu odur.
Benim Köroğlu hakkındakı kanaatim budur. Bundan inandırıcı, sağlam mantıklı başka ferziyye varsa memnuniyyetle kabül ederim. Ama hiç aramak fikrinde de olmayınız. Boşuna zahmettir. Köroğlu dediğimiz adam kesinlikle Cengizhanın ünlü komutanı Subudaydır.
Diye bilirler ki, nice olabilir, Köroğlu destanı da bizim, Köroğlu operası da bizim ama, kendisi moğal serkerdesi.?! Ama bu mantıkla o halde Leyliyle Mecnun da bizim olmalıdır, çünki ilk olarak Nizami Gencevi “Leyli ve Mecnun” poemasını yazmış, ilk olarak Üzeyir Hacıbeyov bu efsane için opera bestelemiştir. Ama bütün dünya biliyor ki, o sevgililer arap kabilelerinden idiler ve bu muhteşem sevgi efsanesi yedinci asırdan, yani Nizamiden dört yüz yıl öncelerden araplar arasında meşhur idi.
Moğallar da vahid türk milletinin halklarındandir, her bir türk halkının kahramanı ise vahid türk milletinin kahramanıdır, buna göre de Köroğlu bütün türk milletinin ortak kahramanıdır.
“Kör“ meselesine gelince... Tabii ki, hiçbir halk kendi sevimli kahramanını özürlü görmek istemez. Düşman kılıcından alnından boğazına kadar derin çapığı olan, sağ eli hareketsiz, sağ gözü kör... Ona göre de bir halde ki, lakapı “Köroğlu” imiş, demek, babası kör olmalıymış, mantıkıyla gözlerine mil çekilerek kör edilen baba obrazı yaratılmıştır. Bu baba obrazıyla kahramanın sağ gözünün kör olması “kusuru perdelenmiş“ sanki; yani bir ayıptan kurtulduk. Alnından boğazına kadar derin kılıc yarasını ise Çin savaşı zamanı aldığını diyemezlerdi tabii ki, çünki Osmanlı içindeki bir eşkiya koskoca Çinle savaşamazdı. Hem de Bolu nerde, Çin nerde? O yüzden demişler ki, guya ne zamansa önüne bir aslan mı, kaplan mı çıkmış, onunla çarpışırken o vahşi hayvanın pencesi onun yüzünü yaralamıştır. Hakikat değilse de işiten inanacak, çünki aslana, kaplana rast gelmek için uzak Çine gitmeğe ihtiyac yok. Hem de o korkunc hayvanla çarpışma zamanı sağ kalmak büyük kahramanlıktır, o çarpışmada sıfatın bir tarafı tamamen yok olsa bile. Yani bu yara bu fanteziyle artık çirkinlik olmaktan çıkarak onun kahramanlığına ilave bir süs vermiş oluyor... Gibi...
Tabii ki, destan tarih değildir, edebiyyattır, şifahi halk yaratıcılığıdır. Tarihi hadiselerden destan dizip koşan ozanların fantezileridir. Derya atlarından Kıratla Türatın doğması efsanesini uyduran ozanın hafızasında Subuday bahadırın iki atlı olması hakikati duruyor; o derya atları deryadan değil de toprağın altından çıkmış ve ya göklerden gelmiş olsalardı bile onlardan yalnızca iki at türemeliydi, çünki Subuday bahadırın iki atı vardı. O kadar. Öylece de, eğer adam kör oğluysa, demek ki, babası kör imiş ve ya kör edilmeliymiş. Kahramanlık destanında, tabii ki, kahramanın birilerine karşı nefreti olmalı ki, o yüzden kisas almağa kalksın. Ozanların fantezilerindeki baba bu yüzden kör ediliyor ve Köroğlu da guya bu zulmün kisasını almak için dağlara kalkıyor. Bu yerde diyeyim ki, deryadan çıkma atlar efsanesiyle kör edilmek fantezisinin bağlantısı ozanlar tarafından mükemmel edebi yaratıcılıktır. Bu bağlantı babanın at bakıcısı, yani seyis gibi gösterilmesiyle halledilmiştir. Tabii ki, babanın deryadan atların çıkmasını görmesi için onun seyis değil de, mesela, at nallayan bir demirçi, dağlarda - derelerde av arayan bir avçı, çimenlikte ot biçen bir köylü ve ya tamamen işsiz bir avare derviş gibi de destana getirilmesi mümkündü her halde; baba ne sanat sahibi olur olsun farketmezdi, ozanlar hadiseleri başka bir taraftan dizip koşarak yine de sonucu babanın gözlerinin çıkarılmasına getireceklerdi ki, adam kör edilsin ki, oğlu “kör oğlu” olsun.
Ama ozanlar onu seyis olarak göstermişler. Neden?
Çünki bu seyislik meselesi hiç de boş yerden çıkmamıştır; bunda da bir hakiket zerresi vardır.
Hankı zerredir o?
Temuçine hizmet etmeğe gelinceğe kadar Subudayın babası değil, kendisi seyis olmuştur. ( Batı hanın Avrupaya yürüşü zamanı Quyuk hanın Subuday bahadıra sinirlenerek dediği sözleri hatırlıyor musunuz? “Sen de kim oluyorsun benim önüme geçiyorsun? Babamın hisapına şan - şöhrete yetmiş bedbaht at bakıcısı, haddini bil!” ). O, 1164- cü yılda uryanh - hatay tayfasından olan demirçi Habılın çadırında dünyaya gelmiştir. (Moğalistanın kuzeyinde, şimdiki Rusyanın Tıva özerk cumhuriyyetinde). Annesi onun ilk adımlarını attığını görmeden ölüyor. Bir kız, üç erkek kardeş imişler. Bacı büyük olduğu için annesinden sonra onlara o annelik ediyor. Subuday evin küçük oğlu idi, babası öldükten sonra moğal adetince evin “odçukini”, yani baba yurdunun od - ocağının sahibi o olmuştu diye babasından her şey ona kalmıştı. Ve o, hayatını sakince sürdürebilirdi. Ama hiç kimsenin kendi evinde sakince yaşayamadığı, adamların biribirilerini qaret ettiği bir devirde o da çokları gibi harp yolunu seçiyor. Büyük kardeşi Celmelik Temuçinin ordusuna ondan önceler gelmişti. Bu yüzden o da ortancıl kardeşiyle onun yanına giderek Temuçinin ordusunda hizmete başlıyor. 1202- ci yılda tatarlarla savaş zamanı ona “bahadır” adı veriliyor. ( ”Zincirini kırmış deli”, “kudurmuş köpek” lakablarını ise Temuçinin o zaman yakın arkadaşı olan Camuka moğalların Naku - kun dağı eteklerindeki savaşı zamanı ona veriyor ). Bu döyüşden derhal sonra Temuçin onu naymanların hanı Kuçluğun ve Buyuruk hanın üstüne gönderiyor. Bu, Subuday bahadırın başçılığıyla olan ilk büyük döyüş idi. Askerlerin iki atı olduğu için süratli yürüş eden Subuday bahadırın tümeni naymanların topraklarında beklenmeden görünüyor, moğallar onları Suci ırmağına sıkıştırıyorlar, Buyuruk han öldürülüyor, Kuçluk han kaçıyor ve başsız kalan nayman döyüşçüleri esir düşüyorlar. Bu zaferle Subuday bahadır şöhretleniyor. 1206- cı yılda büyük hakanı seçmək için toplanan kurultayda onun adı seksen sekiz moğal şehzadesi ve noyonu arasında elli birinci olarak çekiliyor... Evliydi, üç oğlu vardı. Ama Harezmşahın ardınca Cebe noyonla yürüşe çıktığında her iki tümenin döyüşçüleri gibi, tabii ki, o da karısını kendisiyle götürmemişti. Destan kahramanları ise sevimli yar olmadan yarımçık oluyorlar, ona göre de destan yaratıcıları ona Nigar hanımı Çamlıbele getirmekte “yardım ediyorlar”.
Tabii ki, destan sonralar yaratılmışdır; önce Subuday bahadırın mübarizeleri olmuş, ona “Köroğlu” demişler. Ama akıllarda bir soru olabiliyor: madem ki, destan yaratılmamışdı, sadece, Subuday bahadırın kahramanlıklarla dolu savaşları vardı, demek ki, kör edilen baba obrazı da o zamanlar yokmuş, o zaman nice olmuş ki, baba kör edilmeden ona Köroğlu demişler?
Evet, çok güzel sorudur. Ama cevabı çok sadedir. Hatta bu gün de sözdeki mana kuvvetlensin diye zalim adama “zalim oğlu zalim”, cimri adama “cimri oğlu cimri”, topal birisine “topal oğlu topal” demiyor muyuz? İnsanlıktan uzak birisine “hayvan” derken içimiz rahatlamıyor, bu hayvanlığa babasını da ilave etmiyor muyuz “hayvan oğlu hayvan” diye? Bir gözü olmayan, hatta iki gözü olup da gözlükle kitap okuyanlara “kör oğlu kör” diyenlerimiz az mı yani? Bu, türk dillerine ait bir deyimdir. O büyüklükte Harezm imparatorluğunun şahını şehir - şehir, köy - köy, dağlar - dereler boyunca kovalayan tekgözlü Subuday bahadırı görmüş cemaat da hayretinden “kör oğlu kör, yaman adammış yau”, “kör oğlu kör, şaha göz verip ışık vermiyor, o zalime Allahın belası gibi gelmiş” demış tabii. Ve bu “kör oğlu kör” ifadesi ağızdan ağıza, dilden dile geçerek on üçüncü asrın harp devi olan Cengizhandan kamil döyüş dersi almış Subuday bahadır için sonralar “Köroğlu” lakabına çevrilmiştir.
Azizlerim, şimdi artık Köroğlunun kim olduğunu, maksatının ne olduğunu, Türküstandan bu yana bu büyük topraklarda ne aradığını bildikten sonra Köroğlu kalelerinin niye bu kadar geniş arazilerde sepelenmesi sorusuna cevap vermek mümkündür. Bunun için ise şahı adım - adım izleğen Subuday bahadırla Cebe noyonu, sadece, biz de adım - adım izlemeliyiz.
Acaiptir, büyük bir seltenetin ne kadar da mesuliyyetsiz ve korkak bir şahı varmış! Moğallar ölkenin doğu ve merkezi vilayetlerini yaklaşık bir yıl idi ki, yakıp dağıtıyorlardı, o ise İran taraflarda koşun toplamak bahanesiyle savaş meydanından kaçarak Amuderyanın öbür sahilindeki ikametgahında oturmuşdu. Celaleddin haklıymış, bir yıl önce ona demişti ki, hükümdarlar halkın iyi gününde olduğu gibi ağır gününde de onunla bir olmalı, onu düşmanla kendi başına bırakarak kaçmamalıdırlar. Şehirleri, köyleri Allahın umutuna bırakarak kaçmağımızı halk hiç bir zaman bize bağışlamayacak. Doğrudan da, Buhara, Samarkant, Ürgenc gibi ilim ve medeniyyet merkezlerinin dağıtılmasıyla halkta ona karşı sonsuz nefret baş kaldırmıştı; artık onu şahlığa layik hisap etmiyorlardı. Cengizhan yerli halkın bu ehvali - ruhiyyesinden casusları vasıtasıyla yeterince malumatlı idi, ona göre de onu tutuklamak için ikice tümen göndermişti.
Amuderya büyük, enli ve derin olduğu için şah rahat idi, hisap ediyordu ki, moğallar bu deryayı geçemezler, çünki gemileri, bereleri yok idi; ona göre de zaman - zaman efkarını dağıtmak için ava çıkıyor, günlerini güzel kızlarla eylenmekte geçiriyordu. Tacikistanın içinden geçen Vahş ırmağıyla Afqanistanla sınırından geçen Penc ırmağı Tacikistanın güney - batısında birleşerek Amuderyayı oluşturuyor ve Özbekistanın güneyinden, Türkmenistanın doğusundan geçmekle kuzeyde Aral gölüne dökülüyor. Eğer moğallar kuru yolla onun ardınca gelmek isterlerse o göle kadar binlerce kilometre yol gitmeli, oradan da güneye hareket etmeliydiler, o zamana kadar da şahın casusları bunu ona bildirecek ve o, tehlikesiz yerlere kaçmağa fırsat bulacaktı. Ama onun Subuday bahadırın akılalmaz işlerinden haberi yok idi. Subuday bahadır onun beklemediği “derya yolu”nu seçiyor ve beklemediği yerden --- ona en yakın olan en derin yerdence o büyük deryayı geçiyor. Tacikistanla Özbekistanın güney sınırı taraflarda, Vehş ırmağının Penc ırmağıyla birleştiği yerin yakınlığında ( haman kavuşma yerinden beş kilometre batı tarafa) olan bu acaip geçiş haberini alan şah çok korkuyor ve alel - acele toparlanarak yakın adamlarıyla İran tarafa kaçıyor. Nişapurda dayanmaktan ihtiyat ediyor, İsfahana gidiyor, sonra Bistana dönüyor, orada bir vekiline lel - cevahir dolu iki büyük sandığını vererek onları Erdahana götürmeği emrediyor, kendisi ise adamlarııyla Rey şeherine kaçıyor.
Moğallar Nişapura gelerek ahaliden itaat talep ediyorlar. Şahın bu şehire geldiği haberini almış Cebe noyonla Subuday bahadır duyunca ki, o burada çok kalmamış, kaçtı gitti, tezce oradan uzaklaşarak çöllerde onu ayrı - ayrı tümenler halinde aramaya başlıyorlar.
Bakın, azizlerim, artık gelecekteki Köroğlu destanının temel hadiseleridir bu hadiseler. Destanın ilk tohumları bu hadiselerden cücermeğe başlamıştır. Çünki Subuday bahadır artık deryayı geçmiştir. Yani “deryadan atlar çıkmıştır” artık. Deryadan atların çıkmasının ne demek olduğunu da ileride tam olarak anlatacağım.
Subuday bahadır Tus ve Radkandan Kuçana, İsfahana, sonra da Damqan ve Semnandan Reye gidiyor. Cebe noyon da bir kaç Mazandaran şehirlerini dağıttıktan sonra oraya geliyor. Reyliler gönüllü teslim oluyorlar; moğallar hiç kimsenin beklemediği halde oraya gelmiştiler, çünki şahın orada olduğu haberini almıştılar. Ama şah moğalların geldiğini işitince oradan Farrazin kalesine kaçmıştı. O kalede otuz bin civarında asker vardı. Moğallar bundan haber alınca oraya gidiyorlar. Ama korkak şah kalede olan bu kadar askerle onlara karşı çıkmaktansa yine de kaçmağa karar veriyor ve oğullarıyla birlikte Hemedan etrafındakı Karun adlı dağ kalesine taraf gidiyor. Yolda birdence moğallara rast geliyor; o, tanınmamak için sade, eski bir köylü paltarındaydı, moğallar onun şah olduğunu bilemiyorlar, böyle küçük köylü destesinin ardınca gitmeği manasız hisap ediyorlar, ola bilsin asla zaman kaybetmek istemiyorlarmış. Arkalarınca bir kaç ok atarak yollarına devam ediyorlar. Şah Karunda birce gün kalıyor, biliyor ki moğallar buraya da gelecekler. Ona göre de beş - altı at ve beledçi götürerek Bağdat tarafa yol alıyor. Ama moğalları azdırmak için hareket istikametini ara - sıra değişerek Serçehan kalesine geliyor. Orada yedi gün yaşıyor. Sonra Gilan yoluyla Hazar denizi sahiline geliyor. Aylarca sürmüş bu kaçhakaç, kovhakov onu öyle üzmüş, öyle takatsız ve miskin bir hale salmıştı ki, bir yıl öncelere kadar kendisini zamanın Makedoniyalı İskenderi hisap eden bu adam ağlaya - ağlaya Allaha şikayet ediyormuş: ”Ey Allahım, bu dünyada öyle bir yer bulunacak mı moğalların elinden bir azcık rahat nefes alabileyim?“. Artık yakın - uzak vilayetlerin, şehirlerin büyükleri de ona ihtiram göstermiyor, çağırışına gelmiyorlardı. Birisi ona diyor ki, Hazar denizindeki adalardan birisine gitsin, moğallar buralarda ebedi kalmayacaklar, onlar gittikten sonra geri döner. Başka hiç bir çaresi olmayan şah o adaya gitmeğe karar veriyor. Oğulları ve dağılmış Harezm ordusunun baş kumandanı kayıkla onu Abeskun şeherinin karşısındakı Aşur adasına getiriyorlar. Bak yalnız burada şah kendisinden sonra fars kızından olan oğlunun veliahtlığını reddediyor, onun yerine Celaleddini veliaht teyin ediyor. Diyor zamanında seni dinleseydim bu hallere kalmazdım, sen doğru diyordun, moğallarla açık meydanda savaşmak lazımmış. Ama eminim ki, orduyu yeniden toparlayacaksın ve moğalların cevabını vereceksin.
Onun yanında bir aylık yiyecek - içecek koyarak Abeskuna geri dönüyorlar. Bir ayın tamamında geleceklermiş.
Evet. Bir ay sonra yanına gidiyorlar. Ama görüyorlar ki, meyiti sahilde çürümektedir, karğa - kuzğun dimdikliyor etini. Paltarı da yoktur, çılın - çıplaktır. Şahın yakınları neler baş verdiğini, onu kimin soyundurduğunu, öldürdüğünü bilmek için adayı ararken suçluları buluyorlar; birisinin kulağı, birisinin burnu, birisinin bilekten elleri kopmuş, yüz - gözleri yara, koturluk içinde olan bu bedbahtları görünce dehşete geliyorlar; anlıyorlar ki, burası dehşetli cüzam hastalığına tutulanların kovulduğu ada imiş. Talihsiz bedbahtlar onları görünce korkularından kaçarak kayaların arasında gizlenmişlerdi. Doğrusunu söylemezlerse öldürüleceklerini görerek her şeyi itiraf ediyorlar. Hadise böyle olmuş: bir ay önce şah buraya getirildiğinde uzaktan seyrediyorlarmış, görmüşler ki, kayıktakı adamların hepsi ona, o köylü paltarındakı adama yere kadar tazim ediyorlar, düşünmüşler ki, adam kimmişse çok - çok büyuklerdendir. Onu gerirenler gittikten sonra o bir hayli zaman toprakta diz çökerek oturmuş imiş, elleriyle yüzünü tutarak. Cüzamlılar ona yaklaşarak kim olduğunu sorduklarında önünde birdence zühur olmuş bu canlı meyitleri görünce çok korkmuş, dili tutulmuş, onları mezarlardan çıkanlar hisap ettiğinden bağıra - bağıra sahil boyunca kaçmağa başlamış. Ama nereye kaçacak? Küçücük ada, dört taraf deniz. Cüzamlılar onu yakalıyorlar, diyorlar soyun. Kimse ne zamansa onlara demiş ki, güya hükümdarların paltarını giyerseniz ve ya bedeninize sürürseniz bu hastalığınız geçecek. O, soyunmak istemeğince cüzamlılar onu zorla soyundurmağa başlıyorlar ve onun naz - nimet içinde beslenmiş koyun gibi lepelenen büyük endamını, kadın cilti gibi zarif, pambık gibi ağappak ciltini görünce paltarlarına sahiplenmek meselesi ikinci plana geçiyor; yıllarca cemiyyetten mahrum adada kadınsızlıktan eziyyet çeken cüzamlılar hepsi onun üstüne atılıyorlar ve... ihtiraslarını söndürdükten sonra paltarlarını cırarak her birisi kendi bedeninin yaralı yerine --- birisi koluna, birisi ayaklarına, birisi burnuna, birisi ellerine bağlıyor. Sonra onun için koyulmuş erzaklardan çeşitli yemekler hazırlıyorlar, onu da yemeğe davet ediyorlar. Ama o ne o gün, ne de sonrakı günler, hiç bir zaman onlarla yemeğe gelmiyor. Ümumiyyetle, hiç bir şey yemiyormuş, sahilde gece - gündüz büyük bir ocak yakarak yanındaca oturur, ağlaya - ağlaya hep denize bakıyormuş. Sonunda aclıktan da ölmüş.
Diğer bir tarihçi yazıyor ki, sonralar şahı o adaya götüren kayıkçılardan bazılarıyla şahsen görüşerek söhbet etmiştir; onlar diyormuşlar ki, şahın o adaya gitmesi gerektiğini diyen adam orada cüzamlıların olduğunu biliyormuş, çünki Abeskunluymuş, bilmemesi mümkün değilmiş, sadece, şahdan çoktan incik imiş, ona göre de adanın kimsesiz olduğunu yalan söylemiş ona. Ama hatta o adada hiç kimse olmazsaydı ve o lazımınca yemek de yemiş olsaydı bile onun ömrüne çok az kalmıştı, çünki Abeskun şeherine geldiği zaman artık setelcem hastasıydı, ciğerleri hastaydı ve sağalacağına da hiç bir umut yok idi.
Ne kadar facieli sonluk! Uzun yıllar halkı ezerek o zamankı dünyanın büyük bir toprağının var - devletini tekbaşına yiyen anneyle oğula Allahın verdiği cezaya bakın. Birisi Cengizhanın kapısına bağlı köpek gibi gemirilerek önüne atılan kemiklere mühtac... O birisi ise cüzamlılar adasında bedenini örtmeğe bir bez parçası da bulmadan aclıktan ölmüş... Kendi halkına zulüm eden, halkın ağır gününde de onu düşmanla karşı - karşıya bırakarak var - devletini sandıklara toparlayarak kaçan hükümdarların sonu başka nice olmalıydı?
Neyse... Hayatta her şey oluyor. Neler olmuyor ki?
Köroğlu ve delileri... bağışlayın... Subuday ve delileri şahın ardınca Hemedana geliyorlar ve şehir hakiminden itaat görüyorlar. Sonra Sucak yakınlığında Küçbuğanın başçılığı altında olan Harezm ordusunu dağıtıyorlar. Şahın izini kaybeden moğallar oradan Zencana ve Qezvine giderek oraları hücumla alıyorlar. Soğuk aylar geldiği için Hazar sahiline, Muğan çölüne gidiyorlar. Tarihçi Cüveyninin yazdığına göre bundan önce Erdebili alarak dağıtıyorlar. Diğer tarihçi İbn el - Esir ise diyor ki, Erdebil öbür yılın , yani 1221- ci yılın ekim - kasim aylarında alınıyor. Ve doğrusu da budur. O diyor ki, onlar Tebrize geliyorlar ama, şehire dokunmuyorlar, çünki Tebriz ahalisi onlara altun - gümüş, geyim ve hayvanat veriyor. Hem de bu bellidir ki, Subuday bahadır şehrin güzelliğine hayran oluyor, ola bilsin o yüzden şehire dokunmuyor.
Bak, buradaca diyeyim ki, Tebriz halkının Köroğlu sevgisi neden kaynaklanıyor. Subuday bahadır Tebrizin ona bunca sıcak tavrına karşılık ondan ne dilediklerini soruyor. Tebrizliler gürcülerden şikayet ediyorlar, çünki gürcüler son zamanlarda Azerbaycanın sınır şehirlerini rahatsız ediyorlarmış, Qazax ve Gence şehirlerine devamlı baskınlar düzenliyorlarmış.
Bu yüzden Subuday bahadırla Cebe noyon Şirvana gidiyorlar ve gürcülerle iki defa savaşları oluyor. Birincisinde gürcüler döyüşten kaçıyorlar, yüksek kayalıklara, dağların başına çıktıkları için moğallar onların ardınca gitmiyorlar. İkinci vuruşmada ise kaçmatıkları için tamamiyle mahvediliyorlar. Bu savaşlar gürcü tarihinde etraflı yazılıdır. Ve bu iki savaştan sonra gürcüler artık Azerbaycan - İldegezler topraklarına girmeğe cürat etmiyorlar, çünki böyle savaş hiçbir zaman görmemiştiler. Gürcü ordusu 60000 döyüşçüden ibaret imiş, yani moğal koşunundan üçkatına çokmuşlar. Cebe noyonun tümeni onlarla savaşa giriyor ama, az sonra moğallar korktuklarını gösteriyorlarmış gibi panik içinde dönüp kaçıyorlar. Gürcüler de bunların arkalarınca. Kovalama sonunda iki dağ arasındakı dar bir keçide yetişince Subuday bahadırın pusuda durmuş tümeni beklenmeden önlerine çıkarak yollarını kesiyor ve dağlarda koyduğu okçular bu zaman yukarıdan onları şiddetli ok yağmuruna tutmağa başlıyorlar. Bunlar bir kilometreden de uzağı vurabilen mızrak gibi büyük oklarıydı ve uçları öyle düzeltilmişti ki, havada uçtuğunda vahim bir ses çıkarıyorlardı. Ok yağmurundan kurtulmak için bu defa gürcüler geri dönüp kaçıyorlar. Ama moğallar buna imkan vermiyorlar, artık nizamı dağılmış gürcüleri hemen takip ederek son adamına kadar kırıyorlar.
Azerbaycanın gürcülerle sınır vilayetlerine daim baskınlar düzenleğerek cemaatı korku altında tutan gürcülerin derslerini verdikleri için moğallar öbür yılın ilkbaharında geri dönerek Tebrizden vaat ettikleri iş için vergi alıyorlar. Sonra Marağa ve Nahçıvanı alıyorlar. Atabey Şemseddin İldegez onlara itaat ediyor ve dokunulmazlık nişanı olan kırmızı mühürlü tahta payça alıyor. Ağustos - eylül aylarında Hemedana dönüyorlar, çünki şehir isyan kaldırmış, onların tayin ettiği canişini öldürmüştü. Hemedandan sonra Aran topraklarına gelerek Beylekanı alıyorlar, yeniden Gürcistana giriyorlar. Bir kaç gürcü şehrini dağıtıyorlar. Yalnız bundan sonra Şirvan ve Derbentten geçerek Kuzey Kafkasyaya gidiyorlar. Burada alanlarla ( şimdiki osetinlerle ) ve diğer Kafkasya halklarıyla vuruşuyorlar. Alanların yardımına Kotyan hanın başçılığı altında kıpçak koşunu geliyor. Moğallar Kotyan hanı inandıra biliyorlar ki, onunla hiç bir işleri yoktur, kıpçaklar ve moğallar kardeştirler, altundan - gümüşten vererek kalbine giriyorlar ve kıpçakların alanlardan ayrılarak gitmelerine nail ola biliyorlar. O gittikten sonra yalnız kalmış alanları kolayca mağlüp ediyorlar. Donda kıpçak hanı Yuri Konçakovun koşununu dağıtıyorlar, sonra Krıma giriyorlar ve Suroj şeherini alıyorlar. Daniil han öldürülüyor, Kotyan han işi böyle görünce rus knyazlarından yardım istiyor. Cebe noyon beş binlik askerle Kiyeve taraf giderek şehir etrafında baskınlar düzenlemekle rusları kızdırıyor ve kazaplanmış rusların 80000 - lik birleşik ordusu onun ardınca Kalka ırmağına kadar geliyorlar, burada ise onları Subuday bahadırın pusuda durarak iyice dinlenmiş, savaşa tam hazırlıklı “delileri” ve az önce kendisini yardıma yetirmiş Tokuçar noyonun tümeni bekliyordu. 1223- cü yılın mayıs ayında Kalka ırmağı yakınlığında büyük savaş oluyor. Ruslar sayıca üçkatına çok olsalar da kendi tarihlerinde en utancverici mağlübiyyete uğruyorlar. Kotyan han rus knyazlarıyla birlikte öldürülüyor.
Tokuçar noyon kendisiyle hakanın geri dönmek emrini getirmişti, ona göre de bu vuruşmadan sonra moğallar Hazar denizinin kuzeyinden geçmekle Orta Asyaya, Cengizhanın yanına dönüyorlar, yoksa bu savaş aşikleri vuruşa - vuruşa kimbilir nerelere gidip çıkacaklardı...
Görüyor musunuz, bu tekgöz serkerde, bu “kör oğlu kör” kendi delileriyle nerelerde olmuş, ne kadar kalelerde iz bırakmıştır? Şimdi belli oluyor mu Köroğlu kaleleri niye Türküstandan Azerbaycana, Anadoluya kadar böyle büyük bir araziye sepelenmiştir? Onun bir tek maksatı zulümkar şahı yakalamak idi diye ona karşı çıkmak zulmün tarafında olmak anlamına geliyordu. Ona göre de yollarda, çöllerde olan, toprağıyla uğraşan sade adamlar onu görünce bunu nefret ettikleri şahdan kurtulmak için ilahiden bir fırsat bilerek büyük memnuniyyetle şahın hankı tarafa gittiğini gösteriyorlardı. Nerelerdense zühur olan büyük bir atlı destenin azametli bir şahı kovaladığını o zamanaca ne gören, ne de tasavvürüne bile getiremeğen halk sonralar onu büyük sevgiyle hatırlamış, bu kovhakov zamanı hatta birce günlük bile ayağı dokunan kalelere “Köroğlu kalesi” demiştir.
Bak, meselenin temeli de bundadır!
Tabii ki, yerli adamlardan Subuday bahadırla Cebe noyonun destesine koşulanlar olmuştur. Tarihçiler yazıyorlar ki, ümumiyyetle, Cengizhan ve ya ayrıca olarak serkerdeleri her hankı bir yürüşe gittikleri zaman “çöllerin bütün avareleri, başıpozuk adamları da onlara koşuluyordu”, ordunun arkasınca geliyordu. Moğallar onları ordunun özek hissesine kabül etmiyorlardı; onlardan ayrıca birlikler yaratarak mühasireye aldıkları kalelerin üzerine birinci olarak gönderiyorlardı, kalelerden atılan kaynar katrana, sıcak suya, şiddetli ok yağmuruna ilk olarak onlar hedef oluyorlardı.
Köroğlu kalelerini mekanının Çamlıbel ve ya Çenlibel olması nereden kaynaklanmıştır? ”Çamlıbelli koç Köroğlu” ifadesindeki “Çamlıbel” doğrudan mı mekan bildiriyor?
Asla ve asla bu, mekan adı değildir.. Moğal ordusu da o çağların ordularındakı gibi muhtelif birliklere bölünüyordu. Merkez hisse, sağ cinah, sol cinah, öncül hisse, ceza bölüğü, keşfiyyat bölüğü ve sair. Yani kendi dillerinde çapavul, hiravul, şiqavul, yasavul, karaul, çambul... Atlı ceza destesine moğalca “çambul” diyorlardı. Subuday bahadırla Cebe noyonun tümenleri Harezmşahın ardınca ceza desteleri gibi gönderilmişti, ona göre de “çambullu tümenbaşı” idiler. Yani “ Çambullu koç Köroğlu” Çambuldan olan değil, atlı ceza destesi olan koç Köroğlu demektir. Sadece, Anadolu türkleri sözün ilk hecasını “çam ağacı” gibi anlayarak “çambul” sözünü “Çamlıbel” haline salmışlar. Kafkasya ve İran türklerinde ise “çam” demezler, ”şam” derler. O türklerin dilinde ”Çam” diye bir söz olmadığı için onu “çen”le değişerek Çamlıbeli Çenlibel etmişler, yani guya Köroğlu kendi kalesini dumanlı, çenli belde, tepelikte inşa etmiştir. ( Taciklerin "Köroğlusu"sunda sözün aslı değişmemiştir; onların mifolojisinde Köroğluya "Çambuli Maston" diyorlar ) .
Köroğlunun kimliği hakkındakı bu yeni fikrim onun atlarının adlarına açıklık getirmekle birlikte o atların yaranması hakkındakı “derya atları” efsanesinin de sırrını tamamiyle çözüyor; hatta efsanenin yaranmasına sebep olan real hadisenin yeri de, tarihi de belli oluyor.
Nice? İnanmak zor mu? O zaman dinleyin.
Destana göre o atlar derya atından yaranmışlar. Doğru mu? Tabii ki, deryada at yaşamaz. Yaşamış olsaydı bile, otuz dokuzuncu gün sabırsızlık ederek tavlanın damında delik açan Köroğlu Kıratın belinde balıklardakı gibi yüzgecebenzer şeyler görmeliydi, eğer Kırat “babasına” benzemeliymişse. Neden kanat görmeliymiş Köroğlu? Derya atında kanat neye lazımmış yani? Deryada uçmak mı lazım, yüzmek mi? Ama Kıratın deryadan çıkan “babasının” belinde ne kanatların, ne yüzgeclerin olmasına efsanede hiç bir işare yoktur. Oysa yüzgec derya atlarının doğrudan da deryada yaşamasına tutarlı sübut olabilirdi. Eğer bundan sonrakı efsane kanatla bağlı olacakmışsa, yani Kıratın belinde kanatlar oluşacakmışsa onda “deryadan çıkan at” yerine “uçarak gelen kanatlı at” efsanesi mantıkla çok daha doğru olmaz mıydı? Destan yaratıcıları bu acaipliği görmeğe bilmezdiler. Tabii ki, atların kanatları olamaz, “olmaması için” de Köroğlu guya sabredemeyerek tavlanın çatısında otuz dokuzuncu gün bir delik açıyor ki, Kırata baksın ve bu zaman kırk güne birce gün kalmış diye o kanatlara ışık düşüyor ve bu yüzden de kanatlar eriyerek yok oluyor. Tabii ki, bu, Kırata dünyadakı diğer atlardan farklı bir özellik vermek isteğen ozanların fantezileridir. Diğer taraftan, Kırat deryadan çıkan attan emele gelmiş diye fantezilerinde bile Kırata kanat yerine yüzgec “takamaztılar”. Çünki hiç kimse en kaçağan atlar için “balık gibi yüzüyor” söylemez, “kuş gibi uçuyor” söyler. Yani destan yaratıcıları bu konuda ziddiyyet karşısında kaldıklarının farkında olmamışlar diyemeğiz; adamlar acaip muhteşem destan yaratmışlar, her sahneyi yüz ölçmüş bir biçmişler, yaratıcılık süzgecinden geçirmişler.
Peki, ziddiyyeti gördükleri halde neden atların deryadan çıkmasında ısrar etmişler?
Neden mi?
Çünki onlar fakttan yan geçememişler.
Fakttan mı? Evet, evet. Fakttan. Deryadan atların çıkmasını halk gözleriyle görerek hafızasına yazmıştı. Ozanlar meclislerde “uçarak gelen atlardan” konuşsalardı halk diyecekti hayır, gözümüzün içine baka - baka yalan konuşmayın, biz o atalrın deryadan çıktığını bilyoruz.
Azizlerim, diyeceksiniz bu nice olabilir?
Bakınız, bu yerdece biz hakikatle efsane arasındayız. Çünki Kıratla Türatın derya atı cinsinden olmaları, sonuc itibariyle, onların da derya atları, deryadan çıkma atlar olması anlamına geliyor; bu, tabii ki, efsanedir. Ama atlar sonuc itibariyle değil, hakikaten de, deryadan çıkma atlarmışsa ve halk da bu real hadiseyi gözleriyle görmüş, şahidi olmuşsa?..
Eveeeet. O zaman bu o demek oluyor ki, efsanenin temelinde boş bir fantezi değil, real tarihi hadise duruyor.
Hankı tarihi hadiseymiş o?
Şahı tutuklamak emrini alan Subuday bahadırla Cebe noyonun şahın beklemediği yerden Amuderyayı geçtiklerini yazmıştım ama, o deryayı nice geçtiklerini dememiştim. Onların kayıkları, bereleri yok idi. Amuderya da küçük ırmak değildir, iki - üç bin kilometrelerce uzanarak akan enli, derin, gür sulu büyük bir deryadır. Yirmi bin askeri, kırk bin atı bu sahilden öbür sahile geçirmek kolay iş değildi. Bereler düzeltmeğe de zaman yok idi, hakan “acele edin” demişti. Subuday bahadır bu problemin çok sade ama, büyük cesaret talep eden bir hallini buluyor. Her döyüşçü bir kaç kalın budağı yan - yana sarıyarak kendi silahlarını --- kemanını, okunu, kılıcını, kalkanını onun üstüne bağlıyor ve atını deryaya salıyor, bir eliyle atın kuyruğundan, öbür eliyle haman o budaklardan tutuyor. At yüzerek hem onu, hem de onun silahlarını öbür sahile çıkarıyor. Böylece bütün koşun kısa bir sürede tamamiyle itkisiz, atların yardımıyla Amuderyayı geçiyor. Şimdi karşı sahilde bu acaip hadiseyi gören sade adamların halini tasavvür ediniz. Büyük bir deryanın üzeriyle sanki kocaman kara bulut hareket ediyor; yirmi bin insanın, kırk bin atın başı, silahların bağlandığı budaklar suyun üzerinde korxunc bir hayal gibi yüzüyor. Ve bu korxunc hayal, bu kocaman kara bulut sahile yaklaşınca... deryadan atlar çıkıyor.
“Ehe - he - heeeeeeey!!! Ora bakıııın!.. Deryadan atlar çıkıyooor!.. Deryadan atlar çıkıyooor!.. Derya atlarıııı!!!”
Tabii ki, o sahildeki adamları hayrete getiren şey atların yüzebilmesi olmamalıydı; at en güzel yüzebilen hayvanlardandır. Ama atların kuyruğundan adamlar da tutarak geçmiştiler deryayı. Hayret ve korku işin bu tarafındaydı. Zaman çok karışık ve son derece heyecanlı olduğundan bu acaip haber çok tez yayılmalıydı, çünki deryadan çıkan atlar küçük moğal atlarıydı, yani “kırlarda yaşayanların atları olan kıratlar”ıydı. Haman kıratların sahipleri artık Otrardan Buharaya, Samarkanda kadar her yeri viran koymuş, dağıtıp yakmıştılar. Demek şimdi de Amuderyanın bu tarafına geçerek buraları da mı dağıtacaklardı?
“Ehe - he - heeeeey!.. Şaha haber veriiiin!.. Deryadan atlar çıkıyooooor!!!
Deryanın sahilleri boyunca, tabii ki, Harezmşahın casusları olmalıydı ki, şahı her şeyden zamanında haberdar etsinler. Onun moğallar gelinceye kadar alel - acele toparlanarak kaça bilmesinden belli oluyor ki, casusalar, hakikaten de, varıymışlar ve şaha zamanında haber vere bilmişler. Destana göre sahilde sudan çıkan atları ilk olarak gören ve ya görenlerden birisi Ruşenin seyislik eden babası Alı oluyor. Bu adam görüyor ki, “deryadan iki at çıktı... iki madyana yaklaştıktan sonra geri dönerek deryaya girdiler... “
Deryayı kırk bin at geçmemiş mi? Neden ikice at görmüş bu adam?
Deryadan iki at çıktığını ozanlar destanın motivine uysun diye söylemişler. Çünki Kıratla Türat onlardan türemeliydi. Bunun için ise onlar yalnızca iki madyana yaklaşmalı, o madyanlardan da sonradan yalnızca iki at doğmalı idi. Niye? Çünki Köroğlunun ikiden fazla atı olamazdı. Halk onu her zaman iki atlı görecekti. Hakikatte ise Alı iki at değil, iki türde at görmeliydi; çünki atların yarısı yeherli - yüyenli, yarısı ise yehersiz - yüyensiz idi. Döyüşçüler yedek atları --- türatları, tabii ki, yalnızca bindikleri zaman yeherliyorlardı. Deryadan çıktıktan sonra gecikmeden hankı ata binecektilerse onu yeherleyerek kuyruğundan tutarak Amuderyayı geçmiştiler. (Celaliler, yani Anadolu Köroğlusu destanında Ruşenin babasına deryadan birce at çıkdığını ve onun iki madyana yaklaştığını haber veriyorlar. Ama bu artık şayiedir, çünki o, bu hadisenin şahidi değildir, ona, sadece, böyle haber veriyorlar. Ama haman bu destanda deryanın adı dakik bildiriliyor. “Ceyhun ırmağından bir at çıktı”, diyor. O zamanlar Amuderyaya arapca Ceyhun, Sırderyaya ise Seyhun diyorlardı. Burada bu da önemlidir ki, Ruşenin babası Türküstan şahının seyisi olarak gösterilmiştir ve atlarla bağlı efsane de, bellidir ki, öyle kurulmuştur ki, onlara göre gözleri çıkarıldığı için oğlu haman şahdan da kisas alıyor. Türküstan şahından yani. Burada bize lazım olan hakikat budur ki, destanda tasdik ediliyor ki, Köroğlunun şahla mübarizesi Ceyhundan, yani Amuderyadan başlıyor.
Bakın, azizlerim, yani Harezmin şahı Muhammed Alaeddin Türküstanın şahı değil miydi ve Subuday bahadırla Cebe noyonun onu kovalaması da Amuderyadan başlamıyor mu?..
Ve deryanın adı da dakik gösterildiği halde “Köroğlu Boludandır” diye yine inat edenler artık kendilerine bu soruyu da verecekler her halde ki, eğer Alı Bolu beyinin seyisi imişse o beyin atlarını İran - Azerbaycan, Türkmenistan üzerinden Ceyhuna, yani Amuderya sahillerine mi götürüyormuş zavallı seyis otlatmak için? Yani Anadoluda hiç mi otluk yerler yokmuş? Koskoca Kanuni sultan Süleymanın atları Anadolu otluklarını seviyormuş ama, Bolunun bir dandık beyinin atlarını otlatmak için zavallı seyis Osmanlıdan Maveraünnehre, Küçük Asyadan Orta Asyaya mı gidiyormuş? Yolun epeyce uzaklığı bir tarafa dursun, yani Osmanlıya düşman olan Safeviler üzerinden mi geçip gidiyormuş bir Osmanlı beyinin atlarını otlatmağa her defa? Bu yerde Kurani - Kerimden bir soruyu sormanın tam zamanı. “Hiç akılla düşünmez misiniz ?”).
Destanın bir koluna göre, derya atlarından türemiş taylar kırk gün - kırk gece tavlada besleniyor, diğer koluna göre ise iki yıl kırk gün. Alı diyor ki, bu taylar üç yaşında olduklarında bütün dünyada bunlara benzer atlar olmayacak. Hakikaten de, Subuday bahadırla Cebe noyonun şahı kovalamağa başlamasından ta Hazarın kuzeyiyle Cengizhan ordugahına dönmelerine kadar da tahminenn üç yıla kadar bir zaman geçmiyor mu? Yani Kıratlı - Türatlı Köroğlu bu üç yıl içindeki hadiselerle meşhurlaşarak benzeri olmayan efsaneye çevrilmiyor mu?
Göruyor musunuz, “derya atları” efsanesi tamamiyle real hadiselerden kaynaklanmıştır; hadisenin tarihi 1220- ci yılın mayıs ayının otuzu, yeri Tacikistanla Özbekistanın güney sınırı taraflarda Vahş ırmağının Penc ırmağına kavuştuğu yerden beş kilometre batı tarafa, atların çıkdığı derya ise orta çağlarda arapca “Ceyhun” adlanan Amuderyadır.
Peki, “çift pınar” anlamına gelen Koşabulak efsanesi nedir? Ruşenin Köroğlu lakabıyla mübarizeye başlamasından öncenin hatırası olan bu ikinci efsane bize neleri anlatmak istiyor? Köroğlunun kuvveti nereden aldığını gösteren bu efsane neden böyle kalın hayal yorğanına bürünmüştür? Efsaneden ana hatt gibi bir tek fikir şüurlara hakim oluyor: Köroğluya kuvveti gökler vermiştir! Olabilsin bu yolla destan yaratıcıları onu hiç kimseden asılı olmayan, müstakil halk kahramanı gibi takdim etmek istemişler. Ama vicdanlı hareket etmiş, kuvvet sahibinin hakkını yememişler, sadece olarak, hakikati obrazlı söylemişler, eğer böyle demek mümkünse, onu kodlaştırmışlar; anlayan anlayacak, anlamayan değildiyi gibi kabül edecek.
Hankı hakikatmış o?
Efsaneye göre, Ruşen çok gittikten sonra Koşabulağa yetiyor, o kadar bekliyor ki, akşam oluyor, geceden hayli geçmiş doğudan bir yıldız, batıdan da bir yıldız doğuyor, yıldızlar yaklaşarak Koşabulağın üstünde tokuşuyorlar. Yıldzların tokuşmasından Koşabulak taşıyor, ak köpük adam boyunca kalkıyor. Ruşen köpükten bir kap doldurarak başına döküyor, bir kap da doldurarak içiyor. O köpükten onun kollarına küvvet geliyor, kalbine şairlik veriliyor, sesine, neresine kuvvet geliyor.
Evet, belli bir zamana, belli bir tarihi şahsiyyete ve onunla bağlı real hadiselere esaslanmadan bu sırrı, ümumiyyetle, çözmek olmaz. Ama madem ki, söhbet Subuday bahadırdan gidiyor, demek, Koşabulağı büyük bir ihtimalle moğal çöllerinde aramak lazımdır, çünki, tabii ki, o, bir serkerde gibi kuvveti yalnız Cengizhandan alabilirdi. Ona göre de efsanedeki sırrı ben böyle açıyorum: Koşabulak adlı şey iki ırmaktır, moğal çöllerinde moğalların mukaddes hisap ettikleri Bure - Haldun dağının eteklerindeki Onon ve Kerulen ırmakları. Bu iki ırmağın haman dağın eteklerindeki biribirileriyle kavuşan hissesi Cengizhanın ecdadlarının, hem de bütün moğalların baba yurdu idi. Moğal ordusunun ve moğal devletinin temeli bu iki ırmağın kavuştuğu haman yerde yaranmış ve buradan da kudretini bütün dünyaya bildirmişti. Subuday doğma kardeşi Celmelikle genclik yıllarında Temuçinin o zaman küçük olan destesine koşulmak için buraya gelmişti. “Ruşen çok gittikten sonra Koşabulağa yetiyor” cümlesiyle Subudayın Tuva çöllerinden, doğma uryanh - hatay tayfasından ayrılarak ta buraya kadar gelmesi kastediliyor.
“O kadar bekledi ki, akşam oldu, geceden bir hayli geçti. Bir de gördü ki, doğudan bir yıldız, batıdan da bir yıldız doğdu ”, yani Subuday bahadır Cengizhan ordusunda bir hayli hizmet ettikten sonra batıda Harezmşah Muhammed, doğuda ise Cengizhan kudretli hale geldiler. Yıldız gibi parladılar.
“Yıldzların tokuşmasından Koşabulak taşdı, ak köpük adam boyunca kalktı”, yani Harezmşah büyük hakanın kervanını yağmaladıktan, elçisinin birisini öldürüb diğerinin sakalını üterek onun üstüne gönderdikten sonra Cengizhanın sabr kasası taşdı, müharibeye başladı.
“Ruşen köpükten bir kap doldurarak başına döktü, bir kap da doldurarak içti”, yani hakan ona şahı tutuklamak için iki tümen verdi; bir tümen kendisinin, bir tümen Cebe noyonun. Ama vahid kumandan o idi.
“Yeniden bir de kabı doldurmak isterken baktı ki, ey vaaah! Köpük ne geziyor ?!“. Bu üçüncü kap Tokuçar noyonun tümeni idi, onlar gittikten hayli sonra arkalarınca gönderildiği için Subuday bahadırın hükmünde değildi. Tokuçar noyon onlara yürüşün sonlarında, Kalka ırmağı yakınlığında ruslarla savaştıkları zaman yetiyor. Hatta o savaşda da müstakil serkerde gibi savaşa giriyor. Ruslar geldiğinde o, tümeniyle ihtiyatta kalmalı imiş, çünki rusların sayısı seksen binden fazla imiş. Ama döyüşün kızğın çağında Subuday onu sorduğunda diyorlar ki, Tokuçar noyon savaşı görünce duramamış, kendisini böyür taraftan rus koşununa vurmuştur.
Bu da Koşabulak efsanesi. Bir az rüya yozmasına benzedi ama, benim fikrimce onun izahı tamamen böyledir.
Nere çekmek meselesi... Nere çekmek döyüş zamanı düşmana psikoloji tesirlerden idi. Yüksek harbi nizam - intizamyla seçilen moğal ordusu döyüş taktiğiyle de yeni idi. Döyüş zamanı birdence kendilerini yenilgiğe uğramış, savaşmaktan korkmuş gibi göstererek aniden geri döner ama, sıralarını pozmazlardı. Tümenbaşının “Cergeden geri kalma! Sırayı pozma!” diye verdiği emrler devamlı olarak binbaşılar, yüzbaşılar ve onbaşılar tarafından tekrarlanardı, hem de on binlerce at ayaklarının gürültüsü içinde işitile bilsin diye deli bağırtılarla tekrarlanardı. Düşman koşunu bu kaçışı zafer hisap ettiğinden cuşe gelerek onları kovalamağa başlardı, onlar ise kaça - kaça dikkat ederlerdi, düşman koşunu uzun mesafeye dağınık halde sepelenmişse serkerdenin bir emriyle hemen durarak geri döner ve yine nizamlı şekilde, sıkı cergelerle, deli döyüş nereleriyle vahid yunruk gibi düşman üzerine atılırlardı. Bu beklenmeğen hareket, bu ani dönüşler, böyle acaip savaş, tabii ki, düşmanı sarsıtırdı. O zamanaca tarihte hiç bir iz bırakmayan, ayrı - ayrı tayfalar şeklinde yaşayarak biribirisini didip dağıtan moğallar on - on beş yıl içinde dünyaya meydan okuya bildikleri için, Onon ve Kerulen ırmakları arasından çıkarak kendilerine “Yeke moğal ulusı” ( Büyük Moğal Ulusu) yarata bildikleri için her şeyden önce Cengizhanın bu yeni savaş taktiğine minnetdar olmalı idiler. Bin yılların kılıc - ok - mızrak savaşlarının sonunun geldiği, yerini top - tüfek savaşlarına vereceği bir çağda bütün dünya harp tarihine altun harflerle yazıla bilecek bir taktik idi bu; ordunun yalnızca mızraklı askerlerle falanqalar halinde kurulması taktiği Makedoniyalı İskenderin keşfi olduğu gibi moğal ordusunun bu yeni taktiği de Cengizhanın keşfi idi. ( Pusuda koşun koyarak halledici anda düşmana öldürücü darbe indirmek çok öncelerden de mevcut idi ).
Döyüş zamanı düşmana psikoloji tesir göstermeğe büyük önem veriliyordu. Düşman koşununa hankı mesafeye kadar susarak ilerlemek lazım idi, hankı mesafeden atlar sağa - sola yırğalana - yırğalana adımlanan kurt yerişine geçmeli, hankı mesafeden kılıcı yukarı kaldırarak vahid döyüş bağırtılarıyla --- deli nerelerle savaş meydanına şığımak lazım idi, hepsi hücum zamanı serkerdeler tarafından dakiklikle yerine getiriliyordu. Tasavvür edin, on binlerce, yüz binlerce ağızdan ayni zamanda çıkan “uraaaah, moğallar!”, “khu! khu! moğallar!”, “ur - al! Ur -al! Ur - al!” sesleri çöllere, dağlara taşlara nice korkunc ses salırdı, “dağ - taş lerzeye gelirdi, kulaklar tutulurdu”.
Nere yalnız döyüş bağırtıları değildi, hem de serkerdelerin yüksek sesle verdikleri emrleriydi. “Türatın yokluğu” ( ve ya “Köroğlunun Ballıca seferi” ) hikayesinde Köroğluyla zalim şehir hakimi Kara hanın tokuşmasından konuşuluyor. Moğalların Harezmin doğusundakı işğal ettikleri ilk şehirlerden olan Otrar hadiselerinden konuştuğumda bu yaramaz hakimin adını unutmamanızı rica etmiştim; demiştim ki, bu yaramaz adama Köroğlu destanının ayrıca bir hikayesi hasredilmiştir. Bak, şimdi onun hakkında konuşmanın tam sırası.
Demek, destanda Türat Çamlıbelin eteklerindence diğer atlarla oynaklaşa - oynaklaşa gidip başka bir şehir etrafına çıkıyor. O şehrin hakimi zalim Kara han bunca çok ve güzel atları görünce adamlarına emrediyor ki, hepsini ona getirsinler. Az sonra belli olunca ki, o atlar Köroğlunundur, ona diyorlar bu ne işdir, korkmuyor musun Köroğlu gelirse senin evini yıkar, mahveder seni? Diyor gelsin de, Köroğlu da kim oluyor beni mahvetsin, ne yapacak ki, ben İran padişahının akrabasıyım. Köroğlu onun üstüne gidiyor, onu mahv ediyor, atlarını da geri alıyor, hazinsine de sahipleniyor.
Yazımı başındanca dikkatle okuyanlar o saat diyecekler ki, bu Kara han neyse birilerine benziyor gibi. Evet, evet, doğru diyorsunuz; bu adam Harezmin doğusundakı haman o belalı Otrar şeherinin hakimi olan haman o yaramaz adamdır. Bu hadise aslında Köroğluyla Kara hanın değil, Cengizhanla Harezmşahın tokuşması, yani Koşabulak efsanesindeki “yıldzların tokuşması” hadisesidir. Otrar hakimi Kair han da şahın annesi Türkan hatunla akrabalığına güvenerek Cengizhanın deve kervanını kasb etmişti ve şehrin diğer önde gelenleri buna göre onu kınadıklarında “koskoca şahın annesinin akrabasına bir çöl hanı ne yapar ki?” demişti. Ve sonunda bu kervan işine göre de mahv edilmişti. Adları da aynıdır; hikayede Kara han, hayatta Kair han. Cengizhan onu esir aldığında emr ediyor ki, altun eritilsin onun kulaklarına ve gözlerine dökülsün. Destanda nicedir? “Köroğlu bir nere çekti. Kara hanın kulakları battı” .
Dikkat ediniz: yani destana göre adam böyle anlıyor ki, güya ses çok gür olduğundan onun kulakları batıyor. Hakikatte ise nere emr imiş. Kazapla, yüksek sesle verilen emr. Emr icra olununca, tabii ki, erimiş altun onun kulaklarını ve gözlerini dağıtıyor. Böylece, “Köroğlu bir nere çekti, deliler onun neresini işiterek siyirmekılıc geldiler” cümlesini böyle anlamak lazım değildir ki, guya nere çekmek ağzı mümkün kadar büyük açarak deve gibi nerildemektir. Hayır. Köroğlunun da, binbaşıların da, yüzbaşıların da, onbaşıların da nereleri delileri harekete getirmek için yüksek sesle verilmiş serkerde emrleridir, delilerin nereleri ise döyüş bağırtılarıdır.
Böyle bir soru verilebilir: eğer Köroğlu Subuday bahadırmışsa, onun da tümeninde on bin döyüşçü varmışsa, niye igidlerin sayısı 7777 gösterilmiştir?
Azizlerim, uzun mübarizelerde, tabii ki, kırılanlar olacaktı. Ama daha önemlisi budur ki, destan yaratıcıları asıl hakikati, yani kahramanın moğal olduğunu tamam gizli tutmak istememişler, delilərin onluk say sistemiyle kurulmuş koşun nevi olduğunu bildiklerinden bu hakikati dört aynı rakamla kodlaştırmışlar. Ama neden dört yedilik, diyebilirsiniz? Dört altılık, dört sekizlik, dört beşlik de olamaz mıydı?
Olabilirdi tabii ki. Ama moğalca yediye “ doloo ” diyorlar. Cem halinde “doloolar” olacak ki, bu da “deliler” sözüyle sesleşiyor. “Deli - dolu igidler” ifadesindeki gibi.
Peki, nice olmuş ki, uzak moğal çöllerinden olan birisi bu kadar halkların sevimli kahramanı olabilmiştir?
Azizlerim, onu kahraman hisap edenler başkaları değil, türk halkları olmuştur, din ayrılığı olsa da kahramanla dil ve kan kardeşlikleri varıydı. Bundan da önemlisi ise bu idi ki, büyük bir seltenetin şahını önüne katarak mahvedecek kuvvette olmasına rağmen geçip gittiği memleketlerde devlet kuruluşunu değişmemişti. Ve hiç bir savaşta mağlüp olmadan üç yıla yakın bir zamanda bin kilometrelerce yolu bir hayal gibi, bir rüya gibi geçerek gitmişti. Eğer Azerbaycandan gittikten üç - dört yıl sonra sultan Celaleddin gelerek Azerbaycan hükümdarı olmazsaydı Subuday bahadır hatıralarda kahraman gibi yaşaya bilir miydi? Büyük bir ihtimalle hayır. Büyük bir eşkiya destesiyle ölkenin bu başından vurarak öbür başından çıkan yaramaz bir baskınçı gibi hatırlanacaktı herhalde. Çünki halkın kendi milli İldegezler devleti var idi, kuzeyli - güneyli bütün Azerbaycanı ve İranı ehate ediyordu bu devlet, o ise bu devletin topraklarına girerek şehirlerin, köylerin dinc hayatını pozmuştu. Ama o gittikten sonra neler oluyor? 1223- cü yılın sonlarına doğru Derbent geçitiyle kuzeyden büyük kıpçak desteleri Azerbaycana giriyor. Cengizhanla Sind nehri kayalıklarındakı döyüşte mağlüp olmuş sultan Celaleddin 1225- ci yılda güneyden koşunu ile geliyor. Hiç bir mukavemet göstermeğen Marağa şehrini aldıktan sonra Tebrize geliyor ve şehire sahip oluyor. Son İldegez hükümdarı Atabey Özbek Gence tarafa kaçıyor, oradan da Nahçıvana giderek Elince kalesine sığınıyor ve orada da olüyor. Onun ölümüyle de İldegezler sülalesi yok oluyor. Kısa bir zamanda Celaleddinin hakimiyyetini Gence, Berde, Şemkir ve diğer şehirler tanıyor. Celaleddinin fethiyle Marağadakı Aksunquriler hakimiyyeti de çöküyor, Şirvanşahlar kendilerini onun vassalı hisap ediyorlar. Azerbaycanın idaresi onun veziri Şeref el - Mülke veriliyor. Bu şerefsiz adamın ağlınagelen acaip vergileri yüzünden Tebrizde isyan kalkıyor. İsyan bütün Azerbaycanı bürüyor. 1231- ci yılda Gencede Benderin başçılığıyla şehir yoksulları Celaleddinin oradakı askeri birliğini mahv ederek şehirde hakimiyyete sahipleniyorlar. Celaleddin isyanı amansızlıkla bastırıyor, otuz isyan rehberinin boynu vuruluyor, Bender ise şakkalanmakla idam ediliyor. Celaleddine karşı Merend, Hoy, Nahçıvan ve diğer şehirler de kalkıyorlar. İsyan gittikce büyüyor. Celaleddine karşı bu nefret alevini, tabii ki, onun bütün Türküstanda, İranda, Azerbaycanda nefretle hatırlanan son derece mesuliyyetsiz bir şahın oğlu olması faktı da arttırıyordu. “Bundan bize hükümdar olur mu? Yarın bir düşman ordusu gelirse bu da babası gibi halkı kırğın karşısında bırakarak kaçmaz mı? Babasına benzemeyip de kime benzeyecek?”..
Bak, haman o karışık, itirazlarla - isyanlarla dolu o korkunc zamanlarda halk “kör oğlu körün” yine bu yerlere geri dönmesini arzulayacaktı ki, halkın hayatını cehenneme döndürmüş Celaleddinlerin, Şeref el - Mülklerin, onların şehir ve köylerdeki zulümkar, adaletsiz hakimlerinin dersini versin. Babasını şehir - şehir, köy - köy kovalayarak mahv ettiği gibi gelsin oğlunu da mahv etsin. Harezmşah Muhammed gibi kudretli bir hükümdarın annesini ağlatan birisi için Celaleddin de kim oluyordu? İşi ordularla, zulümkar padişahlarla olan “kor oğlunun” mübarizesi bak bu heyecan dolu yıllarda ağızdan ağıza geçen efsanelerde yaşayacak, her yerden umutu kesilmiş çaresiz halkın yalnızca o adamın hesretiyle yaşatığını gören ozanlar meclislerde onun mübarizelerine bin türlü renk de katarak kahramanlığını göklere kaldıracaktılar. Ama onun kim olması, nerelerden gelmesi ozanların dilinde hiç zaman açıklanmayacaktı. Niye? Çünki sultan Celaledinin bir numaralı düşmanı moğallar idi; onun Tebriz tahtına sahiplenmekte maksatı kuvvetlenerek ordu toplamak ve Cengizhanla hisaplaşmak idi. O yüzden o yıllarda Köroğlunun Subuday bahadır olduğunu bildirmekle ozanlar boğazlarına kendir geçirmek istememişler.
Ama o bir daha bu yerlere dönmeyecekti.
1231- ci yılda bu kez başka bir moğal serkerdesinin --- Çormaqun noyonun başçılığı altında olan moğal ordusu Azerbaycana ve İrana giriyor. Rey ve Hemedanı alıyor, şehir varlılarıyla konuştukdan sonra savaşsız - falansız Tebrize sahip oluyor; on yıl önce de bu şehir “kırat ve türatlılarla” konuşuklar yoluyla kırğından, talandan kurtula bilmişdi. Mağlüb olmuş Celaleddin Anadolu taraflara kaçıyor. Moğallara Gence şehri ciddi mukavemet gösteriyor ama, onlar 1235- ci yılda şeheri alarak temeline kadar dağıtıyorlar. Şemkir de alınarak dağıtılıyor. Bakü, Tovuz ve diğer şehirler de işğal ediliyor, 1239- cu yılda Derbentin de işğalinden sonra Azerbaycana tam sahipleniyorlar. Subuday bahadırla Cebe noyonun başçılığı altında olan ilk gelişten farklı olarak moğallar bu defa sahiplendiği bu topraklardan gitmiyorlar ve buralarda meskunlaşıyorlar.
Yani halkın bu topraklara Köroğluyla delilerinin tekrar gelişi arzusu Çormaqun noyonun gelişiyle yerine yetiyor, o yüzden Tebrize moğallar kolayca sahiplene biliyorlar. Ama Subuday bahadırdan farklı olarak bu serkerde Azerbaycana hakim oluyor, her bir şehire kendi adamlarını tayin ederek ahaliyi ağır vergiye bağlıyor, yani devlet kuruyor. Bu yüzden moğallar Şirvana gittiklerinde Gence ve Şemkir onlara ciddi mukavemet gösteriyor. Yani halk zulümkarların dersini vererek ortalıktan kaybolan Subuday bahadırı bekliyordu, bunlarsa Celaleddin hakimiyyetini yokederek kendileri onun yerinde hakim olmuşlar. Halk kahraman bekliyordu, bunlarsa hükümdar gibi gelmişler.
Bak bu yüzden destan unutulmuyor, bitmiyor. Aksine, Köroğlu gittikce hatıralarda ideale çevriliyor. Celaleddin devrinde onun korkusuyla Köroğlunun adını, milliyetini destanda bildiremeğen ozanlar şimdi de halka ağır vergilerle zulüm eden moğallara olan halkın nefreti yüzünden meclislerde Köroğlunun adını, milliyetini bildirmek istemiyorlar.
O asırlarda tayfa, lehce muhtelifliği varmışsa da vahid türk coğrafyası, vahid türk milleti anlayışı mevcut idi, bu vahid coğrafya, sadece olarak, muhtelif türkdilli hükümdarların tayin ettikleri devlet sınırlarıyla bölünüyordu. Çormaqun noyon da, Celaleddin de, kıpçaklar da, Subuday bahadır da türk evlatları idiler. Ona göre de onlar dedelerimize yabancı değillerdi. Ama onların içinde yalnızca Subuday bahadır farklıydı, çünki mübarize maksatı başkaydı; bak buna göre de “Köroğlu” lakabıyla halk arasında meşhurlaşmıştı.
Yunanıstandan Hindistana kadar döyüşerek giden Makedoniyalı İskender niye döyüş yolundakı halkların sevimli kahramanı olabilmişti? Çünki o, yalnızca hükümdarlarla savaşıyordu, halkla ise hiç bir işi yok idi. O, moğallar arasında da çok meşhur idi. Cengizhanın kendisi, serkerdeler, Subuday bahadır her zaman büyük ihtiramla onu hatırlardı.
Cengizhan Çini viran koymuştu. Moğallar oradan gittikten hayli sonralar da seyyahlar şehirlerin kenarlarında tepelikler halinde yığılmış insan kemikleri görmüştüler. Ama bugün bile çinlilər büyük hakanı misilsiz bir kahraman gibi büyük muhabbetle anıyorlar. Çok acaiptir! Doğrudur, o, çinlileri onlar için gelme olan çurjenlerin ve kidanların hakimiyyetinden azat etmişdi ama, kendisi onlara doğma mıydı? Hayır. Aralarında hiç bir dil ve kan bağlılığı yok idi. Cengizhan asıl türk oğlu türk, onlar ise çinli. Ama buna bakmayarak haman o on üçüncü asırda onu hatta ilahileştirmek istemiştiler; o asra ait Çin qravürleri de buna sübuttur. O qravürlerde Cengizhanın annesi Aylin hanım ufacık Temuçini kucağında tutmuş halde tesvir olunmuştur. Qravürler Kubilay hanın hakimitteti yıllarına aittir ve hristian ikonaları türündendir, kiliseye koyulduğunda hisap ederler ki, kucağında çocuk tutmuş kadın mukaddes Meryem anadır. ( O zaman Kubilay han bütün Çinin, Moğalistanın hükümdarı ve bütün moğalların hakanı idi, başkenti Karakorum ilinden Pekine taşımışdı. Aslanların ardınca ac çakal sürüsü geldiği gibi ermeniler de onun arkasınca Karakorumdan Pekine, onun sarayının yan - yöresine toplanmıştılar, qravürü de ona hediyye etmek için çinli ressama onlar sipariş vermiştiler. Bu o zamanlar idi ki, ermeni hilekarlığına uyarak yüz yetmiş yıla yakın bir müddette islam dünyasına karşı haçlı yürüşleri düzenleğen Avrupa manasız kırğınlardan başka hiç bir şeye nail olmadığını görerek silahı yere koymuştu. Kudretli moğal hakanlarına hristianlığı kabül ettirmek yoluyla müslimanlara Uzak Doğudan ikinci cebhe açmak planı da neticesiz kalmıştı. Cengizhan ailesinden yalnız onun küçük gelini Sorkakdane hatun hristianlığı kabül etmişdi, bunu ermenilər Quyuk hanın ölümünden sonrakı yıllarda Fransa kralına haber vermiştiler, o da casus Rubruku din perdesi altında mektupla büyük hakan Munke hanın yanına göndermişti. Bu görüş zamanı o, hakanın annesi Sorkakdane hatunla da görüşmeliydi ki, anne vasıtasıyla hakana din meselesinde tesir etmek mümkün olsun. Ama Rubruk Karakoruma yetişinceğe kadar Sorkakdane hatun dünyasını değişmişti. Başkent Karakorumdan Pekine taşındıktan sonra ermeniler bu defa yeni ve son derece vicdansız bir “keşif”e imza atıyorlar; qravürlerde Cengizhanı “Allahın oğlu” hisap ettikleri hazreti İsaya, annesi Aylini ise mukaddes Meryem anaya benzeterek bu yolla Kubilay hanın kalbine girmeğe çalışıyorlar. Ne kadar da hilekar bir icattır, değil mi? Tasavvür edin ki, bu qravürler yavaş - yavaş moğal düşüncesinde bir obraz olarak mühürleniyor. Bundan sonra her hankı hristian memleketine hücum edecekleri halde her bir evde, her bir kilisede o şekillerin benzerlerini görürken moğallar o memleketi kendilerine düşman hisap edebilirler mi? ).
Kısaca böyle demek mümkündür: her bir halk hankı adamı kahraman seçib - seçmemeği sonrakı nesillerden güzel biliyor, çünki her devrin kendi şartları, kendi kuralları var.
Şimdi sıra kahramanın adınındır.
Köroğlunun asıl adının Ruşen olduğunu kabüllenmişiz. Yani destan böyle diyor.
Doğru mu?! Ama bu, farslar arasında yayğın olan bir ad değil mi? Farsca “ışık” anlamındadır. Vallah, sizi bilmiyorum ama, ben türk dedelerimin muhteşem tarihini öğrenmeğe başladığım zamandan onun asıl adının Ruşen olduğuna şübhe etmişim, burada neyse doğru değil demişim. Köroğlunun Subuday bahadır olduğuna emin olduktan sonra ise şübhem bin kat arttı; eğer destan yaratıcıları bu büyük hakikati, yani Köroğlunun kim olduğunu bildirmemişlerse, hatta onun kuvvet aldığı Cengizhanı Koşabulak efsanesi şeklinde remzler perdesine bürümüşlerse, asıl adını doğru - düzgün söylemeleri mümkün müydü? Tabii ki hayır. Hem de niye fars adı? Niye Ruşen? Destan türk halklarının destanı, kahramanın lakabı asıl türkce ama, adı fars adı ?! O asırlarda at belinde kılıcının ucuyla tarih yazan türk insanının kendi sevimli kahramanına fars adı vermesi bu gün evlatlarımıza ermeni adı vermemiz gibi bir şey olardı. Fars ve ermeni; bu iki millet bin yıllarca türk atlarının tırnaklarından kopan toz - toprağı kendi elbeselerinden temizlemekle meşğul olmuşlar, son asırlarda Azerbaycan, Anadolu ve Orta Asya türklerini biribirilernden ayırmak maksatı güden ingilisin, rusun yardımıyla kendilerine devlet kurarak türk milletine dil uzatmalarına bakmayın. Tarihte boş bir yer yoktur, kadimlerden kadim olmaları gibi hasta fantezilerle tarih sayfalarına sokulmak olmaz. Bütün dünyaya belli değil mi ki, Nuh tufanından yalnız Nuh peyğamberin kendisi, üç oğlu ve üç gelini kurtulmuşdu? Bütün dünya bilmiyor mu ki, o peyğamberin Yafet adlı oğlundan türk oğulları, diğerlerinden ise arap ve yahudi oğulları türemişti? Böyle olduğu halde istisnasız olarak bütün diğer halklar, yani hem de farslar ve ermeniler o üç halkın birbaşa ve ya dolayısıyla hibritleşmesinden türemiş olmuyor mu? Bu gün dünyanın ermeni, eski kitablarda “ermini” gibi tanıdığı, aslında ise adları hay olanlar Makedoniyalı İskendere kadar Balkanlarda taborlar halinde yaşayan yunan - roma çingeneleri olmamışlar mı? Yunanlar bunu bilmiyorlar mı? Makedoniyalı İskender miladdan önce üçüncü asrın sonlarında Ahemeni - fars imparatorluğuna son veriyor, o zamana kadar Ahemenilerin hükmü altında olan Küçük Asyanın kapısı Balkanlarda yaşayanların yüzüne açılıyor; Balkanlarda ne kadar ac insan vardı, hay adlanan yunan - roma çingeneleriyle bu yeni topraklara akın etmeğe başlıyorlar. Makedoniyalı İskender Hindistana kadar gidiyor, geri döndüğünde dünyasını değişiyor ama, haylar Küçük Asyayı terketmek mecburiyyetinde kalmıyorlar, çünki Büyük İskenderin dört serkerdesi kendi aralarında razılaşarak imparatorluğu dört yere bölüyorlar ve heresinde birisi padişahlık ediyor. Küçük Asya, İran serkerde Selevkin payına düştüğü için onun adıyla Selevkiler adlanan devlette çingene taborlarında şad - hürrem yaşamakta devam ediyorlar. Yüz yıldan çok geçiyor, Romalılar Selevkileri mağlüp ederek Kafkasyaya doğru ileriliyorlar. Sonra Pompeyin legionu Hazar denizi sahillerine kadar gelib çıkıyor. Yunan - Roma çingeneleri de at ve öküz arabalarıyla taborlar halinde onların ardınca gelerek bit gibi bu yerlere daraşıyorlar. Yedinci asırdan itibaren latınlıktan yunanlaşmağa geçmiş Bizanslılar, hakikaten de, onları sevmiyorlardı, çünki bir zamanlar kudretli Romaya bile çok büyük medeni tesir eden, kadim Avrupanın en yüksek medeniyyet taşıyıcıları olan yunanlar onların çingene neslinden olduğunu güzel biliyorlardı; adam yerine koyulmadıkları için de Selcuklu türkleri geldiği zaman onlar yunanlılardan şikayet ederek ağlaya - ağlaya türklerden Kilikiya topraklarını sadaka olarak ala bilmişler.
Rica ediyorum kimse benim bu dediklerimde nefret görmesin. Asla. Ben insana nefret etmem. Bunlar, sadece olarak, faktlardır. Ben, sadece, faktları konuşuyorum. Vicdanlı tarihçiler benim bu dediklerimi birebir tasdik ederler.
Makedoniyalı İskenderin emriyle bütün muzaffer yunan askerleri fars kızlarıyla yakınlık etmişler ki, bu izdivacdan doğanlar yunan - ellin meylli olsunlar. Ama atla eşekden türemiş katır ne at, ne de eşek olmadığı gibi, o pic doğmuş çocuklar da ne yunan, ne de fars olamamışlar, ortalıkta kalmamak için kendilerini haman o çingene - hay destesine ait etmişler. Ama, kanlarında iki büyük imparatorluk insanlarının genlerini taşıyan bu adamlar, tabii ki, çingene taborlarında yaşayamazdılar; ilk oturak hayata geçen şehir ermenileri bunlar olmuşlar. Güzellikleriyle bütün Kafkasyayı ve Orta Doğuyu hayran eden ermeni kızları da bunlar içinden çıkmışlar; dedeleri çingene değil, yunan olduğu için de onlara hay değil, ermeni, yani “er - rumini”, rumi insanları demişler. Bunlar öyle benzersiz güzeller olmuş ki, İmadeddin Nesimiyi bile deli - divane etmişler. Görün şair ne demiş: “ Ne peri, ne ademi ben bu şekille görmedim. Cennetü - huri misin, yoksa ki rizvan, ermeni?.. Örtgil o Ay yüzünü ki, çeşmü - namehrem görer. Yoksa ki dinden döner çok - çok müsliman, ermeni... Handa bir haç ehli gördüm hamusun seyr eyledim. Bulmadım men sen teki bir canü - canan, ermeni”.
Bu günkü ermenilerin hankı kısmının yunan - roma çingenesi, hankı kısmının farsdoğan piçler olduğunu demek zordur, bin yıllarca biribirileriyle kaynayıp karışmışlar diye kendileri bile bunu bilemezler, ona göre de farslar yanlışlık olmasın diye bütün ermenileri kendilerinden türeme hisap ederek akraba gibi bağırlarına basıyorlar. Asıl ermenilerin nineleri Makedoniyalı İskenderin zamanında fars olmuş diye.
Farslara gelince... Var müasir fars, var orta fars, var kadim fars. Bak, o kadim farslara pehleviler diyorlar, fars yahudisi gibi de tanınıyorlar, miladdan önce dördüncü - üçüncü binyıllıklarda şumer - türk erkekleriyle yahudi kadınlarının izdivacından doğmuşlar. Yedinci asırda araplar farsların Sasaniler adlı son imparatorluğunu çöktürdükten sonra bu millet bütün orta asırlar boyunca hiç bir zaman ayağa kalkamamış. Selcuklular, Harezmiler, türkmenler, kıpçaklar, moğallar üstlerinden o taraftan bu tarafa, bu taraftan o tarafa geçmişler. Moğallardan sonra Teymurleng kazapla “şumlamıştı” fars vilayetlerini. Sonra Karakoyunlular, Akkoyunlular, kızılbaşlar...
Kardeşim, türkün dili harp dili, arapın dili ilim dili olmuş bütün orta çağlar boyunca. İyi ki farsların da dili şairaneymiş. Şairler şiirlerini bu dilde yazmazsaymışlar belki de hiçkimse orta çağlar boyunca hatırlamazdı böyle bir millet var diye.
Ve türkler muhteşem kahramanlık destanı yaratıyorlar, kahramanın adı ise fars adı oluyor, öyle mi?!
Diye bilirler Babekin asıl adı arap adı olan Hüseyn idi, buna bakmayarak yirmi yıl araplara karşı vuruşmuş, hilafetin beş büyük ordusunu dağıtmıştı. Doğrudur ama, bu adın sevimli peyğamberimizin torununun adı olması bu kelimeyi binyıllıktan çıkararak ümumislami zirveye kaldırmıştır, yani milliyetinden asılı olmayarak her bir müsliman bu adı doğma hisap ediyor.
Neyse. Şüphelenmekte haklıymışım. Destanın kollarından birisinde gördüm ki, Köroğlunun asıl adı Ruşen değil, Uruşandır. Ne kadar sevindiğimi tasavvür edemezsiniz! Beni ne zamandır deli eden soruya cevap bulmuştum nihayet. Kelime tahrif olunmuştur mu ? Evet. Ama destan türk halklarının destanı olmazsaydı büyük bir ihtimalle ben de böyle hisap edecektim ki, tahrif olunan “Ruşen” kelimesidir. Ama aksinedir. Tahrif olunan “Uruşan” kelimesidir. Orta Asya türklerinin dilinde, cığatay lehcesinde bu gün de “vur” sözü yerine “ur” diyorlar. “Vuruşmak” yerine “uruşmak”, “vuruşan” yerine “uruşan” diyorlar. Asırlarca bu “uruşan” kelimesi “ruşan”, “ruşen” ve sonunda da farslaşarak “ruşen” şekline düşmüştür. Demek, bu da “Köroğlu” gibi lakapmış, ad değilmiş. “Vuruşan, savaşan kör oğlu körun” asıl adı ise destanda yoktur ve olması da mümkünsüzdü; eğer destan yaratıcıları onun Cengizhan serkerdelerinden birisi olduğunu gizlemek istemişlerse, tabii ki, her şeyden önce onun asıl adını gizletecektiler. Öyle değil mi?
Demirçi ailesinde dünyaya gelmiş Subuday bahadırın ordudakı lakaplarından birisi de, tabii ki, Demirçioğlu lakabıdır. Sadece ona göre ki, babası demirçi olmuştu. Tabii ki, lakapları babalarının sanatlarıyla bağlı olan oğullar ve o oğullar içinde de babaları demirçi olanlar moğal ordusunda çok olmuştur ama, “Demirçioğlunun Çamlıbele gelmesi” hikayesindeki bir hadise bu adamın yalnız Subuday bahadır olmasından haber veriyor. O hankı hadisedir?
Subuday bahadırın acaip döyüş kabiliyyeti olduğunu görerek hayretlenen Camukanın onun hakkında dediği “zincirini kırmış deli”, “kudurmuş köpek” sözleri Cengizhanın ve bütün moğalların çok sevdikleri sözler idi. Cengizhan hakan seçildiği zaman Subuday bahadıra büyük ihtiramla bu sözlerle müracaat etmişdi. Sadece, bu “zincir kırmak” ifadesi destanda birbaşa manasında kullanılmıştır. Demirçioğlu Köroğlunun atını kaçırırken Köroğlu bir deli nere çekiyor, bu sesden Demirçioğlunun huşu başından çıkıyor ve o, atın üstünden düşüyor. Köroğlu tez onun el - kolunu kalın zincirle bağlıyor. Demirçioğlunun huşu başına geldiğinde güc vererek zincirlerini kırıyor ve Çamlıbele kendi isteğiyle giderek delilerin sırasına katılıyor.
Diye bilirsiniz bir hikayede aynı adam neden iki muhtelif adamlar gibi karşılaştırılmıştır? Konu Subuday bahadırın moğal ordusunda hizmet etmeğe gelişinden gidiyorsa o, Cengizhanın yanına gelmeli değil miydi? Demirçioğlu Subuday bahadırmışsa, o zaman Köroğlu da Cengizhan olmuyor mu?
Hayır. Derketmek lazımdır ki, destan tarihten götürülmüşse de tarih değildir ve diğer türk halkları tarafından yaratılmıştır. Hem de her bir hikayenin tarihi de muhteliftir; halk destanda adı geçen bütün malumatları aynı zamanda ala bilmezdi ki, onları tarihi ardıcıllıkla da dizip koşsun. Hikayenin kendisinden de anlaşılıyor ki, Demirçioğlunun Çamlıbele gelişi ( ve demek bu hikayenin de Köroğlu hakkındakı efsanelere koşulması ) çok sonranın işidir. Yazmışım ki, Çormaqun noyonun başçılığı altındakı moğal koşunları ikinci defa Azerbaycana ve İrana hücum ettikten sonra artık burada devamlı kalmışlar. Yirmi yıldan sonra, yani 1256 - cı yılda ise Azerbaycan ve İran toprakları Hülaku hanın İlhaniler devletinin terkibine katılmış ve Tebriz bu yeni büyük moğal imparatorluğunun başkenti ilan edilmişti. Ona göre de benim fikrim böyledir ki, yerli adamlar, yani moğallardan öncelerden bu yerlerde yaşayan dedelerimiz Demirçioğlu hakkındakı hikayeni Çormaqun noyondan sonra Azerbaycanda meskunlaşan haman o ilk moğallardan işitmişler. Yani Subuday bahadırla Cebe noyon gittikten enazı sekiz - on yıl sonra gelen moğallardan. O zaman Subuday bahadır artık çoktan efsanelerde Köroğlulaşmıştı. Görmüyor musunuz, demirçi baba oğlunun zalimlere kan yutturan, adı geldiğinde herkesin korkudan estiği Köroğlunun kalesine giderek onun atını getireceğini deyince nice korkuyor? Ne kadar onu bu korkunc fikrinden taşındırmak istiyorsa da oğlu onu dinlemiyor. Demirçioğlu Çamlıbele gidiyor ve sonunda oradakı delilere katılıyor. Ve bir halde ki, o da “deli” idi , Çamlıbele kalkmıştı, demek, o da Köroğlunun delilerinden birisi olmalıydı. Çünki Çamlıbelin bir tek sahibi varıydı, o da Köroğlu idi.

Ve... Budur, sevgili türk oğullarım, nihayet, sevimli kahramanın iziyle asırların arkasına ettiğimiz seyahatımız sona erdi, onun sizleri yormadığına, aksine sizler için meraklı olduğuna inanıyorum, ona göre de altun gibi zamanınızı ayırarak benimle birlikte Köroğlu arayışına çıktığınız için pişman olmadığınızdan eminim. Çünki Köroğlunun kimliği hakkında kalbinizde zaman - zaman baş kaldıran şüphelere tamamen son koydunuz, “kırat” ve “türat” sözlerinin manasını, derya atı ve Koşabulak efsanesini anladınız, iğidlerin sayısının niye dört yedilikle gösterilmesi, onlara niye deliler deyilmesi, Köroğlu kalelerinin niye bu kadar geniş topraklara sepelenmesi ve başka bu gibi sorulara cevap buldunuz. Ve bir daha emin oldunuz ki, kahramanlar hakikaten ölmüyorlarmış, ne kadar gizli kalıyorlarsa da, başka bir adın, başka bir lakabın kölgesinde görünmez oluyorlarsa da, sekiz yüz yıldan sonra olsa bile günün birinde bak böylece açığa çıkıyorlar.
Niye?

Çünki onlar ölmezlik hakkını ölecekleri günlerine kadar canlarını büyük tehlikeler burulğanlarına atmakla, kaçınılmaz ölümün yüzüne ömürleri boyunca korkmadan cüratle bakmakla kazanmışlar. Sağlığında şan - şöhreti destanlara sığmayan efsanevi serkerde Subuday bahadır bak böylelerindendir; hatta diyorum ki, o, bu ölmezlik hakkını artıklamasıyla kazanmış bahtiyarlardandır. Çünki dünya durdukca ne bir türkün kalbinden Köroğlu sevgisi silinendir, ne de Subuday adıyla ölerek Köroğlu lakabıyla dirilmek ondan başka diğer bir beşer evladının talihine yazılan. Köroğlu bir tanedir, ona benzer kimse olmamış ve de olamayacak.

Munke han 1259- cu yılda, yani ilk tüfeklerin istehsala başlandığı yılda dünyasını değişiyor. Moğal şehzadeleri bir yıl sonra onun yerine Kubilay hanı büyük hakan seçiyorlar. O zaman Kubilay han Çin seferindeydi, kardeşinin öldüğünü, onun yerine kendisinin seçildiği haberini alıyorsa da harbi yürüşünü durdurmuyor, çünki Subuday bahadırın her zaman her yerde yanıp - yakılarak dediği sözler onun da kalbine mühürlenmiş gibiydi: “O zaman Quyuk hanla Buri bay Uqedey hanın öldüğünü işitince geri dönmezselerdi şimdi son denize kadar bütün dünya bizim olacaktı. Ne kalmıştı ki?. Bir tek firengler, bir tek... Onlar da korxularından geceler yatamıyorlardı... Ah, Quyuk han! Ah, Buri bay! Her şey sizin yüzünüzden yarıda kaldı. Siz dönmezseydiniz Batı han hiç dönür müydü?..”

Ama sonra haber geliyor ki, Kubilay hanın diğer kardeşi Arık Buğa han Karakorumda karışıklık salarak hakan tahtına oturmak istiyor. Kubilay han o zaman mecbur olarak geri dönüyor, kardeşini mağlüp ediyor. Ama ona hiç bir ceza vermiyor, buna göre de bütün moğalların sevgisini kazanıyor ve tekrar Çine dönerek 1264- cü yılda Pekin şehrini başkent ilan ediyor. Artık tüfeğin icatının beşinci yılı idi ve o artık gerekli silah gibi yayğınlaşmağa başlamıştı. Genellikce avçılıkta kullanıyorlardı onu o ilk yıllarda.

------------------
E P İ L O Q

Subuday bahadırın dakik ölüm tarihi belli değildir.
Kimse ne zamansa demiş ki, falan - falan meseleleri nezere alarak onun 1248- ci yılda ölmüş olduğunu tahmin etmek mümkündür. Ve bu tahmin sonradan hakikat gibi de kabül olunmuştur. Olsun. Kahramanın kendi doğma memleketi olan Tuva cünuriyyetinde bile onun ölüm tarihi belli değil diye bu tahmini ne kabülleniyorum, ne de buna itiraz ediyorum. Çünki başka bir konu da vardır.

Guya günlerin birinde Kubilay hanın Hanbalık şehrindeki ( şimdiki Pekin) son derece güzel sarayına yaşı yüzü geçmiş, beli bükülmüş, takattan düşmüş bir ihtiyar geliyor. O, kapıdan girince bütün Asyayı hükmü altında, kalan dünyayı da korku içinde tutan, zamanın kudretli hükümdarı Kubilay han dünyada hiç bir kes için etmediği hareketi ediyor ; tahtından kalkarak onun önüne gidiyor, koluna girerek böyük bir ihtiramla onu tahtının yanına getiriyor ve kendi yanındaca oturtuyor. Şehzadeleri, serkerdeleri çağırarak onun şerefine büyük bir ziyafet veriyor. Söhbet zamanı adam ona cesaretle acıklı sözler diyor, onu böyle cah - celallı sarayda oturduğu için kınıyor. Diyor ki, biz bunun için mi vuruştuk, sen bu gün böyle saraylarda oturasın diye mi dört bir tarafımızla savaştık, moğal insanı ömrünü çadırlarda geçiriyor, ona göre de sana kadar bütün moğal hakanları çadırlarda hükümranlık etmişler, sen niye çadırı saraya değişmişsin?..

O, bu sözleri sıradan bir adamla konuşuyormuşş gibi merd - merdane hakanın yüzüne diyor ama, ne hakan, ne de meclisdeki şehzadeler, serkerdeler katiyyen bu cesarete taaccüp etmiyorlar. Çünki o, bu devletin kurulmasında, kuvvetlenmesinde ve genişlenmesinde son derece büyük hizmetleri olan, bunun için ömürlerini at belinde geçiren, Cengizhanın dediği gibi “yemeklerini de at belinde yiyen, uykularını da at belinde alan” dört meşhur serkerdeden birisi, adı moğal ozanlarının dilinden düşmeğen efsaneler kahramanı Subuday bahadır idi. Yalnız onun büyük hakanı kınamağa cesareti yeterdi; yalnız onun ve başka hiç kimsenin. Meclistekiler bir tarafa dursun, Cengizhanın sadik komutanı olan bu efsanevi adamı uzaktan bile birce defa göre bilmek için başkent caddelerine toplaşmış ahali de biliyordu ki, onun Tuli hanın diğer oğulları gibi Kubilay hanın da boynunda büyük hakkı varıydı. O olmazsaydı Kubilay han bu gün büyük hakan tahtında oturamazdı. Çünki Cengizhan vasiyyetinde hakanlığı Uqedey hana ve ondan sonra da onun oğullarına vermişti. Tuli hana ve oğullarına ise bütün moğal ordusunun ali baş kumandanlığı verilmişti. Ama Quyuk han öldükten sonra artık çok kuvvetli olan Batı han onun kardeşlerini bir tarafa bırakarak amcasıoğullarından en sevimlisi olan Munke hanı tahta çıkarmış ve bununla da dedesininn vasiyyetini pozmuşdu. Kim ona karşı gelebilirdi ki? Öyle istemiş, öyle de olmuştu. Bu büyük kuvvetten ruhlanan Munke han da kendisine tabe olan koşunun bir hissesini bir kardeşi Hülaku hana vererek İran, İrak taraflara, bir hissesini de diğer kardeşi Kubilay hana vererek Güney Çin imparatorluğunu işğal etmeğe gönderiyor, sonunda Hülaku han İlhaniler imparatorluğunu kuruyor, Kubilay han ise Munke hanın ölümünden sonra bütün Çinin ve Moğalistanın hükümdarı, aynı zamanda bütün moğalların büyük hakanı oluyor. Yani her şeyin sebebkarı Batı han oluyor. Ama Batı hanı babası avda öldürüldükten sonra oğulluğa götürerek asıl döyüşçü eden, Avrupa yürüşüne lazımi sayıda koşun vermesi için Uqedey handan rica eden, koşunu yalnız kendi harbi zekasıyla Adriatik denizinin sahillerine kadar yetirerek Batı han için Altın Ordu imparatorluğunu kuran kim idi?
Subuday bahadır.
Evet, kendi halkına, kendi hükümdarına son derece sadakatlı olan ve bu sadakatını son nefesine kadar emeliyle sübut eden bir insan., tabii ki, böylece ihtirama, sevgiye layik olacak.

Kubilay han hükmü yeten arazilerin büyüklüğüne ve tebaası olan insanların sayısına göre o zamanın ( ümumiyyetle, bütün beşer tarihinin ) en büyük hükümdarı idi, çünki moğal devlet kuruluşuna göre Altın Ordu hanı da, İlhaniler hanı da faktiki olarak ona tabe idi. Odur ki, tüfek yeni bir silah nevi gibi herkesden önce, tabii ki, onun dikkatini çekecekti. Ama helelik yalnız büyük sarayının muhafezeçileri ve sayısız - hisapsız hayvan sürülerinin çobanları bu silahla techiz edilmişlerdi. Koç Köroğlu “yarısı tahta, yarısı demir” olan bu acaip silahı ihtiyar yıllarında onun sarayına bak bu gelişi zamanı yolda çobanlarda ve sarayda görünce hayrete gelmişti. “Tüfek çıktı, mertlik gitti, pic eyyamı geldi”, demişti. Haklıymış. Zaman gösterdi ki, o ne kadar da haklıymış!

Ama eğer o, 1248- ci yılda ölmüşse?..

O zaman böyle çıkıyor ki, o, tüfeği görmeden mi ölmüştür? Yani halk bu görüşü kendisinden mi uydurmuştur?

Hakikaten de, destanı dikkatle okuyunca hemen belli oluyor ki, bütün hikayeler sanki bir devire, sondakı “Köroğlunun ihtiyarlığı” hikayesi ise tamam başka bir devire aittir. Dikkat edin, Köroğlu savaştan savaşa gittiği zamanlarda değil, delilerini bırakarak Çamlıbelde Nigarla yaşadığı, savaşlardan tamamen uzak durduğu zamanlarında görüyor tüfeği. Yani artık savaşları bitmiş ki, yeni hikayeler de bitmişdir. Böylece savaşlardan uzak olduğu zamanlarda Çamlıbelin eteğinde öküz otaran birisinde görüyor tüfeği. Yani savaşların bitmesiyle tüfeği görmesi arasında belli bir zaman geçmiştir.

Tabii. Çünki bütün Köroğlu hikayeleri 1220- ci yılla 1223- cü yıl arasında olan tarihi hadiselerden götürülmüştür. Yani Subuday bahadırla Cebe noyonun Amuderyayı geçmeleriyle Kalka ırmağı etrafında ruslarla savaşlarına kadarkı hadiselerden. Tüfek ise bundan yaklaşık kırk yıl sonra icat olunmuştur. Köroğlunun Çamlıbelden delileri bırakmasıyla tüfeği görmesi arasında geçmiş “belli bir zaman” haman bu müddetdir. Haman bu müddete ait hiç bir hikaye yoktur destanda. Eğer bu müddet erzinde eski savaşlarına göre birilerinin ondan kisas ala bileceğinden korkmadan delilerini bırakarak Çamlıbelde Nigarla ikilikte yaşaya bilmişse bu o anlama geliyor ki, o zamankı dünyanın dört bir tarafına moğal hükümranlığı yayılmış diye Subuday bahadır eminmiş ki, hiçbir moğal ona kılıç kaldırmaz, o yüzden savaşları bırakarak bir ihtiyar gibi sakince yaşayabilir. Ama 1223- cü yılda o ihtiyarlamamıştı, delilerini de bırakmamıştı. Ondan sonra Batı hanla Avrupaya yürüşü de dahil hele ne kadar kanlı savaşlarda olacaktı.

O zaman “delilerini bırakarak Nigarla ikilikte Çamlıbelde yaşaması” onun ölmüş olması anlamına geliyor. Ama hayatda ölmüş olsa da, tüfekle alakalı hikayesi de olacakmış diye ozanlar onu destanda “öldürmemişler”.

Bakınız, tüfek icat olunduktan sonrakı devir için yalnızca bir hikaye söylenmiştir. Guya tüfekli askerlerle macerasından sonra Köroğlu yeniden delilerini Çamlıbele çağırıyor ve yine mübarizelere başlıyor. Hankı mübarizeğe? Nice başlıyor? Neden bu hikayeden sonra bir tane bile hikaye olmuyor onun tüfekli devirdeki mübarizesi hakkında? Tüfekli döyüşçülerle kılıçla - okla nice savaşmışlar? Kendileri de mi mecbur olarak tüfekle silahlanmışlar? Belli değil. Her halde mübarize olsaymış hikaye de olacaktı. Ama destan susuyor bu konuda. Demek ki, Köroğlunun tüfekli mübarizesi olmamıştır. Enazı ona göre ki, o zamana kadar hayatta kalmış olsaydı bile o da, delileri de belleri bükülmüş ihtiyarlar olacaktılar her halde. O yaşlarında ata binmek bile zor olacaktı onlara.

Destanı yaratan ozanlar o hadiselerin olduğu zamanda yaşamışlar diye , tabii ki, bunları benden, bizlerden çok iyi biliyormuşlar ama, sanki ne olur olsun bu tüfek hikayesi olmadan olmaz, demişler. Köroğlu ölmüşse de, ihtiyarlamışsa da, at bine bilmeyecek kadar beli bükülmüş olsa bile mutlaka tüfeği görmelidir.
Ama neden yani? Neyin inatına?

Tabii ki, bir kadar derinden düşününce bu tür sorular çıkıyor ama, bir masal gibi okuyunca bu son hikaye asla ve asla bir yamak gibi gelmiyor adama, aksine, destana sanki bir tamlık, bütünlük tamğası vuruyor.

Bununla bile, düşünen beyinleri bu soru rahat bırakmıyor. Ozanlar neden Köroğluya tüfeği “göstermeliymişler”? Neden bu tüfek hikayesi olmazsa destan bitmiş sayılamazmış?
Ve...
Birdence bu sırr da açılıyor. Hayrete gelmeğe bilmiyorsun. Diyorsun ki, Köroğlunun kimliğini açıkca bildiremeğen rahmetli ozan dedelerimiz ne kadar da zekiymişler; adamlar bu son hikayeyle gelecek nesillere işare vermişler. Demek istemişler ki, Köroğlu lakaplı kahramanı bu yeni, bu acaip silah olan tüfeğin icat edildiği asırda ararsınız, ey türk oğulları. Yalnız o zaman bu efsaneler içinde uyuyan hakikati bulabilirsiniz. Yalnız o zaman.

Ozanların gür sesleri kulaklarımdadır sanki: “Ey türk oğulları! Sultan Celaleddinin zulmü zamanı destana dönen Subuday bahadırın asıl adını moğaldır diye korktuk, bildiremedik. Ondan sonra gelen moğallar zulümde ondan hiç de geri kalmadılar, bu sefer halk bizi dinlemez, taş - kalak edebilir diye meclislerde Subuday bahadırın asıl adını moğaldır diye bildiremedik. Ama sizlere bir işare bırakıyoruz “Köroğlunun ihtiyarlığı” hikayesinde. O işareyi anlayacak olursanız Köroğlu hakikatine yetebilirsiniz. Selam olsun sizlere!..”
Aleykesselam, ey ozan dedelerim!

Ben de bu işarenizle yola çıktım. Her şeyden önce tüfeğin icat olunduğu zamanı aradım. Ve sırrlara bürüdüğünüz kahramanı yalnız bu işareniz sayesinde buldum.
Kabriniz nurla dolsun.

( son )
-------------------------------
-----------------

İLGİLİ İÇERİK

NESİMİ-MİRZA HACIYEV

EFSANEVİ “ARQO” GEMİSİNİN SIRRI-MİRZA HACİYEV

PROMETEUS, ZEUS EFSANELERİ YUNANLARIN MI?-MİRZA HACIYEV

KRİŞNA SIRRI - MİRZA HACIYEV

SON EKLENENLER

Üye Girişi