Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

EFSANEVİ “ARQO” GEMİSİNİN SIRRI-MİRZA HACİYEV


Arqonavtlar... “Arqonavtlar”…
“Arqo” adlı gemide “Altun yünlü deri”ni getirmek için Yunanistandan Kafkasyaya giden yunan kahramanları hakkında güzel bir efsane… Sayısız ilahlarla, Ilahelerle dolu bir macera dünyası…


Hankı zamanın efsanesidir bu? Milattan önce üçüncü asırda yazıya alındığı bellidir. Ama bu, sadece, yazıya alındığı tarihtir. Milattan once üçüncü asır. Yani Makedoniyalı İskenderin Ahemeni imparatorluğunu çöktürerek bizim topraklardan geçib gittiği zamanlar… Ondan da bir kadar sonra…
Gemideki kahramanlardan birisi Heraklisdir. Bu efsanevi kahraman hakkında ise Homer hele milattan önce onuncu asırda kendi “İliada”sında yazmıştı. Yani Homere kadar çok - çok öncelerden, bin yıllarca öncelerden yunanlar arasında meşhur imiş Heraklis. Demek, yazıya alındığı zamandan enazı bin yıl öncelerden varmış yunanların ağzında “Arqonavtlar efsanesi” ...


Ama ne zamandan? Efsanenin yaranma tarihini söylemek mümkün mü? Dünyada hiç kimse, hatta yunanların kendileri de bu barede tahmini bile bir söz diyemiyorlar. Sadece, masal imiş, fantezi imiş mi?!


Tabii ki, her bir efsanenin mayasında konkret bir hadise vardır. Yani bu büyüklükte efsanede hiç bir real tarihi hadise yoktur, öyle mi? Ama böyle bir şey mümkün mü yani? Belki efsane iyice araştırılmamıştır?


Hayır. Bu efsane kadar araştırmacısı çok olan ikinci birisini tasavvür etmek mümkün değil. Öyleyse belki önemli bir şey gereksiz hisap edilerek dikkate alınmamıştır? Olamaz mı? Öyle bir hadise dikkate alınmaya bilir ki, yalnızca o hadise bu büyüklükte efsanenin yaranma zamanını öğrenmeğe güzel bir ipucu olabilirdi. Yaranma tarihinden başka bu efsanenin yaranma sebebini de, hatta efsanenin temelinde neyin durduğunu bile öğrenmek için yardımçımız olabilirdi böyle bir ipucu.


Efsanenin birinci bölümüne bakalım. Çünki bu maceranın mayası bu bölümdedir. Burada ne deyildiğini, hankı tarihi hadisenin gizlendiğini bilmeden bu efsane sonuna kadar da masal olarak kalacak.


Demek, bir şehirde rüzgarlar tanrısının oğlu Afamant adlı birisi hükümranlık ediyormuş. Azizlerim, dikkatle dinleyiniz. Bu hükümdarın bulutlar ilahesinden Friks adlı bir oğlu ve Hella adlı da bir kızı varmış. Bir gün karısına ihanet ederek İno adlı ikinci kadınla evleniyor. İno kocasının birinci kadından olan evlatlarını sevmiyor ve onları mahvetmek istiyor. Ekincileri parayla ele alarak diyor ki, tohumları kurutsunlar. Evet, ekin zamanı geliyor, ekinciler toprağa o kurumuş tohumları sepiyorlar ve ona gore de hiç bir şey bitmiyor. Böyle giderse halk ac kalabilirdi, o yüzden Afamant bir kahinin yanına adamlarını gönderiyor ki, o kahin göklerle konuşsun, gökler bildirsin bu ne iştir, tanrılar neden kazaplanmışlar? Hilekar İno bu adamları da ele alıyor ve onlar kahinin yanından geri döndüklerinde Afamanta İnonun öğrettiği sözleri diyorlar; guya kahin demiş ki, oğlun Friksi tanrılara kurban ver, o zaman tanrılar torpağın mehsuldarlığını geri verecekler. Afamant da çok düşünüyor, nihayet, halkın aclık yüzünden mahvolacağından korkarak doğma oğlunu tanrılara kurban vermek kararına geliyor. Evet, kurban merasimi için her şey hazırlanıyor. Ama Friksin boğazı kesilmek zamanı yettiğinde …


Biliyor musubuz ne oluyor? Hiç bir yerdence birden yanlarında tanrı Hermesin hediyyesi olan altun yünlü bir koç peyda oluyor. Koçu Friksin ilahe annesi göndermişdi ki, çocuklarını ölümden kurtarsın. Derhal Friks ve kızkardeşi koçun beline oturuyorlar ve koç onları havaya kaldırarak uzaklara, kuzey tarafa uçub gidiyor. Seyahat uzun sürüyor. Kızkardeşi koçun üstünde duramayarak denize düşüyor. Nihayet, koç Friksi Kafkasyaya, Kolhidaya yetiriyor. Burada Güneş tanrısı Heliosun oğlu hükümranlık ediyormuş. O, Friksi sarayına götürüyor, çocuk yetkinlik yaşına yettiğinde ise onu kendi kızıyla evlendiriyor.


Altun yünlü koçu Friksi getirdiği zaman yıldırım tanrısı Zeus için kurban kesmiştiler. Göklerden gönderildiği için mukaddestir diye derisini de savaş tanrısının mukaddes çimenliğinde bir ağactan asmıştılar ki, onu uyku ne olduğunu bilmeğen, ağzından alev püsküren dehşetli ejderha korusun. Evet, zaman geçiyor, bu “altun yünlü deri” hakkında haberler uzak Yunanistana da yetiyor. Ve Afamantın nesilleri hisap ediyorlar ki, onların bahtiyarlığı o deriye sahip olmaktan asılıdır, ona gore de onu getirmeği düşünüyorlar.
Burada hankı tarihi hadise yatıyor? Demek mümkün mü?


Adamın fikrini tanrılar, tanrıçalar karıştırıyor diye hakikat zerresini bulmak çok zordur. Öyleyse şifahi halk yaratıcılığının içindeki bin yılların fantezi tozunu biraz temizlemeğe çalışalım.
O zaman anlaşılan ne olacak?
Demek, kısacası, bir babaya diyorlar ki, sen oğlunu tanrılara kurban vermelisin. O da razılaşıyor. Ama oğlunun boğazı kesileceği anda ilahi mücize baş veriyor; yanlarında hiçden bir koç peyda oluyor. Altun yünlü derisi olan bir koç. Oğlu ve kızı hemen o koçun beline biniyor, koç onları göklere kaldırıyor, uzun seyahatten sonra ise Kafkasyada bir tek Friksi yere indiriyor. Orada Güneş tanrısı Heliosun oğlu…
Bir dakika!!
Durun! Lütfen durun!


Nice yani baba doğmaca oğlunu göklere kurban vermek isterken yanında hiçden bir koç peyda oluyor?! Bu ki çok meşhur bir hadisedir! Bütün beşeriyyete bellidir !
Evet, evet, haklısınız. Bu ehvalat insanlığın tarihi boyunca yalnızca bir defa baş vermiştir, yalnız bir babayla oğulun başına gelmiştir bu insan aklı alamayan hadise. Milattan önce 3500 yıl öncenin hadisesidir bu. İbrahim peyğambere doğma oğlu İsmaili Allah hatirine kurban vermek emredilmiş, o da Allahı çok sevdiği için onun emrinden çıkamamış ve oğlunun boğazını kesmek istemişdi. Lakin o andaca Allahü-Teala ona bir koç göndermişti ki, onu kessin, oğluna dokunmasın.Allahü - Teala onu sınamak istiyormuş. Bu mücizeyle çocuk İsmail ölümden kurtulmuşdu. Fark ondadır ki, İsmailin kızkardeşi olmamıştır, belki de buna göre seyahat zamanı koçun belinden “düşürülerek denizde öldürülüyor”. Bir de, İsmail İbrahim peyğamberin birinci değil, ikinci karısından dünyaya gelmişti. Birinci karısı Sara hanımdan evladı olmadığına göre o, Hacer hanımla evlenmişti veİsmail dünyaya geldikten sonra Sara hanım onların anne - oğul ikisinin de kovulmasını taleb etmişti. Melek Cebrail Sara hanımı çocuğu olacağıyla ihtiyar yaşlarında müjdelemişti. İshak adı verecekleri bu çocuk gelecek İsrailoğullarının ulu dedesi olacaktı.


Eveeet. Çok güzel. Şimdi artık elimizde “Arqonavtlar” efsanesindeki gizli konuların açılışı için son derece itibarlı faktımız vardır. Çünki bu fakt, yani insanın kurban verileceği zaman hiç bir yerden kurbanlık koçun peyda olması faktı Yer yüzündeki bütün kitabların en mükemmeli olan Kurani- Kerimde dehakikat olarak gösterilmiştir.
Burada ilk bakışta gereksiz görünen çok küçücük bir detayı da unutmayın. Bakınız, diyor ki, koç Friksi kuzey tarafa götürüyor. Ama Yunanistana göre doğuda yerleşen Kafkasyada yere indiriyor. Neden? Eğer herhankı bir şeyin kuzeye uçması kesindirse bu onu göstermiyor mu ki, o, güneyden uçmuştur? Herhalde bunu unutmayınız. Çünki hakikaten de koç Yunanistandan uçmuşsa kuzey tarafa değil, doğu tarafa uçmalıymış. Mantık böyle diyor.
Bu yerde efsanenin ikinci ve üçüncü bölümlerine bakmak lazımdır ki, anlayalım “arqonavtlar” ne demektir ve nereden peyda olmuşlar?
Diyor ki, başka bir şehirde haman o Afamantın kardeşi hükümdarlık ediyormuş.
Diğer bir şehirde… Bu küçük görünen detay da aslında araştırmam için çok önemli olacak diyeceklerime ilave bir sübut olarak. Yani kardeştirler ama, memleketleri biribirilerinden aralıdır…


Demek, haman o kardeşin Eson adlı bir oğlu varmış. O öldükten sonra hakimiyyet kanunla Esona geçiyor ama, bir müddetten sonra Esonun Peliy adlı üvey kardeşi hakimiyyeti ele alıyor ve böylece Eson hakimiyyetten mahrum olarak şehrin sıradan bir vatandaşı oluyor. (Peliyin babası deniz tanrısı Poseydon imiş).
Esonun Yason adlı bir oğlu varmış. Peliye kahinler diyorlar ki, seni gelecekte Esonun oğlu öldürecek. Eson bundan haber tutuyor ve çocuğu için telaşlanıyor, düşünüyor ki, Peliy onu kesinlikle bir bahaneyle öldürecek. Ona göre de çocuğu uzaklarda bir mağaraya, müdrik Kentavrın yanına götürüyor ki, onun yanında büyüsün.


Yason mağaradan şehire, insanlar arasına genc yaşlarında dönüyor. Ve Peliydən talep ediyor ki, hakimiyyeti ona geri versin. Peliy kahinlerin on yıllarca önceler ettikleri haberdarlığı hatırlıyor tabii ki, tehlike uzaklaşsın diye onu korkunc bir sefere göndermeyi karara alıyor ki, gitsin dönmesin. Bütün Yunanistan biliyordu ki, uzaklarda, Kafkasya adlı yerde meşhur altun yünü olan deri var ve onu korkunc bir ejderha koruyor, onun elinden kurtulmak mümkünsüz bir şeydi? Diyor Kafkasyaya git, “altun yünlü deri”ni getir bana ver, hakimiyeti sana vereyim. Yason da ona inanıyor ve sefer ne kadar tehlikeli olsa bile bu şartı kabül ediyor. Seyahat için Arqo adlı bir usta tarafından büyük bir gemi düzeltiliyor, ustanın şerefine de gemiye “Arqo” adı veriliyor. Yason Yunanistanın her yerinden bu seyahat için gönüllüler yığıyor. Efsanevi kahraman Heraklis de o gönüllülerin arasında oluyor. Bak, haman o seyahat adamlarına “arqonavtlar” diyorlar, yani “Arqo” gemisinde gidenler.


Görüyor musunuz, ne kadar taaccüplü olsa da “Arqonavtlar” efsanesinin mayasında kesin olarak “kurbanlık koç” hadisesi duruyor. Ama... Yunanıstan nerede, Ak Denizin doğu sahilleri nerede? Bütün dünya biliyor ki, bu hadise İbrahim peyğamberin şumer türklerinin Ur şehrinden, kendi kabilesinden olan akrabalarının elinden Ak Denizin doğu sahillerine kaçmasından sonra baş vermişti. Yani yunanların arasında değil, Samoğullarının, yevreyoğullarının arasında baş vermişdi. Hadisenin tarihi de bellidir; milattan önce 3500- cü yıllar. O zamanlar ise yunan adlı halk mevcut değildi. Bu hadisenin üstünden 1500 yıldan da çok zaman geçmeliydi ki, Balkan yarımadasına, yani şimdi Yunanistan adlanan topraklara kuzeyden, Macaristan - Deşti Kıpçak taraflardan, bir müddet sonra da Mısır, Hebeşistan, Suriye taraflardan insanlar akın-akın gelsinler. Evet, asırlar ötecek, bak bu karışık insan kitlesi arasında öylesine demoqrafik yükseliş olacaktı ki, Balkan yarımadasında ahalinin sayısı milattan önce birinci binyıllığın başlarında 7 milyonu aşacaktı ve bu karışık insan kitlesinden artık vahid yunan milleti formalaşmış olacaktı. Bu benim düşüncelerim değildir, yunan tarihçilerinin fikridir.


Yani yunan adlı halk da “karışık halklardandır”, ilkin üç halktan --- türkten, araptan, yevreyden türeyenlerdendir. Bu üç halkın kendisi de Nuh tufanından sonrakı ilk çağların vahid halkı olan tatar (tartar) halkındandır, dil zaman - zaman değişmiş diye Nuh peyğambər ailesinin bu üç oğlundan türeyenlerin nesilleri üç muhtelif halka çevrilmiştir.
Yunanların genealogiyasına göre bu halkın tahminen yarısı Kuzey Afrikadan ve Ak Denizin doğu sahillerinden gelenlerdir; oralarda esasen araplar ve yevreyler yaşamışlar. Kalan yarıya kadarı ise kuzeyden, ”Alp dağlarının öbür yüzünden” (Trans Alpe) ve macar çöllerinden gelmişler. Oçöllükler ise, yani ta Volqa nehrine kadar sonralar Deşti-Kıpçak adlanan yerler ise türkdillilerin meskeni olmuştur. Kadim romalıların ”Alp dağlarının öbür yüzünden gelenler” ifadesiyle de hankı tayfalar nezerde tutuluyor, ayrıca izah edeceğim. Demek, yunan halkının kalan yarısını türkdilliler formalaşdırmışlar. Tabii ki, tamamiyle yeni dillerde konuşan insan kitleleri de Küçük Asyadan Balkan yarımadasına göç etmişler, çünki kuzeyden gelenlerin devrinde artık Babilistanda Babil kulesinin tikintisi bir müddetmiş ki orada çalışanların muhtelif dilli olmaları yüzünden durdurulmuşdu, yani diller Yer yüzünde artık hayli çoğalmıştı. Ama bu göç kuzeylilerin ve güneylilerin gelişi kadar kitlevi değildi. Tasavvür edin ki, milattan önce on üçüncü asırda Musa peyğamber Mısırdan bütün yahudileri çıkarıyor ve bu büyük insan kitlesi kırk yıl sehralarda dolaşıyor ta Musa peyğamber dünyasını değişene kadar. Çünki yevreyler Allahın emrine boyun eğmeyerek dinsizlerle savaşmak istemiyorlardı, diyorlardı ki, Allah isterse falan şehirleri bize biz savaşmadan da verebilir. Ama Musa peyğamber öldükten bir hayli sonra o sehralarda dolaşanların hepsi mi kuruyorlar yahudi devletini? Tabii ki hayır. Nereye gidiyorlar peki?


Orta Doğuya dağılıyorlar, azizlerim, bir kısmı da Küçük Asyadan Balkanlara geçiyor. Kendilerine kadar Balkanlarda yaşayan “kuzeylilere” ve “güneylilere” Musa peyğamberle bağlı hadiseleri onlar konuşabilirlerdi yalnız. Diye bilirsiniz Musa peyğamberin bu efsaneyle ne alakası var?
Çok büyük alakası varmış. Ama kimse bilmiyormuş. Hamd olsun Allaha ki, bu sırrı da bana açtı.
Kuzeyliler Gök Tanrı inancında idiler, ne İbrahim peyğamberden, ne İsmailden, ne İshakdan haberleri yoktu. O türkler milattan önce altıncı binyıllığın sonlarında Orta Asyadan Hazar denizinin güneyiyle Kafkasyaya göç eden türk kolundan değil, Ural dağlarından aşarak Doğu Avrupa çöllerine sepelenen kıpçak türklerinden idiler. Heraklis adlı kahramanı da ağızdan ağıza onlar götürmüşlerdi Orta Asyadan Deşti-Kıpçağa, Doğu Avrupaya, oradan da sonralar Balkan yarımadasına. Ve... “Arqonavtlar”efsanesinde gemiye oturtmuşlar!!!
Hayretlendiniz mi? Tabii ki.


Ama niye? Az önce demedim mi oğlunu Allaha kurban etmek isterken koç peyda olması hadisesi yunanların değildir? Yani bütün dünyada kimse diye bilirmi ki, bu hadise İbrahim peyğamberle ve oğlu İsmaille bağlı değilmiş? Öyleyse efsanenin mayasını teşkil eden bu hadisenin yunan halk yaratıcılığına doğmaymış gibi dahil olmasına niye hayretlenmediniz? Aynen bunun gibi Heraklis adlı kahraman da yunanların değildir, bu kahraman Orta Asyanın meşhur Goroğlusudur. Türklerden hatta farsdilli taciklere de geçmiştir Orta Asyada yaşadıklarına göre. “Gurquli”, “Guruqli” gibi. Gor, yani kabir, mezar. Ama karıştırmayın, azizlerim; Goroğlu ve Köroğlu başka-başka kahramanlardır.Goroğlunun Köroğluyla hiç bir alakası yoktur. Çünki Köroğlu on üçüncü asrın kahramanıdır,Cengizhanın meşhur serkerdesi, bir gözü kör olan Subuday bahadırdır. Bu barede “Köroğlu sırrı: efsaneden hakikate” adlı araştırmamda etraflı yazmışım, Goroğlu ise Orta Asya türklerinde milattan binlerce yıl öncelerden dillerde gezen bir efsane olmuştur. Bir hükümdar mağlüp edilerek öldürüldüğünde hamile karısı da öldürülüyor. O zamanlar ölüler defn edilmiyorlardı, taş tabutlara koyuluyorlardı; bunlar ise düşman oldukları için, meyitlerini, sadece, taşlar arasına koymuşlar. Kadın taşlar arasına koyulduktan sonra acaip bir olay oluyor; kendisi ölmüş olsa bile bir oğlan çocuğu doğuruyor. Yakınlıkta otlayan at çocuğun ağlar sesine ona yaklaşıyor ve çocuk onun sütünü emiyor. O yüzden ölümden kurtuluyor. Adamlar bu acaip olayı görünce çocuğu mezardan götürüyorlar, adına da gordan, mezardan bulmuşlar diye Goroğlu diyorlar. Tarihte de bu adla mühürleniyor. Büyüdüğünde misilsiz kahramanlıklar gösteriyor. On üçüncü asırda ise Cengizhanın serkerdesi Subuday bahadır Harezmşah Alaeddini kovalayarak türkmen çöllerinden geçtiği zaman ona Köroğlu demişler, çünki o komutan Çin savaşında düşman kılıcından sağ gözünü kaybetmişti, tekgözlü kalmıştı ve Subuday bahadıra kadar Orta Asya türklerinde “Goroğlu” efsanesi yaşadığından bu tekgözlü kahramanın şerefine yarattıkları “Köroğlu” destanında Goroğluyla Köroğlunu birleştirmişler. Bu iki sözün hemen-hemen aynı seslenmesi bu “sintez”in başlıca günahkarıdır hiç şüphesiz. Bizim Kafkasya, İran türklerinin “Köroğlu” destanında böyle bir sintez yoktur. Neden mi? Çünki bizim dedelerimiz Orta Asyada Goroğlu efsanesi yaranmazdan hayli önceler, daha doğrusu milattan önce altıncı binyıllıkta o yerleri terkederek ilk göç zamanı Kafkasyaya gelmişler.


Kuzeyden Balkanlara göç eden kıpçak türkleri Avrupanın içerilerine de, şimdiki İtaliyanın kuzey-batısındakı Etruriyaya da sepelenmişler. Milattan önce on iknici asırda yunan-Troya savaşından sonra Küçük Asyadan göç eden türkler de Troyalı kahraman Eneyin başçılığı altında yeni topraklar arayarak Etruriya adlanacak yere gelmişler Ak Deniz yoluyla ve kuzeyden gelenlerle birleşerek o zamanın medeni ve kuvvetli Etrusk devletini kurmuşlar.


Herodota göre Troya savaşından derhal sonra Küçük Asyanın batısından şimdiki İtaliyaya Lidiyalıların, yani etruskların göçleri olmuştur, onlara “tirrenler” diyorlardı. Tirren, dardan, türsak, pelasak, troyalı, lidiyalı, ne demiyorlarmış adlarına? Firavun 3-cü Ramzes devrinin yazılarında mısırlılarla savaşan bu deniz savaşçılarına “turşa” demişler. Apennin yarımadasında meskunlaştıkları Etruriya, yani şimdiki Toskana etrafındakı deniz onların adıyla da Tirren denizi adlanmıştır. Roma şehrinin temelini koyan Romul ve Rem kardeşleri de Vergilinin “Eneida” eserinde etrusklar olarak gösteriliyor. Romul ve Rem kardeşlerini çocukluk yıllarında sütüyle beslemiş kurt efsanesi de Orta Asya türklerinin dedelerinin bozkurtla bağlı efsanelerindendir. Evet, bu tarihi fakttır ki, Etrusk devletinin tesiriyle milattan önce sekizinci asırda Roma adlı şehir devleti salınmıştır, asırlar sonra Roma kuvvetlenerek Etrusk devletini mağlüp etmiş, onu kendi müstemlekesine çevirmişse de o zamankı romalılar ecdatlarının etrusklar olduklarını inkar etmiyorlardı, aksine, bununla kurur duyuyorlardı. Mesela, Romanın meşhur “Qay” nesli Troya çarı ve kahramanı Eneyin Yul adlı oğlundan geliyor. O neslin en meşhur devlet adamı Qay Yuli Sezar senatdakı ilk çıkışında kurur hissiyle böyle demişti: ”Ben asılzadeyim, Troyalı Eneyin neslindenim”. Dikkat edin: o meşhur adam “latınlardanım, Romalı falan nesildeni ” demiyor, Küçük Asyadan gelme“Troyalı Eneyin neslindenim”, diyor. Yani, kısacası, türk asıllıyım, diyor. Yalan demiyordu o büyük şahsiyyet; Roma devletinin birinci konsulu gibi yüksek göreve getirilmiş birisinin kendi nesli barede yalan malumat vermesi mümkünsüz bir şey idi. Sezar gibi adlı-sanlı adamların belki de yedinci ulu dedesine kadar hankı nesile mensup olmaları o zamanın Romasında herkese belliydi; hakikaten de, onun ulu dedeleri Eneyin de mensup olduğu Küçük Asya türklerinin “Qayı” boyundan idiler. Gelecekte ilk Roma imparatoru olacak oğulluğu Oktavian Avqustun da, ikinci asrın Roma konsulu Asiliy Qlabrionun da Eneyin neslinden olmaları bellidir. Oktavian Avqust Yuli Sezarın yakın akrabasıydı, aynı nesilden idiler, Sezar sonradan onu oğulluğa götürmüştü. Sezar öldürüldükten sonra o, babalığının adını bütünlükle kendisine götürerek Qay Yuli Sezar Oktavian olmuştu ve böylece o da “Qayı” türklerine mensup olduğunu resmen tasdik etmişti. Yani Romanın temelini koymuş Romulun da, zamanın en kudretli devletine çevrildiği zamanlarda onu cumhuriyyetten imparatorluğaçevirmek istediği sebebinden öldürülen Sezarın da, onu imparatorluğa çevirerek ilk imparator olan Oktavianın da damarlarında türk kanı akıyormuş. (Bütün dünya türkleri gibi “Qayı” tayfasının da Ana Vatanı, tabii ki, Orta Asya idi. Sezardan on üç asır sonra moğalların bütün Asyaya hükümranlık ettikleri zamanlarda oğuz türklerinin bir çok boyu gibi haman bu qayı boyu da moğallardan kaçarak toplam 400 çadırdan ibaret göçkünle Ankara yakınlarına yerleşmiş ve o göçün içinden çıkmış Osman Qazi o asrın sonundaca kudretli Osmanlı imparatorluğunun temelini koymuştu.).


Tabii ki, günümüzün Romasında türk asıllı birisinin cumhurbaşkanı,başbakan,savunma bakanı gibi mühüm devlet görevleri alması absurd bir şeydir.Ama o zamankı Roma devletinin idari sisteminde şeherin temeli koyulduğu zamanlardan insanın milli mensubiyyeti hiç bir rol oynamıyordu, yeter ki, mühim göreve getirilmiş insan Roma vatandaşı olsun ve devletin kuvvetlenmesi için gereken işi yapabilsin. Oktaviana kadarkı Roma devletinde kanun her şeyden --- milli, dini, ırki mensubiyyetten yüksekte duruyordu. Her bir Roma vatandaşı eşit haklara sahip azat insan idi ve yalnızca kanun karşısında cevabdeh idi. Hatta zaferden zafere gittiği için halkın da, ordunun da derin sevgisini kazanmış Yuli Sezar şan-şöhretinden istifade ederek kanunu pozmak, kendisini imparator ilan etmek istediğinde kanun koruyucuları baş vere bilecek hadiseleri asla düşünmeden buna imkan vermediler; o devrin Romasının bir numaralı adamı senatdaca senatörler tarafından hancarlarla öldürüldü. Kanunu pozmak istediği için hatta en yakın arkadaşı olan Brütüs bile ona acımadı.


Yalnlzca Sezar değil, ümumiyyetce, o asırların hiçbir Roma vatandaşı “ben latın asıllıyım” diyemezdi. Latındilli olmakla latınasıllı olmak başka-başka şeylerdir. Latın adlı halk Yer yüzünde hiç zaman olmamıştır. Bu, kökün türklüğe gidip çıkmasını gizlemek için asırlar sonra uydurulacak bir masaldır ki, guya böyle bir halk ne zamansa Yer yüzünde yaşamış, sonra yokolmuştur ve guya şimdiki latındilliler haman o sırlı şekilde yokolmuş halkın türemeleridrler. Azizlerim, italyanların kendileri de, bütün Avrupa da güzel biliyor ki, İtaliya arazisine iki büyük göç olmuştur; birincisi, milattan önce ikinci binyıllığın başlarında Alp dağlarının arkalarından, ikincisi ise milattan önce ikinci binyıllığın sonlarında Anadolunun batısından, Troyalı Eneyin zamanında. Yani Alp dağlarınıaşarak Balkan yarımadasına doluşan, gelecekte yunan adlı halkın formalaşmasında iştirak edecek Deşti-Kıpçak türklerinin bir hissesi onlardan ayrılarak biraz da batıya gitmiş ve Apennin yarımadasında meskunlaşmışlar.Ama kendileriyle bu yerlere bürünc ve demir medeniyyeti de getirmiş bu insanlara kadar her iki yarımada hiç de boş değilmiş, oralarda onlardan önceler çok olmazsa da insanlar yaşıyormuş.Hem Alp dağlarını aşanların yarımadanın kuzeyinde, hem de Troya kahramanı Eneyle başlayan göç insanlarının yarımadanın kuzey-batısında, Etruriya sahillerindekarşılaştıkları ve ilk zamanlarda savaştıkları insanlar bak haman o yerliler olmuşlar.


Kimmiş onlar?
Dinleyin, azizlerim, bu benim uydurmalarım değildir. Etrusklardan da tahminen bin yıl önce, yani milattan önce üçüncü binyıllığın başlarında Küçük Asyadan Balkan ve Apennin yarımadalarına “pelask” (pelasak) adlı tayfaların büyük göçü olmuştur. Etrusklar onları kendilerinin ecdadı hisap etmişler. Düşüne biliyor musunuz, sevgili türklerim? Düşünmende yarar var kendine dönmen için. Yani Troya kahramanı olan türkdilli Eneyin ecdadı hisap olunan etrusklar haman o pelasakları, o iki yarımadanın ilkin sakinlerini kendilerinin ecdatları hisap etmişler!!!


Hem etrusklar, hem de pelasaklar Kafkasyadan şumerlerin dedeleriyle birlikte milattan önce beşinci binyıllığın sonlarında Küçük Asyaya ve Dicle-Ferat nehirleri arasına göçetmiş “sak”, ”iskit” türkleridirler, Azerbaycanda “Şeki”, ”Zakatala” ( aslında Sakatala ) adlarında bu tayfanın adı bu gün de yaşamaktadır. O göçten 2000 yıl sonra saklardan pelasak adlananlar, ondan da daha 1000 - 1200 yıl sonra ise etrusk adlananlar Balkan ve Apennin yarımadalarına göçmüşler. Etrusklar Apennin yarımadasına göçtüklerinde şehirler salıyorlar, başşehirlerine Tarkviniya diyorlar. ”Türkvan” sözüdür bu, azizlerim, yani türk meskeni. Yeni memleketlerini ahate eden büyük denize de türklüklerine göre “Tirren denizi” demişler. Hint-avrupalı tayfalar türk insanına “tau er” demişler, yani “dağ adamı”, dağlarda yaşayan adam. ”Turan” sözü buradandır, sadece, cem halindedir, ”dağ adamları” demektir. Asırlarca tahrif olunarak “Tirren” şekli almıştır.


“Hint-Avrupa halkları”diye meçhul hisap edilen, Doğuyla Batı arasında medeniyyet köprüsü olarak bilinen insanlar haman bu göçebe türk dedelerindir, sevgili türklerim. Göçleriyle beşeriyyetin hayatına hareketlilik, medeniyyet getirmiş bu insanlara, sadece, kıskanclık yüzünden türk insanı demiyorlar.


Sak-iskit türklerinin diğer kolu milattan önce beşinci binyıllığın sonlarında Kafkasyadan kuzeytaraflara, oradan da Doğu ve Merkezi Avrupaya göçetmişler.Apennin yarımadasını kuzeyden qövs gibi ahateye almış Alp dağlarını zaman-zaman aşarak şimdiki İtaliya arazisine de geçmişler. Bu göçten iki bin yıl sonra Kafkasyadan kuzey taraflara daha bir büyük göç olmuştur; Azerbaycanın Girdiman nehri etrafındakı topraklarda yaşayan Girdiman tayfalarının göçü. Milattan önce ikinci binyıllığın başlarında sayıları o kadar çokmuş ki, merkezi Avrupaya kadar sepelenmişler kendilerine yeni yurt yerleri, hayvanlarına yeni otluk yerleri arayarak. Kendilerine kadar o yerlerde yaşayan sak nesillerini şimdiki Almanyanın Reyn ve Elba nehirleri arasından sıkıştırarak onları batıya, Pireney yarımadası taraflara gitmeğe mecbur etmişler; onlara “kelt” diyormuşlar. Yunanlar ve romalılar halk gibi formalaşdıktan sonra onlara “qall” diyecektiler, onların yaşadıkları Reyn-Pireney arasındakı topraklara, yani şimdiki Fransa arazisine ise Qalliya. Çünki yunanların ve romalıların esmer tipiyle mukayesede türk insanının parlak sarı saçlıları, mavi gözlüleri olan keltlerin derileri süt gibi bembeyaz renkteymiş, ona göre de yunanlar kendi dillerinde onlara “süt” manasını veren “qala” demişler. Kadim romalılar “Alp dağlarının öbür yüzündekiler” derken haman bu Qalliyalıları ve Girdiman-girman-german tayfalarını nezerde tutuyorlardı. (Türkiye arazisinde olmuş eski Qalatiya vilayeti de, malum olduğu gibi, qall tayfalarının adıyla bağlıdır. Onlardan bir kısmı milattan önce dördüncü asırda Qalliyadan Roma şehrine baskın ederek şehri dağıtmış, sonra Küçük Asyaya gelerek o vilayette kendi kan kardeşlerinin arasında meskunlaşmışlar. Romanın başına gelen bu felaketin kisasını sonralar Yuli Sezar artıklamasıyla almıştı; milattan önce birinci asrın yarısında hücum ederek bütün Qalliyanı işğal etmiş, o büyüklükte toprakları Roma devletine katmışdı. Ve ta beşinci asra kadar, yani beşyüz yıla yakın bir müddette latındillilerin idari ve medeni tesiri altında olduklarından qalların-keltlərin dilleri romanlaşmağa maruz kalmıştı.).


Alman halkının formalaşması tahminen milattan önce on sekizinci asırdan hisap ediliyor, ondan ileri gitmiyor. Niye? Çünki bu asır alman halkının yaşadığı şimdiki arazilere doğudan german tayfalarının, yani gelecekte alman halkını formalaştıracak tayfaların kitlevi akını ve keltleri batıya sıkıştırdıkları devirdir, öylece de o arazilerden Alp dağlarını aşarak Apennin ve Balkan yarımadasına geldikleri devirdir. Tabii ki, Girdiman-german tayfaları da keltler gibi ecdatlarının sak-iskit türkleri olduğunu biliyorlardı, bu, onların meskunlaşdıkları haman o toprakların adında bu güne kadar da kalmaktadır.
“Saksoniya”. İlkin haliyle “Sakasen”.
Keltlerin bir kısmı Girdiman-german türklerinin gelişinden hayli önceler gemilerle Britaniya adalarına göçmüş, orada “britt” adıyla yaşıyormuşlar. Adanın güney hissesinde “Kent” adlı şehir de salmışlarmış. Yani bugünkü türkcemizde de yaşamakta olan “kent” sözünden. (Şimdi Britaniya Krallığında başkenti Meydstoun olan büyük qraflıktır.).
Milattan sonra beşinci asrın ortalarında Asyanın derinliklerinden kudretli Atillanın başçılığı altında beşyüz binlik hun türklerinin ordusu Merkezi Avrupaya gelerek Roma ve Bizans imparatorluklarını titrettiği zaman dilleri romanlaşmağa uğramış german tayfalarının arasına da korku düşüyor. Sak türklerinden Reyn ve Elba arasında yaşayan “anqlo-sakslar” hunların korkusundan Britaniya adalarına kaçıyorlar, ”yersiz geldi, yerli kaç” prensipiyle kelt nesillerini orada da rahat yaşamağa koymuyorlar ve uzun mübarizeden sonra Britaniyanın çok hissesine sahip oluyorlar. Keltleresasen İrlandiya, Uels ve Skotland arazilerine sığınmağa mecbur oluyorlar, bir kısmı da materike, Qalliyaya, Pireney yarımadasına, kendi kelt kardeşlerinin yanına kaçıyor.
Yine de milattan sonra beşinci asrın ortalarında Reyn nehri boyunca yaşayan diğer Girdiman-german tayfası olan Franklar Atillanın korkusundan Qalliya topraklarına sokularak orayı işğal ediyorlar ve beşinci-dokuzuncu asırlar boyunca Frank devletini ayakta tutarak keltlerle birlikte gelecek fransızların,hollandların,flamandların, provansalların, vallonların ve diğerlerinin etnogenezinde iştirak ediyorlar.
Ve yine de haman asırda Reyn-Elba nehirleri arasında yaşayan german tayfalarının diğer bir qrupu hun tehlikesinden uzak olmak için kuzey-doğu istikametinde göç ederek kendilerindən binlerce yıllar öncelerden sak nesillerinin yaşadıkları yarımadada mesken salıyorlar. Haman yarımadada şimdiki İsveç adlı ölkenin güneyinde yerli ahali onlara kadar kendi ilkin yurdlarına “Sak kenti” diyormuş, o yurd “Skeney” adıyla bu gün de orada tarihi vilayet gibi kalmaktadır. Zamanca insanların sayısı artarak bütün yarımadaya yayıldıkca bu meskenin adıyla bütün yarımada Skandinaviya adlanmağa başlıyor. Yani neredeyse ikice bin yılda fransız, ingiliz, alman, norveç, isveç, holland olarak muhtelif halklar gibi formalaşmış Avrupa halkları vahid türkdilli Girdiman-german tayfalarından ayrılmış kardeşlerden türeyenlerdir. Meşhur Norveç alimi, dünyaca ünlü antropoloq Tur Heyerdal bu sözleri uzun ilmi araştırmalarından sonra diyecekti: “Azerbaycan, onun Hazarboyu sahilleri avrupalıların, genellikce de Skandinaviya halklarının ana vatanı olmuş, Avrupa medeniyyetinin kökü de bu diyardan başlanmıştır”.
Evet! Ana vatanı! Hakikaten kurur duyulası büyük sözlerdir.
Benim sözüm değildir yani. Ben derken inanmazlar. Kendi alimlerinin dedikleridir.
Reyn - Elba nehirleri arasında meskunlaşmış Girdiman - german tayfalarından ayrılan kardeşler Britaniyaya, Qalliyaya, Skandinaviyaya gitmezden önce asırlarca Roma imparatorluğunun güclü harbi ve medeni tesiri altında olduklarından dilleri “romanlaşmağa” maruz kalmıştır. German tayfalarının dillerinin sonradan romanlaşması barede alimlerin fikirleri birmanalıdır, yani hiç şüphe yoktur ki, latıncadan önce onların dilleri başkaymış. Ama hankı dil imiş? Tarihçiler kadim romalıların tarihi senedlerindeki malumatlarından başka german tayfaları hakkında onlara hiç bir şeyin malum olmadığını “itiraf ederek” bu barede susmağı üstün tutuyorlar. Ama haman o kadim romalıların tarihi senedlerindence german tayfalarının yaşadıkları arazilerden, tabii ki, haberleri olmamış değil; o zamanın romalıları o tayfaların türkdilli olduklarını bildikleri için “Germaniya” adı altında şimdiki Fransanın doğu sınırlarından ta Ural dağlarına, Ural nehrine kadar çok büyük arazileri nezerde tutuyorlarmış.

Qalliyadan Ural dağlarına kadar... Yani Avrupanın merkezinden ta onu Asyayla ayıran dağlara kadar.. Bu fakttır. Ve mantık adlı bir şey de vardır faktlar üzerinde düşünmek için... Her halde...

Neyse... Troyalı Eneyde kalmıştık bence...

Demek, haman o Eneyin gemilerinin Etruriyaya, Turan - Tirren denizi sahillerine yetmesinden tahminen 400 yıl sonra, milattan önce 753- cü yılda Romul tarafından Roma şehri salınıyor. Yeni salınmış şehire her tarafdan insanlar gelip yaşaya bilsin diye Romada yaşamak isteğen herkese Romul geniş topraklar, eşit hukuklar ve azat yaşayış vaat ediyor. Ona göre de Romaya etrusklardan, sabilerden başka yarımadanın dört bir tarafından her türlü cinayetkarlar, köleler, fakirler, macera arayanlar da akın - akın gelmeğe başlıyor. Apennine gelişlerinden iki bin yıldan da çok zaman geçmiş ve buna göre de dilleri ilkin türkce halinden uzaklaşmış, muhtelif pelasak nesillerinden olan haman bu insanların çoğunluk teşkil ettikleri bu şehirde yavaş - yavaş yeni bir dil formalaşmağa başlıyor. Çokusu eski türk kelimelerinden oluşan bir dil.
Latın dili.
Aslında bu dil yarımadanın pelasaklar yaşayan bölgelerinde pozuk şekilde, şifahi olarak işlenmekteydi, sadece, Roma artık o tahrif olunmuş sak türkcesinde konuşanların ilk büyük şehri olduğu için vahid şehir medeniyyetinde o dil zamanca medeni dil, yazı dili seviyyesine yüksele biliyor.
Yani latın adlı “halk” vahid türk milletinin kollarından birisinden türeme halktır. Sak türklerinden.

( İtaliyanın Torino universitetinin alimleri artık kendileri için acaip olan fakt karşısında kalmışlar; azı üç nesil Toskanada yaşayan köklü italyanlardan yüzlercesinin kanını İtaliya etrafında, Balkanlarda ve Türkiyedeki insanların kanlarıyla araştırmışlar, DNK analizleri yalnız türklerin kanına yakınlık göstermiştir. Bu işe rehberlik eden meşhur italyan genetika alimi itiraf etmeli olmuşdur ki, Herodot yalan söylemiyormuş .
Yani guya bilmiyorlarmış hakikati. Biliyormuşlar, sadece, türkten türemiş olduklarını itiraf etmeği kendilerine hakaret biliyorlarmış. İlmi fakttan ise yan geçmek olmuyor. Guya bütün dünya bilmiyor mu ki, etrusk yazılarından kalma beş bin kadar söz var, onların yalnız cüzi bir kısmı açıklanmıştır. O açıklanan, latıncaymış gibi gösterilen sözlerin yarıdan çoğu da eski türkcedir ).
Romalılar etrusklardan yazıyı, hayvandarlığı, toprak ekib becermek usullerini, metaleritme işini, alfabeyi, mektuplaşmayı, hatta kadim efsanelerini götürmüşler. Onlar bunu inkar etmiyorlardı; romalılar her zaman diyorlardı ki, hatta devlet kuruculuğunu, şehir medeniyyetini de etrusklardan götürmüşüz. Etrusklardan alarak kendilerinin hisap ettikleri efsanelerden başlıcası ise Goroğlu efsanesi olmuştur. Ama Gerkules, Herkules gibi tahrif etmişler kahramanın adını. Ve bir de kendi tanrı ve tanrıçalarıyla epeyce süsleyerek, her türlü maceralar ilave ederek. Ona göre de Romalıların Herkulesiyle yunanların Heraklisi aynı şeydir, çünki ikisini de “Goroğlu” efsanesi olarak türkdilliler getirmişler Orta Asyadan Balkan ve Apennin yarımadalarına.


Avrupa halklarının formalaşması meselesinde türk izini yoketmek için ortalığa bir “hint - Avrupa” ideyası atmışlar, yani bu halkların kökünün bir olması fakt olduğu için onların bir tek halktan yarandığını inkar edemiyorlar ama, guya o “bir tek halk”ın hankı halk olduğunu anlayamıyorlar. Acaip ferziyyeler düşünüyorlar, arkeoloji kazıntılarla uğraşıyorlar ama, ortak kesin bir fikre “gelemiyorlar”. Haman o hint - Avrupalıların ecdatlarının milattan önce dördüncü binyıllıkta Dneprlə Volqa nehrleri arasında, şimdiki Ukraynanın doğusuyla Rusyanın güney - batısında yaşadıklarını ise dakik biliyorlar. Yani hint - Avrupalılar Deşti - Kıpçakta yaşamışlar diyorlar.
Kıpçak çöllüyünde. Yani.
Haman o coğrafyada miladdan önceki bin yılların derinliklerinden köklü olarak hankı milletin yaşadığını bilmemek kendilerine alim diyenler için ayıptır, bilerek susanlar için ise vicdansızlık.


Yani hiç kendileri kendilerine sormuşlar mı ki, misal için, o boyda yarımadanın adı niye asıl türkcedir acaba?! Hankı hint - Avrupa qrupuna dahil olan halkın dilinde var “Balkan” sözü? Eğer hankıysa sözlerini zorla bu kelimeye benzetmeğe çalışan varsa o halde anlatsın bakalım Balkan yarımadasından çok uzaklardakı Başkurtistana nice gidib çıkmış bu söz? Orada “Balkan” diye yaşayış meskeni de var, dağ da. Balkan - tau diyorlar dağa, alçak dağ olsa da halk arasında büyük ihtiram gösteriliyor ona, çünki kadim efsane diyor ki, o dağın başında iki sevgili defn edilmiştir.


Neyse... Tur Heyerdal gibi vicdanlı alimler istisna olmakla kalblerinde türk insanının şanlı geçmişine sönmez nefret püsküren hristian tarihçilerinin beşeriyyetten gizlemek istedikleri tarihin gizli katlarına küçücük seyahatten sonra “Arqonavtlar” a dönelim. Bu seyahatımız olmazsa “altun yünlü deri” macerasını anlamak zor olacaktı.
Demek, ilahiden mücüzeli hediyye olan koça binmiş Friks denizlerin üstünden uçarak Kafkasyaya, Kolhidaya yetiyor. Orada hükümranlık eden Güneş tanrısı Heliosun oğlu padişah Eet onu samimi karşılıyor, sarayına alıyor, kendi oğlu gibi bakıyor ona. Koçu ise Tanrıya kurban kesiyorlar, onun altun yünlü derisini Tanrıdan mukaddes bir emanet olduğu için mukaddes hisap ettikleri bir vadide ağactan asıyorlar ki, ağzından alev püsküren ejderha daim onu korusun. Yetkinlik yaşına yettiğinde padişah Eet Friksi kendi kızıyla evlendiriyor.


Şimdi diyecekler, eğer söhbet İbrahim peyğamberin oğlu İsmaildendirse, o, Kafkasyaya niye gelmeliymiş? Hazret İbrahim ikinci karısı Hacer hanımla onu Mekkeye getirmiyor mu?


Öyledir. Mekkeye getiriyor. Tarihi fakt budur. Efsane ise tarih değildir, tarihi hadise etrafında şifahi halk yaratıcılığının improvizesidir. Hankı halkın arzusu, isteği nedirse o tarihi hadiselere onu katacak. O halde, demek, Friksin niye Mekke şehrine değil de Kafkasyaya gittiğini bilmek için “Arqonavtlar” efsanesini kimlerin yarattığı hakkında düşünmek lazımdır.


Yunanlar mı yaratmışlar onu?
Böyle kabül edilmiştir. Ama yunanlar onu, sadece, milattan önce üçüncü asırda yazıya almışlar, yani bin yıllarca dilden dile, ağızdan ağıza geçen efsane Makedoniyalı İskender büyük bir imparatorluk yarattıktan sonra yazıya alınmıştır. Peyğamberle bağlı olan o meşhur koç ehvalatı esasında efsane yaratanlar ise bu yazıya alınma meselesinden on altı - on yedi asır önce Balkan yarımadasına kuzeyden ve güneyden gelenler, yani yunanların ecdatları olmuşlar. Güneyden, Ak Deniz sahillerinden gelen yevreyoğullarının “altun yünlü koç” hakkındakı hikayeleri kuzeyden gelen türkoğullarının “Goroğlu - Heraklis” hakkındakı hikayeleriyle yoğrulmuş, sonunda “Arqonavtlar” gibi güzel bir efsane yaranmıştır.


Bakınız: koç Friksin babası Afamant için gönderilmiş ki, Friks kurbanlık olmasın, yani onun altun yünlü derisine de Friks ve onun nesilleri sahip olmalıdırlar. Öyle değil mi? Yani onun göklerden gönderilmiş helalca malıdır o. Ama altun yünlü deriye göklerin bu hediyyesine hiç bir aidiyyeti olmayan Peliy sahiplenmek istiyor ki, bahtiyar yaşasın. Yani mukaddes emanet gibi korunan bir şeye sahip olarak mukaddesliyi kendi nesline çekmek istiyor. Niye? O, hükümdar değil miydi? Var - devleti, tebaaları, köleleri yok muydu? İhtiyac içinde mi yaşıyordu? Hayır. O halde ”Altun yünlü deri” neyi değişebilirdi Peliy ve ondan türeyecek nesiller için? O derinin möcüzeli bir gücü, kudreti mi vardı?
Hayır. Mücize de, güc de, kudret de Allahü -Tealadadır. O koç ehvalatındakı mücüze koçun Allahü -Teala tarafından hiç bir yerdence peyda edilmesidir, o kadar. Çünki O, her şeye kadirdir. Koçun kendisi ise sıradan bir koç idi, derisinin yünü ekser koyun - kuzunun derisi gibi altun sarısı renki çalarında olduğu için “altun yünlü koç” demişler. Kırmızıya çalan sarı renge şimdi de “altun sarısı gibi renk” demiyorlar mı?
Öyleyse bir koç derisi Peliye ve ondan türeyecek nesillere ne verebilirdi?


Azizlerim, bakınız, efsanenin yaratılmasında maksat buradadır. Burada yatan sırrın anahtarıdır bu sorunun cevabı. Peliy de, arqonavtlar da bilmemiş değillerdi ki, o koçun derisi temiz altundan olmuş olsaydı bile o büyüklükte “Arqo” gemisine ve o uzun seyahate harcanan paranın belki de hiç binden birisini ödeyemezdi . Ama o deri getirilerse, dünyanın dört bir tarafından o ilahi emanete bakmak için sayısız zevvarlar akışacaktı Peliyin hükümranlık ettiği topraklara, hem de bu zevvarlık nesilden nesile ötürülerek devamlı hal alacaktı. O zevvarlar akınının getireceği kurbanlıklar hisabına, sadakalar, nezir - niyazlar hisabına hazine dolub taşacaktı. Peliyin derdi - azarı budur. Yason da Peliyle bir nesildendir, onun kardeşi oğludur ve de aklı onunku kadardır, onun da derdi - azarı odur ki, mukaddes emaneti Kafkasyadan getirerek Peliye versin ki, Peliy hakimiyyeti ona devretsin. Yani hem Peliyin, hem de Yasonun isteği hayırlı istek değil; birisi hilekarlıkla mukaddes emaneti kendi eline almak istiyor, o birisi ise o mukaddes emanet hisabına hakimiyyete sahiplenmek hayalleri kuruyor..


Bak bu yerdece itiraf etmeliğim ki, bu efsane çok - çok derin düşüncenin mahsulüdür, çünki bu efsanede beşeriyyetten saklanmış büyük bir hakikat uyuyor, sanki güneyden Balkan yarımadasına gelmiş yevreyoğulları vicdanlarının sesini dinleyerek kendi kan kardeşlerinin din barede hilekarlıklarının üstünü açmışlar. Bu efsanede Peliy ve Yason nesli yevreyoğulları neslidir, Friksin babası Afamant ise mukaddes emanet verilmiş İbrahim peyğamberdir. Yani Friksle Peliy amcaoğullarıdırlar, nice ki türklerle yevreyler ( ve de araplar ) amcaoğullarıdırlar. Bu üç halk Nuh peyğamberin oğullarından türemişler. Yevreyoğulları şumer türklerinin başkenti Ur şehrinden kaçarak onlara sığınmış İbrahim peyğamberi türklerden değil, yevreylerdenmiş gibi göstermekle beşeriyyeti kandırmışlar ki, bütün dünya ”seçilmiş halk”ın yevreyler olduğunu hisap etsin. Hem de bu yalan beyinlere öylece mühürlenmiş ki, hiç kimse farkına da varmıyor ki, nice oluyor bir babanın bir oğlundan, İshakdan olan bütün peyğamberler hazret İsa da dahil olmakla yevrey oldu, diger oğlu İsmail ve İsmailin neslindən olan Muhammed peyğamber ise arap mı oldu ?


Efsane yaratanlar doğru olarak Peliyle Friksi amcaoğulları gibi göstermişler. Ona göre de İbrahim peyğamberin milli mensubiyyetini sahteleştiren yevreyoğullarının aksine olarak efsanede ne Friksi, ne de onun babasını Peliyin neslindenmiş gibi göstermeğe ihtiyac yoktur, madem ki amcaoğullarıdırlar, demek, bir nesildendirler; yani eğer Peliy yevreymişse, demek, Afamant amca da yevrey olarak kabüllenecek.( Afamantın şumerler içinden kaçarak geldiği bildirilmezse tabii). Bir tek kalacak beşeriyyetin nezerinde “seçilmiş halk ola bilmek” üstünlüğü, onun için ise, sadece, mukaddeslik remzi olan altun yünlü deri getirilmelidir Kafkasyadan. Yani mukaddeslik o zamana kadar Kafkasyadaymış. Efsane böyle diyor. Bu ne mukaddeslikmişse ileride anlatacağım, her şeyi güzelce anlayacaksınız.
Arqonavtlar kurbanlık altun derisi olan koç ehvalatından ne kadar sonra Kafkasyaya seyahat etmişler?


Aşağı - yukarı kırk yıl sonra. Çünki Friksin yetkinlik yaşına yetmesi, Kafkasya hükümdarının onu kendi kızıyla evlendirmesi ve onun çocuklarının yetkinlik yaşına yetmesi için neredeyse kırk yıla kadar zaman geçmeliydi. Demek, tabii ki, şumerler o müddette hazret İbrahimin de kendilerinden olduğunu unutmamıştılar, hatta onu görmüş şahidlerin bir çoğusu da o zaman hayatta olmalıydı. Kurbanlık ehvalatı zamanı İbrahim peyğamber yüz yaşlarındaymış. O hazret yüz yetmiş beş yıl ömür sürmüştür. Yani arqonavtların Kafkasyaya seyahatı zamanı o, yaşıyormuş. Ona göre de yevreyoğulları için o peyğamberi türklerin yanında kendilerinden hisap etmeleri hiç doğru olmazdı. Dolayısıyla, eğer mukaddesliği türklerden “çalmak” istiyorlarmışsa bunu türklerden gizli etmeliymişler. Bak bu sebepdendir ki, efsane yaratıcıları seyahatin yarısında Heraklisi “Arqo”dan “indiriyorlar”, çünki efsane vahid yunan halkının formalaşmasından bin yıllar öncelerin efsanesi olduğu için güzel biliyorlardı ki, Heraklis kuzeyden gelenlerin, yani türklerin sembolüdür. Onu “Arqo”dan uzaklaştırmak hem direk, hem de remzi manada türk milletini mukaddeslik ardınca giden gemiden indirmek demektir. Heraklis gemiden guya göklerin emriyle indiriliyor, “sebep” de bu oluyor ki, guya Heraklis diğer efsanevi kahramanlıklarını göstermelidir diye seyahatten geri kalmalıdır.
Ama onun gemide olmadığını gören bir arqonavt görün geminin kaptanı Yasona ne diyor?


Önce hadise nasıl olmuşsa kısaca anlatayım, aksi halde arqonavtın Yasona dediklerinden bir şey aydın olamaz.
Efsanedeki yedinci hikayedir bu. Demek, arqonavtlar bir sahile yaklaşıyorlar ki, gemiye su ve yemek ihtiyatı götürsünler. Gemi avarla ve yelkenle hareket eden gemi idi tabii ki. Heraklisin avarı sınmış diye arkadaşıyla yakındakı ormana gidiyor ki, avar düzeltmek için gereken ağac bulsun. Ağacı buluyor, kesiyor, sırtına alarak sahile döndüklerinde arkadaşı Polifem diyor ki, bir müddet önce kayıplara karışmış gencin sesini işittim, neredeyse buralarda olmalı, gel onu arayalım. Tekrar ormana gidiyorlar ama, ne kadar arıyorlar o genci bulmuyorlar. Sübhün alatoranlığında ise Yasonun emriyle gemi onlarsız sahilden uzaklaşıyor. Arqonavtlar yalnız hava ışıklanınca görüyorlar ki, Heraklisle Polifem gemide yokturlar.
Yasonun bu hareketi acaip deyil mi?!


Peki, diyelim gemi sahilden aralandığı zaman karanlık olduğu için onların gemide yokluğunu kimse bilmemişti. Tabii ki, buna da inanmak mümkün değil, her şeyden başka ona göre ki, gemidekilerin en meşhuru Heraklis idi, hatta bu adam o kadar meşhur idi ki, seyahat için bütün arqonavtları Yasonun yığmasına bakmayarak önce hepsi Yasonun değil, onun gemi kaptanı olmasını istemişdi. Böyle birisinin yokluğu gemide karanlıkta da hiss olunmalıydı. Neyse, hisap edelim görmemişler. Hepsi heyecanlanıyor ama, Yason başını elleri arasına alarak düşünüyor. Bak bu zaman Heraklisin sadik arkadaşı Teloman ondan şüpheleniyor. Niye? Çünki bu anlarda Yasonun en mantıklı hareketi ne olmalıydı?


Geri dönmek ve Heraklisle Polifemi gemiye almak. O kadar.
Mantık böyle diyor. O ise sakince oturmuş, başını elleri arasına alarak düşünüyordu. Burada düşünülecek ne var yani? İki arqonavt gemide yokmuşsa, emr et, gemi geri dönsün. Ona gore de Teloman şüpheleniyor ve onu kınamağa başlıyor: ”Bir tek sen böyle sakit oturmuşsun,--- diyor,--- Sen artık sevine bilirsin. Heraklis aramızda yoktur, demek, senin şöhretine hiç bir şey kölge sala bilmeyecek. Eğer siz geri dönmezseniz ve Heraklisle Polifemi gemiye almazsanız ben sizinle gitmeyeceğim ”. Teloman böyle diyor ve istiyor gemiyi geri çevirsin. Onu sakinleştire bilmiyorlar, öyle sinirlenmiş ki, hiç kimseyi işitmek istemiyormuş. Bütün diğer arqonavtların onu sakinleştirmek istediğini, yani hiç kimsenin geri dönmek istemediğini görünce hayrete geliyor, başlıyor bütün gemidekileri suçlamağa ki, bilerekten Heraklisle Polifemi sahilde bırakmışsınız. Ve ... bu zaman guya denizden deniz tanrısı Poseydonun başı çıkıyor ve o, eliyle gemiyi durdurarak diyor ki, Heraklisle Polifem Zeusun emriyle sahilde kalmışlar. Yani geri dönmek olmaz, yolunuza devam ediniz. Teloman da yalnız bu zaman sakinleşiyor ve Yasonla barışıyor.
Başka ne yapa bilirdi ki? Hepsine karşı yalnız başına nice dursun?


Tabii ki, bu hadisede sonluk bedii tahayyülün neticesidir, çünki ne deniz tanrısı diye bir şey mevcuttur, ne de onun başı. Mevcut olsaydı bile, Heraklisin “başka vacip işlerinin” olmasını tanrılar denizin ortasında hatırlamamalıydılar; seyahatin başındaca Heraklis gemiye oturdulmazdı, vessalam. Bize bu şüpheli bölümde lazım olan budur ki, Heraklisin sahilde bırakılması tamamiyle Yasonun hilekarlığı sebebinden baş vermiştir. Mukaddes emanete sahiplendikten sonra şan - şöhret yalnız onun olsun diye. Telomanın dediği gibi, Heraklisin kölgesinde kalmasın diye.
Şimdi gelelim o soruya ki, niye Friks altun yünlü koçun belinde Kafkasyaya uçmalı oluyor? O, Arabistan yarımadasına, Mekke tarafa uçmalı değil miydi?
Niye mi?


Çünki mukaddes emanet Kafkasyadan çalınmalı idi. Mukaddeslik mekanının yerinin nereden - nereye değişildiğini beşeriyyete anlatmak için efsane böyle kurulmalıydı.
Çünki İbrahim peyğambere kadar o zamankı dünyanın esas ziyaretgahı, mukaddes mekanı ne Yeruselimde idi, ne de Mekkede. Bütün insanların esas ziyaretgahı, mukaddes mekanı Nahçıvanda Nuhun gemisinin kayaya oturduğu yer idi. Dünyayı basmış Nuh tufanından kurtulmuş 7 adam gemiden çıkınca bu mekanda toprağa ayak basmıştı. Nahçıvan buna göre yegane mukaddes mekan idi. Türk dedelerimizin koruduğu mekan idi.


Efsanenin Friksle bacısının koçun belinde denizlerin üstünden uçarak Kafkasyaya taraf yol alması hissesi Nuh tufanına işaredir. Fark ondadır ki, tufanda yüzen Nuh peyğamberin gemisiydi, bunlar ise koçun belinde uçmuşlar. Nuh peyğamberin karısı da ona iman getirmeğenlerden idi diye tufan başladığı zaman bütün beşeriyyetle birlikte o da sularda boğulmuştu. Efsanede de kızın koçun belinden düşerek denizde boğulduğu gösteriliyor; sadece, o kız Friksin karısı değil, kızkardeşiydi.


Kafkasya türklerinin ecdatları milattan once altıncı binyıllıkta Orta Asyadan bak bu ziyaretgahın hatirine göç etmişler bu yerlere. O göç tarihinden ta milattan once 3500- cü yıllara kadar , yani hazret İbrahime kadar Nahçıvan dünyanın baş ziyaretgahı, yegane mukaddes mekanı olarak kalmakta idi. O zamankı dünyanın her yerinden zevvarlar akın - akın bu toprağa geliyordu. Eğer hazret İbrahim kendi şumer kabilesi, kan kardeşleri içinde peyğamber gibi kabül edilseydi Allahü - Tealanın sevdiği “seçilmiş halk” türkler olarak da kalacaktı, Nahçıvanın mukaddesliği de beşeriyyetin beyninden silinmeğecekti. Ama hazret İbrahim putlara karşı çıktığından şumerler onu kabül etmemekleri bir tarafa dursun,, hatta onu oda atarak öldürmek istiyorlar. İlahi mücizeyle oddan kurtulan o hazret artık onlarla birlikte yaşaya bilmeyeceğini görerek Ak Deniz sahillerine kaçıyor ve orada sonralar “yevrey” adı verilecek Samoğulları arasında yaşamağa başlıyor. Yani Yafetoğlu olan bir peyğamber Samoğullarının topraklarında mesken salıyor. Sonrakı nesillerde ise yevreyler onu kendi nesillerinden, Samoğullarından hisap ediyorlar. Ve böylece Allahü - Tealanın hazret İbrahime ve ondan türeyecek nesillere vaat ettiği saadeti, bereketli toprakları yevrey nesillerine vaat edilmiş gibi anlatıyorlar. Yani beşeriyyet içinden Allahü - Tealanın sevdiği ve seçtiği “seçilmiş halk”ın türkler değil de, yevreyler olduğunu tarihe soka biliyorlar. Bu yolla da mukaddeslik mekanı Kafkasyadan Ak Denizin güney - doğu sahillerine geçmiş oluyor. Yevrey kalemlerinin ucundaca peyğamberler beşiyi, mukaddeslik mekanı Nuh ve ailesinin gemiden toprağa çıktığı Nahçıvan değil, Ürdün - Filistin coğrafyası hisap edilmeğe başlıyor.


Yani efsanenin diliyle, mukaddes ”altun yünlü deri” Kafkasyadan arqonavtların hilekarlığıyla çalınarak Peliye veriliyor. Peliye, yani Friksin amcasıoğluna.
Yani mukaddeslik Yafetoğullarından çalınarak hazret İbrahimin de, İsmaille İshakın da, Kafkasya ve bütün dünya türklerinin de amcasıoğulları olan Samoğullarına veriliyor.
Ve dünyanın bütün zevvarları artık Kafkasyaya, Nahçıvana değil, bu yeni “mukaddes mekan”a akın - akın gelmeğe başlıyor. Anlaya biliyor musun, kardeşim, konu ne konusudur bu efsanede? Lütfen dikkatle dinleyiniz beni. Efsanenin yazıya alınmasından 2300 yıla kadar zaman geçmiş, her türlü araştırmalar yazılmış, sinemalar, çizgi filmleri bile çekilmiş ama, kimse ondakı bu sırrı açamamış bu güne kadar. İlk defa ben açıyorum sizlere. Dediklerimin manasını anlayamazsanız yine de bu efsane sizlere güzel bir kahramanlık masalı olarak kalacak. Konu mukaddesliğin çalınması konusudur, ne kahramanlıktan, hankı kahramanlıktan konuşula bilir?
Ve hiç kimse de farkına varmıyor ki, Allahü - Teala vaat ettiği bereketli toprakları bütün Samoğullarına verecekmişse niye yalnız “İbrahimin nesline vereceğini” vaat ediyor? Niye bütün yevreyoğullarına vaat etmiyor? Ve oğlu İshakı evlendirmek zamanı geldiğinde hazret İbrahim niye ona kız aramak için Decle - Fırat bölgesine, şumer türklerinin topraklarına seyahat ediyor? Samoğulları olan yevreylerde, araplarda kız bulunmuyor muydu ki, Yafetoğullarından kız almak istiyordu oğluna?
Bulunuyordu tabii ki. Ama kendi türk kanını yevrey, arap kanıyla karıştırmak istemiyordu o hazret.
Diye bilirsiniz peki, bunları anladık. Tamam. Ama o halde altun yünlü deri neden Yunanistana götürülüyor?


Azizlerim, bakınız, arqonavtlar Kafkasyadan döndüklerinde once Ak Denizin güneyi taraflara, Liviya sahillerine çıkıyorlar. Guya yol azmışlar. Ama hayır. Bu efsane milattan once 3500 - cü yılların efsanesi olduğu için o zamanlar arqonavtlar Ak Denizin sahillerine de dönmeli idiler. Çünki yevreyler Kuzey Afrikaya ve o denizin doğu sahillerine sepelenmiştiler, toplu halde o coğrafyada yaşıyorlardı. Ama koç ehvalatından bin yıllarca sonra onlardan bir kısmı Balkanlara göç ediyorlar, orada kuzeyden göçmüş türkdillilerle kaynayıp karışmaları neticesinde vahid yunan halkı formalaşanda bu efsane artık yunan halkının düşüncesine kendisininmiş gibi mühürleniyor diye arqonavtlar Kuzey Afrika sahillerinden tekrar Yunanistana “gelmek mecburiyyetindeydiler”, aksi halde efsane tamamlanmazdı, başka sözle, yunanların değil de başka halkın, başka coğrafyanın efsanesi olmuş olacaktı. Ona gore de efsaneni Balkanlarda dizip koşanlar sonda arqonavtları Yunanıstana getirmeliydiler.


Hem de unutmak lazım değil ki, efsane milattan once üçüncü asırda yazıya alınmıştır. Makedoniyalı İskender Balkanlardan Hindistana, Kafkasyadan Mısıra kadar çok büyük toprakları hükmü altına almıştı, o öldükten sonra bütün o toprakları dört serkerdesi dört müstakil imparatorluklara bölmüştü ve her birisinde , tabii ki, yunan - helen medeniyyeti yayılmaktaydı. İşğalçı devletin halkı hükmü altına aldığı halklara edebiyyat, medeniyyet ve zarif sanatlar sahalarında üstün olduğunu göstermeliydi ki, hem o halkların içinde eriyerek yok olmasın, hem de o halkların gözünde işğaline hakk kazandırmış olsun. Zeus, Prometeus, Heraklis efsaneleri kadar da güzel ve “üstünlük sağlayıcı” efsane olan “Arqonavtlar”ın kahramanları da başka bir memlekete değil, yalnız ve yalnız Yunanistana ait olmalıydılar.
Bakınız, efsanenin Ak Denizin güney sahillerine değil, Yunanistana ait olmak meselesi nice ustalıkla halledilmiştir.


Demek, ”Arqo” gemisi Kafkasyadan döndüğünde Yunanıstana yetmeğe azcık kalmış güclü fırtına kalkıyor. Gemi ”sahilleri görünmek bilmeğen denizde”, yani Ak Denizde hayli zaman yüzdükten sonra rüzgarlar onu kuzey Afrika sahillerine getirib çıkarıyor. Bu hikaye efsanenin on yedinci bölümünde, “Arqonavtların dönmesi” bölümündedir. İş bundadır ki, bu bölüm olmadan da efsane tam hisap edilmiş olabilirdi, yani arqonavtlar Kafkasyadan döndüklerinde Kara Denizden, boğazlardan, Marmaris Denizinden geçmekle Egey Denizine çıkarak Yunanıstana yetecektiler. Ona gore de ilk bakışta adamda öyle tasavvür yarana bilir ki, bu bölüm gereksiz bir macera olarak efsaneğe ilave edilmiştir, yani guya efsane yaratıcıları hayallerde de olsa ecdatlarının yaşadıkları topraklara arqonavtların ayaklarını dokundurduktan sonra Yunanıstana yetirmişler. Çünki yunanların o coğrafyaya, genellikce de Mısıra “anlaşılmaz” sevgilerinin olması o eski zamanların yunan ilim adamlarının eserlerinden de bellidir, bu halkın ”kadim sırların koruyucuları” dedikleri Mısır kahinlerine aşırı sevgisi varıydı, mesela Platona gore.


Ama hayır, altun yünlü koç hadisesi devrinde, hatta ondan sonrakı iki bin yıldan da çok devirde “yunan” adlı halk mevcut muydu ki, Mısır kahinlerinin yaşadığı coğrafyayı da sevsin? Ona gore de ilave macera gibi tasavvür edile bilinen on yedinci bölümün efsaneğe yerleştirilmesinde başka bir sebep vardır; bak bunu yalnız bütün bu efsaneğe benim izah ettiğim “yevrey prizması”ndan bakarak anlamak mümkündür.


Azizlerim, Yasona göklerden haber geliyor ki, denizden bir beyaz at çıktığında gemini sırtınıza alarak onun ardınca gidiniz. Evet, bekliyorlar, nihayet, denizden beyaz bir at çıkıyor ve Liviya sehralarının içerilerine doğru kaçmağa başlıyor, arqonavtlar da gemini sırtlarına alarak onun ardınca gidiyorlar. Bu büyüklükte yük altında, azap - eziyyet içinde, kızmar sehrada on iki gün yol gidiyorlar, susuzluktan boğazları kuruduğunda bir kayadan bir zamanlar Heraklisin çıkardığı sudan içerek yanğılarını söndürüyorlar.
Dikkatle okudunuz mu? Yani bir deste adamdır, sırtlarında ağır bir yükle sehralarda dolaşıyorlar, kayadan birisinin çıkardığı sudan içiyorlar.
Kayadan Heraklisin çıkardığı sudan mı?!


Dini tasavvürlere gore suyun Allahü - Teala tarafından mücüzeli şekilde çıkması iki halde baş vermiştir. Birincisi, Hacer hanım İsmaili bağrına basarak su için Kabe etrafında çaresizce ora - bura kaçtığı zaman yerden Zemzem suyunun çıkmasıdır. İkincisi ise bundan tahminen on üç asır sonra Musa peyğamberle bağlıdır. Firounun zulmünden kurtararak Mısırdan çıkardığı yahudilerle sehralarda dolaşırken herkes susuzluktan eziyyet çektiği zaman Allahü - Teala Musa peyğambere diyor ki, elindeki asayı vur kayalığa. Peyğamber de asayı kayalığa vurunca kayalığın on iki yerinden su akmağa başlıyor. Niye on iki yerden? Çünki Mısırdan çıkarılan yahudiler on iki nesilden ibaret idiler. Efsanede aydındır ki, bu ikinci tarihi hadiseden konuşuluyor; arqonavtlar sehrada boşuna “on iki” gün dolaşmıyorlar yani. Musa peyğamberin yerine Heraklisle alakalandırılmıştır kayadan suyun çıkarılması hadisesi. Çünki efsane yaratıcıları güzel biliyorlardı ki, Musa peyğamber yevreyler arasında yaşamış olsa da hazret İbrahimin neslindendir, yani kanında şumer türklerinin kanı var. Heraklis de türkdillilerin sembolüdür, yunanların kendi efsanelerinde Deşti - Kıpçak çöllüğünde yaşadıkları hisap edilen skiflerin babası olarak biliniyor. Skiflerin türkdilli olduklarını bilmemek ise güneşin doğudan çıktığını bilmemek gibi bir şeydir.


Ümumiyyetce, efsanenin bu on yedinci bölümünde Balkan yarımadasına yevreylerin milattan once on üçüncü, on ikinci asrlardakı ikinci göçlerinin tarihi ve göç yolu kodlaştırılmışdır. Yasonla arqonavtların sehrada ac - susuz dolaşması ehvalatı Musa peyğamberle yahudilerin ac - susuz sehralarda dolaşması ehvalatından bir hatıradır, birce Yasonun eline bir asa vermek kalmış ki, onu kayaya vurarak kayanın on iki yerinden su çıkarsın. Efsane yaratıcıları, tabii ki, bundan vazgeçmeliydiler, çünki o zaman yunanlar Yasonun Musa peyğamber olduğunu tahmin edecektiler ve efsanenin tamamiyle bir yevrey efsanesi olduğuna artık hiç bir şüpheleri kalmayacaktı; öyleyse altun yünlü koç ehvalatı da, tabii ki, İbrahim peyğamberle oğlu İsmaile aittir, diyecektiler. O halde ise efsaneden “bizim değil” diye imtina etmek gerekecekti, çünki kabüllenerlerse kendilerinin yevrey ve türk karışığından ortaya çıktıklarını tasdik etmiş olacaktılar.


Yasonun elinde asa olmuş olsaydı mantıklı bir soru da doğacaktı; Yason hem İbrahim peyğamberin kardeşi oğlu, hem de ondan tahminen iki bin üç yız yıl sonra yaşamış Musa peyğamber mi?!


Tabii ki, efsanelerde, masallarda her şey mümkündür, önemli olan tarih değildir, önemli olan o efsanelerde, o masallarda gizlenmiş sırdır, manadır. Bu bölümü dikkatle okuduğunuzda göreceksiniz ki, Yasonun Musa peyğamberi hatırlatması şüphesine diğer bir detay da yol açıyor; Çocukluklarında da acaip benzerlik var bunların. Ve yalnız bu fikrin hakikat olduğuna tam inandıktan sonra koç ehvalatı gibi ikinci bir ipucu da bulunuyor elinizde ve efsanedeki diğer gizli konuların da sırrı bu yüzden kolayca açılmağa başlıyor. Çünki yalnız bu zaman gemideki arqonavtlar içinde niye yalnız Yasonun göklerle konuşa bildiğini, göklerden emrler aldığını anlıyorsunuz.
Şimdi ben efsaneyle hakikat arasındakı benzerlikleri diyeceğim, azizlerim, hayret edeceksiniz ki, her şey ne kadar da sadeymiş.

1. Peliye kahinler diyorlar ki, Yason büyüyünce sen onun eliyle öldürüleceksin. Yasonun babası da çocuğunun Peliy tarafından öldürüleceğinden korkarak Yasonu uzaklarda bir mağaraya götürüyor ki, orada onu Hiron adlı müdrik kentavr büyütsün.
Bakın, bir zamanlar Mısır firavununa da kahinler demişler ki, yeni doğmuş bir yahudi çocuğu gelecekte seni mahv edecek. Firavun da o yıl Mısırda doğmuş bütün yahudi çocuklarının öldürülmesini emretmişti. Musanın annesi de çocuğunun öldürüleceğinden korkarak onu bir beşikte Nil nehrine, Allahü -Tealanın umutuna bırakmıştı. Firavunun kızı kenizleriyle Nil nehrinin sahilinde çimiyormuş, beşikte çocuk görünce onu sudan çıkarmış ve saraya getirmiş, hoşuna gittiği için onu evlatlığa götürmüştü. Böylece çocuk firavunun sarayındaca naz - nimet içinde büyümüştü. Adına da Moisey, yani “sudan çıkarılmış” demişler.
Yani tarihte firavunun sarayı… Efsanede kentavr Hironun mağarası… Firavun ve Hiron… Sözler de aynı sesleniyor!!!

2. O, firavunun sarayında büyüyor ama, akrabalrıyla, kardeşi Harunla da alakasını kırmıyor. Harun ondan büyüktü. Medyenden Mısıra döndüğü vakit Musaya peyğamberlik verildiğinde o, dilinin kusurlu olduğuna gore Allaha yalvarıyor ki, Harunu ona yardımçı etsin. Allah da onun bu isteğini yerine getiriyor. Yani Harun onun ta çocukluğundan son nefesine kadar hep ona abilik etmiş, en yakın yardımçısı olmuştur.
Kentavrın adıyla peyğamberin kardeşinin adı da aynı sesleniyor... Harun ve Hiron…

3. Yahudiler Musa peyğamberin sağlığında da, ondan sonra da ta yahudi devleti kurdukları zamana kadar çöllüklerde dolaştıklarında kendileriyle her zaman mukaddes dedikleri bir sandık gezdiriyorlardı.
Arqonavtlar da çöllüklerde dolaştıklarında kendileriyle gemi gezdiriyorlardı.

4. Musa peyğamberin ardınca gidenler o mukaddes sandıkta Allahü - Tealanın Musa peyğambere verdiği ilahi kelamlar olan yazıları taşıyorlardı.
Yasonun ardınca gidenler gemide Allahü - Tealanın verdiği koçun altun yünlü derisini taşıyorlardı. Koç da ilahi buyuruklar gibi göklerden verildiği için ilahi emanet deyil mi?

5. Hazret Musaya vatanı Mısırdan uzaklarda, kurbette verilmişti ilahi emanet. Firavunun sarayına yakın olanlardan birisini yumrukla vurub öldürdükten sonra firavunun kazabından korkarak Mısırdan kaçmıştı, yıllardan sonra geri döndüğünde Mısıra yetmeden çöllükte Allahü - Teala ona seslenmişdi.
Yason da ilahi emanet olan koçun derisine uzun seyahatten sonra kurbet memlekette, Kafkasyada sahip olmuyor mu?

6. Allahü -Teala Musa peyğambere peyğamberliği gecenin karanlığında çöllükte, mukaddes vadide alev - alev yanan bir ağactan seslenmekle vermişti.
Yason da altun yünlü derini gecenin karanlığında, Kafkasyada mukaddes hisap edilen vadide mukaddes bir ağactan götürerek sahiplenmişti. Mukaddes vadiye geldiğinde altun yünlü deri par - par parlayarak etrafa nur saçıyormuş.

7. Musa peyğamber firavunun sarayına gelerek ondan İsrailoğullarının ona verilmesini talep ediyor ki, onları Mısırdan çıkarsın.
Yason da padişah Eetin sarayına gelerek ondan altun yünlü derini talep ediyor ki, alsın gitsin.

8. Hazret Musa elindeki asayı yere bırakınca asa ylan gibi kıvrılıyor. Firavun bunu sihirbazlık bilerek Mısır sihirbazlarını onun karşısına çıkarmak için zaman tayin ediyor. Haman gün sihirbazlar ellerindeki ipleri yere atınca hepsi yılan gibi kıvrılıyor. Hazret Musa bundan korkunca Allahü - Teala diyor ki, ey Musa, korkma, elindeki asayı yere bırak. O da asayı yere bırakınca asa büyük bir ejderha oluyor ve sihirbazların yılanlarını yutuyor.
Padışah Eet de altun derini Yasona vermek için onun önünde şart koyuyor: eğer Yason bir sihirbazlık işinden zaferle çıkarsa altun deri onun olacak. Tayin olunan gün padişahın verdiği tohumlar toprağa sepilince toprakdan askerler bitiyor. Ama Medeya diyor korkma, bu bir sihirdir, elindeki taşı onlara at. Yason taşı onlara atıyor. Askerler sanıyorlar ki, içlerinden birileri o taşı onlara atmıştır, o yüzden biribirileriyle kavğa etmeğe başlıyorlar. Yason da bu karışıklıkta onları birer - birer mahv ediyor.

9. Musa peyğamber yanan ağacın ışığını karısıyla uzaktan görmüş, ısınmak için ona yaklaşmıştı.
Yason da karısı Medeyayla altun yünlü derinin ışığını uzaktan görünce ona hayran olarak yaklaşıyorlar. Tabii ki, o deri temiz altundan olsaydı bile gecenin karanlığında fosfor gibi kendiliğinden ışıklanamazdı. Işıklanma meselesini çözmek için efsane yaratıcıları derini korumak bahanesiyle onun yanına ağzından alev püsküren ejderha koymuşlar ki, Yasonla Medeya onu almağa geldikleri zaman bu alevin ışığı hem derini, hem de onun asıldığı mukaddes ağacı ışıklandırsın ve böylece o ağac da Musa peyğambere seslenen alev - alev yanan ağaca benzesin.


11. Allahü - Teala Musa peyğambere, “ İsrailoğullarıyla gece Mısırdan çıkınız”, diye emrediyor. Onlar da gece zamanı Mısırı terkediyorlar.
Babasının arqonavtları öldürmek fikrinden haberdar olan Medeya da Yasonun yanına kaçarak “Bu gece buralardan gidiniz, yoksa babam sizi öldürecek”, diyor. Yasonla arqonavtlar da gece zamanı o toprakları terkediyorlar.

12. Musa peyğamber ilahi emaneti, yani peyğamberliği alarak yahudileri Mısırdan çıkardıktan sonra firavun kendi koşunuyla onları takip etmeğe başlıyor.
Yason da altun yünlü derini alarak Kafkasyadan uzaklaştıktan sonra Kafkasya koşunu onu takip etmeğe başlıyor hükümdarın oğlu, Medeyanın doğma kardeşi Absirtin başçılığı altında.


13. Musa peyğamber ve onun ardınca giden yahudiler bir denize yettikleri zaman görüyorlar ki, firavunun koşunu yaklaşmaktadır, denizin karşı sahiline geçmezlerse esir alınacaklar. Ama gemileri yok ki. Denizi nice geçsinler? Bu zaman Allahü - Teala Musa peyğambere diyor ki, elindeki asayı suya vur. Musa peyğamber asayı suya vurunca denizin suyu çekilerek ensiz kupkuru bir yol açılıyor ve yahudiler bu geçitle sağ - salim karşı sahile geçiyorlar.


Bakın, denizin ortasındaca ilahi mücizeyle dar bir geçitin açılması meselesi efsanede de vardır, formaca başka olsa da mezmunca aynıdır. Arqonavtlar kayalıkların arasında öyle bir dar yere yetiyorlar ki, dalğalar göklere kalkıyor, deniz burulğan gibi buruluyor o geçitte. Oradan geçerlerse hepsi mahvolacak. Ama tanrıların emriyle deniz sakinleşiyor, dalğalar yatışıyor, yalnız ondan sonra “Arqo” gemisi o dar geçitten sağ - salim geçebiliyor. Efsane yaratıcıları o dar geçitin suyunu kurutamazlardı, çünki gemi toprak üstüyle gidemez, o yüzden, sadece, denizi sakinleştirmişler, tanrıların yardımıyla. Önemli olan “dar geçit” meselesiydi. Musa peyğamber yahudileri denizin içindece Allahü - Tealanın açtığı dar geçitten geçirerek kurtarmıştı. Aynen Yason da arqonavtları denizin içinden tanrıların yardımıyla sakinleşmiş dar geçitten geçirerek kurtarıyor.

14. Ve “Yason” sözünün tersi Kelimullahın adını hatırlatmıyor mu? Nosay - Musa - Moisey. Ben efsaneyle hakikat arasındakı bunca hayretedilecek benzerlikleri göstermekle asla demek istemiyorum ki, Yason kesinlikle Musa peyğamberdir. Katiyyen. Her şeyden once ona gore ki, Musa peğyğamber hakk peyğamberdir, Kelimullahdır, Yer yüzüne gelmiş altı büyük peyğamberden dördüncüsüdür. Ne karakteri, ne de hareketleri Yasonun karakteri ve hareketleriyle asla ve asla mukayese bile edilemez. Benzerlikleri göstermekle, sadece, onu demek istiyorum ki, efsane yaratanlar kesinlikle Musa peyğamberin ardınca Mısırdan çıkan yahudilerdendir ; onlar Liviya sehralarından değil, Ak Denizin doğu sahillerinden gemiyle Balkan yarımadasına taraf yola çıkmışlar. Yahudilerin o yarımadaya ikinci göçü olacak bu göçün ilkinleri efsanede “Arqo” gemisinin arqonavtları olarak gösterilmiştir. Efsane onlardan önce yaratıla bilmezdi, çünki onlara kadar Balkan yarımadasına göç etmiş yevrey nesillerinin düşüncesinde yalnız İbrahim peyğamberle alakalı altun yünlü koç ehvalatı varıydı. Musa peyğamberle bağlı hadiselerden ise, tabii ki, haberleri ola bilmezdi.


Evet, azizlerim, zannimce efsanedeki ehvalatlarla tarihi hadiseler arasındakı bunca benzerliklerden sonra artık hiç birinizde şüphe kalmaz ki, ”Arqonavtlar” efsanesi tam bir yevrey efsanesiymiş. Sadece, yunanlaşmış yevrey efsanesi. Kendi yevrey kardeşlerinden ayrılarak Balkanlara giden, başlarına gelen felaketlerde “Peliye benzer” varlanmak herisi olan ecdatlarını günahlandıran vicdanlı yevreylerin efsanesi. Yarandığından 3000 yıldan da çok bir zaman geçtikten sonra yazıya alınan bir efsanedir bu. O 3000 yılda yevrey halkının başına neler gelmemişti ki! Milattan once birinci binyıllığın başlarında Davud peyğamber ve Süleyman peyğamber zamanlarındakı kısa sürmüş bahtiyarlıklarından başka facialardan, kırğınlardan, sürgünlerden hoş günler gore bildiler mi yani? Niye göremediler? Çünki ilahi hayır - duayla oynamak olmaz, Allahü - Tealanın bir nesile vaat ettiğii saadeti bin türlü hileyle, fitne - fesatla, hırsızca ele geçirmekle bahtiyar olmak olmaz. Beşeriyyete numara gelmek, kazık atmak mümkündür, Allahü - Teala ise her şeyi Gören ve İşitendir, Onu kandırmak mümkün değil. Kandırmak istersin Allahü - Tealanın laneti senin üstünden eskik olamaz, senden sonrakı nesillere de geçecek bu lanet.


Bakınız, azizlerim, ”Arqonavtlar” efsanesinde beşeriyyete anlatılmak istenen bu hikmet imiş. Efsanenin son derece büyük kıymeti bak bunda imiş. Ne “Arqo” adlı gemi olmuş, ne arqonavtlar. Ne koç denizlerin üstünden uçmuş, ne onun altun yünlü derisi nesillerce korunmuş.


Koç uçamaz, kardeşim. Uçan hayallerdir. Hayaller gör ne kadar yükseklerde uçmuş ki, onlardan böyle muhteşem efsane yaranmıştır! Helal olsun onu yaratanlara!
Altun yünlü derini hırsız gibi ele geçiren Yason, o deriye sahip olan Peliy, onu ele geçirmekte Yasona her türlü yardım eden Kafkasyalı Medeya, hiç birisi bahtiyar olamıyor. Peliyin boğazı doğmaca kızları tarafından kesilerek öldürülüyor, Yasonun çocuklarını o çocukları dünyaya getirmiş Medeya öldürüyor, Yasonun kendisinin başına ise haman o “Arqo” gemisinin ön hissesi düşerek ölüyor. Niye? Çünki üçü de Allahü - Tealanın Friks nesline verdiği hakka sahiplenmek, Friks neslinin hakkına girmek istemişler. İlahi emaneti Allahü - Teala istediğine veriyor, onu haman adamdan çalmakla bahtiyar olmak mümkün değil.
Medeya...
Cadukar, sihirbaz, delicesine seven, hükümdar kızı güzelim Medeya...
Efsanede bu, kadındır. Hakikatte ise Medya devletinin remzidir. Kafkasyadakı Medya türk devletinin remzi. Milattan önce birinci binyıllığın ortalarında Ahemenilerin işğal ettiği Medya tahminen şimdiki Güney Azerbaycan arazisini ahate ediyordu. Ama efsanenin yarandığı o uzak binyıllıklarda Medya bütün güney Kafkasyayı ve Kara Denizin güney – doğusundan Nahçıvan, kadim Ekbatan ( Hemedan ) da dahil olmakla Hazar denizinin güneyine kadar büyük toprakları içine almıştı. Kara Denizle doğu istikametinde hareket eden arqonavtların Kafkasyanın Kolhida adlı toprağında sahile çıkmaları katiyyen efsanenin gürcülerle alakası olduğunu göstermiyor. Kafkasya coğrafyası böyledir ki, Kara Denizden Kafkasyaya giriş yalnız Kafkasyanın batısından, yani şimdiki Gürcistan arazisindendir. Arqonavtların sahile çıktıkları yer çok - çok sonralar Kolhida adlanmıştır. O yerlerin Kolhida adlandırıldığı zamanlarda ise orada artık gürcüler yaşıyormuşsa bu katiyyen o demek değildir ki, arqonavtlar gürcülerle görüşmüşler. Yani eğer Kolumbun Amerikada ilk ayak bastığı toprak sonralar ispanasıllıların Kolumbiya adlandıracağı toprak olmuşsa bu o demek değil ki, o ilk defa Kolumbiyalı ispanlarla görüşmüştür Yeni Dünyada? İspanlardan once kimler yaşamış o topraklarda? Hindular yaşamamış mı? Demek Kolumb hindularla görüşmüştür. Kolhidada şimdiki gürcülerden önceler onların ecdatları olan kartvellər yaşamışlar. Ama kartvellerin sesleri milattan once birinci binyıllıktan o yana işitilmiyor tarihte. Gürcülerin kendi tarihlerine gore kartvellerden çok - çok öncelerden Kür nehrinin Gürcistandan geçen hissesinin sahilleri boyunca türk tayfaları yaşıyormuş. Çok sonralar o yerlerde peyda olacak kartveller ve haylar onlara “buntürkler” diyormuşlar. Kafkasyaşinas alim, akademik N. Y. Marra göre “bun” sözü farscadan hayların ve gürcülerin diline girmiş sözdür, ”köklü”, ”temelli” anlamını veriyor. Buntürkler, yani köklü, temelli türkler. Bibliyaya gore buntürkler Ak Deniz sahillerinden, Hanaandan gelme iebislerdir, nesil şecereleri Nuh peyğamberin oğluna, bütün dünya türklerinin ulu dedesi Yafete gidip çıkıyor. Dikkat edin: Bibliya diyor bunu, benim fantezim değil. Nesil şecerelerinin Yafetten başlaması aydındır, türkmüşlerse böyle de olmalıdır. Ama onların Ak Denizin doğu sahillerinden, Hanaandan gelmeleri ne derecede mantıklıdır? Bibliyaya el gezdirerek ilahi kelamlar arasına maksatlarına uyğun kelimeler ilave etmekle onu tahrif edenler buntürklerle kartvelleri karıştırmışlar. Musa peyğamberin Mısırdan çıkardığı yahudilerin gemilerle Balkan yarımadasına göçettikleri zamanlarda onların bir kolu kuru yoluyla Küçük Asyaya gelmiştir. Bu toprakların sahiplerinin türkler olduklarını görerek bir hissesi boş topraklar aramak için batı tarafa, Balkanlara gitmiş, bir hisse ise Kara Denizin güney - doğu sahillerine, şimdiki Samsun, Trabzon, Batumi civarına doğru ilerlemişler. Sonralar çoğaldıkları için oradan Gürcistan arazisine geçmişler. Ve kendilerine kartvelller demişler. Ve sonunda genellikce haman kartvellerden gürcü halkı formalaşmıştır.


Medeya Yasonu görünce ona aşık oluyor. Onun sevgisi saftır. Kalbi temizdir. Bütün varlığıyla Yasonundur o. Hükümdar babasına, ordu komutanı olan kardeşine karşı çıkmak ne kadar tehlikeli olsa da altun yünlü derini ele geçirmekte Yasona her türlü yardım ediyor, sevgilisinin hatirine ölümünden bile korkmadan bu işde Yasonla birlikte oluyor. Ve deri ele geçince de Yasonla birlikte Kafkasyadan kaçıyor. Koskoca memleketin hükümdarının kızı sıradan bir yabancı insana gönül vererek kaçıyor yani. Yunanistana yetinceğe kadar da Yasonu defalarca ölümlerden koruyor. Hatta onların arkalarınca gelen doğmaca kardeşinin Yason tarafından aldatılarak öldürülmesine, cesetinin doğranarak denize atılmasına sebepkar oluyor.


Ama sağ - salim ve mukaddes altun yünlü deriyle vatanına dönmüş Yason ne yapıyor? Çok geçmeden başka bir hükümdarın kızıyla evleniyor. Niye? Çünki, ümumiyyetce, Yason vicdansız adamdır . O hiç zaman Medeya adlı kızı sevmemişti; sevgi, paklık, vefa, sadakat, verdiği sözü tutmak gibi asıl erkeğe ait olan sıfatlar onda yoktur. Onun Medeyaya aşık olması yalnız ve yalnız altun yünlü derini ele geçirmek içindir, onu ele geçirirse Peliydən, amcasından hakimiyyeti geri ala bilecek. Yani onu himaye eden, onu bu maceraya ruhlandıran sayısız tanrı ve tanrıçalar ne sıfattadırsa o da o sıfattadır. Çünki bir olan Allahı bırakan hilekar insanlar haman o sayısız - hisapsız tanrıları, ilaheleri ona göre uydurmuşlar ki, bütün menfur, şeytani emellerini yeri geldiği zaman onların adına yaza bilsinler. Altun yünlü deriye yalnız Medeyanın yardımıyla sahiplenmenin mümkün ola bileceği fikrini de guya tanrılar diyorlar ve buna gore de ilahe Afroditanın kumarbaz, hilekar oğluna diyorlar ki, Medeyanın kalbinden gözegörünmez okla vurarak onun kalbinde Yasona karşı aşk alevlendirsin. Hilekarlığı görüyor musunuz tanrıların adından? Heraklisi sahilde bırakmağı da guya tanrılar karara almıştılar. Yasonun kendisi bu yüzden sudan kuru çıkmış oluyor. Yani onu kınamayın, o, sıradan bir insandır, tanrılara karşı dayanamaz ki. Ama düşüne bilen beyinler derhal anlıyor ki, bu, tabii ki, Yasonun adının her bir hilekarlıktan uzak tutulması için efsane yaratıcılarının uydurdukları teselliden başka bir şey değildir, enazı ona gore ki, tanrılar kendi meclislerine efsane yaratıcılarını bırakmamıştılar ki, onların ne dedikleri işitilsin. Heraklisin arqonavtlardan uzaklaştırılmasında olduğu gibi bu meselede de hilekarlık, tabii ki, Yasonun kendi aklına geliyor ve Medeyayla ilk görüşündece genc, yakışıklı bir yabancı gemi kaptanı olarak Medeyanın gönlüne gire biliyor. O kadar.


Yunanıstana dönünce Yason altun yünlü derini amcası Peliye veriyorsa da Peliy hakimiyyeti ona devretmiyor, yani o da Yason gibi vicdansızdır, verdiği sözünü tutan değil, hilekardır. Medeya burada da Yasona sevgisini gösteriyor, Peliyin boğazını kestirerek öldürüyor. Ama Peliy öldürüldükten sonra hakimiyyete onun oğlu geçiyor ve o, Yasonu da, Medeyanı da Korinf şehrine kovuyor. Korinfin hükümdarı onları çok samimi karşılıyor, onlara kendi yanında, sarayında yaşamağa yer veriyor. Ama Medeyadan iki evlat sahibi olan Yason bir müddet sonra hükümdarın kızına aşık oluyor. Hükümdar da bu evlenmeğe yürekten razı oluyor, çünki Yason Kafkasyadan altun yünlü derini getirdiği için bütün halkın sevimli kahramanına çevrilmişti. Bak, bu andanca Medeya değişiyor, Yasonun ona ihanet ettiğini bağışlaya bilmiyor, hiç bir teselliyle sakinleşemiyor, yediğini - içtiğini bilmiyor. Dünyada en büyük arzusu hakimiyyete yetmek olan hilekar Yason onu kandırmak istiyor ki, guya hükümdarın kızıyla ona göre evlenmiş ki, ondan dünyaya gelecek evlatları Medeyadan olan evlatlarına arka olsunlar gelecekte, nice olsa da hükümdar kızının evlatları olacaklar. Ama Medeya onu artık dinlemek bile istemiyor, çünki artık, sadece olarak, ona inanmıyor; yaramaz Yason onun, mukaddes Kafkasya hükümdarının kızının kururunu kırmıştı, pak sevgisini ayaklar altına atmıştı. Annesini, babasını, doğma vatanını bırakarak böyle bir vicdansıza koşularak kurbet memlekete gelmekle nice büyük yanşlış yaptığını anlıyor. Derk ediyor ki, hayalindeki kahraman bu değilmiş. Yason bütün herisliğiyle, hilekarlığıyla, ihanetiyle bu dünyanın adamıymış, sevgi adlı mukades bir şeyi hakimiyyete yetmek için vasıta gibi kullanan birisidir. O ise Kafkasyadan, mukaddes mekandan olduğu için saftır, paktır, kocasını bütün varlığıyla sevendir, ihanet nedir bilmez aşkta, ahdine sadıktır. Bunca saf olduğu için istediği zaman onun yardımına hatta göklerden mücizeli bir araba iniyor. Yani kalbi temiz olduğu için göklerle de alakası var. Yason gibi düşünceleri yalnız bu dünyaya bağlı hilekarlar ise Medeya gibi safkalblileri kandırarlar kendi arzularına yetmek için. Medeya ona olan sevgisinin hatirine neler yapmadı, nelerinden geçmedi! Kafkasyayı terkedirken bu yaramaz adam onun doğmaca kardeşini hileyle secdegaha getirdi, orada haince hücum ederek onu öldürmedi mi? Meyiti doğrayarak tikelerini de denize atmadı mı? Medeya bundan da geçti... Ama artık her şey geçmişte kaldı. Artık kalbinde Yason adlı adama yer yoktur. O yoktursa kaybedeceği bir şey de yoktur ikice çocuğundan başka. O çocuklar da o hilekarın belinden geldiği için ona benzeyecekler herhalde, diye düşünüyor.


Korinf hükümdarı Medeyanın onun kızına ve Yasona kötülük edebileceğinden ihtiyatlanarak onun şehirden def olup gitmesini emrediyor. Ve artık her şey bitti, bundan sonra hiç kimse Medeyanı kınaya bilmez, çünki o, o kadar da akılsız değil ki, şehirden kovulmak planının Yasondan geldiğini anlayamasın. Hakikaten de, hükümdardan bunu Yason rica etmişti; Medeyanı tanıdığı ilk günlerden bütün uzun seyahatları zamanı onun göklerle alakası olan cadukar, sihirbaz olduğunun defalarca şahidi olmuştu.
Evet, Medeya artık depressiyadadır. Çünki gönül verdiği, yıllarca bir yastığa baş koyduğu birisinin bu kadar insanlıktan uzak olduğunu katiyyen anlayamıyor. Beyninde yalnız “intikam” sözü dolaşıyor. Her şeyden, her kesden intikam almak! Başka hiç bir şey düşüne bilmiyor artık.
İntikam hevesiyle yanan Medeya birce gün zaman istiyor hükümdardan. Hükümdar da razı oluyor, ertesi gün sübhe kadar zaman veriyor ona, sabah açılınca gitmiş olmazsa idam edilecek.
Medeyaya bu birce gün yeterlidir. O gece hükümdarı da, kızını da, kendi çocuklarını da amansızlıkla öldürüyor. Afinaya kaçıyor.
Ama Yasonu öldürmüyor. İstiyor ki, evlatlarını öldürmekle ona ömrü boyunca azap çektirsin. Ama yalnız buna gore mi?
Hayır. Yasonu sağ bırakmasının bir tek sebebi ola bilirdi; o her şeye rağmen onu seviyordu. Sevgilini ise öldürmezler.


Medeyanın talihi Medya türk devletinin talihidir.Yani Medyalılar, nihayet, anlıyorlar ki, Hazret İbrahimin ve onun Semavi Kitaplarda İshakoğulları gibi adlanan neslinin tarihde sahtekarlıkla yevrey olarak gösterilmesi yevreyoğullarının bütün dünya türklerine ihanetidir. Hazret İbrahim zamanına kadar o zamankı dünyanın mukaddeslik beşiyi hisap edilen Medyanın bahtiyarlığının sonu bu mukaddesliğin mekanının Ak Deniz sahillerindeki yevreyoğulları mekanına yerdeğişmesiyle başlamıştır.
Nice ki, altun yünlü deri, yani mukaddeslik Kafkasyadaydı, hükümdar kızı Medeya bahtiyar idi. O deri Kafkasyadan çalındıktan sonra Medeyanın faciası başlıyor.
Altun yünlü derinin Medeyanın yardımıyla yabancı Yasona verilmesi boş yerden düşünülmüş fantezi değildir. Medeya türk devleti olan Medyanın remzidir. Medya, Kafkasya türkleri ise İbrahim peyğamber zamanında Allahdan uzak düştükleri için putlara tapınmışlar, İbrahim peyğamber onları hakk yoluna davet etmişse de onu dinlememişler, putları kırdığı için onu öldürmek istemişler ve sonunda da hazret İbrahim çaresiz kalarak onları terketmeli olmuş, yevreyler arasına gitmiştir. Peyğamberin türkler memleketini terketmesi efsanede altun yünlü derinin türkler memleketinden çıkarılmasıyla bildirilmiştir, çünki kurbanlık koç ehvalatı İbrahim peyğamberle bağlıdır. Deri sonunda Peliye, yevreyoğullarına kısmet oluyor; yani mukaddes ziyaretgahın mekanı yevreyoğulları topraklarına geçiyor peyğamberin türkleri terketmesiyle. Dolayısıyla, İbrahim peyğamberin kabilesinin türkleri ona olan nefretleriyle Ak Deniz sahillerindeki yevreylere mukaddeslik kıblesinin değiştirilmesinde kendileri bilmeden yardımcı olmuş oluyorlar. Bu “yardım” Medeyanın Yasona yardımı gibi gösterilmiştir.


Efsanenin sonunda Medeya canını kurtarmak için Afinaya boşuna kaçmıyor. İntikamını almazdan az once Afina hükümdarı ona söz vermişti ki, benim yanıma gel, hiç zaman seni düşmanlarına vermem. Artık geriye, Kafkasyaya yolu olmayan Medeya bundan sonra yalnız Afinada rahat yaşaya bilirdi.
Hiç şüphem yoktur ki, bu sonluk efsanenin yazıya alındığı zamanın, yani milattan once üçüncü asrın ilavesidir. Çünki efsanenin yarandığı zamanlarda ne Afina adlı şehir varıydı, ne de yunan adında halk. Bu sonluk yalnız milattan once üçüncü asırda ilave edilebilirdi, çünki o zaman Afina artık Medya devletini Ahemeni - fars zulmünden kurtarmıştı.
Makedoniyalı İskenderin kılıcı gücüne...


Makedoniyanın başkenti Pella şehrinde dünyaya gelmiş bu büyük kahramanın nesil bakımından yunanlarla bağlılığı yok idi; onun ecdatları milattan once üçüncü binyıllıkta Küçük Asyadan Balkan yarımadasına köç eden pelasaklardan, yani sak - iskit türklerinden idi. Ona göredir ki, o da, babası da, dedesi de, ümumiyyetce, bütün Makedoniya padişahları efsanevi Heraklisi kendi ecdatları biliyorlardı. Ahemeni imparatorluğunun defalarca büyük ordusuyla üç büyük savaşa atılmakla o, hakikaten de, damarlarında Heraklisin kanının aktığını sübut etmişti; önce dedelerinin vatanı olan Küçük Asyanı farsların caynağından temizlemiş, ardınca da dedelerinin ulu ecdatları uyuyan Kafkasyayı...
Nuh peyğamberin tufandan sonra ilk olarak ayak bastığı mukaddes mekanı... Medya topraklarını…
Yani bahtsız güzelim, hükümdar kızı Medeyanı...


Yasonun altun yünlü derini ele geçirmek için kullandığı, sonra da lazımsız bir eşya gibi talihin hükmüne bıraktığı, kururunu kırdığı şahzade Medeyanı...
Bellidir ki, Ahemenilerle ilk savaşını Küçük Asyada, ikincisini şimdiki Suriyenin kuzeyinde gerçekleştiren cesur İskender üçüncü, halledici savaşını Medeyanın da, kendi ecdatlarının da vatanı olan Kafkasyadan başlamıştı. Milattan sonra ikinci asrın meşhur yunan tarihçisi Arrian yazıyor ki, ”İskender Kafkasya dağlarına gelip çıktı, orada şehir saldı ve ona “İskenderiyye” adı verdi, adetince, Tanrıya kurban kestii...” Başka bir yerde yazıyor ki, İskender ordu karşısındakı müracaatında diyor ki, ben Kafkasya üzerinden geçmekle Kaspi geçitinin öte yanına hareket etmişim. Bu barede Arriandan bir asır once yaşamış yunan tarihçisi ve coğrafyaçısı Strabon da yazmıştır: ”İskender Arazdan geçerek Persepolisin kendisine kadar gidip çıkmıştır”.
Ama niye Kafkasyadan?


Azizlerim, Darayla iki kanlı savaştan sonra Makedoniyalı İskender yalnız bütün Küçük Asyaya ve Ak Deniz sahillerindeki şehirlere değil, hatta Mısır gibi büyük bir memlekete de sahip olmuştu. Hem de Mısır onun eline tamamiyle savaşsız geçmişti. Sayısı defalarca az olan orduyla farsların elinden bunca büyük toprakları alabilmiş bir serkerdenin bununla doymayarak Ahemenilerle son, kati savaşa hazırlık gördüğü haberi yayılınca fars ordusundakı muzdlu yabancı askerler kitlevi halde koşunu terkederek Kafkasyaya kaçmağa başlamıştılar. Korku yüzünden mı?


Hayır! O muzdlu yabancılar medyalı askerler idi. Yani türklerdi; Ahemeni ordusunun hemen - hemen yarısından çoğu parayla hizmet eden türk askerlerdi . Ve, tabii ki, kaçacaktılar, çünki İskenderin Medya insanlarını Ahemeni zülmünden kurtarmak arzusu her yanda belliydi. Vatanını işğalden kurtarmak arzusunda olan birisine karşı hankı akılsız savaşacak?


Evet, bunu o zamanın tarihçileri yazıyorlar ki, İskender Kafkasyaya ona göre gidiyor ki, halledici savaştan once Ahemeni ordusundan kaçmış haman o “muzdlu yabancı askerler”i kendi tarafına çeksin.


Halledici savaşa Kafkasyadan başlamak hem de ordunun manevi gücünü artırmak için hava - su gibi lazım idi. Makedoniyalı İskender,hakikaten de, bu işde aklını güzel kullanmıştı; biliyordu ki, Balkanlardan gelen yunan askerleri o zamana kadar yalnız efsanelerde işittikleri Kafkasyaya --- arqonavtlarla, Prometeusla, Zeusla, Heraklisle, Hefestle ve sair efsanevi kahramanlarla bağlı topraklara ilk defa ayak basacaktılar. Yani fars ordusundan kaçanlar Kafkasyaya gitmezselerdi bile Makedoniyalı İskender Darayla halledici savaşa yine de Kafkasyadan başlayacaktı. En büyük arzusu halkının hatirinde arqonavtlar, heraklisler, prometeuslar gibi ebedi olarak efsaneler perdesine bürünerek sevimli bir kahraman gibi yaşamak olan romantik ruhlu Makedoniyalı İskender bin yıllarca Balkan insanlarının hayallerinde yaşayan efsanevi arqonavtların ayak bastıkları Kafkasyaya, Kolhidaya çıkarak başlamalıydı savaşını.


O, şimdiki Gürcistan toprakları tarafdan Azerbaycanın Zakatala - Şeki bölgesine geçmiş, orada bir müddet dinlenmiş, hatta kale de diktirmişti. Şekinin Orta Zeyzid köyü civarında bu kalenin harabeleri bu günümüze kadar da kalmaktadır, adına da “İskender Zülkarneyn kalesı” diyorlar. Sonra güneye doğru giderek Arazı geçmiş, Ahemenilerin başkenti Persepolise kadar gitmiş, Daranı tahtü-tacını bırakarak Baktriyaya, Hazarın güney-doğu taraflarına kaçmağa mecbur etmişti. Dara orada kendi yakınları tarafından öldürülmüş ve üçyüz yıllık Ahemeni saltanatı bununla da sona ermişti.


Medya böylece fars zulmünden kurtulmuştu.Yani Makedoniyalı İskender verdiği sözünü yerine getirmişti.
Efsanede de en kötü zamanlarında Medeyaya bir tek Afina hükümdarı sahip çıkmıyor mu? ”Benim yanıma gel,hiç zaman seni düşmanlarına vermem” demiyor mu?

-------------


P. S.

Azizlerim, “Arqonavtlar” efsanesinin bu zamanaca kahramanlıklar efsanesi olarak gösterilmesinin benim bu araştırmamdan sonra ne kadar yanlış olduğunu anladınız herhalde. Bu efsane din konusunda beşeriyyeti kandıran yevreyler hakkında, din hırsızları hakkında efsaneymiş. Yevreylerin başına tarih boyunca gelen faciaların kökünde durmuş bir hadise hakkında efsanedir. Onlar Yafetoğlu olan hazret İbrahimi Samoğlu olarak kabül ettirmişler beşeriyyete, buna gore de Allahın lanetini kazanmışlar. İbrahim peyğamberin türk asıllı olduğunu güzel bildiklerinden peyğamberlerin her defa onun neslinden çıktığını görünce hepsinin katı düşmanı olmuşlar. Kıskanclık yüzünden. Niye birisi kendilerinden, Samoğullarından çıkmıyor diye.


Bak, “Arqonavtlar” efsanesi yevrey halkının tarih boyunca peyğamberler düşmanı olmalarının bu esas sebebini açıkladığı için muhteşem bir delildir beşeriyyete. Allahın seçtiği sevimli halkın yevrey halkı değil, türk halkı olduğunu gösterdiği için mükemmel bir efsanedir.
Tabii ki, aklı olan, anlamak isteğen insanlara.
Yani hiç akılla düşünmez misiniz?


( son )


Mirza Hacıyev. 2013.

 

SON EKLENENLER

Üye Girişi