Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

KAYIP GÜL ROMANININ ÖZETİ- SERDAR ÖZKAN

Serdar Özkan'ın Kayıp Gül adlı romanı yurtdışı ve yurtiçinde birçok başarı kazanmış, daha çok fabl tarzına yakın, şaşırtıcı bir sona sahip, klasikleşmiş eserlerle kıyaslanmış olan, günümüzün önemli eserlerindendir. Kırkı aşkın dile çevrildiğini ve Kanada, Çin, Japonya, Güney Kore, İtalya gibi çeşitli ülkelerde en çok satanlar listesine girdiğini söylersek, yazarın ilk romanı olmasına rağmen ne kadar çok yankı oluşturduğunu anlayabiliriz. Kayıp Gül yabancı medyada "Türklerin Küçük Prensi" olarak yer bulmuştur.

Kitap, zenginliğinden dolayısıyla okulda popülerleşmiş ve kendini bir marka gibi görerek, farkında olmadan asıl kişiliğinden uzaklaşmış olan Diana'nın, annesinin ölümünün ardından annesinin ona bıraktığı mektubu okumasıyla gelişen olayları ele alır. Diana babasının kendisi küçükken öldüğünü sandığı için babasının boşluğunu annesiyle doldurmuştur. Bu yüzden annesinin ölümüyle yıkılmış, aylarca toparlanamamıştır. Ancak kendine gelememesinin tek sebebi annesinin ölümü de değildir. Annesinin ölümünden sonra okuması adına bıraktığı mektupta, babasının aslında ölmediğini ve Diana'nın hiç bilmediği ikizi Mary'de yanında alıp götürdüğünü öğrenir. Mektuba göre, Mary yıllar sonra annelerine ulaşmış ve ona tam dört mektup göndererek, yanına gelmek istediğini belirtmiştir. Mary bu mektuplarda güllerle konuştuğuna değinmiştir. Bu da Diana'nın, Mary'in deli olduğunu düşünmesine neden olmuştur. Diğer bir yandan Mary, son mektubunda tuhaf Topkapı sarayının yakınlarında, küçük bir oteli olan Zeynep hanımı bulmaya gittiğini yazarak, annesinin endişelenmesine neden olmuştur. Şimdi annesi Diana'dan, kayıp ikizini bulmasını istiyordur.

Diana ise Mary'nin bir anne hırsızı olduğunu düşünmeden yapamıyordur. Üstelik Mary'i, annesinin son günlerini endişe içerisinde geçirmesine neden olduğu için suçlu buluyordur. Bu yüzden Mary'i arama gibi bir niyeti yoktur ancak annesinin son sözünü yerine getirmekte istiyordur. Diana artık o kadar kötüdür ki, doğum gününde onu dışarıya çıkartmak için gelen arkadaşlarını bile tersler. Günlerdir çıkmadığı evinden, sahilde bir yürüyüş yaparak kafasını dağıtmak için çıkar. Diana sahilde yürür iken bir falcı tarafından durdurulur ve falcı Diana'ya, aradığı şeyin önce deniz ötesinde bir yere gideceğini, sonra yakına geleceğini söyler. Aklı karışmasına rağmen Diana'nın kararı değişmemiştir. Aynı gece sahilin resmini çizen bir ressamla karşılaşır. Ressamın diğer resimlerinde de hep sahil vardır. Bunu garipseyen Diana ressam ile düşüncelerini paylaşır. Bu konuşma sonucunda Diana, ressamın aklına kazınmıştır.

Ressam Mathias planını aksatarak, sahilde Diana'yı beklemeye koyulur. Ancak Diana ile çok görüşme fırsatları olmaz. Ayaküstü yaptıkları konuşmalarında ise, Mathias bir türlü aklından çıkartamadığı Diana'da, aradığı ışığı göremediği için planı doğrultusunda oradan ayrılır. Diana ise bu süreç içerisinde ikizi Mary'i aramaya karar verir. Annesinin son isteğini yerine getirmek istiyordur.

Diana ilk uçakta Topkapı sarayının bulunduğu şehre, yani İstanbul'a gelir. Burada Zeynep Hanımı bularak, Mary'den bahseder. Zeynep Hanım, Mary'nin onu birkaç gün önce aradığını ve ziyarete geleceğini söyleyerek, otelinde Mary gelene kadar misafir olarak kalmasını teklif eder.

Diana ilk başta bu teklife "sizin misafirperverliğinize ihtiyacım yok" diyerek karşı çıksa da, daha sonradan otelde misafir olarak kalmayı kabul eder. Biraz daha oturup konuştuklarında, Diana mektupta bahsi geçen güllerle konuşma hadisesine değinir ve bununla ilgili düşüncelerinden söz eder. Bunun üzerine Zeynep Hanım, güllerle konuşmanın buna inanılmadığı sürece mümkün olmayacağına dair vurgular yaparak, Diana'nın aklını karıştırır. Artık iyice aklı karışan Diana, ani bir kararla Zeynep Hanımdan ona güllerle konuşmayı öğretmesini ister. Zeynep Hanım bunun zorlu bir süreç olduğunun altını çizse de, Diana kararlıdır. Güllerle konuşup, konuşamayacağını görmek ister.

Ancak güllerle konuşma eğitimi Diana'nın beklediğinden daha farklıdır. En başında Diana, sabahın köründe kalkmak zorunda kalacağını, buna rağmen bir dakika geç kaldığı için dersin erteleneceğini bilmiyordur. Güllerle konuşma matematiği yapacağını ya da, özenerek yaptığı saçlarını buz gibi suyla ıslamak zorunda kalacağını da bilmiyordur. Her şeye rağmen Diana, Zeynep Hanımın gül bahçesine girdiğinde büyülenmiştir. Rengârenk ve muntazam bir nizamla dizilmiş güller, bir opera sanatçısının yüksek notalara çıkan sesi kadar kusursuzdur. Ayrıca Diana'yı, Zeynep Hanımın seslendirmesiyle, güllerden dinlediği hikâyelerde çok etkilemiştir. Özellikle daha öncelerinde farklı yerlerde yetişmiş, ancak daha sonradan aynı saksıya ekilince, kökleri birbirine girmiş iki gülün konuşmaları, Diana'da derin düşüncelerin oluşmasına neden olmuştur. Bu iki gülden biri Artemis tapınağında yetişmiştir ve kendisini Artemis sanmaktadır. Diğeri ise Meryem Ana'da yetişmiştir. Bu iki gülün hikâyesiyle yazar, insanların arasında ki farklara rağmen bir arada yaşamaları gerektiğine vurgu yapmıştır.

Dersler bitmeden Zeynep Hanım bir telefon alır ve Mary'nin Amerika'ya gittiğini öğrenir. Mary'nin annelerinin vefatını hemen öğrenmesini istemeyen Diana, en kısa zamanda Türkiye'den ayrılarak evine geri döner. Ancak hiçbir şekilde Mary'e ulaşamaz. Aynı zamanda ressam Mathais'i de göremiyordur. Yeniden o üzüntü girdabına çekildiğini hisseden Diana, tamamen kendini sorguluyordur. Hiçbir zaman annesi gibi olamayacağını düşünerek hayıflanıyordur. Çünkü Diana, başkaları için kendi hayallerinden bile vazgeçmiş bir kızdır. Hayali öykü yazarı olmak iken, avukatlık okuyordur. Artık ne yapacağını bilemediği sırada Diana'ya İstanbul'dan bir kutu gelir. Bu kutuda Sokrates isimli siyah bir gül vardır. Kutuda ki notta ise, bu gülün Mary'nin konuşmayı en çok istediği gül olduğu yazmaktadır. Diana gülü camın kenarına koyar ve düşünmeye başlar. Okuduğu mektupta yer alan adresi hatırlayan Diana, o adresin aslında, annesinin önceden verdiği doğum günü hediyesi olan çerçeveyi işaret ettiğini anlar. Çerçevenin arkasını çevirdiğinde ise yeni bir mektup bulur.

Bu mektupta annesi Diana'ya olmak istediği kişi olması gerektiğini öğütlüyordur. Diana mektubu okuduktan sonra Mary'i bulmuştur. Mary en başından beri Diana'dan başkası değildir. Yalnızca Diana, gözlerin üzerinde olması için başkası olabilen birisi iken, Mary asıl Diana'dır.

Bunun üzerine Diana kendi yaşadıklarının hikâyesini yazmaya karar verir. Aslında finali, Diana'nın mektubu okumasıyla biten kitabın, son sözünde bundan bahsedilir. Diana bir gün sahile indiğinde, tamamı sahil resimlerinden oluşan bir sergi görür. Resimlerin ressam Mathais'in olduğunu hemen anlamıştır. Hızlıca Mathais'i bulduğunda, genç adamın bir alıcıyla konuştuğunu görür. Mathais en güzel tablosunu çizdiği yere geri dönmüş ve sergisini burada açmıştır.

Mathais en güzel eserini tam satacak iken, Diana'yı görür ve satmaktan vazgeçer. Çünkü ona göre, tamamlanmamış bir eser satılmaması gereken bir eserdir ve Diana'yı gördüğünde, aradığı o ışığı bulur ve eserini tamamlamadığına karar verir. Çünkü Mathais tüm sahil resimlerinde tek bir martı çizmiştir. Bu martı kendisini temsil ediyorken, Diana'yı gördüğünde ikinci martıyı çizmesi gerektiğini düşünmüştür.

Aynı şekilde Diana'nın hikâyesi de Mathais'i görene kadar tamamlanmamıştır. İki genç Diana'nın evine giderler. Mathais önüne oturduğu camdan dışarıyı izleyerek ikinci martıyı çizerken, Diana'da hikâyesinin sonunu yazıyordur. İki sanatçıda eserlerinin son noktasını koyarken, yazarımız Serdar Özkan birinci kitabı burada bitirir.

Bu kitap, okuduktan sonra vay be diyeceğiniz kitaplardan. Bir süre içinden çıkamayacağınız, okudukça okumak isteyeceğiniz bir kitap. Kitabın sonuna dek neler olabileceğini tahmin edemiyorsunuz. Siz iki kardeşin duygusal kavuşmasını beklerken, yazar size bir kişinin kendisiyle olan şaşırtıcı kavuşmasını sunuyor. İddiasını sonuna kadar ortaya koyuyor ve sizi şaşkına çeviriyor. Kapağını kapattığınız an kendinizle baş başa kalıyor ve kendinizi sorguluyorsunuz. İlk başta kurgu havada kalmış gibi geliyor ancak üzerine düşündüğünüz zaman ne kadar ince düşünüldüğünü anlıyorsunuz. Artı olarak güllerin anlattığı hikâyeler beni çok etkiledi kitabı okuduğumda. Mesela kokusunu kaybeden bir gül vardı. Bu gül, insanlar onun görüntüsünü beğensin diye kokusundan vazgeçmişti ve bunun farkında bile değildi. Oldukça derin ve anlamlı sözler barındırıyor. Belki de kitapta beni en çok etkileyen cümleler şunlardı;

"Bir dağ hayal et, zirvesindeki manzara çok güzel. Orada olmayı çok istiyorsun, ama zirveyi kendinden çok uzakta gördüğün için ümitsizliğe kapılıyorsun. Oraya nasıl olsa varamam deyip vazgeçiyorsun. Oysa zirveye varanların adımları seninkilerden büyük değildi. Ama onlar, o küçük adımları birbiri ardınca atmayı sürdürmüş kimselerdi. İmkânsızı gerçekleştiren mucizeler değil, sürekliliktir. Suya sarp kayaları deldiren de budur. Yirmi birinci yüzyıl insanlarına gülleri duyuranda..."

Bu kitap sanki bildiğimiz ama, kendimize söylemeye üşendiğimiz sözleri bize fısıldıyor. 500 sayfalık kitaplarda bulamadığımı şu 200 küsur sayfada buldum. Belki de kitapta eleştirebileceğim tek nokta, herkesin âlim gibi konuşmasıydı. Sıkacak kadar ağır sözler yoktu ancak insan düşününce, yahu bir yerde ki herkes âlim olur mu diyor.

Senagül YILDIZ
https://kitap.yazarokur.com/kayip-gul

 

Üye Girişi