Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

O KADINDI İŞTE! - ANTON ÇEHOV

Kızlar;

—Piotr İvanoviç, bize bir şeyler anlatsanız a! dediler.

Albay kır düşmüş bıyıklarını burdu, birkaç kez öksürdükten sonra anlatmaya başladı:

—1843 yılıydı. Alayımız Çenstohovo ilçesine yakın bir yerde karargâh kurmuştu. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, sevgili bayanlar, o yıl şiddetli bir kış vardı. Gün geçmezdi ki, nöbetçilerin burunları soğuktan donmasın ya da tipi yolları kapamasın. Ekim ayının sonlarında başlayan çatır çatır ayaz nisana kadar sürdü. Hemen şunu da belirteyim, ben şimdiki gibi yaşlı değildim, elimdeki zifirden kararmış şu çubuğa benzemiyordum. Yiğit, pembe yanaklı, yakışıklı bir asteğmeni gözünüzün önüne getirin, o bendim işte! Tavus kuşu gibi kurum kurum kurumlanır, sağa-sola para saçardım. Hele bıyık burmamı görseniz, bayılırdınız! Gururundan yanına varılmayan güzellerin uysal kuzulara dönmesi için gözümü şöyle bir süzmem, mahmuzlarımı şakırdatmam, bıyıklarımı burmam yeterdi. Genç bayanlar, örümcek sineklere nasıl düşkünse ben de öyle düşkündüm kadınlara. O zamanlar boynuma sarılan Lehli güzelleri, Yahudi dilberlerini saymaya kalksam, inanın bana, aritmetikteki sayılar yetmez... Bütün bunlara alay komutanının yaveri olduğumu, mazurka dansını çok iyi kıvırdığımı. Tanrım toprağını bol etsin, güzeller güzeli bir kadınla evli bulunduğumu da eklemeliyim. Hele haşarılıkta, türlü türlü yaramazlıklarda üstüme yoktu, ilçede bir aşk serüveni mi yaşanmış, bir Çıfıt’ın saçı mı yolunmuş, Lehli beylerden biri mi tokatlanmış; bunları yapanın asteğmen

Vıvertov’dan başkası olamayacağını herkes bilirdi.

Yaver olduğum için sık sık atıma atladığım gibi ilçeye giderdim. Yulaf, saman almak, ıskartaya çıkardığımız atları Yahudilere, Lehlilere satmak benim görevimdi. Ama daha çok, sevgili bayanlar, görevimi bahane edip Lehli kadınlarla buluşmaya ya da zengin toprak ağalarının evine kâğıt oynamaya giderdim... Hiç unutmam, bir noel gecesi gene böyle bir görevle Çenstohovo’nın köyü Şevelki’ye gönderilmiştim. Hava dayanılamayacak kadar soğuktu. Ayaz ortalığı kasıp kavuruyor, atlar soluk almakta güçlük çekiyordu. Yarım saat geçmeden sürücümle ikimiz buzdan sucuğa dönmüştük. Ayaz gene neyse, insan şöyle ya da böyle alışabilir, ama yarı yolda birdenbire tipi bastırmaz mı? Dört bir yanımızdan beyaz kefene sarılmış gibi sarıldık, sanki iblis sabah duasından önce bütün hıncıyla çullandı üzerimize. Kar bulutları çevremizde fır fır dönüyor, rüzgâr karısını elinden almışlar gibi uluyordu. Yol mol görünmez olmuştu. Arabacım, atlar, ben on dakika içerisinde birer kar topağına dönmüştük.

Arabacım;

—Beyim, yolumuzu kaybettik, dedi.

—Tüh, Allah cezanı versin! Aptal herif, sen ne işe yararsın? Dosdoğru git bari, önümüze belki bir ev filan çıkar.

Git babam git... Döndük dolaştık, en sonunda gece yarısına doğru atlarımız kendiliğinden bir konağın kapısına dayandı. Şimdiki gibi anımsarım, zengin bir Lehli olan kont Boyadlovski’nin eviydi burası. Doğrusunu söylemek gerekirse Lehliler ile Yahudiler benim için yemeğin sonunda verilen acılı salataya benzer, hiç sevmem onları. Ama haklarını yemeyelim. Lehliler çok konuksever insanlardır, kadınlarının ateşliliğine gelince, bu konuda üstlerine yoktur!
Bizi içeri aldılar... Kont Boyadlovski o sıralar Paris’te bulunduğu için çiftliğinin yöneticisi Kazimir Haptinski kabul etti bizi. Hiç unutmam, iki saat bile geçmeden yöneticinin karısıyla sıkı fıkı olmuştum. Karşılıklı kadeh tokuşturduk, iskambil oynadık. Oyunda beş altınını ütmüşüm, iyice kafayı bulunca yatmak için izin istedim. Onların kaldığı bölümde yer bulunmadığından bana kontun konağında bir oda hazırlamışlar.
Yönetici beni soğuk, karanlık salonun bitişiğindeki küçük odaya sokarak;

—Hortlaklardan korkmazsınız, değil mi? diye sordu.

—Yoksa burada hortlaklar mı var? dedim.

Bunları söylerken ayak seslerimiz, konuşmalarımız çın çın yankılanıyordu. Lehli güldü.

—Orasını bilmem, ama öyle sanıyorum ki, hortlakların, kötü ruhların barınması için en elverişli yerdir burası.

Adam akıllı içmiştim, zil-zurna sarhoştum, ama yöneticinin sözleri tepemden aşağı dökülen buzlu su gibi ayılttı beni. Kahrolası hortlaklar! Biriyle bile karşılaşmaktansa yüz Çerkez’in üzerime gelmesini yeğlerim. Ama çare yok, soyunup yattım... Odamdaki mum duvarları belli belirsiz aydınlatıyor. Duvarlarda ise gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz, kontun atalarının birbirinden korkunç resimleri, eski zaman silahları, av hayvanı boynuzları, akla-hayale sığmayacak şeyler asılı. Ortalıkta mezar sessizliği var; bitişik salondaki sıçan tıkırtıları ile kuruyan mobilyaların çıtırtısından başka bir şey işitilmiyor. Ama dışarıya kulak kabartınca kış-kıyamet yaşandığını anımsıyorsunuz. Rüzgâr uğulduyor, ağaçlar ağlaşarak, çığlık alarak yerlere kapanıyor, pencere pancurları mıdır, nedir, acı acı gıcırdayarak birbirine çarpıyor... Bütün bunlara başımın, başımla birlikle bütün dünyanın fır fır döndüğünü ekleyin. Gözlerimi kapayınca sanki karyolam ıssız konağı baştan başa dolaşıyor, ruhlarla birdirbir oynuyor gibime geliyor. Duyduğum korkuyu azaltmak için hemen mumu söndürdüm, çünkü boş odalar aydınlatıldığı zaman karanlıkları daha korkunç olur...

Albayı dinleyen üç kız anlatana daha çok sokularak gözlerini onun yüzüne diktiler.
Albay anlatmasını sürdürdü:

—İste böyle... Ben elimden geldiğince uyumaya çalışırken uyku benden kaçıyordu. Kâh pencereden hırsızların girdiğini sanıyor, kâh bir fısıltı duyar gibi oluyor, kâh birisinin omzuma dokunduğunu hissediyordum; kısacası, sinirleri gerilen bir insanın başına gelebilecek her türlü zırıltı geliyordu benim de başıma... Düşünebiliyor musunuz, bu şeytan kargaşası sırasında terlik şıpırtısına benzer bir sesi açıkça işittim, iyice kulak verdim... inanır mısınız, birisi kapıya yaklaşıyordu, bir-iki öksürdükten sonra tokmağı çevirdi. Yalağımdan doğrularak;

—Kim o? dedim.

Bir kadın sesi;

—Benim... Korkma! yanıtını verdi.

Kapıya doğru yürüdüm. Birkaç saniye içinde kuğu kuşunun tüylerini andıran yumuşak iki kadın eli değdi omuzlarıma. Hoş bir ezgi gibi bir kadın sesi;

—Seni seviyorum, yiğidim. Senden daha değerli hiçbir şey yok benim için, dedi.
Ilık soluğu yanağımı okşuyordu. Tipiyi de, ruhları da, bütün dünyayı da unutarak beline sarıldım. O ne incecik beldi, Tanrım! Doğa anamız böylesini ancak on yılda bir kez, o da ısmarlama üzerine özenerek yaratır. Hem yontulmuş gibi ince, hem ateş sıcaklığında, hem de çocuk soluğu gibi uçucu... Kendimi daha fazla tutamadım, kollarımın arasına aldım bu tatlı kadını. Dudaklarımız ateşli, uzun bir öpüşmeyle birleşti. Yeryüzünde bulunan bütün kadınlar adına yemin ederim ki, bu öpüşmeyi yaşadığım sürece unutmayacağım...
Albay sustu; yarım bardak su içtikten sonra, sesini alçaltarak konuşmasını sürdürdü:

—Ertesi sabah penceremden baktığımda tipinin iyice şiddetlenmiş olduğunu gördüm. Bu durumda kalkıp gidemezdik. Bütün gün yöneticinin evinde olurduk, iskambil oynadık, kafayı çektik. Akşamleyin gene ıssız konaktaydım, gene gecenin ortasında tanıdığım beli sarıyordum, işte böyle, bayanla sevişmek olmasaydı can sıkıntısından ölürdüm orada. Belki de ayyaşın biri olup çıkardım.

Albay yerinden kalktı, konuşmadan odada dolaşmaya başladı. Kızlardan biri beklemekten sıkılarak;

—Eee? Sonra! diye sordu.

—Hiç... Ertesi gün yola çıktım.

Kızlar çekine çekine;

—Peki, o kadın kimdi? diye sordular.

—Kim olduğu belli.

—Yok... Hiç de belli değil.

—Söyleyeyim öyleyse. Karımdı...

Kızlar arı sokmuş gibi yerlerinden fırladılar.

—Ya! Nasıl olur?

Albayın canı sıkılmış gibiydi. Omuz silkerek;

—Bunda anlaşılmayacak ne var? dedi. Her şey ortada değil mi? Şevelki’ye karımla birlikte gitmiştik, o bitişik salonda yatıyordu. Görüyorsunuz, gün gibi ortada!
Kızlar hayal kırıklığı içinde kollarını yana açtılar.

—Amma da yaptınız! Başlarken iyi başladınız ama sonu hiç de iyi bitmedi. Karısıymış! Kusura kalmayın, bu anlattıklarınız merak uyandırıcı, akla yatkın şeyler değil...

—Şaşılacak iş! Demek ki, siz onun nikâhlı karım değil de yabancı bir kadın olmasını isterdiniz? Ah, kızlar! Kızlar! Şimdi böyle düşünürseniz evlendikten sonra ne diyeceksiniz?
Kızlar utanarak sustular. Üçü de somurtup kaşlarını çattılar, hayal kırıklığı içinde yüksek sesle esnemeye başladılar. Akşam yemeğine oturduklarında iştahları kaçmıştı, sofrada ekmek içinden topak yaparak sessizce oturuyorlardı.
içlerinden biri artık dayanamadı.

—Hayır, buna... vicdansızlık denir! Sonu böyle biteceğine göre niçin kalktınız da böyle bir şey anlattınız? Neresi ilginç bunun? Basit bir olay!

İkincisi de;

—Çok heyecanlı başlamıştınız, ama sonunu getirmediniz, dedi. Düpedüz bizimle alay ettiniz!
Albay;

—Durun bakalım, şaka yaptım size. Kızmayın, güzel bayanlar, biraz şakalaşayım, dedim. Benim karım değildi, yöneticinin karısıydı o kadın.

—Gerçekten mi?

Kızlar birdenbire neşelendiler, gözleri parlamaya başladı... Albaya daha bir sokuldular; bir yandan kadehine şarap dolduruyor, bir yandan da soru üzerine soru soruyorlardı. Can sıkıntıları filan kalmadı, az sonra sofrada yemek de kalmadı, çünkü genç bayanların iyice iştahı açılmıştı.

Üye Girişi