Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

HAZIR YİYİCİLER - ANTON ÇEHOV

Yetmiş yaşlarında, yalnız yaşayan, çökkün bir ihtiyar olan, esnaf takımından Mihail Petrov Zotov sabahleyin gözlerini açtı. Soğuktan, yaşlılıktan dolayı tüm bedeninde bir kırıklık vardı. Odanın içi henüz karanlıktı, ancak kutsal tasvirin önündeki kandil de yanmıyordu. Perdeyi kaldırıp dışarıya baktı. Gökyüzünü kaplayan bulutlar beyazlıkla örtülmeye, hava ağarmaya yüz tuttuğuna göre sabahın en fazla beşi olmalıydı...

Zotov öksürdü, boğazım temizledi, soğuktan büzüşerek yatağından doğruldu. Çok eskiden kalma alışkanlığına uyarak tasvirin önünde durdu, uzun uzun dua etti. Ardı ardına sıraladığı duaların sonunda tanıdıklarının adlarını saydı. Aslında bunu da alışkanlık üzere yapıyordu, çünkü hangi adın kime ait olduğunu çoktan unutmuştu. Aynı alışkanlıkla odasını, aralığı süpürdü; kırmızı bakırdan, dört ayaklı küçük semaverini ateşledi. Zotov’un bu gibi alışkanlıkları olmasa yaşlılık günlerini neyle dolduracağını bilemezdi.

Semaverin tutuşması uzun sürdü, ama sonunda birden ateşlenerek titrek, tok bir uğultuyla uğuldamaya başladı.

—Uğulda, bakalım, dedi Zotov. Madem canın öyle istedi...

Tam o sırada geceleyin düşünde fırın gördüğünü anımsadı, fırın görmek iyi bir şeyin habercisi değildi. Düşler, alametler yaşlı adamı düşünmeye sevk eden tek nedenlerdi artık. Şimdi de öyle, semaverin niçin uğuldadığını, fırın görmenin ne gibi kötülükler getireceğini yorumlama işine verdi kendini. Ve düşün sonucunu almakta gecikmedi: Zotov çaydanlığı çalkalayıp çay koymak istediği zaman kutuda tek kırıntı kalmadığını gördü. Ağzına çavdar ekmeğinden bir parça atıp diliyle çevirerek;

—Yaşamak bir işkence! diye homurdandı. Köpek olmak bundan daha iyi! Çay da yok! Basit bir köylü olsam neyse, ama esnafım ben, kendi evim var! Yakışır mı?

Böyle homurdanıp kendi kendisiyle konuşarak eksi moda paltosunu giydi, ayaklarına bilmem hangi zamandan kalma hantal, bol lastiklerini geçirdi, avluya çıktı. Soğuk, sert, durgun bir hava vardı dışarda. Yaban otlarının kapladığı geniş avlu yere dökülen sarı yaprakların üzerine düşmüş çiğlerden ışıl ışıldı. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Yaşlı adam çarpık giriş merdiveninin bir basamağına oturdu, oturur oturmaz her sabah olan şey bir daha yinelendi: Kocamışlıktan tüyleri dökülüp sağ gözü kapanmış, siyah benekli, beyaz, iri bir zağar olan, Lıska adındaki köpeği yanına geldi. Ayakları toprağa değil de sıcak saca basıyor gibiydi: bitkin bedeni korkudan eğilip bükülerek, çekine çekine yaklaştı sahibine. Zotov onu fark etmemiş gibi yaptı, ama hayvan kuyruğunu sallayarak, gene öyle yan yan sokulup lastiklerini yalayınca öfkeyle ayaklarını yere vurdu.

—Çekil, git, geberesi! Tanrı cezanı versin, e mi?

Lıska yana çekildi, orada yere olurdu, tek gözünü sahibinin yüzüne dikti.

—Kahretsin sizi! Yetmiyormuş gibi bir de siz başıma belasınız!

Zotov böyle dedikten sonra yana kaykılmış çatısında otların bittiği ahıra baktı, orada kapıdan ufak bir at başı gözüküyordu. Sahibinin bakışından cesaret alan baş kıpırdandı, ahırdan dışarıya bütün bir gövde çıktı. Tıpkı köpek gibi o da kocamıştı; bacakları incecik, karnı içeri çökük, sırtının kemikleri çıkmış, ezik, ürkek, kül rengi bir hayvancağız... Ahırdan çıktıktan sonra kendinden utanmış gibi kararsızlık içinde dikildi.

—Tanrı canınızı almadı gitti! diye söylenmesini sürdürdü Zotov. Kahrolasılar, geberemediniz! -Öfkeli yüzü küçümseyen bir gülümsemeyle çarpıldı- Öyle ya sizin de karnınız acıkmıştır! Emredersiniz, derhal! Böyle has bir aygıra en iyisinden yulaf bulmalıyız! Bir dakika, yeminiz şimdi hazır! Ya değerli köpeğimizin canı ne ister? Kuru ekmek yemeyeceğinize göre sığır bifteği buyurmaz mısınız?

Öfkesi gitgide artan Zotov yarım saat kadar böyle homurdandı, sonra içinde kaynaşan kine dayanamayıp ayağa fırladı, lastiklerini yere vura vura, gene öyle homurdanarak avluda dolanmaya başladı.

—Sizi beslemek zorunda değilim, beleşçiler! Bedavadan yedirip içirecek milyonlarım yok benim! Kendim karnımı doyuramıyorum, boyu devrilesiler, sizlere nereden bulacağım? Ne gelir sağlıyorsunuz bana, ne neşe veriyorsunuz; bütün getirdiğiniz üzüntü; yıkıntı! Geberemediniz gitti! Nasıl yaratıklarsınız ki, ölüm bile almıyor sizi! Madem öyle, istediğiniz kadar yaşayın, ama sizi besleyecek değilim! Benden bu kadar! İstemiyorum artık!
Zotov böyle öfkeyle sövüp sayarken iki hayvanı onu dinliyordu. İki hazır yiyici yediklerinin başlarına kakıldığını anlıyorlar mıydı, orası belli değil, ama karınları daha bir içeri çekildi, bedenleri darlaştı, ezilip büzüldü, gözleri donuklaştı... Onların uysal duruşu daha çok zıvanadan çıkardı Zotov’u.

—Defolun! diye bağırdı içinden kabaran yeni bir öfkeyle. Defolun evimden! Gözüm görmesin ikinizi de! İşe yaramaz yaratıkları evimde tutacak değilim! Çıkın, gidin!

Avlu kapısına doğru yürüdü, kapıyı açtı, yerden bir sopa alarak hazır yiyicileri dışarıya dehledi. At başını salladı, kürek kemiklerini oynattı, kapıya doğru aksaya aksaya yürüdü; ardından da köpek... İkisi sokağa çıkınca yirmi adım kadar ilerlediler, çitin yanında durdular.

—Şimdi ha!., diye çıkıştı Zotov.

İki beleşçiyi evden kovması onu biraz rahatlatmıştı, avluyu süpürmeye koyuldu. Arada bir başını kaldırıp sokağa bakıyordu: iki hayvan oldukları yerde çakılmışlardı sanki gözlerini kapıdan ayırmıyorlardı.

Öfkesinin gitgide azaldığını hissederek;

—Ben olmadan yaşamaya çalışın! diye homurdandı Zotov. Biraz da başkası baksın size! Cimriyim ben, kinciyim, benimle yaşamak zor; gidin, başkasının evinde kalın!

İki hazır yiyicinin ezik duruşundan yeterince zevk alıp hıncını kustuktan sonra kapının dışına çıktı; yüzüne öfkeli bir görünüm vermeye çalışarak;

—Orada ne dikilip duruyorsunuz? diye bağırdı. Beklediğiniz biri mi var? Yolun ortasında durmuşsunuz, gelip geçene engel oluyorsunuz! Girin içeriye!

Bu arada sabah sisinin arasından güneş gözükmeye başlamıştı; yatay ışınlar otlardaki güz çiylerine yandan vuruyordu. Konuşmalar, ayak sesleri duyuldu. Zotov süpürgeyi yerine bıraktı, bakkallık yapmakta olan komşusu, aynı zamanda kirvesi Mark İvanıç’ın dükkânına yollandı. Oraya varınca açılır kapanır bir iskemleye oturdu, ağır ağır iç geçirdi, sakalını sıvazladı, havalardan söz açtı. İki kirve havalardan, kiliseye yeni gelen zangoca, ondan ilahicilere geçtiler; söyleşi uzadıkça uzadı. Söyleşi sırasında zamanın nasıl geçtiği belli olmuyordu. Bakkal çırağı çaydanlık dolusu kaynar su getirip iki ahbap çay içmeye koyulduklarında zaman daha hızlı geçmeye başladı. Zotov’un içi ısınmış, neşesi gelmişti. Altıncı bardağı bitirince parmaklarını tezgâha vurarak;

—Senden bir dileğim var, Mark İvanıç, dedi. Şey... nasıl desem... bugün de lütfedip bir çeyrek daha yulaf versen!

Mark İvanıç’ın arkasında oturduğu çay sandığının ardından derin bir iç çekme duyuldu.

—Lütfet bu sefer de, diye sürdürdü Zotov. Çay almayayım senden ama yulaf ver. İstemeye utanıyorum, yoksulluğumla başını çok ağrıttım, at bir şey yemedi.

Kirve;

—Vermesine veririm, bu bir şey değil, dedi, ancak sen bu kör olasıları niçin evinde tutuyorsun? Al bir işine yarasa gene iyi, ama insan bakmaya bile acır. Köpek dersen, iskelete dönmüş. Bunları boşu boşuna niçin besliyorsun?

—Beslemeyip de ne yapacağım?

—Ne yapacağını sen de biliyorsun. Hayvan derisi yüzen İgnat’a götür; olsun, bitsin! Çokları oraya götürmen gerekirdi. Onlar için tam yeridir.

—Dediğin doğru olmalı! Götürsek bari...

—Kendin yardımla yaşıyorsun, bir de hayvan beslemek neyine? Vereceğim yulafa acımam, kardeşim, ama nasıl desem... Her gün, her gün vermek, bu ne iştir? Yoksulluğunun bir yerde bileceğini bilsem! Ver, ver, bunun bir sonu olmalı, değil mi?

Bakkal içini çekli, kırmızı yüzünü sıvazladı.

—Senin de ölme zamanın geldi artık! dedi. Yaşayıp duruyorsun, niçin yaşadığını kendin de bilmiyorsun... Doğru söylüyorum. Madem Ulu Tanrım ölüm vermiyor, öyleyse sen de bir güçsüzler evine, yoksullar yurduna sığın.

—Niçin oralara gideyim ki? Yakınlarım ne güne duruyor? Kız torunum var.
Yeğeni Katerina’dan olma, torunu Glaşa’nın çiftlik evinde yaşadığını uzun uzun anlattı.

—Bana bakmak zorundadır. Evim kendisine kalacağına göre varsın baksın. En iyisi onun yanına giderim. Anlıyorsun değil mi, Glaşa, Kalya’nın, kardeşim Panteley’in üvey kızı Katerina’nın kızıdır... Evim ona kalacak... Bakar bana!

—İyi... İsa adına yardımlarla yaşayacağına çoktan onun yanına gitmeliydin.

—Giderim. Tanrım cezamı versin ki, giderim. Bakmak zorundadır.

Bir saat sonra iki kirve birer kadeh yuvarlayınca Zotov dükkânın ortasında ayakla heyecanla şunları söylüyordu:

—Çoktandır gitmeyi düşünüyordum zaten. Hemen bugün gideyim!

—Öyle, ya! Ortalıkta dolaşıp açlıktan sürüneceğine çiftlik evine çek git!

—Gideceğim işte! Varınca derim ki: Evim senindir, beni sayar, bakarsın... Bakmasın da göreyim! Bakmazsa ona ne ev veririm, ne torunum olarak kutsarım. Hadi, hoşça kal. İvanıç!
Zotov bir kadeh daha içti, yeni düşüncenin getirdiği heyecanla evinin yolunu tuttu... Votkadan dolayı iyice gevşemişti, başı da dönüyordu, ancak gidince yatmadı, giyeceklerini bir bohçaya doldurdu, dua etti, bastonunu aldı, yeniden yola koyuldu. Geriye dönüp bakmadan, homurdanarak, bastonunu taşlara vura vura bütün sokağı geçti; kırlara çıktı. Önünde, torununun çiftliğine kadar yürüyeceği on-on iki fersah yol vardı... Kurumuş yolda ilerliyor, sararan otları tembel tembel geveleyen kent sürüsüne bakıyor, yaşamında son anda yaptığı büyük değişikliği düşünüyordu, iki hazır yiyicisi de düşündükleri arasındaydı. Evden ayrılırken, istedikleri yere gitsinler diye avlu kapısını açık bırakmıştı.

Daha bir fersah bile ilerlememişti ki, arkasında birtakım ayak sesleri işitti. Geriye dönüp bakınca bir de ne görsün? Başlarını öne eğerek, kuyruklarını kısarak atı ile köpeği onu izlemiyorlar mı?

—Defolun, gelmeyin! diye bağırdı, elini salladı.

İki hayvan durdular; birbirlerine, ona baktılar. Zotov yürüdü, hayvanlar da onun ardından... Bunun üzerine adam durdu, düşünmeye başladı. Fazlaca tanımadığı Glaşa’ya bu yaratıklarla birlikte gidemezdi, geriye dönüp onları eve kapamak da istemiyordu, kapamak istese bile avlu kapısı o işe yaramazdı.

“Ahıra kapatsam acından geberirler.” dedi. “En iyisi İgnal’a götürmek.”
İgnat’ın kulübesi demiryolu engelinin yüz metre ilerisinde, otlağın içindeydi. Daha kesin kararını vermeyen, ne yapacağını da bilemeyen Zotov, İgnal’ın kulübesine doğru yürüdü. Başı dönüyor, gözlerinin önü kararıyordu...

Deri yüzücü İgnat’ın kulübesinin avlusunda olanları zar zor anımsıyor. Oraya vardıktan sonra en çok hatırında kalan, ağır deri kokusu ile İgnat’ın içtiği lahana çorbasının lezzetli buğusuydu. İgnat’ın onu iki saat bekletip bir şeyler hazırlamakla uzun uzun uğraşmasını, üstünü değiştirmesini, bir köylü karısıyla süblimeyle ilgili konuşmasını sanki düşünde görmüş gibi anımsıyor. Lağar atı tezgâh üstüne yatırıldıktan sonra duyduğu iki tok sesi de... Biri atın kafasına vurulmasından, öteki ise hayvanın tezgâhtan aşağı düşmesinden çıkan iki tok ses. Lıska arkadaşının öldürüldüğünü görünce çığlık atarak İlgnat’ın üstüne saldırdı, o zaman çığlığı bıçak gibi kesen üçüncü tok ses duyuldu. Hayvanlarının öldüğünü anlayan Zotov hem sersemleyerek, hem de sarhoşluktan tezgâha yaklaştı, alnını tahtanın üstüne koydu...
O günün akşamına değin gözleri bulanık bir perdeyle örtüldü sanki ellerini kaldırıp baktığında kendi parmaklarını göremiyordu.

Üye Girişi