Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ECZACININ KARISI - ANTON ÇEHOV

Eğri büğrü birkaç sokağın oluşturduğu B. kasabası derin bir uykuya dalmış. Hava kıpırtısız, derin bir sessizlik var. Yalnızca uzaklarda, çok uzaklarda, herhalde kasabanın dışında, bir köpek ince kısık sesiyle havlayıp duruyor. Ortalık neredeyse aydınlanmak üzere.
Kasabada herkes uykuda. Yalnız kasaba eczanesinin sahibi Çernomordik’in genç karışı uyumamış. Üç kere uyumak için yatağa girmiş, üçünde de uyku tutmamış gözünü. Pencereyi açmış, sırtında yalnız gömlek, dışarısını seyrediyor. Nedense canı sıkkın, sıcaktan bunalıyor, içinde bir hüzün var. İnsana ağlamak arzusu veren, nedeni belirsiz bir hüzün bu. Kadın gerçekten ağlamak istiyor, ama bir yumru gelip gelip boğazına düğümleniyor. Onun birkaç adım gerisinde kocası Çernomordik duvara yaslanmış, tatlı tatlı horlamakta. Obur bir pire adamın burnunun kemerine yapışmış, habire kanını emiyor. O, bunu hissetmiyor bile, hatta keyifle gülümsüyor. Çünkü düşünde bütün kasaba halkının öksürüğe tutulduğunu, öksürük şurubu almak için eczaneye akın ettiklerini görüyor. Top alsan, iğne batırsan, gıdıklasan derin uykusundan uyandıramazsın...

Eczane kasabanın ta kıyısında, onun için eczacının karısı uzaklara kadar her yeri görebiliyor. Önce gökyüzünün doğu kıyısı yavaş yavaş ağarıyor, sonra yangın kızıllığı vurmuşçasına kızıla boyanıyor. Uzaktaki fundalıktan ansızın kocaman, değirmi yüzlü ay yükseliyor. Ayın yüzü kıpkırmızıdır. (Fundalıktan çıkarken nedense utanmış gibidir.)
Gecenin sessizliğinde ansızın birtakım ayak patırtıları, mahmuz şakırtıları duyuluyor. Eczacının karısı “Herhalde subaylar emniyet amirinin evinden karargâha dönüyorlar.” diye düşünüyor. Biraz sonra sırtlarında beyaz subay ceketleriyle iki karaltı beliriyor. Birisi uzun boylu, şişman, öteki daha kısa boylu, zayıfça. Çil boyunca tembel tembel yürüyorlar, yüksek sesle bir şeyler konuşuyorlar. Eczanenin önüne gelince adımlarını yavaşlatıp pencereye bakmaya başlıyorlar.

Zayıfça olanı;
—Burnuma ilaç kokusu geliyor, diyor. Öyle ya, burası eczane. Nasıl unuturum, geçen hafta buradan hintyağı almıştım. Eczacı da ekşi suratlı bir herif, eşek çenesi gibi de kocaman bir çenesi var. Samson, Filistinlileri böyle bir çene kemiğiyle öldürmüştür herhalde.
Şişman subay kalın sesiyle;
—Evet, diyor, eczacı uyuyor. Eczacının karısı da uykudadır şimdi. Ah, Obtiosov, öyle güzel bir kadın ki, bilsen!
—Evet, görmüştüm, pek de hoşuma gitti. Doktor, ne dersiniz, o kadın böyle bir eşek çeneliyi sevebilir mi? Olur mu öyle şey? .....
Doktor eczacıya açıyormuş gibi içini çekerek;
—Yok, sevemez, dedi. Şimdi güzelimiz şu pencerenin arkasında uyuyordur. Opliosov, ha, bir düşünsen e! Sıcaktan kolunun birini yorganın üstüne atmıştır... Dudakları aralık... Bir bacağı yataktan sarkmış... Eczacı sahip olduğu hâzinenin farkında mı ki! Onun gözünde ha kezzap şişesi, ha güzel bir kadın, hepsi bir...
Subay duraklıyor.
—Doktor, diyor, isler misiniz, şuraya girip bir şeyler alalım? Belki eczacının karışımda görürüz.
—Tam zamanını buldun sen de! Olur mu yahu?
—Neden olmasın? Geceleyin de ilaç vermek zorundadır bunlar. Hadi, girelim!
—Peki, senin dediğin olsun, bakalım!

Eczacı kadın perdenin arkasına sinmiştir, gene de çıngırağın hışırtılı sesini duyuyor. Duvara yaslanarak tatlı tatlı horlayan kocasına bir göz allıktan sonra sırtına hırkasını alıyor, çıplak ayaklarına terliklerini geçirdikten sonra eczaneye koşuyor.
Camlı kapının arkasında iki karaltı gözükmekledir. Kadın lambanın fitilini açıyor, kapıya doğru yürüyor. Arlık ne can sıkıntısı kalmıştır, ne hüzün, ne ağlama isteği... Yüreği hızlı hızlı çarpmaktadır şimdi. Şişman doktor ile zayıf Obtiosov giriyorlar içeriye. Kadın onları dikkatle süzüyor. Koca göbekli doktor esmer, sakallı, hantal bir adamdır. En ufak hareketle ceketi patlayacakmış gibi geriliyor, yüzüne terler basıyor. Bıyıksız subay ise pembe yanaklarıyla tıpkı bir kadına benziyor, İngiliz kamçısı gibi bükülgen bir görünüşü vardır.
Eczacının karısı eliyle hırkasının göğsünü kapatarak;

—Bir şey mi istiyorsunuz, baylar? diyor.
—Şey... bize on beş kapiklik nane hapı.
Kadın hiç acele etmeden rafların birinden bir kavanoz indiriyor, eczacı terazisinde islenen kadar nane hapı tartıyor. O sırada iki müşteri yiyecekmiş gibi bakışlarını kadının sırlına dikiyorlar: Doklar doymuş bir kedi gibi gözlerini kısarak, teğmen ise obur bir kedi gibi kocaman kocaman açarak...
Doktor:
—Doğrusu, eczanede kadının çalıştığını ilk kez görüyorum, diyor.
Eczacının karısı Obtiosov’un al yanaklarına kaçamak bir bakış fırlatarak;
—Bunda şaşacak ne var? Kocamın yamağı olmadığı için ona ben yardım ediyorum, karşılığını veriyor.
—Demek, öyle... Eczaneniz de pek hoş bir yer, doğrusu. Ne çok şişe var! Bu zehir şişeleri arasında dolaşmaktan korkmuyor musunuz? Abovv!
Eczacının karısı nane haplarını bir kâğıda sarıp doktora veriyor. Obtiosov da ona beş rublelik kâğıt para uzatıyor. Bir dakika kadar sessizlik içinde geçiyor. Erkekler birbirine bakıp kapıya doğru bir adım alıyorlar, sonra durup bir daha bakışıyorlar.
Doktor;
—Bize on kapiklik karbonat verir misiniz? diyor.
Kadın önceki gibi gene tembel tembel elini rafa uzatıyor. O sırada Obtiosov parmaklarını kıpırdatarak;
—Siz de şöyle... İnsana canlılık veren, yani başka bir anlamda söylüyorum, bir şev var mı? diye soruyor. Soda filan olabilir.
—Vaar...
—Bin yaşayın! Siz kadın değil, bir meleksiniz! Üç sise verin bize!
Kadın çabuk çabuk karbonatı bir kâğıda sardıktan sonra kapının arkasında, karanlıkla gözden yitiyor. Doktor göz kırparak;

—Nefis bir parça! diyor. Böyle ananası Madera adasında arasanız bulamazsınız! Ama bir de şu horultuyu dinleyin! Eczacı beyefendi uyumak lütfunda bulunuyorlar.
Bir dakika sonra eczacının karısı geri dönüyor, tezgâhın üstüne beş şişe soda koyuyor. Bodruma gitmiş gelmiştir. O yüzden yanakları al aldır, biraz da heyecanlı...
Kadın soda şişelerini açarken tirbuşonu yere düşürünce Obtiosov;
—Sss! Yavaş! diyor. Yoksa kocanızı uyandıracaksınız.
—Ne yapalım, uyanırsa uyansın!
—Öyle tatlı uyuyor ki, yazık olur. Düşünde sizi görüyordur... Hadi, sağlığınıza!
Sodasından içen doktor geğirerek;
—Şu kocalar öyle can sıkıcı yaratıklar ki, durmadan uyusalar iyi ederlerdi, diyor. Ah, sodanın yanında bir de kırmızı şarap olsaydı!
Kadın gülümsüyor.
—Onu da nereden çıkardınız?
—Şimdi ne güzel giderdi! Yazık ki, eczanelerde içki satılmıyor. Ama durun, siz ilaç olarak şarap salıyorsunuz, değil mi? Vinum gallicum rubrum1 yok mu eczanenizde?
—Vaar.
—Tamam! Ondan verin bize. Hem de çabuk gelirin şu kahrolasıyı!
—Ne kadar isliyorsunuz?
—Quantum satis2 , Önce sodayla karıştırıp birer bardak verin. Ne diyorsun, Obtiosov? Önce sodayla, sonra perse3.
Doktor ile Obtiosov tezgâha yerleşiyorlar, şapkalarını çıkarıp içmeye başlıyorlar.
—Söylemek gerekirse berbat bir şarapmış bu! Vinum berbatisimum! Ancak şey... hanımefendinin huzurunda içilince kevser lezzetini alıyor. Biliyor musunuz, baştan çıkarıcısınız, bayan! İşte size, hayal öpücükleri benden!
Obtiosov da;
—Elinizi gerçekleri öpmek için neler vermezdim, diye söze katılıyor. Şerefim üzerine söylüyorum. Yaşamımı bile verirdim!
Eczacının karısı kıpkırmızı kesilip ciddi bir tavır takınıyor.
—Siz neler saçmalıyorsunuz?
Doktor onu kaşlarının altından, kurnaz kurnaz süzüyor.
—Siz de az cilveli değilsiniz, hani! Gözleriniz sürekli ateş ediyor. Bam-bum! Kullarım, siz kazandınız, biz de yenik düştük!
Kadın iki erkeğin gittikçe kızaran yüzlerine bakıyor, gevezeliklerini dinliyor, çok geçmeden kendisi de canlanıyor. Ah, ne güzel şeymiş neşelenmek! Onlarla konuşmak, gülmek, cilcilve yapmak daha çok hoşuna gidiyor. Hatla müşterilerin ısrarlarına dayanamayıp iki bardak şarap da o içiyor.
—Siz subaylar, diyor, sık sık kasabaya gelseniz! Burada can sıkıntısından başka bir şey yok. Bazı günler patlayacak duruma geliyorum.

Doktor sanki dehşete kapılmış gibi;
—Beni şimdi can evimden vurdunuz! diyor. Böyle bir ananas... doğanın mucizesi... taşranın bu ıssızlığında... İnsanın inanası gelmiyor! Hani Gribodeyov ne demiş: “Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde, Saralov’da!” Neyse, vakit epeyce geçti. Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum! Çok! Borcumuz nedir, güzel bayan?
Kadın gözlerini tavana dikiyor; uzun uzun düşündükten, dudaklarıyla birtakım hesaplar yaptıktan sonra;
—On iki ruble, kırk sekiz kapik, diyor.
Obtiosov cebinden kabarık bir cüzdan çıkarıyor, kadının islediği parayı sayıp veriyor. Ayrılmak üzere elini sıkarken de;
—Kocanız uyuyor, diye mırıldanıyor. Tatlı rüyalar dileyelim ona.
—Bırakın gene bu saçmaları!
—Saçmalık neresinde bunun? Tam tersine, hiç de saçma değil! Shakespeare nasıl söylemiş: “İnsan gençken gönlü de gençse mutludur!”
—Elimi bırakır mısınız?
Uzun ayrılış sözlerinden sonra eczacının karısının elini öpmeyi başaran iki müşteri kararsız kararsız, sanki bir şey unutup unutmadıklarını düşünüyormuş gibi duralayarak eczaneden çıkıyorlar. Kadın hızlı adımlarla yalak odasına koşuyor, pencerenin önüne oturuyor.
Doktor ile teğmenin, eczaneden çıktıktan sonra isteksiz isteksiz yirmi adım kadar ilerlediklerini, sonra durup bir şeyler fısıldaştıklarını görüyor. Neler fısıldaşıyorlar acaba? Yüreği, şakakları kül kül alıyor. Ama nedenini kendisi de bilmiyor. Dışardaki iki kişinin fısıldaşırken onun yazgısına karar verdikleri düşüncesiyle yürek atışları hızlanıyor.
Beş dakika sonra doktor ötekinden ayrılıp yoluna devam ediyor, teğmense geriye dönüyor. Geriye dönüyor ama ne yapacağına bir türlü karar veremiyor. Bir kapının önüne gelip dikiliyor, bir oradan uzaklaşıp dolaşmaya başlıyor. Sonunda çekine çekine çıngırağı çalıyor.
Kadın, ansızın kocasının şöyle seslendiğini duyuyor:

—Kim o? Birisi mi geldi'.’ Kapı çalınıyor, duymuyor musun? Ne biçim iştir bu?
Sonra kendisi kalkıp sabahlığını giyiyor; uyku sersemi, salına salına, terliklerini şıpırdatarak eczane bölmesine geçiyor. Kapıyı açarak;

—Bir şey mi istediniz? diye soruyor Obtiosov’a.
—Eee, bana on beş kapiklik nane hapı verir misiniz?
Eczacı hırıltılı sesler çıkararak, esneyerek, uyuklaya uyuklaya, dizini tezgâha vura vura rafa uzanıyor, kavanozu alıyor.
İki dakika sonra eczacının karısı Obtiosov’un eczaneden uzaklaştığını, birkaç adım allıktan sonra nane haplarını tozlu yola fırlattığını görüyor. O sırada doktor çıkıyor bir yerlerden, ikisi bir araya gelip elleriyle birtakım hareketler yapıyorlar, sonra sabah pusu içinde gözden yitiyorlar. Eczacının karısı yeniden yatmak için çabuk çabuk sabahlığını soyunan kocasına kinle bakıp;

—Ah, ne kadar mutsuzum! diyor. Ne kadar mutsuzum! Üstelik kimse bilmiyor!
Acı göz yaslarını tutamıyor arlık.
O böyle ağlayadursun, kocası yorganını başına çekerek;
—On beş kapiği tezgâhın üstünde unuttum, diyor. Lütfen al da kasaya koyuver.
Sonra derin bir uykuya dalıyor.

Üye Girişi