Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

MAHKÛM SAVCI - ANTON ÇEHOV

Eşekleri nasıl yüklerler bilmem hiç dikkat ettiniz mi? Zavallı hayvancıkların sırtına akla gelen ne var ne yok, ağırlığına ve hacmine bakmadan yığar da yığarlar. Mutfak eşyasından tutun da sandalyeler, halılar, yataklar, fıçılar, içi dolu çuvallara varıncaya kadar her şey... Hem de bunları öyle bir şekilde tepeleme yaparlar ki, bu şekilsiz dağ yığını altında zavallı hayvancıkların ayakları bile zor görünür. Khlamov mahkemesinin savcısı Aleksi Timofeyeviç Balbinksi de işte tıpkı aynı manzarayı gösteriyordu. Kampananın üçüncü defa çalmasıyla trende yer bulmak üzere pür telaş koşarken, baştan ayağa kadar eşya yüklü bir eşekten farkı yoktu. Teneke kutular, bavullar, içinde yiyecek bulunan sepetler, kocaman bir şişe, bir kadın mantosu ve daha Tanrı bilir neler! Terler kırmızı suratından buram buram akıyor, dizleri taşıdığı ağırlığın altında neredeyse çökecekmiş gibi oluyor ve çektiği eziyetin belirtileri gözlerinden okunuyordu. Karısı Nataşa Lvovna ise elinde güneş şemsiyesi arkasından geliyordu. Sarışın, çilli yüzlü ufacık tefecik bir kadındı. Yumru yumru çene kemikleri ve pörtlek gözleriyle tıpkı oltanın ucuna takılıp denizden yeni çıkmış turna balığına benziyordu.
Trenin içinde kompartıman kompartıman epeyi yürüdükten sonra en sonunda savcı, oturacak yer buldu. Taşıdığı eşyaları koltukların üzerine bıraktı. Alnında birikmiş terleri silerken de dışarıya doğru yöneldi.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu karısı.

“İstasyon büfesine gitmek istedim şekerim. Bir bardak votka içmek...”

“O çeşit fikirleri hemen aklından çıkar. Otur oturduğun yerde!”

Balbinski derinden bir göğüs geçirdi ve mahzun bir edayla yerine oturdu.

“Tut şu sepeti, içinde tabaklar var.”

Balbinski geniş sepeti aldı, kucağına yerleştirdi. Ve arzu dolu gözlerle kompartımanın penceresinden dışarı baktı.

Tren hareket etti.

Dördüncü durakta karısı onu sıcak su1   getirmesi için istasyona yolladı. Tam büfenin yanında arkadaşı Flyazkin’e, Plinsk mahkemesi baş hâkim yardımcısına rastladı. Aslında bu yolculuğu beraber yapmayı planlamışlardı.

Flyazkin, Balbinski’yi görür görmez müthiş bir öfkeyle üzerine yürüdü.

“Tanrı aşkına bu yaptığının manası ne?” İyice kızgın olduğu aşikârdı. “Senin bu yaptığına en azından kalleşlik derler! Anlaşmamıza göre aynı kompartımanda seyahat edecektik, üçüncü mevki kompartımanda ne halt ediyorsun? Hangi cehenneme üçüncü mevki bilet aldın? Yoksa paran falan mı yok be?”

Balbinski çaresizliğini belirtmek için iki elini de açtı ve gözlerini kırpıştırarak:
“Artık benim için hiçbir şey fark etmez!” diye mırıldandı. “Lokomotifin kömür kazanında dahi seyahat etsem umurumda değil. Bana öyle geliyor ki planlarımız tamamen suya düştü, hiç ümit kalmadı. Neredeyse kendimi trenin altına fırlatacağım geliyor! Ah, aziz arkadaşım; karımın elinden ne çektiğimi imkânı yok tahmin edemezsin. Bu kadar yıldır çektiğim eziyetten, sonra nasıl olup hâlâ sağ kalabildiğime ben bile şaşıyorum! Oh, Tanrım! Şu havaya bak! Nasıl şahane bir gün... Mis gibi hava... Her taraf açık, kırlık... Tabiat... Sakin ve mesut yaşamak için bütün şartlar mevcut. Sırf yabancı bir şehre gitme fikri beni kendimden geçirmeye yeterli gelmişti. Fakat bahtım kara benim! Bütün heveslerim kursağımda kaldı! Anlatayım da feleğin yaptığı kahpeliği sen de öğren: Sırf karımın elinden kurtulabilmek için bir yalan uydurayım dedim. Karaciğerim rahatsızlık veriyor diye bir yalan attım. Bu bahaneyle bir müddet için elinden kurtulurum zannettim. Biraz istirahat için başka bir şehre tatile giderim dedim. Bütün kış hürriyetime kavuşacağım bu günü hayal edip durmuştum. Gece gündüz rüyalarımda hep kendimi yalnız ve serbest görüp duruyordum. Ama bak şimdi ne oldu? Bütün ümitlerimi bağladığım bu yolculukta dahi kene gibi yakama yapıştı! Kandırmak için ne kadar dil döktüm bir bilsen fakat hepsi boşa gitti! ‘Ben de seninle beraber geliyorum; ne olursa olsun!’ deyip kestirip attı.,. Ve dediğini de yaptı. İkinci mevki seyahat edelim dedim. Dünyada imkânı yok! ‘Niçin fuzuli para sarf edecekmişiz’ diye tutturmaz mı? Akla gelen bütün sebepleri saydım: Bak fazlasıyla paramız var dedim; olmadı. Eğer üçüncü mevki seyahat edersek prestijimizden kaybederiz dedim olmadı, üçüncü mevki pis kokar, rahat edemeyiz dedim; o da olmadı. Kısacası ne dediysem nafile. Böylesine bir cimriye zor rastlanır! Hele bir de taşıdığımız eşyaları görsen. Sorarım sana; bu kadar eşya taşımanın ne lüzumu var yani, ha? Kutular, bavullar, sepetler, bohçalar, çantalar ve bir sürü lüzumsuz eşya! O kadar ki; kompartımanın içinde dört kişilik yer işgal ediyoruz. Biletçi ikide birde gelip, yeni binen yolculara yer açmamız için ihtar edip duruyor; yolcular bozulup, sayıp sövüyorlar! Ve o, hiç utanmadan hepsiyle ayrı ayrı hırlaşıp duruyor! Utancımdan yerin dibine geçiyorum! Sanki diken üstünde oturur gibi öyle huzursuzum ki; imkânı yok tahmin edemezsin! Ama elinden kurtulmanın da çaresi yok! Tanrı yardımcım olsun! Yanından bir adım dahi ayrılmama izin vermiyor. Yanı başında kuzu gibi oturmaya ve koskoca bir sepeti dizlerimin üstünde taşımaya da mecburum. Şimdi buraya da sıcak su almam için gönderdi. Şimdi Tanrı için söyle; bir savcıya elinde çaydanlıkla su taşımak yaraşır mı? Kim bilir, belki de şu anda trende bir zamanlar mahkemede huzuruma çıkmış davalılar, davacılar ve şahitler bile vardır. Bütün prestijim ayaklar altına alındı! Fakat bundan sonra aziz arkadaşım, bu bana esaslı bir ders olacak! Şahsi hürriyetin ne demek olduğunu şimdi iyi anlıyorum! Şu veya bu sebepten birisini mahkûm edip hapse yollarken insan pek farkında olmuyor. Ama şimdi çok iyi anlıyorum; artık ruhuma işledi... Hapis olmanın ne demek olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum! Ah, bir bilsen, hem de nasıl!”

“Hiç olmazsa kefaletle tahliye edilebilmeyi şu anda çok arzu ederdin herhâlde, değil mi!” diyerek Flyazkin alayımsı bir edayla sırıttı.

“Hem de zevkten göbek atardım! İnanır mısın hiç tereddüt etmeden 10.000 rubleyi gözden çıkarırdım. Neyse epey geciktim, acele dönmem lazım. Zira benimki Tanrı bilir sinir nöbetleri geçiriyordun Yine canıma okur!”

Verzbolova istasyonunda tren durunca, Flyazkin indi, uyuşmuş bacaklarını biraz açmak için platformda dolaşmaya başladı. Tam üçüncü mevki kompartımanlarının önünden geçiyordu ki; pencerelerin birinden Balbinski’nin uykulu suratı gözüne ilişti.

“Bir dakika dur.” diyerek savcı ona işaret etti. “Benimki hâlâ yatıyor henüz uyanmadı ve o uykuda olduğu müddetçe ben serbest sayılırım. Dışarıya çıkmam imkânsız ama pencereden konuşabiliriz. Hem şu sepeti de yere koyabilirim artık. Oh, yarabbi buna da şükür! Ha, şey! Sana söylemedim değil mi? Çok mesudum!” “Niçin?”

“İki kutumuzu ve bir bavulumuzu çaldılar; şimdi biraz hafifledik. Dün de bütün köfteleri börekleri yiyip bitirdik. Sırf yükte hafifleyelim diye ben normalden daha fazla yedim! İçerdeki havayı bir bilsen! Pis kokudan burnun düşer. Pöh! Bu bir yolculuk değil başlı başına bir işkence!” Lafının burasında savcı başını çevirdi uyuyan karısına doğru kızgın nazarlarla baktı: “Benim dırdır çenelim!” diye fısıldadı. “Ah, sen ne zalimsin! Şansım yardım edip de bir gün senin elinden kurtulmaya muvaffak olacak mıyım ben? İnanır mısın Flyazkin, bazı zamanlar gözlerimi kapayıp hayal ediyorum... Ne mi hayal ediyorum? Gün olur devran olur ve bir gün elime sanık olarak düşerse diyorum, hiç tereddütsüz ağır hapis cezasına çarptırır, işçi kampına yollardım. Aman sus uyanıyor, hişşşt!”

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir zamanda, hemen suratına masum bir ifade takınıp, yerden sepeti aldığı gibi dizlerinin üstüne yerleştirdi ve sus pus olup kaldı.
Tren Eidkunen’de durduğunda yine sıcak su doldurmaya giderken bayağı neşeli gözüküyordu:

“İki kutu daha çalındı!” diye sevinçle arkadaşı Flyazkin’e sırrını söyledi. “Ve bütün sarmaları, dolmaları da yiyip bitirdik. Bu demektir ki bir o kadar daha hafifledik!”

Tren Königsberg’e varır varmaz kendisini Flyazkin’in koltuğuna attı.

Koltuğa gömülür gömülmez de kahkahayı bastı:

“Aziz arkadaşım! Flyazkin! Müsaade et de seni şöyle bir kucaklayayım! O kadar mutluyum ki; korkunç derecede mutlu! Hürüm artık anlıyor musun? Hür! Karım bırakıp kaçtı!”
“Kaçtı demekle ne demek istiyorsun?”

“Geceleyin kompartımanı terk etti ve bir daha geri dönmedi! Beni bırakıp kaçtı veya trenin altına düştü veyahut da istasyonun birinde inip treni kaçırdı. Her neyse: Mühim olan, kayboldu ya sen ona bak! Oh, benim meleğim!”

“Ama dinle!” diyerek Flyazkin lafı kesti. Durumdan endişelendiği, takındığı tavırdan belliydi. “Bu durumda bir telgraf çekmen lazım.”

“Tanrı göstermesin! Hürriyetime kavuştuğum için o kadar mesudum ki; nasıl tarif edeceğimi bile bilmiyorum! Hadi istasyona çıkalım da şöyle biraz dolaşalım. Ve serbestçe nefes alalım!”
İki arkadaş dışarı çıktı ve başladılar platformda bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye. Her nefes alışta savcı sevinçle haykırıyordu. “Oh, ne güzel! Serbestçe nefes alabilmek! Hayatları boyunca böyle hür yaşayabilen insanlar gerçekten var mı? Biliyor musun kardeşim?” Ani bir karara vardığı aşikârdı: “Hemen senin kompartımana taşınayım, iki bekâr, şöyle gerine gerine serbestçe otururuz.” Ve böyle dedikten hemen sonra da eşyalarını toplamak üzere paldır küldür kompartımana doğru koştu.

Birkaç dakika geçmeden de döndü. Ama suratında az önceki sevincinden iz bile kalmamıştı. Dilini yutmuş gibi bir hâli vardı. Soluk bir benizle, elinde bakır çaydanlık taşıyordu. Hafifçe ayaklarını sürüyerek ye bir eliyle de kalbini tutarak geldi, Flyazkin’in önünde durdu.
“Geri mi döndü, yoksa?” diye sordu Flyazkin. Arkadaşının merak dolu gözlerine çaresiz nazarlarla bakan savcı zorla konuşabildi:

“Meğerse dün gece yanlışlıkla başka bir kompartımana girmiş. Sabah olunca da farkına varıp geri gelmiş, işte bütün olanlar bu, kardeşim!”

Savcı sanki hayatı mahvolmuş bir adamın çaresizliği ve ümitsizliği içinde arkadaşının önünde durup kalmıştı. Gözleri dolu doluydu. Bir an öyle sessiz kaldılar.

“Bak, dinle beni arkadaşım!” diyerek Flyazkin elini dostça savcının omzuna koydu ve: “Eğer ben senin yerinde olsaydım; bırakıp kaçardım...” dedi.

“Ne demek istiyorsun?”

“Bırak kaç, hepsi bu kadar; yoksa böyle yavaş yavaş mahvolup gideceksin. Şu yüzünün hâlini bir görsen!”

“Bırakıp kaç... bırakıp kaç!..” Savcı kendi kendine bir taraftan mırıldanıyor bir taraftan da düşünüyordu. “İyi bir fikir! Pekâlâ öyleyse; sana ne yapacağımı söyleyeyim arkadaşım: Bir dahaki durakta yanlış bir kompartımana ben gireceğim. Ve ondan sonra, pırr! Her şey olup bittikten sonra ben de ona yanlışlık yaptığımı söylerim, tamam mı? Hadi öyleyse şimdilik eyvallah... Paris’te görüşürüz!”


1. Ruslar, çok çay içtiklerinden (bilhassa semaver çayı) istasyonlarda bile bedava kaynar su veren beylik ocaklar kurmuşlardır.

Üye Girişi