Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

KÖTÜ KADER - ANTON ÇEHOV

Noter Lubyantsev’in yirmi beş yaşındaki genç ve güzel karısı Sophia Petrovna ormandan geçen dar yolda, kapı komşusu avukat İlyin ile birlikte ağır ağır yürümekteydi. Vakit öğleden sonra dört civarındaydı. Pamuk yığınına benzer küme küme olmuş bulutlar göğü kaplamış, gök mavi yüzünü bunların arasından arada bir zorla gösterebilmekteydi. Bulutlar sanki uzun çam ağaçlarının tepesine takılıp kalmış gibi hareketsizdiler.

Yürüdükleri dar yolu, ileride alçak bir tren yolu köprüsü kesmekte ve köprünün üstünde bir nöbetçi asker, sebebi nedendir bilinmez, bir aşağı bir yukarı marş edip duruyordu. Tam köprünün arkasında da beyaza boyalı, altı kubbeli ve tavanları pas tutmuş bir kilise vardı.
“Sizinle burada buluşacağımı tahmin etmemiştim.” dedi Bayan Lubyantsev, bir taraftan da güneş şemsiyesinin ucuyla yerdeki solmuş yapraklan eşeledi. “Fakat buluştuğumuza şu anda memnunum. Sizinle son bir defa daha ciddi olarak konuşmam lazım. Rica ediyorum İlyin Bey, eğer hakikaten beni seviyor ve hürmet ediyorsanız vazgeçin artık beni takip etmekten! Tıpkı bir gölge gibi peşimden ayrılmıyorsunuz ve her gördüğünüz yerde de öyle acayip bir şekilde yüzüme bakıyorsunuz ki, emin olun hiç de hoş değil. Bıkıp usanmadan beni sevdiğinizi tekrar edip duruyorsunuz. Bir taraftan da gönderdiğiniz mektuplar... Ne yapacağımı şaşırdım... Ve böyle daha ne kadar devam etmeye niyetli olduğunuzu da bilmiyorum. Vallahi, artık bu işin sonunun neye varacağını Tanrı bilir!”

İlyiriden çıt çıkmıyordu. Bayan Lubyantsev birkaç adım yürüdükten sonra tekrar başladı:
“Ve sizdeki bu ani değişiklik son iki veya üç hafta içinde oldu. Birbirimizi beş senedir tanıdıktan sonra bu hareketinize şaşırmamak emin olun elde değil, beyefendi!”
Bayan Lubyantsev, yanında yürümekte olan avukata yan gözle acele bir bakış fırlattı. Avukat, gözlerini kısmış, kirpiklerini kırpmadan gökteki pamuk yığınını andıran bulutları seyrediyordu. Yüzünde, derin bir ıstırap içinde olup da bir sürü saçma sapan şeyi dinlemek zorunda kalmış bir adamın öfkeli ifadesi vardı.

“Vaziyeti görüp, anlayış göstermediğinize de ayrıca hayret ediyorum.” Omuzlarını silkerek, Bayan Lubyantsev devam etti: “Oynadığınız oyunun hiç de hoş bir oyun olmadığını fark etmiyor musunuz? Ben evli bir kadınım. Kocamı hem seviyorum hem de sayıyorum. Bir de kızım var. Bütün bunlar size bir mana ifade etmiyor mu? Hem eski bir komşu olarak, benim aile konusu hakkındaki fikirlerimi pekâlâ biliyorsunuz. Bence aile demek, genel olarak cemiyetin temel taşı demektir.”

İlyin sinirli sinirli öksürerek boğazını temizledi. Derinden bir iç geçirdi ve: “Cemiyetin temel taşı aileymiş!” diye mırıldandı. “Aman Tanrı!”

“Evet! Ben kocamı seviyorum ve ona hürmetim var. Ailemin huzuru benim için çok kıymetlidir, kocam Andrey’in veya kızımın bedbahtlıklarına sebep olmaktansa öldürülmeyi tercih ederim. Onun için Tanrı aşkına yalvarıyorum, bırakın peşimi! Tekrar eskisi gibi sadece iyi arkadaş, iyi komşu olarak kalalım. Böyle iç geçirmeleri, sızlanıp mızlanmaları da terk edin. Hiç yakışmıyor size, tamam artık, her şeyi konuşup anlaştık değil mi? Bir tek laf dahi etmeyin bu konuda! Başka bir şeyden bahsedelim.”

Bayan Lubyantsev, yan gözle İlyin’e acele bir bakış daha fırlattı. İlyin hâlâ göğü seyrediyordu. Suratı sapsarı kesilmişti. Öfkeli öfkeli titreyen dudaklarını ısırmakta, sinirlerine zor hâkim olmaktaydı. Bayan Lubyantsev onun neden böyle kızgın ve küskün olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Fakat öyle mahzun duruşu da içine dokundu.

“Kızma bana!” dedi şefkat dolu bir sesle. “Hadi arkadaş olalım. Tamam mı? Bak ben elimi uzatıyorum.”

İlyin onun küçücük tombul elini iki elinin arasına aldı ve yavaşça dudaklarına doğru kaydırdı.
“Ben küçük bir okul çocuğu değilim. Sevdiğim kadınla sadece arkadaş olarak kalmak hiç de enteresan bir fikir değil.”

“Hiç laf istemem. Demin bunları konuşup anlaştık. Hadi şuradaki sıraya oturalım.”
Yeniden huzura kavuşmuş olmanın verdiği tatlı heyecan Bayan Lubyantsev’in göğsünü doldurdu.

Söylenmesi en zor, en nazik şeyleri söyleyebilmiş ve böylece tatsızlık yaratan bir problemi halletmişti. Artık şöyle derinden bir nefes alabilir ve hiç çekinmeden İlyin’in yüzüne dosdoğru bakabilirdi. Baktı. Baktı ve kendisine âşık olmuş bir erkeğe karşı bir kadının duyacağı egoist bir gururla bütün vücudunun tatlı bir heyecanla ürperdiğini hissetti. Şu dev gibi kuvvetli adamın, öfkeli erkek yüzüyle, kocaman siyah sakalıyla, hem de zeki ve yüksek tahsilli bir adamın ki söylediklerine göre son derece kabiliyetliymiş, başını önüne eğerek uslu uslu yanı başında oturuyor olması ona sonsuz bir gurur veriyordu. İki veya üç dakika ikisinden de çıt çıkmadı.

“Hiçbir şey halledilmiş ve hiçbir şey karara bağlanmış değil.” diyerek ¡İyin söze başladı. “Tutmuş bana basmakalıp laflar söylüyorsun: ‘Ben kocamı sever ve sayarım... Aile cemiyetin temel taşıdır...’ Bütün bunları ben de biliyorum. Ve istersen ben daha fazlasını da söyleyebilirim. Bütün şerefim ve samimiyetimle itiraf ediyorum ki; benim yaptığım ahlaksızca bir iş, suç sayılacak bir davranış. Daha ne söylememi istiyorsun? Bilinen şeyleri tekrar etmekte ne fayda var? Lafla peynir gemisi yürümez derler, bu çok doğru. Onun için sen, bana lafı bırak da ne yapmam gerektiğini söyle.”

“Daha demin söyledim ya: Bırakıp başka tarafa git!” “Gittim, gittim sen de çok iyi biliyorsun gittiğimi. Tam beş defa terk edip gittim ve yarı yoldan tekrar dönüp geldim! Aldığım tren biletlerini de istersen gösterebilirim. Hepsini saklıyorum. Senden kaçacak kuvveti kendimde bulamıyorum. Çok denedim. Elimden gelen bütün gayretle denedim ama hangi cehenneme faydası oldu? Eğer zayıfsam, yufka yürekliysem, irade kuvvetim yoksa kabahat benim mi? Tabiatla nasıl mücadele edebilirim?

Anlamıyor musun? Elimde değil! Ben senden kaçmaya çabalasam bile, gizli bir el paltomun kuyruğuna yapışıp bırakmıyor. Ne iğrenç, ne aşağılık bir zayıflık!”

İlyin kıpkırmızı kesilmiş bir hâlde, yerinden kalktı ve sıranın önünde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı.

“Bu durum beni çılgına çeviriyor!” diye, yumruklarını sıkarak mırıldandı. “Kendimden nefret ediyorum! Yarabbi şu hâlime bak! Tıpkı zamparalık yapmaya çıkmış bir genç gibi başka bir adamın karısının peşinden koşuyorum, budalaca mektuplar yazıyorum, hakarete uğramama sebep oluyorum, ne iğrenç!”

İlyin başını iki eliyle sıkıştırıp, homurdanarak tekrar yerine oturdu.

“Ve bir de senin şu samimiyetsizliğin yok mu ya!” diye acı acı yakındı. “Mademki benim böyle tatsız bir oyun oynamamdan hoşnut değildin, peki öyleyse niye buraya geldin? Seni buraya getiren sebep ne? Ben mektuplarımda senden kısacık bir cevap istedim; ya evet de ya da hayır! Ama sen dobra dobra cevap vereceğine, her gün ‘kazara’ bana rastlamış gibi planlar icat ederek ve her görüşünde basmakalıp laflar söyleyerek gönül eğlendiriyorsun!”


Bayan Lubyantsev’in yanakları al al oldu. Aniden korkuya kapıldığı belli oluyordu. Sanki bir yabancı erkek tarafından çıplak görülmüş namuslu bir kadın gibi telaşa düştü:
“Demek ki benim de oyun oynadığımdan şüphe ediyorsun?” diye söylendi. “Ben sana daha evvelden de dosdoğru bir cevap vermiştim; işte bugün aynı cevabı yine verdim.”
“Ama böyle bir durumda verilmiş bir cevaba kimin ihtiyacı var ki? Eğer başlangıçta, bırak peşimi deseydin, şimdiye kadar çoktan buraları terk etmiştim! Ama sen bana öyle bir şey demedin, dedin mi? Sen bana hiçbir zaman dosdoğru bir cevap vermedin. Garip bir kararsızlık bence! Gerçek şu ki: ya sen benimle oyun oynuyorsun, ya da...”

İlyin sözünü bitirmedi, başını iki elinin arasına bıraktı. Bayan Lubyantsev, işin başlangıcında nasıl davrandığını hatırlamaya çalıştı. İlyin’in niyetlerine karşı yalnız lafta değil, hareketleriyle ve en derin düşünceleriyle de daima karşı koyduğunu hatırladı. Fakat aynı zamanda avukatın sözlerinde bir damlacık olsun hakikat payı olduğuna dair de bir his uyandı içinde. Ama bu hakikatin ne olduğunu ve sebebini, kafasını yormasına rağmen bir türlü bulup çıkaramadı. Dolayısıyla İlyin’in şikâyetlerine verecek cevap da bulamadı. Fakat susmak da acayip kaçacağından, omuzlarını silkerek konuştu:

“Yaa, demek kabahat bende, öyle mi?”

“Samimiyetsizliğin yüzünden seni suçlu bulmuyorum.” diyerek İlyin derin bir iç geçirdi. “Kusura bakma, ağzımdan kaçtı. Samimiyetsiz oluşun gayet tabii. Bir insandan bekleyebileceğimiz bir şey bu. Eğer bütün insanlar bir araya gelip aniden samimi olmaya karar verselerdi, dünyada her şey altüst olurdu.”

Bayan Lubyantsev, filozofik bir tartışmaya katılacak havada değildi. Ama bir taraftan da konunun değişmiş olmasından memnuniyet duymuştu.
“Niçin öyle olurdu?” diye sordu.

“Çünkü sadece yabani insanlar ve hayvanlar samimidir. Medeniyet denilen şey, hayata kadınların namuslu olması ve buna benzer bir sürü lüks kaideleri getirdikten sonra samimiyetin cemiyette yeri kalmadı.”

İlyin elindeki sopayı hızla toprağa vurdu. Bayan Lubyantsev söylenenlerden pek fazla bir şey anlamadan dinliyordu. Ama konuşmadan hoşlandığı da belliydi. Böyle doğuştan kabiliyetli bir adamla “entelektüel” şeyler hakkında konuşmak, onun gibi basit bir kadın için başlı başına bir şeref sayılırdı. Hele bilhassa onun solgun fakat sert erkek çehresini seyretmek ayrıca bir zevk veriyordu. Belki anlatılanlardan fazla bir şey anlamıyordu ama büyük problemlerle uğraşıp onları çözen, hiç tereddütsüz neticeler çıkaran modern bir erkeğin harikulade cesaretini fark etmekteydi.

Hayran hayran onu seyrettiğini aniden fark edince irkildi.

“Kusura bakmayın ama...” diyerek aceleci bir tavırla söze başladı, “Ben sizin neden samimiyetsizlikten bahsettiğinizi bir türlü anlamıyorum, isterseniz size ricamı tekrar edeyim; iyi ve anlayışlı bir arkadaş olarak kalın ve beni de huzur içinde bırakın! Bunu sizden bütün samimiyetimle istiyorum.”

“Pekâlâ, bir müddet daha mücadele etmeye çalışacağım.” İlyin göğüs geçirerek cevap verdi. “Elimden geleni yapacağım. Fakat bir sonuç elde edeceğimi de pek zannetmiyorum. Ya düşüne düşüne bir gün beynim çatlayacak yahut da budalaca bir çareye başvurup kendimi içkiye vereceğim. Başıma gelecekleri çekmeye mecburum. Her şeyin bir haddi olduğu gibi tabiatla dövüşmenin de bir haddi vardır. Şimdi sorarım sana: Bir insan deli olmamak için nasıl mücadele edebilir? Eğer haddinden fazla içki içmişseniz sarhoş olup heyecanlanmanızın önüne nasıl geçebilirsiniz? Eğer senin hayalin beynimin içine çizilmişse gece gündüz gözlerimin önünden gitmiyorsa tıpkı şu çam ağaçları gibi tam karşımda dikilip kalmışsa benim elimden ne gelir? Hadi, söyleyin bana kendimi şu rezil ve bedbaht durumdan kurtarmak için nasıl bir çareye başvurmam lazım? Sanki düşüncelerim, arzularım, rüyalarım bana ait değilmiş de içime girip yerleşmiş bir şeytanın marifetleriymiş gibiyse suç benim mi? Seni seviyorum! Seni o kadar seviyorum ki; artık tamamıyla raydan çıktım, işimi gücümü arkadaşlarımı bir tarafa fırlattım, Tanrı’mı unuttum. Hayatımda asla böylesine âşık olmamıştım!”

Aralarında konuşmanın böyle birdenbire ateşleneceğini hiç hesaba katmamış olan Bayan Lubyantsev, korkuyla geri çekildi ve İlyinin yüzüne endişeyle baktı. Onun gözlerinde yaşların belirdiğini, dudaklarının titrediğini, bir çeşit aç kalmış bir insanın yüzündeki yalvaran bakışlarla baktığını gördü.

“Seni seviyorum!” diye fısıldayarak gözlerini onun kocaman olmuş gözlerine, yaklaştırdı. “O kadar güzelsin ki! Hayatımın sonuna kadar şuracıkta oturup senin güzel gözlerini doya doya seyretmeye, ıstıraptan kahrolmaya razı olurdum! Fakat sakın ne olur hiçbir şey söyleme. Yalvarırım sana!”

Bayan Lubyantsev, sanki beklenmedik bir sürprizle karşılaşmış gibi başladı çabucak bir şeyler düşünüp, İlyin’i susturacak bir laf aramaya:

“Öyleyse ben terk edip gideceğim.” diyerek kararını açıkladı. Fakat ayağa kalkmak için kıpırdamaya dahi vakit bulamadan, İlyin diz çökerek ayaklarına kapandı. Bacaklarını kucakladı ve başladı kendinden geçmiş baygın baygın yüzünü seyrederek ateşli ateşli konuşup yalvarmaya. Aniden karşılaştığı bu coşkun tezahürle hem başı dönmüş hem de o kadar korkmuştu ki, İlyin’in söylediklerini duymuyordu bile. Tehlikenin gelip kapıya dayandığı şu anda o, bacaklarının İlyin’in kolları arasında tatlı bir ihtirasla sıkılışından sanki ılık bir banyodaymış gibi baygın bir heyecan duyuyordu. Ve bu heyecanın günahkâr bir mana taşıdığından da haberdardı. Namuslu bir kadın olarak böyle bir duruma razı olmaması, reddetmesi icap ederken, hayatta hiçbir şeye önem vermeyen bir sarhoş gibi zayıf, beceriksiz davranışına, karşı koymayışına son derece kızıyordu. Ve içinin derinliklerinden gelen bir ses âdeta hakaret edercesine bas bas bağırıyordu: “Niçin bırakıp gitmiyorsun? Kaçıp gitsene! Demek ki sen de bu kadarlık malmışsın!”

İlyin’in sülük gibi yapıştığı elini neden derhâl itmediğini, başkaları tarafından görünüp görünmediklerinden emin olmak için telaşlı telaşlı bir sağına bir soluna neden baktığını bir türlü anlayamıyor, bütün bunları açıklayacak mantıklı bir izah yolu bulamıyordu. Bulutlar ve çam ağaçları hareketsiz onları seyrediyor, tıpkı rüşvet aldığı için gördüğü yaramazlığı okul müdürüne rapor etmeyen sınıf başkanına benziyordu. Köprünün üstünde nöbetçi asker de direk gibi durmuş onları seyrediyordu.

“Varsın, seyretsin.” diye düşündü Bayan Lubyantsev.

“Fakat fakat söyler misiniz...” diyerek çaresiz bir sesle en nihayet konuştu. “Bunun sonu neye varacak? Bundan sonra ne olacak?”

İlyin bu tatsız sualleri bir tarafa itercesine:

“Bilmiyorum, bilmiyorum!..” diye fısıldadı.

Uzaktan kulakları tırmalayıcı keskin bir tren düdüğü sesi işitildi. Her gün duyduğu bu soğuk, manasız ses Bayan Lubyantsev’i harekete geçirdi.

“Kusura bakmayın gitmem lazım şimdi.” dedi ve çabucak ayağa kalktı. “Tren geliyor... Andrey bu trendedir. Gelir gelmez akşam yemeğini ister.”

Bayan Lubyantsev, alev alev olmuş yüzünü köprünün olduğu tarafa çevirdi. Evvela lokomotif geldi geçti, arkasından vagonlar. Fakat bu şehirden gelen yolcu treni değildi. Yük treniydi. Clpuzun bir sıra teşkil eden, arka arkaya dizilmiş vagonlar tıpkı bir insanın hayatındaki günler gibi birer birer gelip geçtiler. Sanki bir türlü bitip tükenmeyeceklermiş gibi.

Fakat en nihayet trenin sonu geldi ve en son vagon da yeşil ufukta kaybolup gitti. Bayan Lubyantsev dönüp İlyin’e bakmadan, dar yolda, çabuk çabuk yürümeye başladı. Artık kontrolünü tamamen kazanmıştı. Ama hâlâ utancından kıpkırmızıydı. Kabahat ¡İyinin miydi? Asla! Korkmadan, utanmadan yabancı bir erkeğin bacaklarını kucaklamasına müsaade ettiği için kabahat sözde namuslu geçinen kendisindeydi. Fakat şu anda tek düşündüğü, bir an evvel evine ve ailesine dönmekti. Avukat onun adımlarına zor ayak uydurabiliyordu. Dar yoldan ana yola çıkar çıkmaz ona doğru hızla başını çevirip şöyle bir baktı. Dizlerine bulanmış toz gözüne ilk çarpan şey oldu. Elinin tersiyle, “gelme arkamdan” der gibi bir işaret yapıp aynı hızla yoluna devam etti.

Nefes nefese evine geldikten sonra Bayan Lubyantsev, beş dakika kadar odasında ayakta durup boş nazarlarla pencerelere, yazı masasına dalgın dalgın baktıktan sonra kendi kendine ağır bir hakaret savurdu:

“Alçak kadın! Alçak!”

Kendini cezalandırmak için kendisiyle İlyin’in arasındaki münasebetleri ta baştan, en ufak bir şeyi dahi saklamadan incelemeye başladı. O zaman hatırladı ki; her ne kadar avukatın peşine düşmesine baştan kızgınlık göstermişse de içinden bir his onu gidip avukatla konuşmaya itip durmuştu. Ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi de avukat ayaklarına kapandığı zaman olağanüstü bir zevk duymuştu. Her şeyi şimdi daha iyi hatırlayıp daha iyi anlıyordu. Utancından boğulur gibi bir his göğsüne doldu, elinde olsa kendi suratına kendi eliyle şamar indirebilirdi şu anda.

“Zavallı Andrey!” diye düşündü ve aynı zamanda kocasını hatırlamış olmakla yüzüne en merhamet dolu ifadeyi vermeye çalıştı. “Varya, benim sevgili kızım, ne biçim bir anneye sahip olduğunu bir bilsen! Ne olur beni affedin! Sizi o kadar çok o kadar çok seviyorum ki!”


Ve hem çok iyi bir ev kadını hem de çok iyi bir anne olduğunu göstermek, İlyin’e bahsettiği “cemiyetin temel taşı” olan ailesinin sağlam temellerine kirli ellerin henüz dokunmadığını ispat etmek için mutfağa koştu ve büyük bir hamaratlıkla yemeği hazırlamaya, sofra masasını henüz kurmadığı için de hizmetçiye bağırıp çağırmaya, kocasının yorgun argın ve aç olacağını düşünerek sesli sesli ona ne kadar acıdığını mırıldandı ve sofrayı kendi elleriyle hazırladı. Bu şimdiye kadar yapmadığı bir şeydi. Ondan sonra Varya’nın odasına girip kızını kolları arasına aldı, yanaklarından defalarca öptü, gerçi kızı hem bir parça ağır hem de soğuk tabiatlı bir kızdı ama o bunu önemsemeyerek başladı kızına ne kadar iyi, namuslu ve anlayışlı bir babaya sahip olduğunu anlatmaya.

Fakat biraz sonra kocası geldiğinde, zor zoruna ancak bir hoş geldin diyebildi.
Birdenbire benliğini saran hayalî hisler yine birdenbire sönmüş, geride uydurma, doğru olmayan hislerle boşu boşuna kendisini yormuş, bitkin bir insan bırakmıştı. Istırap içinde ve asabı bozuk, gitti pencerenin yanına oturdu. İnsanlar ancak bir tehlikeyle karşılaştıkları zaman kendi hislerine ve düşüncelerine hâkim olmanın ne kadar güç olduğunun farkına varırlar. Bayan Libyantsev’inde aklı şu anda öyle darmadağın olmuştu ki, söz gelişi, karşıdaki ağaçtan uçan serçeleri bile sayamayacak kadar yetersizdi. Bir kere, kocasının işten gelişi onu hiç de memnun etmemişti. Hele onun sofrada yemek yiyişini seyretmek iyice asabını bozmuştu. Bütün bunlardan çıkan tek netice şuydu: Kocasından nefret etmeye başlamıştı.

Bay Lubyantsev, açlıktan bayılacak kadar içi geçmiş ve yorgun, çorbanın gelmesini beklemeye daha fazla tahammül edemeyerek sofradaki sucuklara açgözlü bir tavırla saldırdı ve başladı şakaklarını oynata oynata ve sesli sesli çiğnemeye.
“Aman yarabbi şu hâline bak!” diye düşündü karısı. “Gerçi onu sevmesine seviyor, saymasına sayıyorum ama niçin böyle iğrenç bir şekilde geveliyor lokmaları?”
Düşünceleri de hisleri gibi altüst olmuştu. Bayan Lubyantsev, tıpkı çoğumuz gibi, kafamızın içine inatla giren tatsız düşüncelerle mücadele etmekte tecrübesizdi. İçinde bulunduğu belalı durumu düşünmemek için yaptığı bütün çalışıp çabalamaya rağmen İlyin’in hayalini bir türlü zihninden çıkaramıyordu; ayaklarına kapanışı, bacaklarını kucaklayışı, pamuk yığını bulutlar, tren...

“Niçin ben aptal gibi bugün oraya gittim?” diye durmadan kendi kendine soruyor, eziyet ediyordu. “Ben gerçekten ne yaptığını bilmeyecek kadar basit bir insan mıyım?”
Korkuyu dindirecek ilaç yoktur. Kararını vermişti. Bütün olup bitenleri kocasına anlatacaktı. Hiç olmazsa böylece tehlikeden kurtulmuş olacaktı.

“Andrey, seninle ciddi bir konuda konuşabilir miyim?” diye yemekten sonra sordu. Kocası tam ceketini ve çizmelerini çıkarmış, istirahat etmek için divana uzanmak üzereydi.
“Ne hakkında?”

“Buradan çekip gidelim!”

“Ne? Nereye? Şehre dönmek için vakit henüz çok erken.”

“Hayır, onu demek istemedim; kısa bir seyahat yapalım dedim.”

“Kısa bir seyahat...” diye mırıldandı, uzun uzun gerindikten sonra: “Öyle bir şeyi ben de hayal ediyorum ama parayı nereden bulacağız? Hem ofise kim bakacak?” Karısını şöyle bir süzdükten sonra devam etti: “Görüyorum ki burada sıkılmaya başladın. Eğer istersen, sen tek başına gidebilirsin.”

Tam Bayan Lubyantsev, olur, deyecekti fakat aniden fark etti ki, böyle bir fırsat İlyin’in canına minnetti. Hemen peşine takılıp aynı trende, aynı kompartımanda... Düşünceli düşünceli kocasına baktı:

Karnını doyurmuştu ama hâlâ hâlsiz gözüküyordu. Gözleri ayaklarına takıldı. Küçücük ayakları vardı kocasının, tıpkı bir kadınınki gibi ve çizgili çorabının başparmağına rastlayan yeri de delinmek üzereydi...

Perdenin arkasında kocaman bir bal arısı pencereye çarparak vızıldayıp duruyordu. Bayan Lubyantsev, kocasının ayaklarına bakıp bal arısının vızıltısını dinlerken bir taraftan da yolculuğun nasıl olacağını tahayyül etmeye çalışıyordu: İlyin’le beraber aynı trende, aynı kompartımanda karşı karşıya oturmuşlar, İlyin, gece gündüz gözlerini dikmiş onu seyrediyor... Gösterdiği zayıflıktan dolayı kendine kızgın ve acı çektiği belli sapsarı bir yüz... Fakat karanlık olur olmaz kompartımandaki yolcular uykuya dalıyorlar veya hava almak için koridora çıkıyorlar ve işte o zaman fırsat bu fırsattır diyen İlyin, önünde diz çöküp bacaklarını kucaklıyor, tıpkı ormanda yaptığı gibi...

Rüya gördüğünün farkına vararak aniden irkildi.

“Dinle beni!” diyerek kocasına döndü, “Tek başıma gidemem. Sen de benimle gelmelisin.”
“Keşke mümkün olsa da gelsem.” diyerek Andrey iç geçirdi. “Fakat mantıklı olmak lazım, yerine getirilmesi imkânsız şeyleri arzu etmenin manası yok.”

“İşin içinde ne olduğunu bir bilseydin pekâlâ sen de gelirdin?” diye düşündü Bayan Lubyantsev.

Ne pahasına olursa olsun gitmeye karar verdiği için artık kendisini tehlikeden kurtulmuş görüyordu. Aklını başına toplamaya ve hatta bir parça da neşelenip yolculuk planları yapmaya başlamıştı bile. Ne düşünürse düşünsün, ne hayal ederse etsin, gitmeye karar vermişti artık. Ortalık yavaş yavaş kararıyor ve kocası uzandığı yerde uyukluyordu. Oturma odasına geçti, piyanonun başına oturdu ve başladı çalmaya. Dışarıda akşamın gürültüleri, içerideki müziğin sesiyle karışıyor ve o, en zor problemini kolayca hallettiği için kendisini zeki bir kadın olarak görüyordu, neşesi de yavaş yavaş yerine geliyordu. Vicdanından gelen ses, eğer onun yerinde başka bir kadın olsaydı böyle bir durumda hiç tereddütsüz teslim olacağını söylüyordu. Evet, onun yerinde başka bir kadın olsaydı çoktan baştan çıkmıştı bile. Hâlbuki o, neredeyse utancından yerin dibine geçmiş, gösterdiği zayıflıktan dolayı kendine eziyet edip durmuştu. Ve işte şimdi de tehlike yerinden kaçarak kurtuluyordu. Belki de aslında var olmayan bir tehlikeden. Fakat ne olursa olsun, gösterdiği dürüstlükten, namusluluktan dolayı o kadar gurur duyuyordu ki, son yarım saat içinde en az üç defa aynanın önüne geçip hayran hayran kendisini seyretmişti.

Akşam vakti komşular misafirliğe geldi. Erkekler kâğıt oynamak üzere yemek odasında, masanın etrafında toplandılar, kadınlar da oturma odasına açılan balkonda. En geç gelen İlyin olmuştu. Kırk kat bir surat ve melankolik bakışlarla içeri girdi. Sanki hastaymış gibi görünüyordu. Odanın köşesindeki koltuklardan birine oturdu ve bütün akşam hiç kıpırdamadı. Hâlbuki aslında konuşkan ve neşeli bir adamdı. Ağzını açmadan, kaşlar çatık, konuşulanları dinliyor, sık sık gözlerini ovuşturuyordu. Bir soru oldu mu, gülümsememek için kendisini zorluyor ancak üst dudağını hafifçe kıvırıp, kısa ve ters cevaplar veriyordu. Bu arada yarım düzine kadar da şaka yapmıştı ama hepsinde de küstahça bir mana, iğneli bir ifade vardı. Bayan Lubyantsev’e göre adamcağız aklını tamamen üşütmüştü. Ama şimdi piyanonun başında oturmuş, bu zavallı adamcağızı seyrederken biçarenin hiç de gülünecek bir durumda olmadığını çok daha iyi fark ediyordu. Tıpkı kara sevdaya yakalanmış bir adamın çaresizliği içinde olduğu besbelliydi. Bu zavallı adam sırf onun yüzünden mesleğinin ve gençliğinin en iyi yıllarını mahvediyor, parasının son kalan kısmını da yazlık evin kirasına veriyordu. Anasını ve kız kardeşini yüz üstü bırakmış, onların geçimleriyle ilgilenmez olmuştu. Fakat bütün bunlardan en fecisi, artık şuurunu tastamam kaybedecek bir dereceye gelmiş olmasıydı. İçinde merhamet denilen şeyden bir damlacık bulunan bir insanın bu zavallıya acıması gerekirdi...

Bütün bunları çıplaklığıyla gördüğü hâlde harekete geçmekte bir türlü cesaret gösteremiyordu. Ve biliyordu ki eğer şu anda İlyin’in yanma gidip keskin bir sesle “Hayır!” dese, her şeyi kökünden halletmiş olacaktı. Fakat bir türlü gidip bu lafı söylemek kalbinden gelmiyordu. Hatta böyle yapmayı düşünmüyordu bile. Gençliğin verdiği egoistlik, Bayan Lubyantsev’in ruhunda şimdiye kadar kendisini bu derece kuvvetli hissettirmemişti. İlyin’in bedbaht olduğunu bal gibi biliyordu. Zavallının koltukta otururken sanki dikenli tel üzerinde oturur gibi huzursuz olduğunu pekâlâ görüyor ve onun bu hâline kalbi kan ağlıyordu. Fakat aynı zamanda kendisine deli gibi âşık bir adamın varlığı, ona emsalsiz bir galibiyet kazanmış gibi gurur veriyordu. Zira kendi güzelliğinin, tazeliğinin ve ele geçmezliğinin farkındaydı. Hele şimdi kısa bir zaman için de olsun, uzaklara gitmeye karar vermiş olduğu için, bu akşam istediği gibi eğlenebilir, dalga geçebilirdi. Durmadan sağa sola takılıyor, şakalar yapıyor, şen kahkahalar atıyor, sanki aniden içine ilham doğmuş gibi bir taraftan gayet ustaca piyano çalarken bir taraftan da tatlı sesiyle şarkılar söylüyordu. Vakit ilerledikçe neşesi artıyor, her şey gözüne komik gözüküyordu. Bir ara, aklına ormanda İlyin'in ayağına kapanıp bacaklarını kucaklaması, nöbetçi askerin onları seyretmesi gelmiş, fakat bu manzara bile onda gülünç bir intiba yaratmıştı. Misafirlerini, İlyin'in yaptığı küstahça şakaları, İlyin'in kravatına taktığı iğneyi son derece komik buluyordu. Gözleri elmas, kendisi ufak kırmızı bir yılan şeklinde olan kravat iğnesi o kadar hoşuna gitmişti ki, neredeyse gidip üzerine bir öpücük kondurmak geliyordu içinden. Bayan Lubyantsev, yarı sarhoş bir edayla, popüler şarkılar söyledi. Ve sanki bir insanın yarasına tuz basmak istermiş gibi, seçtiği şarkılar aşktan, ümitsizlikten, geçmişten ve yaşlanmaktan bahseden melankolik şarkılardı. “Gerçi ömrün yarısı, ihtiyarlık yaklaştıkça yaklaşıyor...” diye dokunaklı dokunaklı okuyordu. Sanki ihtiyarlık umurundaymış gibi! “İçimde çok garip bir his var,” diye başlayan şarkıyı söylerken, bu lafın kendi durumuna ne kadar uyduğunu düşünmekten kendisini alamıyordu.


Saat on iki olunca misafirler gitti. En sona İlyin kalmıştı. Bayan Lubyantsev, İlyin'i kapının önüne kadar uğurlamakta bir sakınca görmedi. Hem kocasıyla beraber uzaklara gitmek üzere olduğunu İyine söyleyip bu haberin onun üzerinde yaratacağı reaksiyonu görmek için de can atıyordu.

Kapının önüne çıktılar. Ay, bulutların arkasına gizlenmiş, hafif bir rüzgâr İlyin'in paltosunun yakalarını sağa sola kıpırdatıyordu. İlyin'in sapsarı yüzünü, gülümsememek için kendisini zorlarken üst dudağını nasıl kıvırdığını şimdi iyi görüyordu.

“Sonya sevgilim!” diyerek İlyin, onun konuşmasına fırsat vermeden başladı. “Oh hayatım, güzelim benim!”

Kendinden geçmiş ağlamaklı bir sesle birbirinden tatlı bir sürü sevgi dolu lafları peşi peşine sıralıyor ve sanki karısıyla veya metresiyle konuşur gibi ihtirasla konuşuyordu. Bayan Lubyantsev’in lafını kesmesine fırsat vermeden, aniden bir elini beline doladı ve öbür eliyle de elini yakaladı.

“Canım benim, yavrum benim!” diye fısıldayarak başladı boynundan öpmeye. “Ne olur biraz samimi ol! Gel şimdi benimle gel, gidelim!”

Ne kadar kızdığını, öfkeden nasıl deliye döndüğünü göstermek için hızla kendisini çekerek İlyin’in elinden kurtuldu. Fakat bir türlü dili varıp da öfkeli bir şey söyleyemedi. Namus, terbiye gibi lafları ağzına sakız etmiş bir sürü basit kadınlar gibi o da tuttu şöyle dedi:
“Deli misin ne!”

“Hadi ne olur naz etme, gel!” diye İlyin devam etti. “Hadi şimdi gidip şu karşı sıraya oturalım. Eminim ki sen de benim gibi çaresizsin, Sonya. Ama sen de bunun cezasını çok çekeceksin. Aslında beni seviyorsun ama bir türlü vicdanınla baş edemiyorsun. Boşuna uğraşma.”
Baktı ki Bayan Lubyantsev gitmek üzere harekete geçiyor, hemen dantelli koluna yapıştı.
“Eğer bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, eninde sonunda teslim olmak zorunda kalacaksın. Onun için boşuna direnmenin manası ne? Canım, sevgilim Sonya, bir kere alnımıza yazılan yazılmış, kaderin önüne geçmeye neden uğraşmalı? Niçin kendi kendini aldatıyorsun?”

Bayan Lubyantsev, elinden kurtulduğu gibi evin içine daldı ve kapıyı kapattı. Oturma odasına girdi, robot gibi, piyanonun kapağını kapattı. Boş nazarlarla nota defterinin kapağındaki süslü yazıyı seyretti ve sonra oturdu. Ne ayakta durabiliyor ne de doğru dürüst düşünebiliyordu. Buralardan bir müddet olsun uzaklaşabilme ihtimalinin verdiği heyecan, şimdi yerini acayip bir uyuşukluğa, can sıkıntısıyla karışık bir tembelliğe bırakmıştı. Vicdanından gelen ses ise akşam misafirlerinin önünde çok aptalca ve tıpkı başıboş kalan bir kadın gibi çılgınca davrandığını fısıldıyor ve daha iki üç dakika evvel kapının önünde yabancı bir erkeğin beline dolanmasına razı olduğu için eziyet edip duruyordu. Oturma odasında in cin kalmamıştı. Tek bir mum yanıyor, odayı bu aydınlatıyordu. Bayan Lubyantsev, piyanonun önündeki yuvarlak iskemleye oturdu, hareketsiz, sanki bir şeyin olmasını bekliyormuş gibi put kesildi. Ve sanki bitkinliğinden gecenin karanlığından istifade etmek istermiş gibi dayanılmaz bir arzu, bütün vücudunu kaplamaya başladı. Tıpkı kocaman bir boğa yılanı gibi bütün ruhunu sarmalayıp demirden bir mengene içine almıştı. Her an ruhuna bir parça daha dolanıyor, fakat buna rağmen artık onu korkutmuyordu. Çırılçıplak bir hakikat olarak gözlerinin önünde duruyordu.

Yarım saat, yerinden kıpırdamadan ve İlyin’i düşünmekten kendisini alıkoymadan oturduğu yerde öylece kaldı. Sonra yorgun ve isteksiz kalktı ve sallana sallana yatak odasına doğru yürüdü. Bay Lubyantsev çoktan yatağa girmişti bile. Gitti açık pencerenin önünde oturdu ve ruhunu kaplamaya başlamış arzuya kendisini yeniden teslim etti. Artık kafasında “hiçbir şüphe” kalmamıştı. Bütün düşünce ve hisleri, ister istemez tek bir kararın etrafında toplanıyordu. Bu karara varmamak için çok uğraşmıştı ama artık her şeyin nafile olduğuna inanarak pes etmişti.

Düşmanının ne kadar kuvvetli ve ne kadar inatçı olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordu. Böyle bir düşmanla çarpışabilmek için kuvvetli ve azimli olmak gerekirdi ki; fakat ne geçmişi ne de büyütülüşü ona hayatta bu iki önemli şeyi maalesef verememişti.

“Sen bir adi orospu, iğrenç bir mahlûktan başka bir şey değilsin!” diye kendi kendine hakaret etti, gösterdiği zayıflıktan dolayı kendisine eziyet edip “İşte, senin gerçek karakterin bu!” diye düşündü.

Gösterdiği zayıflıkla namusunun lekelendiğini biliyordu. Bu onu son derece üzüp çileden çıkarıyordu ve arkasından kendi kendine bir sürü küfürü veryansın ediyordu. Artık hakikatleri çirkin de olsa saklayacak hâli kalmamıştı. Zaten şimdiye kadar da gerçekten namuslu bir kadın olmadığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Neden mi şimdiye kadar baştan çıkmamıştı? Çünkü kendisini azdıracak biriyle karşılaşmamıştı da ondan! Ve bugün gösterdiği sözüm ona direnme de aslında bir oyundan, bir komediden başka bir şey değildi.
“Hadi diyelim ki bir parça direndim.” diye düşündü. Ama ne çeşit bir direnmeydi bu? En adi orospular dahi kendilerini satmadan evvel bir parça direnirler ama sonunda satarlar ya vücutlarını. Yere batsın öyle direnme! Ve kendisi de kuzu gibi bir günün içinde teslim olmuştu. Bir günün içinde!

Ve artık iyice kanaat getirmişti ki; onu evden uzaklaştıran şey ne kendi hislen ne de İlyin’di. Sırf onu bekleyen maceranın verdiği heyecandı. Bir parça başkalarıyla oynaşmak için tek başına tatil yapmaya heveslenen onun gibi yüzlerce kadın vardı!

Pencerenin tam altında birisi çatlak bir sesle: “Yavrusunun yuvasında öldürülmüş ana gibi...” diye başlayan bir şarkı söylüyordu.

Bayan Lubyantsev: “Eğer gideceksem şimdiden tezi yok.” diye düşündü ve başladı kalbi güm güm atmaya. Adeta göğsünü yırtacakmış gibi. Neredeyse haykırırcasına “Andrey!” diyerek kocasına seslendi. “Dinle beni beraber gidiyor muyuz, gitmiyor muyuz? Cevap ver!”
“Dedim ya: Tek başına git.”

“Ama dinle!” diyerek boğazına bir şey takılmış gibi zorla konuştu. “Eğer benimle beraber gelmezsen, beni ebediyen kaybedebilirsin. Çünkü ben... Zannediyorum ben âşığım.”
“Kime?” diye Bay Lubyantsev sordu.

“Kim olduğu sence ne fark eder?” Bayan Lubyantsev haykırırcasına sordu.
Bay Lubyantsev yatağında yarı doğruldu, ayaklarını yandan yere sarkıttı ve şaşırmış nazarlarla karısının karanlıktaki siluetine baktı.

“Yok, canım, sen hayal ediyorsun.” diye esneyerek cevap verdi. Her ne kadar karısının lafına inanmamışsa da bir parça korkmuştu. Durumu şöyle bir daha düşündükten sonra, karısına birkaç mühim soru sordu ve hemen arkasından da başladı aile, sadakat, saadet konularında on dakikalık bir nutuk çekmeye. Ve ondan sonra yine kafayı vurdu, yattı.
Gecenin ilerlemiş saatine rağmen hâlâ yollarda dolaşan, tatillerini geçirmeye gelmiş olanların sesleri açık pencereden içeri doluyordu. Bayan Lubyantsev uzun mantosunu omuzlarına attı, şöyle bir müddet ayakta düşünceli düşünceli durdu, kaldı.
Yan uykulu kocasına, her şeye rağmen iyice yitirmediği belli olan bir bağlılıkla sordu:
“Uyuyor musun? Şöyle bir hava almaya dışarı çıkıyorum. Sen de benimle gelmek ister misin?”

En son ümidi bu sorunun cevabına bağlıydı. Fakat hiçbir cevap alamayınca, tek başına dışarı çıktı. Hafif rüzgârlı olmasına rağmen taptaze bir hava vardı dışarıda. O, ne rüzgârın ne de karanlığın farkındaydı; başını almış yürüyordu. Dayanılmaz bir kuvvet onu içinden ittikçe itiyordu. Öyle ki; eğer dursa bile bu kuvvet sanki arkasından itecekmiş gibi geliyordu.
“Seni gidi orospu!” diye âdeta elinde olmaksızın mırıldandı. “Seni gidi adi mahlûk!”
Nefes nefeseydi, utancından alev alev yanıyordu, altında hızla ilerleyen ayaklarının varlığını hissetmiyordu bile. Çünkü onu içinden ileriye doğru iten kuvvet her şeyden daha baskın çıkmıştı. Namusundan da, aklından da, korkusundan da...

Üye Girişi