Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

İTİRAF - ANTON ÇEHOV

Soğuk, fakat insanın içine ferahlık dolduran bir gündü. Eline para yerine yanlışlıkla altın verilmiş bir araba sürücüsü gibi sevinçten çıldıracak gibiydim. Gülmek, ağlamak, haykırmak, dua etmek geliyordu içimden. Kendimi yedi kat göğe çıkmış gibi mesut hissediyordum. Hep bunlar niye miydi? Artık çalıştığım dairenin kasadarlığına terfi ettirilmiştim! Ama böyle sevinçli oluşumu yanlış anlamayın: Bundan sonra elimin altında külliyetli miktarda para bulunacağından değildi sevincim. Ve de sakın aklınıza kötü fikirler gelmesin. Ben ne vazifesini suistimal edecek ne de hırsızlığa tenezzül gösterecek bir adamım. Ve bunun aksini düşünenleri de o anda yerle bir etmeye hazırdım. Evet, sevinçliydim; çünkü terfi etmiştim ve terfiyle beraber de bir parça zam olmuştu maaşıma. Sevinçli olmaya yeter sebep değil mi?


Hayatımdan son derece memnun oluşumun bir başka sebebi daha vardı: Kasadarlığa yükselmekle aniden dünya gözüme gül pembe görünmeye başlamıştı. Sanki bütün insanlar da birden değişmişti. Şerefsizim eğer yalan söylüyorsam! Herkes eskisinden çok daha iyi gözüküyordu! Çirkinler güzel; namussuzlar namuslu; kibirliler alçak gönüllü ve cimriler cömert oluvermişlerdi. Şimdiye kadar sanki kör gibi hemcinslerimin üstün kalitelerini görememiştim ve şu anda gözlerim açılmış ve herkesin ne kadar asil varlıklar olduğunu görmüştüm! İnanılır gibi değildi!

Kendi kendime, “Acayip” diye mırıldanıyordum, “ya bu insanlara aniden bir şeyler oldu ya da bana! Nasıl olmuş da ben, şimdiye dek etrafımdaki güzellikleri, iyilikleri göremeyecek kadar aptal kalmıştım! Şu hâle bak; herkes ne kadar cana yakın, ne kadar dost.”
Terfi etiğim gün, Z. N. Kazusov’un bile tavırları değişti. Bu adam, idare heyeti meclis azasıdır. Kocaman, dev yapılı, kibirli, burnu havada bir tip. Öyle ufak tefek memurları hesaba katacak, insan yerine koyup selam verecek adam değil! Ve işte bu adam, terfi haberimi duyduktan sonra yanıma geldi -gözlerime inanamamıştım- sevgi ve muhabbetle tebessüm ederek tebrik etti ve sırtımı okşadı. “Böyle gururlu olmak için sen daha çok gençsin, oğlum. Affedilecek gibi değil!” diyerek de takıldı. “Niye bize hiç uğramıyorsun? Ayıp değil mi? Yabancı mı sayılırız? Hem senin gibi gençler sık sık bizim evde toplanırlar. Bizim ev her zaman misafire açık, neşe dolu bir yerdir. Kızlarım da durmadan seni soruyorlar. ‘Babacığım, niçin Gregory Kuzmiç’i bir gün bize davet etmiyorsun? Ne cana yakın bir delikanlı o!’ Fakat bilmiyorlar ki Kuzmiç’in yüzünü gören cennetlik oluyor! Ama ben, ‘peki kızım; olur kızım; kendisine bizi ziyaret etmesi için rica ederim kızım...’ diye yavrucakları avutuyorum. Ama artık buna bir son verelim. Bu kadar yaptığın naz yeter delikanlım! Bu sefer muhakkak beklerim.”

Hayret! Kulaklarıma inanamamıştım! Ne olmuştu bu adama? Aklını mı oynatmıştı yoksa? Şimdiye kadar azametli vücudu, asık suratıyla yüzüme bile bakmaya tenezzül etmeden gelip geçen bu adamın bu hâli neydi böyle!

Aynı gün eve döndüğüm zaman da hayretten donakalmışım! Annem akşam yemeğinde her zamanki gibi iki çeşit yemek değil, tam dört çeşit yemek pişirmişti. Yemekten sonra her zaman kuru çay içerken, o akşam çayla beraber reçel ve francala ekmek yedik. Ertesi gün yine dört çeşit yemek, yine reçel -ve misafir gelince de sütlü kakao içtik, üçüncü gün yine aynı. En sonunda dayanamadım:

‘Anne!” dedim, “Şendeki bu değişiklik niye Tanrı aşkına? Bu ani cömertliğin sebebi ne? Maaşıma zam oldu dediysem, iki kat birden arttı demedim ya! Bu masraflara benim azıcık artmış maaşım nasıl yeter?”

Annem şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra: “Hıh! Paranla başka ne yapmayı düşünüyorsun, biriktirmeyi mi?” demişti.

Yarabbi, ne olmuştu bunlara? Sebebini bir tek Tanrı bilir! Çok geçmeden babam ısmarlama bir palto yaptırdı. Yeni bir şapka aldı. Kaplıcalara sıcak su tedavisine gitti. Ve o zamana kadar hiç âdeti değilken, üzüm yemeye başladı; hem de kışın ortası!

Birkaç gün sonra da kardeşimden mektup aldım. Beraberken hiç geçinemezdik. Benden hiç mi hiç hoşlanmazdı. Sonunda bir fikir ayrılığı yüzünden esaslı bir münakaşa etmiştik ve o çekip gitmişti. Ona göre ben egoist, başkasının sırtından geçinen adi bir parazitten başka bir şey değildim. Kendimden başka hiç kimse için en ufak bir fedakârlığa katlanamayacak kadar bencildim. Ve bütün bunlar için de beni son derece aşağılık bulmuş, nefret duyarak evi terk edip gitmişti. Şimdi gönderdiği mektupta ise şöyle diyordu:
“Çok sevgili ağabeyime;

Seni ne kadar sevdiğimi bilemezsin. Aramızda geçen münakaşadan beri çektiğim vicdan azabıyla şimdiye kadar nasıl bir cehennem hayatı yaşadığımı tahmin edemezsin. Ne olur barışalım. Birbirimize ellerimizi uzatalım, geçmişi unutalım ve aramızdaki dostluğu yeniden kuralım. Yalvarırım sana, beni reddetme! Cevabını bekler, hasretle kucaklarım.
Seni çok seven biraderin, Yevlampi”

Oh benim sevgili biraderim! Derhâl cevap yazdım. Kendisini sevgiyle kucakladığımı, aramızın düzelmesinden son derece sevinç duyduğumu belirttim. Aradan bir hafta geçmemişti ki; kendisinden bir telgraf aldım:

“Teşekkürler. Sevinçliyim. Yedi yüz ruble gönder. Çok acele kucaklarım. Yevlampi.”
Yedi yüz rubleyi gönderdim.

Evet, o, sevdiğim kız dahi değişmişti. Beni sevmediğini biliyordum. Bir seferinde, kendisini ne kadar sevdiğimi söylemek cüretini göstermiştim. O ise alaylı bir kahkaha savurmuş, beni arsızlıkla suçlamıştı. Fakat terfi ettiğimden bir hafta sonra karşılaşmamızda her şey baştan aşağı farklıydı. Evvela biraz şaşkın gülümsemiş, sonra da: “Şendeki bu değişiklik ne?” diye hayran bakışlarla beni seyretmişti. “Son zamanlarda nasıl birden yakışıklı oluverdin? Bu yakışıklılığın sırrı ne?” Ve ondan sonra da kendisini dansa götürmemi istemişti...
Ah, canım sevgilim! Bir ay içinde beni kaynana sahibi etti! Birden ne kadar yakışıklı oluvermiştim, artık siz tahmin edin! Düğün masrafları için para lazım olunca, kasadan üç yüz ruble borç aldım. Maaşımı alır almaz yerine koyabileceğime göre, almakta bir mahzur görmemiştim! Aynı zamanda Kazusov için de yedi yüz ruble kasadan aldım. Borç istemişti. Onun gibi bir adamı ters yüz etmek imkânsızdı. Dairenin kodamanlarından biriydi, istediği an benim gibileri işten attırmaya da muktedirdi.

Tevkif edilmemden bir hafta evveldi. İlla da bir parti ver dediler. Hadi dedim, lanet olsun kör şeytana! Mademki biraz içki zıkkımlanmak, bir parça da tıkıştırmak istiyorlar, varsın dedikleri olsun! O akşam partiye kaç misafir geldi saymadım ama evimizin sekiz odası da ağzına kadar genç, yaşlı tıklım tıklım dolmuştu. Her yer arı kovanı gibi kaynıyordu. Hem partiye öyleleri gelmişti ki; Kazusov gibi bir adam dahi önlerinde iki kat oluyordu! Kazusov’un kızları da gelmişti. En büyükleri bir içim su, göz kamaştırıcı elbiseler giymiş, insanın başını döndürüyordu. Kızların elbiselerini süsleyen çiçekleri ben almıştım. Bin rubleden fazla para harcamıştım. Fakat parti, tek kelimeyle şahane bir partiydi. Avizeler pırıl pırıl parıldıyor, müzik hiç durmadan kulakları patlatırcasına çalıyor, bir taraftan da durmadan şampanya akıyordu, üzün uzun nutuklar çekiliyor, şerefe sık sık kadehler kaldırılıyordu. Hele bir ara, gazetecinin biri, benim için yazdığı methiyeyi takdim etmişti. Birisi de benim şerefime bestelediği bir şarkıyı okudu. Yemekten sonra da lafı Kazusov almış: “Bizler Rusya’da Gregori Kuzmiç gibi değerli bir adamın kıymetini bilmiyoruz.” diye haykırmıştı. ‘Ayıplar olsun! Yazıklar olsun Rusya’ya!”

Böyle bağırıp çağıranlar, beni övüp göklere çıkaranlar, öpücüklere boğanlar; arkamdan da, burunlarının ucuyla beni birbirlerine göstererek: “Bu kadar parayı nereden buluyor? Çalıyor tabi! Sahtekâr!” diyerek fiskos ediyorlar, iğrenç bir şekilde sırıtıyorlardı. Fakat bir taraftan da tıkıştırmaya devam ediyorlar, eğlenmeye bakıyorlardı. Aç kurtlar gibi yiyeceklere saldırıyorlar, şeker hastaları gibi nefes almadan tıkınıyorlardı.

Karım, kolunda altın bilezikler, parmaklarında elmas yüzükler, kulağında elmas küpeler, bir ara yanıma gelmiş:

“Harcadığın paraları kasadan çaldığını söylüyorlar. Bak eğer doğruysa şimdiden söylüyorum; adi bir hırsızla bir dakika dahi yaşayamam. Terk ederim.” demiş ve beş bin rubleye aldığım gece elbisesinin eteklerini yerlere sürüye sürüye gidip misafirlerin arasına karışmıştı. Tanrı belasını versin hepsinin! Şeytan alsın topunu! Parti gecesi Kazusov beş bin ruble daha istemişti. Yevlampi’ye de bir o kadar vermiştim. Bir taraftan parayı cebine indirirken, bir taraftan da namuslu biraderim şöyle demişti:

“Eğer senin hakkındaki dedikodular doğruysa bak ihtar ediyorum. Bir hırsızla kardeş olmayı kabul edemem! Reddederim seni kardeşlikten!”

Partiden sonra bir troika3 kiralayıp hepsini kırlara götürdüm. Sabah saat altıya kadar içtik, eğlendik. Şarap ve kadından bıkacak kadar nasibini almış misafirlerim arabanın içinde pestilleri çıkmış gibi yayılıp kalmışlardı. Evlere gitme zamanı gelmiş, arabalar yola çıkmış ve bana şu şekilde veda etmişlerdi:

“Yarınki kasa teftişine hazır ol! Her şey için teşekkürler!” Aziz efendiler ve hanımefendiler, sizin de tahmin ettiğiniz gibi sonunda yakalandım. Daha doğrusu; dün her bakımdan saygıdeğer, şerefli bir adamdım, bugün ise alçak bir sahtekâr, adi bir hırsız... Şimdi isterseniz bağırın, küfür edin, sövüp sayın bana. Hırsızlığımı dünyaya ilan edin, lanetleyin, isterseniz sürgüne gönderin, aleyhimde makaleler yazın, taşlayın ama bir tek ricam var; ne olur, hepiniz değil, hepiniz değil!..

SON EKLENENLER

Üye Girişi