Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

YAĞMUR- TAHİR TANER
...
“Ne güzel hayatı analarla yaşamak
Yürekleri temiz, alınları ak
Duyguları bile haramdan uzak
Sıcak analar bilirim. ”
          Yavuz Bülent Bakiler

 

Bizim evin pencereleri kepenkliydi, yağmur yağınca damlaların kepenk kutusuna her vuruşunda uykum kaçar yağmur dinene kadar yatakta döner dururdum.”
Bu cümleleri söyledikten sonra ellerinin titremesi iyice artmıştı. Sıkıca kavradığı bardağın elinden kayıp sıcak çayın üzerine dökülmesi an meselesiydi. Hızla elimi uzatıp dökülen sıcak damlalara rağmen bardağı elinden aldım.

“Bir şey anlatmana gerek yok, benimki de lüzumsuz merak, boş ver ağabey başka mevzulara geçelim, dedim. Bir süre sessiz kaldıktan sonra bakışlarını gözlerime çevirerek suçunu itiraf etmek isteyen bir suçlu pişmanlığıyla:

- Sıkmıyorsam anlatacağım.” dedi ve bizim itirazsız bakışlarımızdan sonra hüzünle dolan gözleri de dışarıda yağan yağmura çevrildi...

Hikmet ağabeyi bu kahvehanede tanımıştım. Tanışalı iki yılı geçti, ilk zamanlar kahveye pek az gelir, geldiğinde de gazetelere göz gezdirir, etrafındakilerle fazla hasbıhal etmeden çıkar giderdi. Zamanla, yakından tanıyorum diyebileceğim kadar samimi olmuştuk. İnşaat mühendisiydi, zengindi, çoğu insanın imrendiği maddi imkânlara sahipti. Tüm bunlara rağmen mutlu bir insanın ruh hâlinden çok uzak bir siması vardı. Onu kısa bir süre de olsa görenlerin intihası, çok ıstırap çekmiş bir insan olduğuydu. Güldüğünü gören yoktu. Nadiren rastlanan tebessümlerinde dahi büyük bir ıstırabın izleri görülürdü adeta ve biz onu böyle yorumlamaktaydık. Bu el titremeleri sonradan dikkatimizi çekmişti. Bir iki derken zamanla alışmıştık bu hâline. Sebebini de merak etmiyor değildik fakat çok fazla samimi olamadığımızdan veya onun bu keder dolu simasından cesaret bulup sebebini soramıyorduk. “Besbelli bir rahatsızlığı var.” diye konuşurduk arkadaşlarla. Yine bir titreme krizinden sonra kahvehanenin en iyi müdavimlerinden Fuat Amca:

- Daha çok yağmur yağdığı günlerde tutuyor titremesi.” deyince bizim de dikkatimizi çekmişti bu özel durum. Hafızamı yokladım; doğru, hemen her defa yağmur yağdığı günlerde oluyordu bu titremeler. Çok roman okuduğumdan mıdır nedir aklıma lise yıllarında okuduğum Peyami Safa’nın “Şimşek” romanındaki kahraman geldi bir an. Hikmet ağabeyinki de “Şimşek” in kahramanınki gibi sinirsel bir hâl miydi? İşte her bilinmeyen karşısında hissettiğim o müthiş merak hissime mağlup olmuş ve bu titremelerinin, sinir krizini andıran bu merakı mucip hâlin sebebini soruvermiştim. İçimden keşke sormaz olaydım diyor ve merakına mağlup bir insan olduğum için kendime kızıyordum ki, Hikmet ağabey tok ve acı dolu sesiyle tekrar anlatmaya başladı:

- Bizim evin pencereleri kepenkliydi yağmur yağınca uyuması zordu. O gece de yağmur yağıyordu. Bir iki hafif titremeden sonra devam etti:
- Biliyor musun Orhan ben ne yaptım!

Bunu söyledikten sonra tekrar durdu. Doğrusu merakım iyice artmıştı, bu muamma insanın, mazisinde işlediği ne gibi bir hatası vardı; ağır bir suçun faili, eski bir cinayetin katili miydi?

- Anamı beni dünyaya getirip benim için uykularını harap eden bin bir zorlukla bizi okutan anamı, işte böyle yağmurlu bir gecede tek başına bıraktım. Bir gün bile tutmadım onu orada ama olan olmuştu of...

“Of” sesi ıstırabın her tonunu ifade eden yıllanmış acılarla doluydu. Meseleyi anlar gibi olmuştum. O yine devam etti:

- O gece de böyle şiddetli bir yağmur yağıyordu. Sağ tarafıma, pencereye doğru yatmıştım. Her yağmur tanesi sanki birer taş olmuş başıma düşmekteydi... Anacığım, ah anacığım... Gecenin o vaktinde o yağmurda yalnızdı.
Boş bir evde altmış yedi yaşında bir kadın...

O kadın benim anamdı... Yağmur taneleri parçalamak istiyor gibi camlara vuruyordu. Ahhh anacığım! Korkmuştur, tek başına korkmaz mı kadıncağız!”

Anlatırken dalıyor, o günü bir daha yaşıyordu. Düzensiz cümleleri peşi peşine sıralıyordu:
- Eşim niçin yatmıyorsun dediği zaman gök gürlemişti. Yatakta doğruldum, cevap veremedim çünkü öfkenin sınırlarında dolaşıyor, kendimi zor tutuyordum. Bu öfke yalnız eşime değildi daha çok kendime kızıyordum. Ben ne yapmıştım! O yağmurda o gök gürültüsünde benim bile içim ürperirken; kardeşlerimi ve beni okutma uğrunda sağlığını harap etmiş, genç yaşında saçlarına karlar yağmış, hep sıkıntı hep dert çekmiş bu kadıncağızı, o yaşlı hâlinde o en çok korunmaya muhtaç olduğu, evladından sadece bir güler yüz beklediği zamanda terk etmiştik.

Başını öne eğerek: “Gerçi bir gün bile kalmadı o evde.” dedi alçak bir ses tonuyla... O bunları anlatırken birkaç meraklı daha sandalyesini çekti yanımıza. Hikmet ağabey biraz olsun rahatlamıştı; isteğinin dışında kendisine kulak verenlere aldırmadan konuşma sürdürüyordu:

- Vicdanımız rahat etsin diye kadıncağızın kullanmasını dahi bilmediği bulaşık makinesi bile almıştık. Öyle ya el âlemi kendimize güldürmeyecektik. Bir daha gök gürledi, bu şiddetli gürültüyle öfke bulutlarım boşalmıştı. Ah anacığım diye bağırarak yataktan fırladım. Odanın lambasını yaktım. Alelacele gömleğimi giyerken eşimin:

- Ne oluyor, nereye gidiyorsun? Diyen sesi aylardır biriken öfkemi patlatmıştı. “Cehennemin dibine!” diye haykırdım. Senin yüzünden annemi evden attık onun için de cehennemin dibine gidiyoruz.” dedim; ne söylediğimin farkında olmadan bağırıyordum. Ayakkabılarımı ne zaman giydim bilmiyorum. Kapıdan çıktığımda merdivenleri büyük bir gürültüyle inmemden olsa gerek bazı dairelerin pencerelerinde bana bakan karaltılar görmüştüm. Apartmandaki birçok insanı da uyandırmıştım. Ama bu, umurumda değildi...
Dışarıda bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyordu. Öfkemden kapıdaki arabamı da unutmuştum. Koşuyor koşuyordum. Anneme tuttuğumuz ev bir, bir buçuk kilometre ilerideydi. Bütün gücümle koşuyordum. Bir dahaki gök gürültüsü adeta dizlerimin dermanını kesmişti. Elim ayağım titrerken bir taraftan da yağan yağmura inat koşmaya çalışıyordum.” Hikmet ağabeyin gözlerinden süzülen yaşların merakıyla daha bir dikkat kesilmiştik.
-Yolun sonuna doğru artık ayakta zor duruyordum. Gücün kalmamıştı. Sinirlerim altüst olmuş öfke ve pişmanlık duygularının cenderesinde erimiş bitmiştim. Anneme tuttuğumuz ev giriş katındaydı. Binanın arka girişinden ön penceresine doğru dönerken giriş katından zayıf bir ışık sızdığını gördüm. Ağır ağır, binanın ön tarafına geçtim. Pencerede perdenin arkasında bir karaltı vardı. Ah anam... Pencerede beni görmüş tanımıştı. Perdeyi açtı göz göze geldik. Bana bakan o gözlerde her şeyi gördüm. Anam bitmiş, anam tükenmiş, anam korkmuş, anam kırılmıştı. Kim bilir onun için ne uzun ne zor bir gece olmuştu...

Bizi büyüttüğü o en zor günlerinde dahi bu geceki kadar sıkıntı çekmemiştir herhalde. Annemi eve getirdim o gece. Benimle hiç konuşmadı. O günden sonra biz sormadıkça konuşmuyor, konuşamıyordu. Yıkılmıştı, erimiş, bitmişti. Eve getirişimin on dördüncü gecesi bir kandil gecesiydi. Anam merhamet dolu sesiyle son kez:

- Allah rahatlık versin, demişti. Vefat ettiğinde yüzünde buruk bir ifade vardı.

Derin derin nefes aldıktan sonra:

- İşte Orhan bu titreme o yağmurlu geceden kaldı, dedi...

O gece eve gittiğimde anamın elini öptüm. Ellerine sarıldım ağladım ağladım.

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

Üye Girişi