Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ESKİLER ALIYYOM!...- MURAT KAYA

Yuvarlana yuvarlana geldi önüne, koca kırmızı bir nokta... Bu, onun için hayallerini kavuran sıcaklığın rengiydi..

Ne zaman yemeğin yanında kırmızı elma çıksa böyle vurulmuş keklik gibi çakılıverirdi olduğu yere... Bu elmanın alında tortop lop olmuş hatıraları döner dururdu.

Oda arkadaşının Darülacezeye adım attığı ilk günden beri daha çok eski günlerde yaşar olmuştu.

Hulusi Bey, yatağında bütün gün; boylu boyunca yatan, hiçbir şey konuşmayan sadece ve sadece tavanı seyreden bu adamın adının Serkis olduğunu hemşirelerden öğrenmişti.
Kaç defa sorduysa da tek kelime konuşmayan bu saçı sakalı ak adam, gözlerinin karasıyla ne kadar da çok benziyordu çocukluk arkadaşı Serkis’e... Mahalle-^ sindeki kilisenin bekçisi Karabet Efendi’nin oğlu Serkis.

Polislerin koluna girerek zorlukla yürütebildikleri yağmurdan ıslak gözleriyle bu yaşlı adamın geldiği gün, Hulusi Bey de kızarmış patates ve sivri biber kokularına bulanmış sokağında oyun oynayan bir çocuk olarak buldu kendini.

Eyüp olmuştu artık Darülacezenin bahçesi... Bahçenin orta yerindeki binayla aynı yaştaki koca çınar, Eyüp Sultan Camisinin topal leyleğini barındıran çınara, yağmurlarla katman katman yeşile karışmış örme duvar, Rami’ye çıkan yokuşun Arnavut kaldırımına, mescitle koyun koyuna duran kilise, mahallelerindeki kiliseye dönüvermişti.
Çocukluğunun geçtiği bu şirin ilçe, koca bir tarihin hülasası olmakla birlikte İstanbul’un da özüydü.

Burası, Eyüp’ün bu yemyeşil kokan mahallesi, rutubet renkli evleri, tepeye yaslanmış kilisesi, akşama yakın işinden dönen insanların yüzleriyle bir eski zaman resmi gibiydi.
Patlak bir topun peşinde koşan çocuklar, ya bir teyzenin geçmesiyle oyunlarına ara verirlerdi ya da bir seyyar satıcının bağıra çağıra sokağa girmesiyle...
- Buyur teyze geç! Arkadaşlar bekleyin de hanım teyze geçiversin demek ne kadar delikanlılıksa; bir seyyar satıcının peşine takılan kalecinin de gol yemesi o
El arabasıyla sokağı boydan boya salatalık kokusuna bandırıp çıkaran seyyar satıcının etrafında toplanan çocuklardan parası olanların, aldıkları hıyarlara tuz ekmesi, diğerlerinin de muşambanın ıslak maviliğinden topladıkları salatalık kabuklarını çıtırdata çıtırdata yemeleri, yerken de kendilerinden geçmeleri.. Mısırcının fokurtular eşliğinde sarsıla sarsıla ilerleyen kazanının sıcaklığı... Macuncunun başının üzerinde taşıdığı yuvarlak tepsisindeki elvan çeşit renge boyalı tatları... Kâğıt helvacının beyazı... Pamuk şekercinin tısıl tısıl öterek dönen, dönerken de camekânın içini şeker pembesine çeviren makinesi... Geceleri sokak aralarının kuytularından çıkıveren bozacıların çığırmaları... Yoğurtçunun çın çın öten çıngırağı... Hele de elma şekeri... Ah, hele de elma şekeri!..

Gel de beni ısır, dercesine parıl parıl yanan rengiyle elma şekeri, çocukları kendine âdeta esir eder de satıcısının elinde bir şeker olmaktan çıkar, döne döne çocukları içine çeken bir tat olurdu. Çocuklar şekerciyi görünce onun etrafında hareketsiz bir şekilde kalakalırlardı
Onların bekleşmeleri, aralardan birkaç çocuğun elinde bir demet çiçek tutar gibi avuçlarında sıktıkları parayı uzatmaları, canım elma şekerlerini alıp ısırmaları, dişe yapışa yapışa ışınlan elmanın çıtırdaması, seyircilerinin gönlüne bir çağlayan serinliği taşıyan edasıydı.

Hulusi Bey elindeki iki elmayla birlikte odaya girdiğinde Serkis, her zaman olduğu gibi yatağında yatıyordu. Elmalardan iri ve daha kırmızı olanı kazağına iyice sürtüp parlattıktan sonra titrek ellerinden daha titrek bakışları arasında Serkis’in yatağının başucundaki sehpaya bıraktı

- Bak aynı, çocuklumdaki gibi değil mi? Onlar kadar iri ve sulu…
- …
- Bir de şöyle şekere bandırılmış, çubuğuna takılmış olsaydı.. Ah!.. Ah...

Hulusi Bey, anlatıyor ama Serkis’ten bir cevap alamıyordu. Onun bu suskunluğu Hulusi Bey’i kaygılandırsa da ümidini yitirmeden çocukluk arkadaşı bellediği bu adamın başucunda konuşmaya devam ediyordu.

Kimi günler yaptıkları afacanlıklardan, kimi zaman oynadıkları oyunlardan bahsediyordu. Bir defasında mahalledeki ağaçlardan birinde mahsur kalışından söz etmişti de Serkis’in yüzünde ufacık bir tebessüm belirmişti. O günden sonra en hisli hatıralarını dahi anlatır olmuştu.
Bir kandil akşamı annesinin:

-Evladım bu lokma tatlılarını komşulara bir bir dağıt da mübarek günde dilleri tatlansın demişti de eline aldığı tatlı dolu tepsiyle kapı kapı dolaşmıştı.

Komşuların kapıyı açmaları, elinde tatlı tabağıyla Hulusi’yi özenle taranmış saçlarıyla bulmaları, şaşkınlıktan annesinin terlikleriyle dışarı çıktığını fark edememesi aklına gelince komşuları gülmediği ama kendisinin kıkırdaya kıkırdaya güldüğünü hatırladı. O gün bütün komşularına dağıttığı gibi kilisenin önünde gördüğü Karabet Efendi’ye de bir tatlı tabağı uzatıp:

-Amca, kandiliniz mübarek olsun, annem tatlı yapmıştı da deyince Karabet Efendi:
- Hay yaşa be evlat!... Annenin de ellerine sağlık... Ama biz biloorsun ki Müslüman değiliz.
- Olsuuun…
- …..


-Hem siz bizim komşumuz değil misiniz.. Serkis de benim en yakın arkadaşlarımdan biri...
O günden sonra Serkis, bir başka dost görünmüştü gözüne..

Hatıralara dalıp dalıp giden Hulusi Bey, dışarıda yağan karı görünce yatağında bir çocuk gibi doğrulup camın kenarındaki sandalyeye oturdu. Sızılarını gidermek için gelip bacaklarını dayadığı kalorifere iyice sokuldu:

- Bak Sarkis, kar yağıyor.
-….
- İster misin kilisenin bayırında deliler gibi tahta merdivene sıralanıp kaydığımız kış gibi kar yağsın...

- Yahu ne kıştı ama.. Eline torbasını, kızağını, plastik leğenini alan sizin yokuşa geliyordu. Selim’i hatırladın mı... O da ocağın emaye kapağını nereden bulup getirmişse onunla kayıyordu. Pes yani...
- …
- İnsan şimdi düşünüyor da gerçekten çok tehlikeli işler yapıyormuşuz.
Serkis’in kafasını hafifçe çevirip cama doğru bakması Hulusi Bey, için yeteri kadar cevap olmuştu. Bu sebeple hararetle, hatıralarını anlatmaya devam etti.

Bir ara yerinden kalkıp lavaboya giden Serkis yerine yatmıştı ki Hacer Hanım elinde yemek tepsisiyle çıkageldi. Hacer Hanım, Darülaceze’deki görevlilerden biriydi.  Bu Anadolu kadını, bir bebeğe bakar gibi Serkis’in yakalığını takar, yemeğini yedirir, sonra da giderdi.
Serkis ile Hulusi Bey in bu suskun dostluklarını yakından bildiği için arada onlara takılmadan da edemiyordu. Her zaman yaptığı espriyle:

- Ooo.. Maşallah, maşallah... Muhabbet kuşları gibi... Ne konuşuyorsunuz bakalım öyle, dedi ve daha öncekiler gibi sorusunun cevabını almadan çıkıp gitti.

Hacer Hanım gittikten sonra Hulusi Bey, sehpanın üzerindeki üçüncü bir elmayı fark etti:
- Bak hele Hacer Hanım da bir elma bırakmış. Oysaki ben senin için elma almıştım.
- …
-    Serkis!.. Hani hatırlar mısın..
- …

-    Elma şekerci bütün şatafatıyla mahalleye geldiği bir gün sen ve birkaç çocuk parayla şeker almıştınız da ben alamamıştım.
- …
Serkis, saksıdaki çiçekler gibi suskun anlatılanları dinliyordu.

- Hani bütün çocuklar... Hani... O gün... Elma şekerini bitirmekten korkar gibi tayların otu didiklemesi gibi dişlerinin ucuyla ısırıyorlardı ya...   
- …
Ben onlara bakakalmıştım da elimde olmadan birkaç damla yaş süzülmüştü ağzımdan akanlara eş gözümden de… Nemli gözlerimi arkadaşlarımdan kaçırmanın bir bahanesi olarak da kendimce:

_  Peh… Hem babam dediydi ki onların içindeki elma kurtluymuş.., Boyası da zararlıymış...
— Sonra babam bana karne hediyesi olarak bir kutu Alaman çikolatası alacakmış, demiş; derken de elimdeki çomakla yeri eşelemeye başlamıştım.

Hulusi Bey, o günleri anlatırken arkadaşına bakamaz olmuş adeta bir çocuk gibi bir ırmağın sessizliğinde suskun ağlamaya başlamıştır. Birkaç dakika duraladıktan sonra bayram yerinde kendisine balon alınmış çocuk gibi neşelenen sesle:

- Sen... Sen de bir koşu eve gidip elinde eski naylon terliklerle çıkagelmiştin. Ben ne olduğunu kavrayamadan az ilerideki “Eskiler aleyyooom, naylon, alemenyom aleyyom...” diye avazı çıktığı kadar bağıran elma şekerciye yetişmiştin. Elindeki terlikleri ona uzatıp karşılığında bir elma şekeri de bana alıp gelmiştin ya..
- …
_ O yediğim en güzel, en sulu, en kırmızı elma şekeriydi...    
- …
- Tadı, kokusu, rengi... Şimdi de olsa.. Ah babam Sen de olsan da bana şeker alamasan.. Elmalar varsın olmasın...

Hulusi Bey içinde gürüldeyen nehirlere kapılıp iyiden iyiye ağlar olmuştu. Ne Darülaceze’nin önünden geçenler bildi ne umarsız uçan kargalar duvara baka baka ağlayan Hulusi Bey’in yalnızlığını.. Bir süre sarsıla sarsıla ağlayan Hulusi Bey’in omzuna bir dost sıcaklığı değdiğinde dönüp bakamadı.. Bir hayal olduğunu ve çekip gideceğini zannettiği bu elin sahibi Serkis’ten başkası değildi. Diğer elinde Hulusi Bey’e uzattığı kırmızı, kıpkırmızı bir elma duruyordu. Puslu ve yorgun bir sesle:
- Hulusi Bey..
- …
-    Hani hatırlar mısın bir de soğan kabuğuyla kaynatılarak kırmızıya boyanmış yumurta satanlar gezerdi sokak sokak...
- Ya bir de…
- …
Artık her ikisi de birbirine sar(s)ıla sar(s)ıla ağlamaktadır. Derin ırmaklar gibi içli ve durgun... Ne Hulusi Bey aklına acaba: “Bu o Serkis mi?” sorusunu getiriyor ne de Serkis onu daha önce hiç görmediğini söylüyordu.

Kumruların çatısına yuva yaptığı Darülaceze, Darülacezenin bir demet gül gibi iliştirilmiş kenarına iliştirildiği Okmeydanı, Okmeydanı’nı ipek bir şal gibi saran tarih kokulu şehir İstanbul, lapa lapa kar yağışıyla beyaza bürünürken bir inci suskunluğuna kapılıyor.    
Kar yağıyordu.

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

Üye Girişi