Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

UZAKLAR ÇAĞIRINCA- MELEK ALTUN

Bozacıların, eyyamcıların bilindik sesleri ellerini eteklerini çekmişti sokaktan. Rüzgâr; sokakların arasından geçip evlere uğruyor, evlerin deliklerinden sızıyordu.

Yazları ağustos böceklerinin ritimli sesleri, kışlan rüzgârın davetsiz uğultusu ninni olur, dolardı Seyfo’nun gecesine. Gecenin sabaha yakın diliminde, yalınkat bir ses hayal meyal gelirdi kulağına: “Seyfo!.. Seyfo!..” Ruhunu okşardı bu ses. Kalkma vaktinin geldiğini anladığında fazladan beş dakika uyuyabilmeyi, zamanı çok değil beş dakika geri alabilmeyi arzulardı. Uykunun kollarına kendini kayıtsız şartsız bırakan bu minik bedene, gün ağarmadan kalkmak ne ağır gelirdi. Elbisesini üzerine gönülsüz geçirirdi. Soğuğu içen buyur eden is kokulu bir kazak, paçaları alabildiğine çamurlu bir pantolon. Hepi topu buydu giydiği, giyeceği... Evin dış kapısını açar açmaz keskin ayaz yüzüne, parmaklarına işlerdi. Çocuk, içten içe titrerdi.

Şimdi babasıyla yolun ötesindeki mahalleye geçecek, ara sokaklara dalıp çıkacak, işe yarar ne varsa toplayacaktı. Önde baba Süleyman, arkada Süleyman’ın çektiği iki tekerlekli çöp arabası, yanda ellerini hohlayarak ısıtmaya çalışan Seyfo...

Yolun karşısına dikili büyük büyük binalara yaklaştıkça Seyfo’nun başı dönerdi. Şaşalı yaşamın sokağa akseden tarafı minicik yüreğini allak bullak ederdi. Sanırdı ki göğe uzayan evlerde yaşayan çocuklardan mutlusu yok. Bu binaların birinde çocuk olmak... Ah! Hayali bile gerçeğinden güzeldi. Baba Süleyman kayıtsız kalırdı albenili yaşama. Onların yaşantısından ziyade gözden çıkardıkları” ile ilgilenirdi. Neler neler çıkmazdı ki onların çöpünden... Büyüklü küçüklü yarı hoş şişeler, pizza kutuları, cicili bicili alışveriş poşetleri, küçük bir leke veyahut ufak bir defoyla vadesi dolan giysiler, eşyalar...

Baba-oğul çöp tenekelerini hızlıca açar, bakar, karıştırırdı. Hele, ele birkaç parça oyuncak geçti mi hazine avcılarının sürürünü yaşardı Seyfo. Yalan yok, çöpleri dibine kadar kolaçan eden, ne varsa incik cincik irdeleyen toplayıcılardan değildiler. Görünürde olanları kurcalar, birkaç şişkin poşeti deşer, sonra geçer giderlerdi

O gün beklenmedik bir şey oldu. Hayretten gözlerini iri iri açtı Süleyman. Pes doğrusu! diye hayıflanmaktan kendini alıkoyamadı. Demek söylentiler doğruydu. Hangi tenekeye gittiyse eli boş döndü. Nafileydi uğraşması. Çöp tenekelerine kaşla göz arasında kilit vurulmuştu. İnanılır gibi değildi.

“Şu zenginin ettiğine bak!” dedi baba oğluna, şu zenginin ettiğine... Çöpünü bile esirgiyor, fakir fukaradan. Çocuk bir şeyler diyecek oldu, neden sonra vazgeçti. Koca binaların birinde çocuk olma hayalı, kumdan kaleye dönüştü. Küçük bir iç dan kaleyi devirmeye…
Çöpten kavga olur mu? Pek tabi olur. Başlarda kimsenın dikkatini çekmeyen toplayıcıların kazançları, iştah kabartıcı hâl alınca olanlar olmuştu. Mantar gibi türeyen çöp toplayıcıları birbirlerini rakip göreli ‘benim çöpüm senin çöpün’ kavgasına tutulmuşlardı.
Bilirdi Süleyman, haritaların bilmediği görünmez çizgilerle sokakların parsellendiğini. Parsellenmiş sokaklardan pay almaya çalışmak kendini kurtlar sofrasında bulmak demekti. Fincancı katırlarını ürkütmeden şimdiye dek geçinip gitmişti. Ya şimdi ne yapacaktı?
Derdini anlatabileceği tek kişi Deli Muhsin’di. Zaten bu soğuk geçiren döküntü eve gelse gelse Deli Muhsin gelirdi. O da eserse.. Semaverde fokurdayan çaydan fasılasız birkaç bardak içti Süleyman. İçinde biriktirdiklerini Muhsin’e açıyor, Deli Muhsin anlamaz gözlerle etrafına bakınıyordu. Eskilerden, yenilerden, zengin mahallesinde uğradığı hayal kırıklığından bahisler açıyordu. Deli, kilimin püsküllerini parmaklarına dolayıp dolayıp çözüyordu. Delinin kendi âleminde olduğu aşikârdı. Süleyman bunu pekâla bilirdi ama ne çare!    

Seyfo yer yatağına uzanmış, babasının söylediklerini içine alıyor, söylenenler beyninde büyüdükçe büyüyordu. Kumbarasını avuçladı, sağa sola salladı. Savrulup duran iki bozukluk, hepsi bu. Besbelliydi, çocukluğu bisikletsiz geçecekti. Boynunu büktü. Kumbaraya atamadığı bozukluklar için içi yangın yerine dönüyordu. Görünen o ki Cafer’in bisikletine yalvar yakar binmeye devam edecekti. Çalımından geçilmeyen şu kakneme muhtaç olmayacaktı ki... Kendi bisikletiyle o sokak senin bu sokak benim dolaşacaktı ki... Ne kırılmaya mahkum hayal hemen hepsi...

Bisiklet sürmeyi öğrenme gibi şimdilerde çoğu çocuğa kolay gelen eylemi “bisiklet kiralayarak” öğrenmişti. Hatırındaydı, saatine epey para saymıştı. Seyfo’nun yüzde yüz alın teriyle kiraladığı bisiklet -süngeri dağılmış koltuğu saymazsak- iki teker, iki pedal ve paslı bir direksiyondan ibaretti. Fren denen nesne çoğu kez tutmazdı. Yere veya tekere sürtülen ayakkabı tabanından âlâ fren mi olurdu! Cafer, Seyfo’nun bisiklet kullanabildiğine inanmamış: “Sahi söylüyorsan bir dene de görelim.’’ demişti dalgaya alarak. Bisikleti aldığı gibi Seyfo’nun basıp gitmesine şaşakalmış, hangi arada derede bisiklet sürmeyi öğrendiğine akıl sır erdirememişti. Seyfo’nun nasıl bu kadar iyi bisiklet kullandığını Cafer hiç bilmeyecekti. Bu bir sırdı.

“Şiştt... Sakın söylemeyin ha!’’ deyip gülümsedi Seyfo. Pencerede sadece kuşlar vardı, uçuşan kuşlar... Gözü, yağ tenekesinden bozma saksılara kaydı. Evin markalı teneke saksıya küçük bir çizgi atıp evim’e dönüştürmüştü. Evim dediğin öyle sıcak, öyle güzel olmalıydı ki...    

Deli Muhsin akan burnunu ha bire çekiyordu. Baş ve orta parmağının arasına aldığı çay bardağını sağa sola çeviriyordu. Soğuğun büzüştürdüğü çatlamış eli örünce “Kal bu gece!” dedi Süleyman. Deli Muhsin, kesik kesik güldü. Bir içeriyi bir dışarıyı gösterdi. Dakikalarca gülme nöbetine tutuldu. Süleyman dişlerini birbirine sürttü. Sinir bozucu gülmenin sonu gelmiyordu. Deli kalktı, tek kelam etmeden çıktı. Süleyman, delinin bir şeyler ima ettiğini sezdi. Ha içerisi ha dışarısı mı demek istemişti. Aldırma! Deli de, geç! Geçemedi Süleyman.

***
İnsan ne kadar toprağa ait görünse de toprağa bağlı kökleri yoktur. Bu yüzden bir yere bağlı kalması zordu gezginin. Haritasız, kılavuzsuz, bir başına düşmüştü yollara. Rotasını adı sanı pek duyulmamış ülkelere çevirmişti. Gidilmedik ülke, pasaportunda damga yüzü görmemiş sayfa yoktu neredeyse. Soğuk memleketleri, güneşin kavurduğu şehirleri insan yanıyla tanımayı istiyordu. İçinde onu çağıran yerlere sürüyordu karavanını; plansız, hesapsız.

İki tür ruhun olduğunu düşünürdü. Biri, şuradan şuraya adım atmaktan ödü kopan, yeni şehir ve yüzler tanımaktan ürken “evci ruh”, diğeri keşfedilmemiş bir şey bırakmak istemeyen, hep yol alan “avcı ruh.” Onunki ikinci tanıma daha çok uyuyordu. Keşfetmek doğasında vardı. İçinden çıkamadığı soruların cevaplarını bulmak için avcı ruhunun peşinden gitmeye karar vermişti, vermişti de babasının tepkisini güç bela yatıştırabilmişti.
Yollara düşeli kaç mevsim olmuştu, saymayı bırakmıştı. Eski Cem olmadığı kesindi. Yol, insanı değiştiriyordu. Öyle ya, sadece insanlar yola şekil vermez; yol da insanı eğer, büker, genişletir, başka bir adam yapardı.

Şehrin süslü ana caddesinden tali yollara sapardı Çünkü yaşamın makyajsız yüzüne dokunabilmek için. Çünkü gerçek hayat ara sokaklardaydı. Gün yüzüne akıp yaşamın izini sürerdi bu sokaklarda. Yollar akıp gittikçe farkına varıyordu; bir yerde yollar ne kadar genişse ilişkilerin o  kadar zayıf olduğunu, ne kadar darsa ilişkilerin samimane olduğunu.
Vardığı ülkenin büyüsünü anlatan kitaplar okumaya bayılırdı. Pierre Loti’nin İzlanda Balıkçısı’nı buzul ülke İzlanda’da bitirmiş, Kafka’nın Metamorfoz’unu yazarın evine yakın bir kahvede okumaya başlamıştı. Malouf’un Semerkand’ını Semerkand’da okumak hepsinden fazla zenginlik katmıştı kendisine. Yolu tekrar Mısır’a düşerse yeni aldığı Gerald Messadie’nin Mısır Prensi Musa kitabını mutlaka okuyacaktı Şimdi doğup büyüdüğü topraklardaydı.. İsmini lise yıllarından hatırladığı Memleket Hikâyeleri’ni okumayı planlıyordu.
Yürüyen evinin -karavanının- içinde koltuğa kurulmuş, çektiği fotoğrafları inceliyordu bir bir. Nepal’de fil üzerinde gezintiye çıkan insanlar, Kenya’da kızgın güneş altında barakada yaşam sürmeye çalışanlar, Zambezi Nehri’nde rafting yaparken ölümle yaşam arasında gidip gelenler... Sonra sırtını yüksekçe bir kayaya dayayıp izlediği günbatımlarının güzelliği... Derileri, gülüşleri birbirine benzemeyen yüzlerce insan yüzü.... Kimi soluk, kimi kırışık, kimi güleç yüzler ama hemen hepsi sevgiden anlayan yüzler. Ne denli ilkel yaşam sürse de insan her yerde insandı. Tibetli yaşlı kadın mesela. Onu unutmasına imkan var mıydı! O titreyen eli, o yorgun iki gözü...    

***

Böyle bir şey ilk kez görüyordu. Evet evet, Asteroit B-612 gezegeninden gelen uzay aracıydı bu! Uzay aracını Küçük Prens indirmiş olmalıydı. Heyecanlandı. Etrafta kimsecikler yoktu. Aracı yakından görmek için yaklaştı, yaklaştıkça korku sardı dört bir yanını. Aracın perdeleri kapalıydı. Prens, uykuda olmalıydı. Uzay aracının etrafını sessizce dolaştı. Aracın arkasına bağlı bir bisiklet gördü. Ya bu bir tuzaksa, diye geçirdi içinden. Biraz bekledi. Etrafı süzdü. Gelen giden olmayınca bisikletin yanma gitti. Bisikleti kontrol etti. Frenler sert ve sağlamdı. Koltuk süngeri yumuşacıktı. Seyfo, büyülenmişti. Süper bir bisikletti bu. Arka teker kilitli olduğundan ön tekeri çevirmeye başladı. Tekerlekten çıkan sesi taklit ediyordu: Bızzzzz... Bızzzzz... Küçük Prens’i çoktan unutmuştu. Bisikletin güzelliğinden başka her şey silinmişti gözünde. Yaklaşan koyu gölgeyi çok sonra fark etmişti. Arkasını döner dönmez korkuyla sıçradı, elinde bıçakla üzerine üzerine gelen beyaz sakallı bir adam gördü.
“N’apıyorsun burada?! diye kükreyen korsan tipli adamın Seyfo’yu biçmesi an meselesiydi. Nutku tutuldu Seyfo’nun. Gözünü kapamış, pusmuştu.

“Hırsız mısın sen?”
“…..”
““Seni polise vereceğim.” dedi sesinde en ufak yumuşama emaresi olmadan.
“……….”
Çocuğun kenarları patlak ayakkabısını görünce son sözünün sahiciliği kayboldu. Korkudan titreyen çocuğa acıdı

“Tamam tamam, polise vermeyeceğim.”
“Korkma, sana zararım dokunmayacak.”
“………….”
“Akşama kadar burada böyle bekleyecek misin? Donarsın, benden söylemesi.”
“……….”
Seyfo, sindiği yerden yavaşça doğruldu. Adamın sakalının köpükten olduğunu, bıçak sandığı kesici aletin ustura olduğunu anlayınca korkusu azaldı.
“İstersen seni evine götüreyim.”

“Ben giderim.” dedi Seyfo.

“Bu civarda mı oturuyorsun?”

“Evet!” diyen Seyfo’nun gözleri karavanın içinden her an çıkmasını beklediği prensi arıyordu.

“Birini mi arıyorsun?”

“Uzay aracını şuraya indiren prensi arıyorum. Sen biliyor musun Küçük Prensi?”
“Bilmez olur muyum!” diyen adam durumu anladı. Çocuğun hayalini bozmak istemedi. Cebindeki anahtarları göstererek:

“Prens anahtarları bana bıraktı. İstersen sana uzay aracını gezdirebilirim.” dedi. Seyfo’nun sevincine diyecek yoktu. Merakı had safhadaydı. Adamın peşine takıldı. Aracın içine girdiler. İçerisi sıcacıktı. Üşümüş vücudu sıcaklığın etkisiyle gevşedi. Kırmızı desenli kanepeyi, mini televizyonu, beli kıstırılmış perdeleri görünce bir evde olması gereken eşyaların uzay aracında olmasına şaşırdı. Seyfo uzay aracını incelerken gezgin, tıraşını tamamlamıştı. Masaya oturdular. Seyfo, ikram edilenleri utana sıkıla yedi. Üst üste sorulan sorulardan bunaldı. Çocuğun bunaldığını anlayan gezgin başka bir şey sormadı. Yedi yaşındaki bir çocuğun çöp toplayarak yaşama tutunması yüreğini acıttı.

“Şimdi eve gitme vakti!” dedi adam. Seyfo’yu sıkıca giydirdi. Boynuna atkı doladı. İrili ufaklı atıştıran kar, çocuğu üşütmemeliydi.

Seyfo’nun elinden tutarak gelen yabancıya bir mana veremedi Süleyman. Kimdi, neyin nesiydi bu adam? Adamı ilk kez görüyordu. Gezgin kendini tanıttı. Seyfo’yu babasına gönül rahatlığıyla teslim etti. Bir çayımızı içmeden bırakmam.” ısrarını reddetmeye hazırlanırken Seyfo’nun gülümseyerek “Saklıyorsun ama Küçük Prens sensin.” demesi fikrini değiştirmeye yetti. İçeri adım atar atmaz radyodan yükselen yanık bir türkü duydu: Böyle miydi senin ile ahtımız / Yollarına kar mı yağdı gelmedin /Ömür bitti tükeniyor vaktimiz / Yollarına kar mı yağdı gelmedin.

Beş duyudan öte yürek birlikteliğini yakaladı ayrı dünyaların iki insanı. İki yabancı konuştukça açıldı, açıldıkça yakınlaştı.

“Bizimkisi ömür törpüsünden başka bir şey değil.” dedi Süleyman. Yıllardır kâğıt, cam plastik toplayarak geçinip gidiyorum. Sırf toplamakla iş bitse iyi. Kâğıtları kuru saklayacaksın, istifleyeceksin, götüreceksin, satmaya çalışacaksın. Bizim hayat hep böyle: Düzelt, katla, istifle, götür hurdacıya. Atsın önüne üç onluk. Doysun karnın doyabilirse, sevindir Seyfo’yu sevindirebilirsen. Kira mira derdi olmayacaktı ki. Bak o zaman Seyfo’ya neler alırdım neler... Bisiklet alırdım... Okula gönderirdim... Neyse ki Seyfo’yu mutlu edecek şeyler de oluyor. Arada çöpten oyuncak falan çıktı mı tamam, diyorum bugün de ballısın Seyfo. Birkaç gündür siftah da yapamadık, çöpünü koklatmıyor ki zenginoğlu zengin. Zaten muhtaç olmasak göz diker miyiz çöplerine? Gazetelere de manşet olmuş cimrilikleri. E, ne demişler: Fukara kalbine her kim dokuna / Dokuna sinesi Allah okuna.” Bir an sessizlik oldu. Büyüklerin susmasını fırsat bilen Seyfo, elinde Küçük Prens kitabiyle! gelmiş, gezginin kucağına oturmuştu.

“Biliyorum, sen osun.” dedi Küçük Prens’in resmini göstererek.

“Bildin ben Küçük Prens’im. Okudun mu bu kitabı?”   
 
“Evet, okudum.

“A, sen okumayı biliyor musun? “Biliyorum, babam öğretti.

“İyi o zaman hadi bana biraz oku.” Radyoyu kapadı, Seyfo. Heceleye heceleye, bazen geriye alarak okudu.

“Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim. Onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. “Sesi nasıl?” demezler örneğin, ya da “Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?” diye sormazlar. Onun yerine: “Kaç yaşında?” derler. “Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?” Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerim sanırlar arkadaşınızı. Eğer büyüklere: “Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı; pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var.” derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara: “Yüz milyonluk bir ev gördüm.” dersiniz, işte o zaman size: “Oo, ne kadar güzel bir evmiş!” derler gözlerini koca koca açıp.”

Kapıyı döven ses Seyfo’nun okumasını böldü. Selamsız sabahsız içeri dalan adamın tavırlarını garipsedi gezgin. Gelen Muhsin’di. Göz ucuyla Muhsin’i izledi. Kar tanecikleri omuzlarına ince bir beyazlık serpmişti.    

 “Mahallenin delisi” dedi Süleyman. Kimi olur gecenin bir yarısında damlar, kimi olur hiç uğramaz. Kendi hâlinde, zararsız biridir.

Önüne konan çayı dikledi Muhsin. Belli ki soğuk içine geçmişti. Baba, sobayı canlandırmak için sobaya tahta parçaları attı. Soba, kendini ısıtabilirse evi de ısıtacaktı.

Süleyman, Muhsin’in nasıl ‘deli’ olduğunu anlattı. Ayrıntıya inmekten çekinmedi. Akabinde soba yakmana çalışırken kendi evini tutuşturan Muhsin’in yaptığı delilikleri sıraladı. Gezgin söylenenleri tahayyül ediyor, gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Herkesin iyi kötü bir hikâyesi vardı sonuçta. Süleyman’ın onurlu yaşam mücadelesi, Seyfo’nun hayalleri, Muhsin’in delilikleri. Gezginin de bir hikâyesi olmalıydı. Süleyman sözü döndürdü, dolaştırdı, gezginin hikâyesine getirdi. İnsan durduk yere dünyayı gezmek için yolculuğa çıkar mıydı? Vardı muhakkak bir nedeni.

“Neresinden başlamalı, nasıl anlatmalı... Uzun hikâye aslında. Madem anlatmamı istedin, anlatmamda bir sakınca yok. Doğduğum günden beri hep babamın gölgesinde yaşadım. Hiçbir zaman salt kendi ismimle anılmadım. Fahrettin Bey’in oğlu Cem’dim ben. Babam beni holdingin müstakbel patronu olarak görüyordu. O yüzden iyi bir eğitim almam için her şeyi yaptı. Özel hocalar, özel okullar... Küçük yaşlardan itibaren sanat eğitimimi de ihmal etmedi. Dokuz yaşında profesyonel denecek kadar iyi keman çalabiliyordum. Özel piyano dersleri almalar, sanat galerilerini gezmeler, gazetelerin sosyete sayfalarında boy göstermeler... Gazeteler benden genç, yakışıklı, ince ruhlu diye bahsediyordu. Gururumu okşuyordu bu sözler.

Hayatta her şey kolaydı bana. İstiyorum, demem o şeyi elde etmem için yeterliydi. Etrafımdakiler pervane oluyordu beni mutlu edebilmek için. İmrenilecek bir yaşamım vardı görünürde. İçimde kayıp giden bir şeylerin olduğunu seziyordum ama tam olarak ne olduğunu bilmiyordum veya bilmek istemiyordum.

Babamın doğum günümde sürpriz yapmaya hazırlandığını annem fısıldamıştı bana. Merak içerisindeydi? Ne olabilirdi ki sürprizi. Benim için uç tarih bir sanat galerisi yaptırmış, adımı galeriye vermişti. Gerçekten sürpriz olmuştu hediyesi. Çok mutlu olmuştum. O kadarla da kalmamış, yurtdışından ünlü bir sanatkârın resim ve fotoğraf sergisini de getirtmişti. Bütün eş dostla galeride doğum günümü kutlamıştık. Pasta, kutlama, hediyeler derken ziyaretçiler evlerinin yolunu tutmaya başlamıştı. Galeride bir ben, bir de şoförüm kalmıştık. Anahtarlar bendeydi, galeriyi kilitleyip gidecektim. O yoğun günde sergiyi gezme fırsatım olmamıştı, tebrikleri kabul etmekten. Kimse yokken sergiyi rahat rahat gezeyim, dedim. Sergiyi dolaşmaya başladım. Tabloların hepsi harikuladeydi. Serginin diğer bölümü tünel biçimindeydi. Tünel girişinde “Birini seç” yazıyordu. Tünel ilginç bir yöntemle yapılmıştı. Işıklandırma sistemi fotoselliydi. Bir tablodan diğerine geçerken bir ışık yanıyor, diğeri sönüyordu. Yani sadece baktığın fotoğrafı görebiliyordun. Bir öncekini ve sonrakini asla. Buraya kadar ön bilgi verilmişti bana fakat fotoğrafları henüz görmemiştim. Tek bildiğim dünya çapında ünlü insanların fotoğraflarının oluşuydu Kimler yoktu ki fotoğraflar arasında. Bili Gates Einstein, Mevlâna... Şöyle böyle otuza yalan fotoğraf vardı tünelde. Hangisini seçeceğimi bilmiyordum. Hepsi birbirinden ünlü insanlardı. Seçim yapmaya zorlanıyordum. Asıl vurucu sahne son çerçevedeydi. Gördüğüm kendimdi. Sadece ayna vardı çerçevede. Sadece ben vardım aynada. Orada belki de ilk kez kendimden öte bir ben gördüm. Ruhumun kanayan tarafını gördüm. Acı çeken, zavallı yanımı... O üzerini örttüğüm derinlere kayıp giden hislerim volkan olup patlamıştı sanki. Sığ aynalara bakmışım o ana dek. Bir silkinme, bir fark ediş oldu o ayna. Kendimle ilk yüzleşmemdi bu benim. İhtişamlı cüsseli yaşamım un ufak oldu gözümde

Baktığım fotoğrafları iyi veya kötü diye ikiye ayırmıştım. Ya kendim? Kendim ne idim? Kendimi seçer miydim? Kendim gibi olmak ister miydim? O günden sonra her nerede değilsem, orada iyi men gibi hissettim, Babamın direnmesine rağmen uzakların çağrısına uyup düştüm yollara. Uzaklar çağırdı ben yol aldım, ben yol aldım uzaklar çağırdı."

***
Gittiği yerde bir günden fazla kalmazdı Cem. Çünkü gidilecek keşfedilecek bir dünya yer vardı. Bir de uzakların bitmek tükenmek bilmeyen çağrısı... Bütün fenalıkları örten, yağdığı mekânı eşitleyen beyazlık, yola çıkmasına mani olmasa uzakların çağrısına uyacaktı. Bütün fenalıkları örten, yağdığı mekânı eşitleyen beyazlık, yola çıkmasına mani olmasa uzakların çağrısına uyacaktı.

Yol boyunca karşılaştığı insanlar, dünyanın Cem’in etrafında dönmediğini belletmişti ona. Öyle olmasa aklı, dün konuk olduğu evde kalmazdı. Seyfo ne yapıyordu şimdi? Yüreği ile ayakta kalmaya çalışan Süleyman ne âlemdeydi? Muhsin, deliliğe devam ediyor muydu?
Kontağı çevirdi, motorun ısınmasını bekledi. Karavanı, penceresinden soğuk sızan eve doğru sürdü. Süleyman, gezgini karşısında görmeyi ummuyordu. Çoktan çekip gitmiştir, sanıyordu. Gezgini görür görmez boynuna atladı Seyfo. Sarılma faslından sonra gezgin:
 “Yemekler hazır, haydi soğumadan karavana gidelim.” dedi. Süleyman, biraz da Seyfo’nun hatırına teklife sıcak baktı.

Karavandaydılar. Küçücük bir masanın etrafında yemek yediler, Gezgin, korellierin vazgeçilmez yiyeceği kimchi'yi çıkardı dolaptan. Acılı turşuya benzer bir yiyecekti kimchi. Cem, yemekten sonra çektiği fotoğrafları gösterdi misafirlerine. Yerel kabileler, o yere ait pazarlar, otantik yapılar, sokakta akordeon çalanlar.. Dünyanın dört bucağından çekilmiş karelerdi bunlar. Sıra Tibetli yaşlı kadının fotoğrafına gelince fotoğrafı albümden çıkardı, Tibetli kadının verdiği insanlık dersini anlattı:

Sıra Tibetli yaşlı kadının fotoğrafına gelince fotoğrafı albümden çıkardı, Tibetli kadının verdiği insanlık der-sini anlattı: “Yetmiş beş yaşındaki bu kadını ilk gördüğümde yorgundu ve çok açtı. Sürgün yaşadığı bölgeden Hindistan a tam on iki günde zorlu bir yolculuktan sonra gelmişti. Bulunduğumuz yerde sürgünden kaçanlara yemek dağıtılıyordu. Kadın, içeriden yemeğini aldı, benim yemediğimi görünce ağzına lokma koymadı.

Yemesi için işaret ettim. Tibetli kadın yemeğin çok azını kendine ayırdı, geri kalanın} bir kâğıda koyup önüme itti. İşaret diliyle “tokum” dediysem de ben yemedikçe yemedi. Ben yetmiş beş yaşında olsam, aç ve uzun bir yolculuktan geliyor olsam bir yabancı ile yemeğimi asla paylaşmazdım. Tibetli kadının verdiği insanlık dersini hangi ders kitabı verebilirdi ki!”
Karşılaştığı herkesi fotoğraflaması âdetiydi gezginin. Şipşak fotoğraf makinesini eline aldı. Baba-oğlu sarmaş dolaş çekti. Seyfo’yu kâh şımarırken, kâh değişik pozlar verirken çekti. Poz verme işini çok sevmişti Seyfo. Gezgin, hatıra niyetine aldığı giysileri Seyfo’ya giydiriyordu. "İşte karşınızda kimonolu Seyfo!” takdiminden sonra Seyfo alkışlandı, Gezgin, sağ elini ağzına götürüp ıslık çaldı. ,Kimono„ Seyfo’nun ayaklarına dolanıyor; Seyfo, düşmemek için küçük adımlar atıyordu. Kovboy şapkasının içinde kalan Seyfo’nun hâli kimonolu hâlinden daha komik görünüyordu. Gezgin, deklanşöre sürekli basıyor, hiçbir anı kaçırmak istemiyordu. Çok eğleniyordu Seyfo. Şamatadan sonra çekilen fotoğrafları incelediler. Gezgin, istediği fotoğrafı alabileceğini söyledi Seyfo’ya. Birkaç fotoğraf seçti Seyfo. Kalan fotoğraflar albüme yerleştirildi. Kar ince ince yağıyordu. Yağan kar’ı izlediler. Her şey çok güzeldi. Rüya gibi bir gündü Seyfo için.  
 
Gece karavanda kaldılar. Uzunca bir süredir sabaha kadar ilk defa deliksiz uyku çekmişti Süleyman. Uyandığında Seyfo’yu yatağında göremeyince yerinden fırladı. Seyfo, nereye giderdi? Gezginle Seyfo’yu aramaya koyuldular. Sağa baktılar yok, sola baktılar yok. Baba, deli olacaktı. Nerde bu çocuk? diyor, başka bir şey demiyordu. Seyfo, gitse gitse eve giderdi. Eve baktılar. Evim saksısını dizlerinin arasına alan Seyfo, plastik şişeye doldurduğu kar’ları eritmeye çalışıyor, eriyen suları saksıya boşaltıyordu. Babası Seyfo'ya

 “Seni çok merak ettim, neden habersiz gittin?” dedi.

“Ama çiçeğim.,, Çiçeğim ölecekti baba!” diyebildi çocuk. Çiçeğe su verildi, çiçek kendine geldi.    

Kahvaltıdan sonra gezgin biraz mızıka çaldı. Seyfo’nun bisiklet hayalini bildiğinden Seyfo’yla bisiklet turu yaptı. Düşmemek için gezgine tutunan Seyfo bisıkletin hızlanmasından korkuyla karışık mutluluk duyuyordu. Gezgin pedallara asıldıkça asılıyordu. Rüzgarın uğultusu  kulaklara doluyordu. Vu..vu.. Muhsin arkalarından koşuyor, yetişmeye çalışıyordu, Karlar henüz erimediğinden halıya gezgin hız kesti; Çılgınlığı pahalıya mal olabilirdi, -Yavaşladı.
"Eğleniyor musun?” dedi Seyfo'ya.

 "Çoook!” dedi Seyfo.

O gece sıkış tepiş uyudular gezginin yürüyen evinde. Süleyman kanepede uyumuş, Muhsin koltuğa kıvrılmıştı. Gezgin, yere serdiği battaniyenin üzerine uzanmış, yatağını Seyfo'ya vermişti. İçinden öyle yapmak gelmişti. İnsanın kalbi kadar değişen bir şey yok, diye geçirdi içinden. Az önce mutluluğun koridorlarında dolaşırken şimdi içine bir hüzün çökmüştü, Yarın yola çıkacağını nasıl söyleyecekti küçük çocuğa? Onu üzeceğinin farkındaydı.
Ertesi sabah Muhsin, Seyfo ile kovalamaca oynuyordu. Gezgin, gözleriyle hem Seyfo’yu takip ediyor, hem Süleyman ile konuşuyordu. Süleyman’a gideceğini çıtlattı:

 “Biliyor musun Süleyman, bazen yakınlaşmak için uzaklaşmak gerekir. Başka başka hayatları keşfettiğimi sanırken keşfettiğim kendimden başkası değilmiş. Anladım ki uzaklara giderek kendime yakınlaşıyorum. Aslında yollar ne Asya’ya ne Avrupa’ya çıkıyor, bütün yollar insanın kendisine çıkıyor. Derin bir nefesten sonra devam etti.
 
Küçük bir çocukken içimde bir nehrin aktığını hissederdim. Sonra büyüdüm, nehre ulaştım. Nehre ulaşınca denize aktım, denize kavuşunca okyanusa açıldım. Oysa okyanusta bir damlaydım ben. Nereye gidersem gideyim, nereye varırsam varayım biliyorum keşif hep sürecek. Damla olmanın gereği bu.”

Ne babasının ne gezginin suskunluğuna bir anlam verebiliyordu. Seyfo. Bu susma sıradan bir susma değildi. Derindi. Çocuğun içine bir korku yerleşti. Gezgini kastederek babasına sordu:

"Gidecek mi baba?”

"Gezginler hep gider Seyfo!' Yüzünü pencere ta-çeviren gezginin yanına gittik küçük Seyfo. Aynı soruyu gezgine de sordu:

"Gidecek misin?” Başını "evet" anlamında salladı gezgin. Gidecek misin?” Başını “evet” anlamında salladı gezgin.

“Lütfen gitme!”

 “Biliyorum beni şu an anlaman zor ama öyle olması gerekiyor Seyfo.”

“O zaman hemen gitme!”

 “Üzgünüm Seyfo. Yarın gün doğmadan yola çıkmalıyım. Belki yine gelirim, neden olmasın!”
 “Gerçekten gelir misin?” sorusuna cevap veremedi gezgin. Seyfo’ya sımsıkı sarıldı. O gece vedalaştılar. Seyfo, Küçük Prens kitabını verdi gezgine. Gezgin kovboy şapkasını...
Muhsin’le şakalaştı, Süleyman’la helalleşti.

Bir çocuğu hayata en çok hayalleri bağlar. Küçük Prens’li hayallerin gerçekleşme ihtimali yoktu artık. Hayalleri yarımdı, eksikti. “Tenekelere vurulan kilitler söküldü!” haberi dilden dile yayılmıştı yayılmasına ama mutlu haber, Seyfo’nun hüznünü silip atmaya yetmedi
Seyfo’yu uyku tutmadı. Bütün gece, yatağından kalkıp kalkıp karavana baktı. Karavanın ışıkları yanıyordu. Birazdan gün doğacaktı. Seyfo babasıyla çöp toplamaya çıktığında arada bir arkasına bakıyordu. Karavan oradaydı. Biliyordu geldiğinde karavan gitmiş olacaktı. Gözlerine hücum eden yaşları elinin tersiyle sildi.

Biriken karların üzerinden bata çıka yürüyorlardı. Karda yürümek hızlarını yavaşlatıyordu. İşe yarar pek çok şey topladıktan sonra eve döneceklerdi. Çöp arabasını çeken Süleyman nefes nefese kalmıştı. Seyfo hızlı hızlı yürüyor; Süleyman, oğluna yetişemiyordu.

“Biraz yavaş ol Seyfo!” Birkaç adım yavaşlıyor, yine hızlanıyordu. Elinde değildi, gezginin gidip gitmediğini merak ediyordu. Uzay aracının gitmediğini görünce “Yaşasın!” diye bağırdı sevincinden. Süleyman, iki tekerlekli çöp arabasını bodruma kilitledi. Güneş çoktan ışıklarını sermişti yeryüzüne. Gezginin gitmekten vazgeçme ihtimali Seyfo’yu heyecanlandırdı.
“Küçük Prens! Küçük Prens!” Babasının;

“Belki uyuyordur, rahatsız etmeyelim, uyarısı olmasa akşama kadar böyle bağırabilirdi. Aradan bir iki saat geçti. Süleyman birkaç kez seslendi Sesine ses „eren olmadı. Kapıyı yavaşça tıkladı ancak cevap veren yoktu. Süleyman, kapının mandalın, aşağı çekti, kapı zorlanmadan açıldı. Başını içeri uzatıp;

“Gezgin gezgin!” diye seslendi. Cevap gelmeyince ¡çeri girdi. Kimse yoktu. Konsolun üzerinde fotoğraf albümü vardı. Yaprakları açıktı. Albümü karıştırdı. Birkaç fotoğraf yerinde yoktu. Tibetli yaşlı kadının fotoğrafı, sonra önceki gün çekilen Seyfo’nun pozları yerinde değildi. Mutfak masasında üzerinde “uzakların çağrısına uyan yolcu” yazılı bir zarf vardı. Zarfı açtı, mektubu okudu.

Sevgili Seyfo,

Hep sıcak bir “evim” olsun istemiştin. Üşümeyeceğin, hasta olmayacağın... Bundan böyle burası senin yeni evin. Biliyorum hayalindeki kadar büyük değil fakat görünürde insan kalbi de yumruk kadardır, gerçekte ise dünyaları taşıyabilir minicik sanılan kalp.
Fotoğraflarına baktıkça seni hatırlayacağım; çiçeğini, hayallerini, şirinliğini hiç unutmayacağım. Niçin gittiğimi bilmek istiyorsun, bunu biliyorum. Küçük Prens ile kralın konuşmasını hatırla. O zaman bana hak vereceksin. Seni unutmayacağım. Hoşça kal
Prens ile kralın konuşması... Kitabı defalarca okuduğundan sadece o bölümü değil neredeyse kitabın tamamını ezbere biliyordu Seyfo. Uzaklara bakarak o bölümü içinden tekrar etti.

“Burada yapacak bir şeyim kalmadı.” dedi Küçük Prens. “Yola koyulmalıyım artık.”
“Gitme.” dedi kral. İlk defa birine krallık yapmaktan dolayı mutlu olmuştu. “Gitme, seni bakan yapacağım

 “Ne hakanı?”

“Şey…Adalet bakanı?”

 “Ama burada yargılanacak hiç kimse yok ki!”

“Bundan emin olamayız.” dedi kral. “Krallığımın her yanını dolaşmadım henüz.”
“Ben çoktan baktım bile!” dedi Küçük Prens. Bir kez daha gezegenin arka yüzüne bakıp geldi. Hiç kimse yoktu gerçekten...

“O hâlde kendini yargılayacaksın.” dedi kral. “En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez. Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen, o zaman gerçek bilgeliğe ulaşmışsın demektir.”

 “Evet!” dedi Küçük Prens, “Ama bunun için bu gezegende kalmama gerek yok ki. Çok uzaklara gitsem bile kendimi her yerde yargılayabilirim. İnsan kendini yargılamak istedikten sonra her yerde yargılayabilir, öyle değil mı?   

Seyfo’nun kalbi yol oldu, gezgine uzandı. Uzaklara yol alan gezgini, şimdi kendine daha yakın hissediyorum"

 

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

Üye Girişi