Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SEVGİLİM, KİTAPLAR- İSMAİL DEMİREL

, -I-   
Kitaplarla ilk karşılaşmam, babamın doğumumdan önce planladığı üzere, kırkım çıkar çıkmaz olmuş. Kırkıncı günümün gecesinde babam kutsal kitaptan adımla anılan sureyi kırk bir kere okumuş. Bu arada, adım Kevser. Ardından da inzal olunan ilk ayetleri okumuş, yine kırk bir kere. Şefkat dolu kollarına alarak kütüphanesinin bulunduğu odaya götürmüş, gizli bir mabede götürür gibiymiş, heyecanlıymış. Bana da heyecanlanıp heyecanlanmadığımı sormuştu birkaç kez, kitaplarla münasebetime dair hatırlayabildiğim ilk anımda. Ama hatırlamadığımı veya herhangi bir şey hissetmediğini duyunca benden, gözlerine hüzün çiçeklerinin tohumları atılmıştı. Acaba bu ilgisiz tavır mı babamın bana karşı beslediği duyguları tırpanlamıştı. Sonraları hemen her gün kollarının arasında babamın kitaplarını ve kütüphanesini ziyaret etmişim. Bir memur için ilk doğduğum yıllar için söylediği iki bin rakamı gerçekten büyük, çok büyük bir rakamdı. Babam benim büyümemi istermiş istemesine, ancak onun birçok nedeninin yanında, okuduğu kitaplan benim de okumam ve anneciğime okumam ve yine kendi okuyamadığı kitapları okuyup onu geçmem de varmış. Altı aylıkken sürüne sürüne evde gezinmeye başlamışım.  Babam bilerek evin odalar arasında iletişim sağlayan bütün kapılarını kapatır, yalnızca kitapların bulunduğu odanın kapısını açık bırakırmış. Sebebi çok açık. Ben o zamanlar daha çok oyuncaklarla oynamayı severmişim. O yüzden sürünsem de sürünerek odayı terk etsem de sağda solda ağzıma götürebileceğim oyuncaklar ararmışım. Bir ay sonra emeklemeye başladığımda babamın açık bıraktığı kapıdan içeri girip kitaplara melül melül bakmaya başlamışım. Bu durum evde babam için bayram havası estirirken, anneciğim için pek bir anlam ifade etmemiş. Çünkü anneciğim o çağdaki bir çocuğun kitaplarla ilgileniyor olmasının geleceğe yönelik hiçbir anlamı olmadığını söyler dururmuş babama ve ilave edermiş ‘Boşuna uğraşma Bey!’ diye. Babam inatla benim de kitapsever olacağımı vurgulayınca, ‘Sana yetiştik bir de kızınla uğraşacağız’ der duruşmuş öfkeli bir sesle. Çünkü anneciğime göre kitaplar babamın kendi üzerine getirdiği kumalarmış. Her kitap bir kumaymış. Çünkü babam aldığı hiçbir kitabı okuyup bitirmeden elinden asla bırakmaz ve başkaca da bir işle meşgul olmazmış. Ne gazete okur, ne televizyon izler, ne radyo dinler, ne de gezmeye gidermiş; sadece yeni aldığı kitabın ‘kara sayfaları’ arasında dolaşır dururmuş. Bu durum da anneciğimi deli eder dururmuş. Çünkü babamın kumalarıyla meşgul olduğu anlarda evin dâhili ve harici bütün ihtiyaçları anneciğim tarafından görülmek mecburiyetindeymiş. Dokuz ayımı doldurduğum günlerde çekyatlara, kanepelere, sandalyelere tutunarak ayağa kalkmaya başlamışım. İlk birkaç gün adım atmakta zorlanmışım. Fakat babamın bitimsiz sabrı ve yardımı sayesinde bir hafta sonra rahat bir şekilde çekyatın bir ucundan bir ucuna gider-gelir olmuşum.


Bir gün babam benim gibi ellerini dizlerini ve ayaklarını yere koyup bana eşlik ederek emekleyerek elbette bana yön de vererek kitapların bulunduğu odaya götürmüş beni. Unutmadan hemen ifade edelim, babamın kütüphanesi, dedemin babaanneciğime evlilik yıldönümlerinde aldığı bir vitrinden bozmaydı; daha doğrusu vitrin aslî işlevi yerine, kütüphane işlevi icra ediyordu. Kütüphanenin yanına kadar gelen babam, bağdaş kurup yanıma oturmuş ve beni izlemeye başlamış. Her zaman olduğu gibi ayağa kalmak için tutunacak bir tutamak aramışım, bulmuşum da. Kocaman vitrinin televizyon koymak için ayrılan geniş bölümünün altında müzik seti koymak için de derin ve geniş bir yer varmış. Tabi o zamanlar babam televizyona ve müzik setine ait olan yerleri kitaplan için güzel bir yurt eylemiş. Müzik setine ait olan oyuk yere tutunarak ayağa kalkmışım. Oraya babam arka arkaya üç raf kitap dizmiş. Ön raftaki kitapların en sağındaki kitabı minicik ellerimle, babamın her aklına geldiğinde öptüğü minicik parmaklarımla tutmuş ve aldığım gibi yere atmışım. Bir kitap daha almışım, onu da yere atmışım. Bir tane daha... Bir tane daha... Derken ilk sırada ne kadar kitap varsa hepsini indirmişim yere. Babam gözlerinde sevinç ve erinç ışıltılarıyla gelecek mutlu günleri düşünerek seyretmiş beni. Neden sonra aklına anneciğime haber vermek gelmiş de çağırmış annemi. Anneciğim bir anne sorumluluğuyla kızının yaptığı her yeni hareketi yerinde görebilmek için babamın çağrısına uyarak gelmiş kütüphaneye. Şaşkın gözlerle bakan anneciğime babam sevinçle ışıldayan gözlerle bakmış ve yerdeki kitapları işaret etmiş. ‘Bak kızının marifetini görüyor musun?’ diye soran babama, anneciğim Benim kızım öyle şeyler yapmaz.’ demiş, babam ne kadar ısrar ettiyse de inandıramamış anneciğimi. Babamın, sahip olmak için yıllarını verdiği kitaptan, raftaki yerlerinden indirmek için ben, sadece on-onbeş dakikamı vermişim. Yerdeki kitaplan babam lalettayin bir şekilde yerlerine koymuş. Ben de, yine, anneciğim yokken yaptıklarımı yapmışım. Anneciğimin her kitabı yere indirişimdeki şaşkınlığını bir görmeliymişim, çok şaşırmış anneciğim, inanamamış gözlerine. Biraz düşününce ‘Baba kız girersiniz odanıza, biriniz bozar, biriniz yaparsınız.’ demiş, sevinmiş. Sevinmiş anneciğim, çünkü kendisi mutfak işleriyle uğraşırken, beni emanet bırakabileceği güvenli bir adres bulmuş. Fakat babamı bir kara düşüncedir almış; işe gittiği zamanlarda kitaplarının benim elimden çekeceklerini düşünmeye başlamış. Bir yandan seviniyormuş, oyunlarıma bile kitapları soktuğu için; bir yandan da üzülüyormuş kitaplarının zarar görme ihtimalini düşündükçe.


Yürümeye başladığımda, (Burada dedemin ve nenelerimin gayretleri yadsınamaz. Özellikle dedemin ‘durcuk dur hadi kızım’, ‘durcuk tay tay tay diye diye beni ayakta durmaya ve ayakta durmayı başardıktan sonra yürümeye teşviklerini, her bebekliğimin bahsi geçen konuşmalarda anlatır durur anneciğim ve anlatır dururdu babam.) kendi başıma ayaklarımın üzerinde durmaya başlayınca güzergâhım arasında babamın tepeleme kitaplarıyla doldurduğu oda ilk sıradaymış. Her şeyi kayıt altına alan babam, özellikle kitaba dair hiç bir şeyi kaçırmayan babam, gazetelerin kitap ilavelerini ile biriktiren babam, yürüyerek gittiğim ilk kütüphane ziyaretimi de not etmiş, benim için tuttuğu defterde. Kitap dolu vitrini ve yerlerde üst üste yığılı kitapları görünce, adeta nereden döküp saçmaya başlayacağımı şaşırmış bir şekilde bir sağa bir sola bakıp durmuşum birkaç saniye. Sonra kapıya göre odanın solunda bulunan raftaki kitaplara yönelmişim. Elime aldığım ilk kitabı, kısa bir bakıştan sonra atıvermişim yere. Sonra bir tane daha almışım, onu da aynı şekilde, birkaç saniyelik bakıştan sonra atıvermişim yere. Bir müddet böyle devam etmiş bu durum. Babam müdahale bile etmemiş; seyretmiş sadece. Neden sonra eline resimli bir dergi almış babam, çocuklar için olanlarından ve elime tutuşturmuş. Resimleri gören ben, dergiyi alır almaz bulunduğum yere çömelmişim ve kabaca, parmaklarımı henüz kullanamadığım için kabaca, dergi sayfalarını karıştırmaya başlamışım. Renkli, resimli sayfalan gördükçe dikkatlice bakıyor ve sanki kendimce okuyormuşum. Babam muzaffer bir komutan edasıyla, o esnada ömrünün büyük kısmının geçtiği mutfakta yemek işleri ile meşgul olan anneciğime seslenmiş. Anneciğim duymuş duymasına fakat soğan doğradığı için hemen uyamamış babamın davetine. Babam anneciğimi bekleye dursun, ben çoktan sıkılmışım bir dergiyle resimli bile olsa birkaç dakika vakit geçirmekten ve dergiyi bir tarafa atıp tekrar ayağa kalktıktan sonra yeni bir kitap alıp onu da fırlatıvermişim yere. Babam yeni marifetimi anneciğime göstermek için elime tekrar bir dergi tutuşturmuş, fakat atıvermişim onu aldığım gibi yere, bir başkasını vermiş a am, onun sonu da aynı olmuş. Bir tane daha deren, anneciğim sorgu dolu gözlerle bakmış babama.  ‘Ama sen de vaktinde gelmezsin ki’ der gibi bakmış anneciğime. Anneciğim görememiş, babama göre enim kitapla olan ikinci basamak ilişkimi.

Yavaş yavaş konuşmaya da başlamışım, daha doğrusu kimsenin anlamadığı bazı sesler çıkartıyormuşum. Anneciğimle babamın benden özellikle söylememi istedikleri, bana söyletmek istedikleri iki kelime olmuş. İlk söylenen kelimler dede, baba, mama kelimeleri olduğu için bunlarla uğraşmamışlar; ne anneciğim mama kelimesiyle, ne de babam baba kelimesiyle hiç uğraşmamış. Annem, Allah dememi istemiş, babam da kitap kelimesini söylememi. Yarış yapmışlar, önce hangi kelimeyi söyleyeceğim diye. İddiaya girmişler. İlkin kimin istediği kelimeyi söylersem, bin diğerine istediği bir şeyi alacakmış, elbette fiyat konusunda anlaşmışlar. Babam her zaman olduğu gibi anneciğimin istediği eşyanın değeri kadar kitap almak istemiş, anneciğim bir iki mırın kırından sonra kabul etmiş. Kabul etmiş etmesine, ama anneciğim iddiayı kendisinin kazanacağına inanıyor ve bana da güveniyormuş. Bir sorun varmış: Ben ya anneciğim ile babamdan yalnızca birinin yanımda olduğu bir zamanda kitap veya Allah kelimesinden birini söylersem, durum ne olacakmış. Bu sorunu çözebilmek için ikisinin de bulunduğu zamanda söylemem gerekiyormuş seçtikleri kelimeleri. Esasında benim bir sorumluluğum yokmuş bu işte. Esas sorumluluk onlardaymış; küçücük bir çocuğa bir kelimeyi söyletebilmek kolay mı? Uzun bir müddet beraber bulundukları vakitlerde bana istedikleri kelimeleri söyletmeye çalışmışlar fakat becerememişler, daha doğrusu ben becerememişim. Gündüz vakti bir gün, er zamanki gibi anneciğim ev işleriyle uğraşırken, mutfakta yemek yaparken, paytak paytak yürüyerek yanına kadar gitmişim ve susadığımı belli eder bir şekilde masada bulunan bardağı işaret etmişim. Anneciğim bir bardağa su doldurduktan sonra besmele çekmiş sesli bir şekilde ve ‘sen de bismillah de kızım’ demiş, hikmet-i Huda ağzımdan ‘Allah’ kelimesi dökülmüş. Anneciğimin nasıl sevindiğini bir tasavvur edin. Su içirmeyi unutup öpüp koklamaya başlamış beni. ‘Aferin kızıma!’, ‘canım yavrum’, ‘bir tanem benim’lerden sıkılıp ağlamaya başlayınca ben; anneciğimin aklına bana su vermek gelmiş. Suyu içip bitirdikten sonra elhamdülillah demiş anneciğim. Akşam olup babamın eve geliş saati yaklaşınca anneciğimin heyecanı artıyormuş. Sokak kapısında karşılamış babamı anneciğim. Durumdaki tuhaflığı sezen babam ‘Hayırdır.’ demiş. Annem ‘müjdemi isterim’ karşılığını vermiş ve kızının yani benim o günkü marifetimi anlatmış. Fakat babamdan aldığı karşılık anneciğimin hiç hoşuna gitmediği gibi, bilakis sinirlendirmiş onu. ‘Dur bakalım’ demiş babam, ‘bir de biz duyalım, kızımızın Allah deyişini’. Anneciğim, ‘bana inanmıyor musun’ demiş. Babam, ‘inanıyorum, fakat benim de duymaya hakkım yok mu’ diye diretmiş. Annem sinirlenmiş ve babamın kendisine yalancı dediğini söylemiş. İş uzamış ve o akşam huzursuzluk meydana gelmiş. Babam antlaşma maddesini hatırlatmış, anneciğim oralı bile olmamış. Sebep de ne? Benim Allah demem ve babamın bunu duymamış olması... Esas nedeni hepimiz biliyoruz.  Bunu üzerine yeni bir antlaşma yapmışlar. Daha doğrusu var olan antlaşmanın tartışmaya konu olan eski maddesini iptal edip yenisiyle değiştirmişler. Buna göre; babam çalışıp akşamları eve geldiğinden, sabahtan akşama değin yalnızca cumartesi ve pazar günleri beraber olduklarından, kimin yanında olursam olayım, benim ağzımdan, antlaşma metninde geçen iki kelimeden birini, kim duyarsa, yarışmayı o kazanacakmış. Bu durumda görünüşe göre anneciğim daha şanslıymış. Fakat talih babamın yüzüne gülmüş. Anneciğimin bir vesileyle dışarıda, babamınsa bana bakmak için evde bulunduğu bir zaman diliminde, babam o sihirli sözcüğü söyletmek istemiş bana ve ben de söyleyivermişim. Bir sevinç babamda, böylece babamın hesabına göre kitapla münasebetimin üçüncü basamağını da bu şekilde çıkmışım. İşi biten anneciğim eve gelince, babam, gündelik konuşmaları esnasında benim kitap kelimesinin telaffuz ettiğimi söylemiş. Anneciğim inanmak istememiş, babamın şaka yaptığı söylemiş. Babam ‘hayır’ demiş, ‘inkâra kalkışma, antlaşmanın yeni maddesini hatırla’. ‘Ama istiyorsan’ diye de eklemiş, ‘bir de senin yanında söylesin benim akıllı kızım’ demiş ve ‘kitap’, ‘kitap’, ‘kitap’ diye üç kez tekrar etmiş. Ben de babamın dediklerini tekrar etmişim. Böylece yarışmayı babam kazanmış, fakat babam bir centilmenlik yaparak annemin de isteklerinin alınması için yeşil ışık yakmış. Hatta kendi isteklerinden feragat etmiş, annemin isteklerini yerine getirmiş sadece. ‘Kitabı seven, kitap diyen bir çocuğum olduktan sonra...’ demiş ve huzur dolmuş. Annem de bir gerçeği itiraf etmiş. Birkaç kez babam evde yokken, bana iki kelimeyi de söyletmeye çabalamış, elbette önce Allah lafzını. Ben beceremeyince ya da söylemeyince denemek için kitap kelimesini de söyletmek istemiş ve ben de söylemişim, Böyle böyle babamdan habersiz babamın kelimesini iki kez söylemişim.

Adam gibi, kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan tek başıma yürümeye ve ağzımdan çıkan inci taneleri bir değer ve kıymet ifade etmeye başladığı zamanlarda, babam benim minik ellerimden -her zaman öpücükler kondurarak sevgisini ve sevincini belli ettiği minik ellerimden- tutarak, kitapçı arkadaşlarının yanına götürürmüş, yaşım üç-dört. Arkadaşlarına büyük bir sevinçle mutlulukla küçük kızını tanıtırmış. ‘Kevser’ dermiş bana, ‘Bak bu Çetin amcan. İyi bir kitapçıdır. Ben kitaplarımın bir kısmını Çetin Amcandan aldım, sen de Çetin amcana uğrarsın büyüyünce e mi!’ dermiş. Tanıdığı ne kadar kitapçı varsa babamın, her hafta birine götürmüş beni ve hepsiyle de tanıştırmış. Neymiş, ayağım alışacakmış. Eğer bakkala gidersem çikolatayı dert edinirmişim; kütüphaneye veya kitapçıya gidersem de kitabı dert edinirmişim. O yüzden ne vakit kitapçıya gitse babam beni de beraberinde götürmekten asla imtina etmez, üşenmez; bilakis sevinir ve mutlu olurmuş, sigara dumanlarına maruz kalmama bile göz yummuş bu uğurda babam.

Babamın birçok kitapçı arkadaşı vardı, her biri farklı yerlerde. Üsküdar’daki arkadaşından genelde edebi ağırlıklı kitaplar, roman, hikâye, şiir, eleştiri ve deneme kitapları alırmış ve bu konular üzerine sohbet edermiş kitapçıdakilerle; iyi bir edebiyatçı olarak bilinirmiş o çevrede. Hele bir de şiir okurmuş ki, dillere destanmış. Kadıköy’deki kitapçı arkadaşından sadece tarih, sosyoloji ve felsefe kitapları alır, bu konular üzerine muhabbet edermiş onlarla. Şiirden, edebiyattan bahsedildiğinde susar, ben anlamıyorum azizim, der kestirip atarmış. Fatih’teki kitapçı arkadaşından da gene dini içerikli kitaplar alır ve o çevrede hoca lakabıyla tanınırmış. Bir de sahaf bir arkadaşı vardı babanım Taksim de, arada bir benim de yanına uğradığım. Ondan da eski yazı kitaplar alırmış. Kütüphanenin bir bölmesinin özel bir anahtarla açıldığını şimdi hatırlıyorum.

Rahmetli babamın adıma tuttuğu defterden elde ettiğim bilgiler bunlar. Babamın her çocuğu için tuttuğu bir defteri vardı. Kendi defterimle, trafik kazasında ölen ablamın defterini gördüm, biliyorum. Fakat bizden yedi-sekiz yaş büyük ağabeyim adına tutulan defteri görmedim. Bunları babamı, ablamı ve anneciğimi anmama vesile olsunlar diye yazdım, yazıyorum.

-II-
Aramızda yaklaşık iki yaş olmasına rağmen, benden bir sene önce okula başlayan ablamın defterlerini, kitaplarını, kalemlerini, silgilerini, kalemtıraşlarını kıskançlıktan yırtar, paramparça eder, kırıp dökermişim. Anneciğim daha fazla dayanamayıp, ablama aldıklarından, bana da almaya başlamış. İlkin karalamalar olarak başlayan kalemin beyaz sayfalarla olan izdivacı, daha bir seviyeli ve estetik bir şekle bürünmüş, ablamın öğretmeni sayesinde. Akşamı dört gözle beklermişim, ablam eve gelsin diye. Ablam eve gelse de, defterinde öğretmeninin ödev olarak çizdiği çizgileri veya harfleri ben de görsem de, ablam gibi çizsem diye. Babam da az gayret etmemiş bize. Elbette önce ablama, sonra da bana göstermiş ne yapacağımızı. Okula gitmeden öğrenmişim okumayı, heceleye heceleye. Yazmayı pek beceremiyormuşum neymiş, el kaslarım daha gelişmemişmiş
Bizim böyle heyecanla okumayı yazmayı öğrenme isteğimize şahit olan akrabalarımızın, her geldiklerinde bize, bir ellerinde eve aldıkları meyve poşetleri, diğer ellerinde ise bize aldıkları küçük bir hikâye kitapçığı bulunurmuş. Gelen kitapları ilk kim okuyacak kavgasından sonra, gece en son kim yatarsa, daha doğrusu kimin gözleri daha çok direnirse uykuya, o okurmuş ilkin kitabı. Kitabı ilkin okumak çok önemliymiş. Çünkü bitiren, diğeri kitabı okurken arada bir onu kızdırmak için hikâye kahramanları ve olay örgüleri hakkında heyecanı yitirtecek şeyler söylermiş. Birkaç kez tekrarlanınca bu olaylar al sana bir kavga başlarmış. Peşi sıra gelirmiş nasihatler, yeminler, tehditler. Tabii ki annemden... Unutmadan söyleyelim, kitaplar sansür kurulundan geçmeden bize ulaşamazdı, daha doğrusu biz ulaşamazdık kitaplara. Elbette babamdan bahsediyorum.

İlkokul üçüncü sınıftayken ben, net olarak hatırlıyorum artık, elimizde bulunan her kitabı kullanarak okuma yarışması yapardık ablamla. O okurken ben saat tutardım. Dakika dolunca durdururdum. Ardından da kelimeleri gözünün önünde sayardım. Sonra ben okurdum, ablam saat tutardı. Bir dakika bitince durdururdu, okumamı ve kelimeleri sayardı. Bir çetelemiz olurdu. Bir tarafa kendi adımı, diğer tarafa da ablamın adın, yazdığım iki bölmeli çetelemize herkesin okuduğu kelime sayılarını yazardım. Böyle böyle on kadar kitap okuduktan sonra, kelimeleri toplardık ve kim daha çok kelime okumuşsa günün şampiyonu o olurdu. Günün şampiyonu olmak, akşam babamızdan aferin almak demekti. Babamdan aferin almak önemliydi, çünkü babamın her bir aferini bizim için bir sakız veya bir küçük çikolata demekti. Anneciğim bu yaptığımız işleri pek umursamazdı. Onun işleri zaten başından aşkındı, bir de bizimle mi ilgilenecekti; hem vakti nerden bulacaktı. ‘Yeter ki ses etmesinler, kavga gürültü etmesinler, ortalığı dağıtmasınlar ve ayakaltında dolaşmasınlar’dı; başka ihsan istemezdi anneciğim, bizden.

Nedense komşu çocuklar bu oyunumuzdan pek hoşlanmazlardı. Bir kitap okuyup ikinci kitaba geçince canlan sıkılırdı ve hemen oyunu provoke ederlerdi; bu provokasyonlar, kitap okumaktan daha çok hoşlarına giderdi. Misafir geldiğinde anneciğimin tembihlerini kulaklarımıza küpe yaptığımızdan, misafir çocuklara, birbirimize davrandığımız gibi davranamazdık, istesek de. .

Bir oyunumuz daha vardı, ablamla beraber oynadığımız. Ancak bu oyunu ilk oyundan hoşlanmayan çocuklarla oynamazdık, sadece, hoşlanan, başka oyun var mı diye heyecanlanan ve gözleriyle, bakışlarıyla bizi takdir eden çocuklarla oynardık. Kitap alıp satardık birbirimize. Kitapları bölüşürdük ilkin. Sonra defter yapraklarını kare şeklinde keser ve para yapardık. Herkesin parası eşit miktarda olmak zorundaydı. Bazı kitapları bedava yapardık. Bedava yaptığımız kitabı, satıcıdan başka kimse bilmezdi. Herkes sırayla alışveriş yapardı. Bir alışverişte en az üç, en fazla beş kitap alma hakkımız vardı. Eğer yaptığımız alışverişte bedava kitap denk getirmişsek, o ticaret bizim için kârlı olurdu. Sıra diğerimize geçerdi. Böyle böyle bir yarım saat kadar oynardık. İkimizin de yeter dediği zaman, alışverişi bitirirdik. Oyunun en heyecanlı yerine gelirdi sıra. Önce kitaplarımızı sayardık, kaç kitabımız kaldı diye, sonra da paralarımızı. Kitaplara da değer biçerdik, böylece onları da para üzerinden hesaplardık ve kim daha çok para kazanmışsa oyunun galibi o olurdu. Unutmadan üç el üst üste bedava kitabı alamadığımızda, diğerimiz bedava kitabı gösterirdi; sonra da bedava kitabı değiştirirdi. Hiç mi kavga olmazdı, elbette olurdu. Birimiz bedava kitaplan hep alıp diğerimiz alamayınca kavgalar olur, birbirimizi yalancılıkla, hilecilikle suçlardık.

-III-    
Yaşıma göre iyi bir kitap okuru olduğumda, sağ olsun babam, öğretmenim de babam gibi kitaplar vermeye başlamıştı bana. Öğretmenin verdiği kitaplan babama gösterirdim. Ne saflık! O yaşta nerden bilebilirdim ki! Çocukluk işte... Meğerse babam beni kendi usulüne göre yetiştirecekmiş, hangi kitabı, ne zaman, hangi yaşımda, hangi olaydan sonra okutacağını okumamı isteyeceğini de not almış. O yüzden öğretmenimin bana okumam için verdiği kitaplardan pek hazzetmedi, pek değil hiç hazzetmedi. Zaten öğretmenimden de pek hoşlanmazdı, veli toplantılarına hep anneciğimi gönderirdi; öğretmenimi görmemek için. Bunları yeni anlıyorum. O yaşlardaki beni, zihnimde ikilik oluşmasın diye, araya girip öğretmenime ve araya girip verdiği kitaplarına da söylenemiyordu; sadece susuyor Ve dargınlığını sessizliği ile göstermeye çalışıyordu.

Öğretmenin verdiği kitapları babama gösterdiğim ilk günden itibaren babam bana kitap vermeyi bıraktı. Eskiden her hafta bir kitap tutuşturdu elime, ama o günden sonra ben istemedikçe kitap vermez oldu bana. İlk zamanlar büyük bir istekle, şevkle, heyecanla okuyordum öğretmenin verdiği kitapları. Fakat babamın suratı iyiden iyiye asılıyordu, elimde okuldan aldığım kitapları gördükçe. Babamı daha fazla darıltmamak için öğretmenimin verdiği kitapları okumadan kendisine geri vermeye başladım. Amacım babamın gönlünü hoş tutabilmekti. Fakat bir defasında öğretmenimiz en son verdiği kitabı kendisine iade ederken, roman kahramanın başına gelen acıklı durumdan bahsedince, okumadığımı anlamaması için bütün gayretkeşliğimi takındım. Ama nafile... Açık vermiştik... İki tarafa da yaranamayacaktım böylece. İyisi mi, öğretmenin verdiklerini gizlice, babam evde yokken okumalıydım. Arada bir de babamdan kitap istemeliydim ki, babam kendi yetiştirmesinin kendisine küsmediğini, hâlâ kendi sözünü dinlediğini görsün. Bu safhayı Allah’tan kazasız, belasız atlattık. Babamla da barıştık, dargınlığımızı sona erdirdik. Nasıl mı? Okulların hafta sonu tatiline girdiği bir cuma günü okuldan eve geldiğimde, elimde okulumuzun karşısında bulunan kırtasiyeden aldığım ‘Yürekdede ile Padişah’ vardı. Sınıftaki en çok sevdiğim arkadaşım hararetle övmüş ve ısrarla okumamı istemişti. Okul kütüphanesine gidip baktığımızda aradığımız kitabı bulamamıştık. O haftaki harçlığımı biriktirmiş ve okul çıkışında Ayşe ile beraber kırtasiyeden almıştık kitabı. Akşam yemeğine yakın bir vakitte elimde kitapla zili çalan kapıya doğru yönelmiştim. Babamdı gelen. Sofrayı hep babamın geliş vaktine göre ayarlar ve bizi de sabırlı olmamız konusunda uyarırdı, anneciğim. Gerçi babam da pek geç gelmezdi eve.

Elimdeki kitabı gören babam bir anda bütün dikkatini kitaba yoğunlaştırdı. Sonra bana dönerek 'Kütüphaneden mi aldın?' diye sordu, 'Hayır.' dedim O sıralar babamın kütüphanesine ondan izinsiz ve habersiz girmem yasaktı. Hâl böyleyken, nasıl olurdu da babamın kütüphanesine girebilirdim! Babamın yüzündeki dikkat yerini şaşkınlığa bıraktı. Kitabı elimden aldı ve hemen ilk sayfasına baktı. Niçin baktığını anlamıştım. Babam bir kitabın kendisine ait olup olmadığını kitabın ilk sayfasına bakarak anlardı. Çünkü aldığı her kitaba tarih atardı. Tarihle birlikte nerden aldığını, nasıl aldığını da yazardı. Ve o tarihte hangi işle meşgul olduğunu yazardı. Mesela Sait Faik’in Semaver ve Sarnıç adlı kitabı için düştüğü ilk sayfa notu şöyle: Yusuf Altınözcü, M.Ü. İşletme Fakültesi 3. sınıf, 1982, Kadıköy, 40 lira. Böylece kitabın kendi kütüphanesinden çıkmadığını anlayınca hem sevindi, hem şaşırdı. Sevindi, çünkü aynı kitaptan kendisinde de vardı ve aynı zaman dilimlerinde okumam için bana verecekti. Şaşırdı, nasıl oldu da okulla bağlantılı bir şekilde, daha doğrusu kendinden bağımsız bir şekilde elimdeki kitaba ulaşabilmiştim. Dünya değişiyor muydu ne? İşte böyle barıştık babamla ve babam bana istediğim gibi kütüphanesine girmeme izin verdi, ağabeyime bile vermediği bir izindi bu.

Fakat yıllar geçtikçe anlıyorum ki, babamın takip ettiği usul öğretmeniminkinden daha iyi, gerçekçi, edebi, sağlıklı imiş. İddia edebilirim ki çocuk gelişimine daha uygun ve bilimselmiş. Çok büyük gayretlerle bizi beş sene okutan, kahrımızı çeken, annemizden sonra 25 öğrencisine ikinci annelik yapan Ayşe Öğretmen in usulünün ise kara düzen olduğunu anlıyorum. O zamanın popüler, çok okunan, bilinen kitaplarını bize veriyor ve sadece ama sadece okuma alışkanlığı kazanmamızı istiyordu, varsa alışkanlığımız devam ettirmemizi istiyordu. O da sağ olsun. Her ne kadar dönem itibariyle verdiği bazı kitaplar bugün için bile çok iddialı ve problemli kitaplar olsa bile bizi yetiştirmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Teşekkürler ilkokul öğretmenim Ayşe Hanım.

-IV-,    
Acaba diyorum evlilik çağıma geldiğim bu günlerde, hiç aklımda yok ya, hani olur da ilerde evlenir de çoluk çocuğa karışırsam ben de babam gibi kitap okumaları konusunda çocuklarım üzerine düşer miyim, düşmeli miyim? Onlar için defter tutmalı, onları gittiğim, aşina olduğum, ahbaplık ettiğim kitapçılara götürmeli miyim? Babam şanslıydı, benim gibi bir kızı vardı, hem de istediği gibi yetiştirebildiği. Her ne kadar ağabeyim hayırsız çıksa da, ben kitaplarına iki gözüm gibi baktım babamın. Acaba diyorum ben de sevgili dostlarımı, sevgililerimi emanet edecek birini bulabilir miyim? Yoksa benim arkamdan onlar da mı gider evden; eskici tezgâhlan yoluyla bitpazarlarına, oradan kitapçı raflarına, müzayedelere, başkalarının kütüphane erme. Kitaplarımın sonu böyle olmaz inşallah.

-V-    
Ve ayrılık vakti geldi sevgililerimden. Her birini, içine hatıralarımı yazarak ve gömerek aldığım, her biriyle kaç gün vakit geçirdiğimi ilk ve son sayfalarından yazdığım ve merak ettiğimde öğrendiğim kitaplarımdan ayrılıyorum artık. Ne mutlu ki babama gözü arkada kalmadı; benim gibi bir kızı olduğu için, kitaplarına sahip çıktığımı görerek ebedi âleme göçüp gittiği için. Ne acı ki, benim, bana benzer kitapsever bir kızım olmadı. Başta eşim olmak üzere, evdekilerin hiçbiri, hiçbir zaman şefkat ve merhametle yaklaşmadı kitaplara. Sevmediler güzellerimi. Hazzetmediler sevgililerimden. Ne zaman ki, kitaplarımın yavaş yavaş azalmaya başladığını anladım ve bir-iki kitabımla sahaflarda karşılaştım; o zaman karar verdim kitaplarımı İsam’a bağışlamaya. Siz bu hikâyeyi okurken çoktan gelmiş ve götürmüş olacak kitaplarımı, araştırma merkezinin görevlileri. Söz verdiler bana, kitapları koyacakları bölüme babamın adını verecekler. Ben de arada bir giderek ziyaret ederim sevgililerimi, belki yeni sevgililer de edinir orada. Rahmete ve mağfirete vesile olur inşallah.

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

Üye Girişi