Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SEFER- FATMA KARABIYIK BARBAROSOĞLU

Pencereler kaç yağmurdan arta kalmış kirden yorgundu. Biriken tozlar ne iyi korunaktı. Komşuların hâl hatır sormasından koruyordu. Toz ve kir bile sığmak olurmuş. Kimseler bilmiyor bunu. Yalnız Müzeyyen. Tozun korunak olduğunu bilen bir Müzeyyen var bu mahallede.

Bütün mahalle yağmura rağmen kapıda, bacada, bayram telâşında. Yerinden kalkmayacaktı. Hiç kalmayacaktı. Varsın camlar kirli olsundu. Varsın yarın bayram olsundu. Varsın “Ne çabuk yaşlandı Müzeyyen!” desinlerdi.

Kucağındaki bebeğe sarıldı yeni baştan. Taze bebek, yaşlandığının nice delillerinden değil miydi? “42 yaşında büyük anne olunur mu?” diyorlarmış, desinler bakalım. Kendi çocukları cahilliğine denk gelmişti. Tecrübesizliğine.

Her çocuğun nasibi de nasipsizliği de kendineydi. Bu defa cahil değildi. Anne olacak yaşta torun sahibi olmuştu. Eskiden kimse kimseye “Niye bu kadar erken evlendiriyorsun bu kızı?” demezdi. Şimdi herkes kel kâhya. Hele evlât kız ise. “Niye okutmadın?” diyen. “Niye evlendirdin?” diyen. “Toruna niye sen bakıyorsun. diyen. Memur kadınlar emekli olunca çocuk doğuruyormuş. Eskiden kadınlar vücudumuz bozulmasın diye çocuk yapmak istemiyordu. Şimdi vücudumuz yenilensin diye ille de 40 yaşında bir çocuk doğurma telâşındalar.” diyor ebe Nihâl.

Kucağındaki bebekle mi uyacaksın modaya Müzeyyen? Seninki torun ama. Minibüste kaçıncı diye sorduklarında gururla torun bu demeyi biliyorsun ya Müzeyyen.
Kucağındaki bebeğe yeni baştan sarıldı. O olmasa ötekilerin kahrını hiç çekemeyecekti sanki. Ergenlik bunalımlarını hiç çekemeyecekti. “Ama arkadaşlarım...” diye başlayan isyanlardan sonra başına yıkılan evi çekemeyecekti. Bu bebecik kendine muhtaçtı. Ağzını yusyavarlak yapıp bulduğu her şeye yamanıyordu. Kendi çocuklan da böyle miydi? Onlar bunca fakirliğin içine doğmamışlardı. Evleri hemşerilerin ilk durağı. Sadece hemşerilerin mi? Türkiye’nin dört bir yanından. Türkî Cumhuriyetlerden. Mutfaktaki sofra her an açık. Her an yemek yiyen biri. Kaynayan tencerelerin kalayı çoktan uçtu. Herkesi kendi gibi bilen bir kocanın hataları kime anlatılırdı? Yağmur iyice hızlandı.

Pencerelerdeki kadınlar içeri koştu. Tatlı yapmaya başlayacaklar şimdi. Kaç defa alınmış tozlar yeni baştan alınacak. Yarın bayram. Bayram tozu evlere gelmez miydi? Her şey tozluydu. Her yer. Kafasının içindeki hatıralar bile tozlu.

Oysa Selim tozlu mekânlara dayanamazdı. Her gün toz almaya kalksa da Müzeyyenli günler gibi, pırıl pırıl olmuyordu hiçbir şey. Evimiz temiz olsa bile diyemiyordu. Eskiden o çok paralar kazandığı ve sofraya en az on kişi ile oturulduğu günlerde “Evimiz pırıl pırıl Müzeyyen. derdi. O zaman Müzeyyen evin kirlendiğini anlardı. Kocasının kendisine kibarca temizliği hatırlatığını… Anlardı. Sanki kocası tozlanmış vitrinleri, sehpaları henüz görmemiş de; o görmeden yavaşça her şeyi temizlermiş gibi avucunun içine toz bezini sıkıştırıp dolaşırdı.

Yavaşça hiç kimseyi rahatsız etmeden derleyip toparlardı evi. “Dört çocuğun döküntüsünü toparlamak bile kolay değil Müzeyyen.” derdi komşuları. “Senin dibin köşen pırıl pırıl. Bal dök yala şu tahtalardan.” Su gibi pırıl pırıl gelirdi her şey. Her şey su gibi. Akıp giden.
Neden bütün ortaklardan kazık yiyen hep Selim’di? Neden daima terk edilen Selim? “Senin kocan kitap okuyor.” demişti ilk ortağın karısı. Kitap başka hayat başka. Hâlâ kitap okuyor Selim. Sabahlara kadar. Gözleri kan çanağı. Öfkeleniyor kitaplara Müzeyyyen. Üç yetişkin çocuk, bir torun ve kendine kitaplarda yaşayan Selim’e öfkeleniyor. Dizinin dibinde oturan Selim’e. Büyük oğlan üç kuruşa çalışmasa açlıktan öleceklerini görmez mi bu adam? Evi zindan etmeye çalışıyor. Zindan etsin ki kaçıp gitsin. Kurtulsun. Bir erkek niye eve mahkûm olsun? Niye çocuk baksın? Altını değiştirsin. Ayağında sallasın onu. Ninni bile söylüyor. “Rızık Allah’tan.” deyip ninni söylüyor. “Son çocuğumuzun doğumundan 13 yıl sonra bak Rabb’imiz bize yine cennet kokusu gönderdi.” deyip ninniler söylüyor. Nebile’nin adını hiç anmadan. Adını anarsa yokluğunu mu duyacaktır?

Çocuklarına da söylerdi ninni. “Annenin sana söylediği ninnileri hiç unutmadın mı?” diye takılırdı Müzeyyen. Yok!” derdi Selim. “Şimdi ben uydurdum.” her çocuğun huyuna suyuna göre ninniler söylerdi. Osman'ın ninnisi uykusuzluğa dairdi:

Sular uykularda, Osman kuytularda
Savulun uykular, Osman geliyor.
Geceleri birbirine diziyor.

Ninnisiz büyüyen bir Nebile’dir. Anneciğinin kucağında emerken uykuya dalıveren Nebilecik. Şimdi büyük uykuda.

Osman yine geceleri birbirine diziyor. Gece yarılarına 17 yaşın körpeliği karışıyor. “Hayatı öğrensin.” diyor babası. Sen niye hayatı öğrenmedin be adam? Bak yaşın 47... Hayatı ne zaman öğreneceksin?

“Sen çocuğu uyutmak için değil uyutmamak için ninniler diziyorsun” derdi. Aldırmazdı Selim. Osman ayaklarında; elinde bir tarih kitabı, gece olmuş gündüz olmuş ne fark eder?
“Ne iyi kocan var!” derdi komşuları. Çocuk bakıyor. Seni mi çok seviyor, yoksa çocuklarını mı? Selim’in sevdiği kim? Kitaplar sadece.

Yarın bayram. Bir yıldır kapımızı, bacamızı açmayanlar bayram hatırına açacaklar. Bir kesere sap olamadı. Babasından kalan onca malı yedi yuttu.” diye arkasından konuştukları Selim’e soracaklar yine. “Ee Selim?” diyecekler. “Memleket nereye gidiyor?”

Memleketin nereye gittiği sahiden umurlarında mıdır? Hiç sormasalar bu soruları. Keşke hiç sormasalar... Selim yine diplere derinlere dalacak. Ankara’dan başlayıp tarih kitaplarına gömülecek. “Son çıkan kitap diye sözü birbirine iyice düğümlediğinde kıpırdanmaya başlayacaklar. “Nasıl olsa da lâfı Selim’in en iyi bildiği konulardan çekip çıkarsak?” diye bıyık altından gülecekler. Selim yine görmeyecek hiç birisindeki umursamazlığı. Onların memleket dediği ile senin memleket dediğin bir mi be Selim?

Lâfa girecek yine gönülsüz. “Soluk alsan Selim” diyecek. “Misafirlerimiz yoruldu.” Selim yine anlamaz yanını getirecek. “Niye yorulsunlar hanım konuşan benim. Onlar dinliyor. Üstelik ambalajı açılmamış bilgiler veriyorum onlara. Bu yorumların hiçbirisini gazetelerde filân göremezsiniz. Hiçbir köşe yazarının bu kadar ufku yoktur.”

Gelenler birbirine bakacak. Küçümseyecekler Selim’i. “En bilinmedik şeyleri bilen sensin de niye kan gibi evde oturuyorsun?” diyecekler yüzlerindeki çarpılmış ifade ile.
Selim niye bunca kördür? Niye kendisine alaylı alaylı bakan bu adamları görmez? Niye ciğeri üç kuruş etmez adamlara bunca emek verir. Hiç konuşmasan Selim, hiç konuşmasan!.

Selim okudukça daha çok doluyor. Daha çok doldukça hayattan kopuyor. Hayattan koptukça hiçbir yere sığmıyor. “Ne iyi kocan var” demiyor artık komşular. “Senin işin de pek zor be Müzeyyen” diyorlar. “Kırkında kucağında bir bebek. Sabahtan akşama evde bir erkek. Bunalmıyor musun be Müzeyyen?” Değişen ne? Selim hâlâ bebeğe bakıyor. Anasız kalmış bebeğe. A kızım güzel kızım. Güllerden erken solan kızım. Arkanda bir bebecik bırakıp gitmeseydin de anacığın seni unutmazdı. Senin kızında ben seni yeniden mi büyüteceğim a benim kömür gözlü kızım?!.

“Torun bakacağına gitsin çalışsın.” diye akıl veriyorlar. “Siz benim Selim’imin bildiklerini bilmezsiniz. Sizin kocalarınız bilmez. Soyunuzda, sülâlenizde Selim kadar bilgili var mıdır?” diyemiyor. “Bilgi karın doyurmuyor.” diyecekler nasıl olsa. Siz nerden biliyorsunuz bizim karnımızın aç olduğunu? Sizin karnınızın penceresi var da bizimkisi mahzen mi?
Niye iki okul bitirdin be Selim? Keşke liseden terk bir seyyar satıcı olsaydın.
Hiçbirini söyleyemiyor. Suratını asıyor sadece.

“Bu kadın kısmisinin asık suratı da hiç çekilmiyor.” deyip kapıları bacaları inlete inlete sokaklara vursa kendini Selim. Şu kadar iş kurmuş arkadaşı var. Şu kadar devlet kapılarına yerleştirdikleri. Sen onları görürdün. Bir de onlar seni görse. Selim Ağabeye lâyık bir yer yok yenge!

Yalnızlık mı lâyık Selim ağabeyinize? Perişanlık... Evimiz kaç kışın kirine sığmaktır? Artık gelmiyorsunuz bize.

Selim ağabeyi her yerde görürüz yenge, senin yemeklerini özledik!

Tenceremiz yine kaynıyor. Şükür. Ama tek kap Siz şimdi elinizde kredi kartları. Açıl susam açıl. Size açılırken bütün kapılar... Bize kapanıyor. Kapılar kapalıysa pencereler de kapalı olmalı. Yağsın yağmur.

Varın bir yılın bakiyesini temizlemeye kalkar gelen-er‘ Çok istedik de, gelemediydik de. Tam filân günü size geliyorduk da... Sonra gül yanaklı bebeciğe bakıp Dünyaya gelen büyüyor.” işte deyip susarlar. Keşke o susuş bitimsiz olsa.

Ama anlıktır. “Olan ölene oluyor.” demeye gelir bu susuş. “Siz de kızı erken evlendirmeyecektiniz.” demeye gelir. Yeni baştan kaderler yazarlar Nebile’sinin çoktan toprak olmuş bedenine. Belki de toprak olmamıştır. Loğusa iken ölenler şehit değil mi? Nebileciği öyle taptaze durmakta mıdır kara toprağın kara bağrında. Yeni baştan karışırlar her şeye. “Koymasaydınız keşke bebeciğe annesinin adını.” derler. “Allah adıyla ömürlendirsin ama... Benzemesin ömrü adını aldığının ömrüne.

Ne çok konuşacaklar yine, ne çok. Yerli yersiz. Lüzumlu lüzumsuz. Girişi Müzeyyen’in hüzünlerinden açıp, düğüm bölümünde kendi varlıklarını şaha kaldıracaklar. Neden artık gelemediklerini anlatacaklar yeni baştan. Müzeyyenin merak etmesi için lâfı kaç süslü, muammalı kılıfa sokacaklar. “Çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor.” deyip, hangi kursa, hangi kulübe yazdırdıklarını söyleyip, şöyle bir başlarını havaya kaldıracaklar.
“Çocuklarımıza karşı sorumluluklarımız var, değil mi ama?” deyip yüzme havuzlarına nasıl kayıt yaptırdıklarından bahsetmeye kalkacaklar. Sonra “Sizin çocukların üçü de çalışıyordu değil mi?” diyecekler. Kim bilir kaçıncı defa “Hayır İbrahim çalışmıyor. O daha çok küçük, henüz on üç yaşında.” diyecekken susacak Müzeyyen. Onların tatmin olmamış övünçlerinin içinde meclise dikilmiş taş katılığında susacak. Nebile bebekten medet umup susacak. Hani ağlasa da bebek... Altını açıp geleyim bahanesiyle arka odalara kapatsa kendini. Dakikalarca bebeğin altını açsa. Sonra gelenler gitmiş olsa. Yeni evlerini, yeni arabalarını anlatamadan. Gelenler gitmiş olsa.

Hızlandı yağmur. Güzeller güzeli Nebile camları döven yağmurları ne çok severdi. Tâ küçücükken burnunu yamyassı yapacak kadar cama dayayıp öylece yağmuru seyrederdi. “Yağ yağ yağmur” demeden. Osman yağmur tekerlemesini öğretmeye kalktıkça “Yağmura şarkı söylenmez” derdi. Küçücük aklıyla ne demek isterdi? Yağmura şarkı söylenmez. Selim ne çok severdi kızını! Ne çok. Ama şimdi bir kere bile adını almıyor ağzına. Nebile’nin adı bile babasının ağzında akkor bir yangın. Adını anmamak için “gül bebek” diyor torununa. Gül bebek, ağlama gül bebek.

Gül bebek de büyür elbet. Adına gül deyip güllerden mi kader tutarsın Selim? Büyür gül bebek. Ağlaya ağlaya, güle güle büyür elbet. Ne sen ne ben anlatamadan belki, anneciğinin hikâyesini anlatırlar. “Neden herkesin annesi babası var da benim yok?” diye sorular sormaya başladığında hep kulağında başkalarının anlattığı... Kim başa çıkacak her gün büyüyen sözlerle? “Taşınalım şuradan” dedikçe bahçeyi şahit tutuyor Selim. “Babamın emaneti.” diyor yarısı çürümüş salkım söğüte. İyi ya biz de emanetlerden kaçmak için gideceğiz buralardan. Yaşanmış ne varsa bırakıp gideceğiz. Nebile bebeğe yeni kaderler çizmek için. “Annen öldü deriz. Baban annenin acısına dayanamadı da seni bize emanet edip gurbetlerde yitirdi izini” deriz. Kim yalanımızı çıkaracak ortaya? Onların doğruları bizim yalanımızdan daha mı inandırıcı? Daha mı gerçek?

Eloğlu kabul. Ölenle ölünmez, o da kabul. Bari kırk gün geçseydi üzerinden. “Bir bahar, bir yaz geçseydi” demem. “Kırk gün geçseydi” derim. Üzerinden daha bir Cuma geçmemişken yıldırım nikâhları niyedir? “Takma kafanı.” diyor Selim. “Kızımız öldükten sonra eloğlunun evlenmesinden bize ne?” diye getirmiyor sözün gerisini. Takma kafanı diyor sadece. Sen dedin ya takmam artık. Kafam takıntısız. Bulutlara bakarız Nebile bebekle beraber. Büyür elbet Nebile bebem “Ölenler bulutların içinde mi saklanıyor?” diye sorar. Kara bulutlar kötülerin, mavi bulutlar iyilerin yatağı mı diye sorar. “Senin annen de böyle sorardı” diyebilir misin be Müzeyyen? Her şey miras ile. Adın annenden miras. Soruların miras. Bir kaderin kalmasın annenden miras. Diyebilir misin?

“Kimselerle konuşmaya konuşmaya konuşmayı unutacaksın” diyor Selim. Sen konuşuyorsun ya ikimizin yerine. Ölümü konuşmak yerine memleketi konuşuyorsun ya. Senin dilinde ölmedi diye Nebile de ölmemiş oluyor ya! Ben konuşmak istiyorum, nereden bileceksin? Tâ doğduğu günden başlayarak, dakika dakika Nebile’mi anmak istiyorum. Nereden bileceksin? Ağzımı açtığım her defasında “Boş ver! deyip susturuyorsun ya beni, kimselere anlatmam ben de. Nebile’mi bile anlatacak kimse yoksa konuşulacak ne var ki?!. Tarih yalan söylesin bana ne? Gazeteler yalan yazsın bana ne? Baskısı olmayan kitabı bulmuş ol bana ne? Ben hayatın bittiği yerde duruyorum. Oğlunu; kızımın ardından bir hafta içinde evlendiriveren, torununu sevmeye bile gelmeyen babaanne katılığının olduğu yerde duruyorum. Ben başka bir dünyanın resmini çizdim hafızama Selim. Kıpırtısız ve ihanetsiz bir dünyanın resmi var hafızamda. Beni her şeyden koruyor o resim. Nebile bebeği de her şeyden koruyacak, inat et ve kal sen burada. Çürümüş söğüt ağacı için kal. Okunmamış kitapların için kal. Seni duymayacak kulaklar için kal.

Biz gideriz. Durmadan gideriz. Her sabah yeni baştan sefere çıkarız kendi içimizde. Gelenler kapıdan dönsünler. Bir yıl boyunca açmadıkları evin eşiğinden geri dönsünler. “Müzeyyen seferde.” dersin. Hacca gitti. Bir arkadaşının yanına katıp gönlünü Hacca gitti. Bakmayın bedeninin burada olduğuna.... O Hacca gitti.    

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

KİTAP KURDU - FATMA BARBAROSOĞLU

Üye Girişi