Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

DELİ- ALİ HAYDAR HAKSAL

“Bana deli gözüyle bakıyorsun değil mi? Bize bir görev verildi.” dediğinde; asıl bir görevinin olduğunu, ne demek istediğini bile bilmiyorum. Şaşkınlığımı gizleyememiş olacağım ki, Kâmil Dede bana tuhaf bakıyor bugün. Gözlerimin içine bakarken, ondan korkuyorum ve ilk kez onu böyle ciddî görüyorum. Gözleri bana takılıyor. Tuhaf bir bakışı var. Donmuş biri olarak gözlerimin önünde duruyor bir an. Yıllardır onu tanıyorum, bir meczuptur gözümde ya da öyle olduğunu düşünüyorum. Uçukluklarına, mantıksız davranışlarına gülüp geçiyorum öteden beri. O ise; kimseyi umursamadan hayatını sürdürüyor. Bazan, günlerce dili tutulan birine dönüyor, sokağa öylesine girip çıkıyor. Bu sokaktakiler onun deliliğine alışık. Ben de alıştım. Bazan başı önünde, dalgın geçip gidiyor, dünya yıkılsa kimseyi görmüyor. Bazan da insanları güldürür bir kişiliğe bürünüyor. Bir ânı diğerini tutmuyor. Sokağa girince havası değişiyor, sokak şenleniyor. Onun yokluğunda suyu kesilen bir değirmene ya da cenaze çıkmış bir sokağa dönüyor. Çocukların şen şakrak peşinden koşuşturmasıyla varlığı belirginleşiyor. Cebine tıkıştırdığı şekerleri çocuklara dağıtarak evine giriyor. Üstüne başına, davranışlarına bakılırsa belleğimdekine uygun biri olarak durduğunu biliyorum. Ötesini düşünemiyorum. Bugün, söylediği beynimde zonklayınca yeniden düşünmeye, belleğimi zorlamaya başladım. Zamanım kısa ve ben onun peşinden koşuyorum. Beni içerden kavramasıyla, bir belirsizliğin içine düşmeme neden oldu. Düşünmeye zamanım yok. Bakalım bugün neler göreceğim, neler yaşayacağım. Her gün; yukarıdan aşağıya çizgileri olan pazar çantasıyla çıkıyor sokağa. Bir araya geldiğimizde aklı başında laflar ediyor. Gülüyorum kendi kendime. “Bu deli adam ne akıllıca laflar ediyor!” diye. Şu anda onu bir başka gözle görüyorum, gözümde birdenbire değişti. Bilinçle yaşanmış bir kişilik üzerine artık düşünemiyorum. Onu yeterince tanımadığımın ayrımına şimdi varıyorum. Görev adamı olduğunu söylemesi, bakışımı değiştirdi bir anda. Bundan sonrasını merak ediyorum. Aramızda hiç bir zaman böyle bir konuşma geçmemişti. Ona yeni baştan bakmam ve tanımam gerektiğini hissettirdi bugünkü davranışı. Beni çarpan bu ifadesiyle bir sorumluluk taşıdığını düşünüyorum da, ne olduğunu bilemiyorum. Durup dururken tanımsız bir yük omuzlarıma bindi. Benimle konuşurken yüzünün ifadesi değişti, ciddileşti. Buz gibi bir adam kesildi. Ona inanmamış göründüğümü anladı. Birbirimizi kollamaya başladık. O beni ben de onu alttan alta süzüyoruz. Aramızda henüz güvene dayalı bir bağ yok. Peşinden gidip gitmeyeceğimi, ona uyup uymayacağımı bilmiyorsa da gideceğimden de emin. Bana düşen onun peşine takılmak, dediklerini yapmak. Kuşkulandığımı biliyor mu bilmiyor mu? O da beni süzüyor, arada bir, rastlantıylaymış gibi gözlerimin içine bakıyor. Onu hem şimdiyle hem de geçmişiyle yeniden süzüyorum. Açıkçası bir şey çıkaramıyorum. Bir sorumluluk üstlenmiş olabileceğinin ipuçlarını yakalamaya çalışıyorum. Hayır, hiç bir şey belirmiyor. Bildiğim o Deli Kâmil Dede, gözlerimin önünde ister istemez duruyor. Fazladan hiçbir şey yakalayamıyorum.


Hayatla umut arasındaki bir bağ, bir yere sürüklüyor insanı. Beklemediğim bir karşılıktı bu. Adamın pejmürdeliği başka ne düşündürür ki? Onu öyle tanıtan da kendisi değil mi? Çocukların tekerlemeleri kulaklarımda. Onun umursamazlığı, başını önüne düşürüşü, eteğini savuşturarak apartman dairesinden girişiyle seslerin kesilişi... Akıl sır erdiremediğim bir adam...


Elimden tuttu sürüklüyor. “Ne yapıyorsun, nereye gidiyoruz?” dememe fırsat vermeden: “Gidiyoruz” dedi, biz de gidiyoruz. O, bildiğim yüz. Çizgileri giderek derinleşiyor, onların hangisinin neyi karşıladığını, ne anlama geldiğini çıkarsamaya çalışıyorum. Yıllardır, sokağımda karşılaştığım, aynı sokakta bazan birlikte yürüdüğüm, zaman zaman ayaküstü sohbet ettiğim, yüzüne bazan acıyarak, bazan üzülerek, bazan da kaygıyla baktığım ve yeterince tanıyamadığım bir adamdır Kâmil Dede. Temiz bir yüzü var ve bana anlayama-cağım bir güven veriyor. Bugün bir başka yüzle karşıma çıkıyor. Birlikte yol alırken, her davranışının normalliği şaşırtıyor beni. Konuştukça, nutkum tutuluyor. O, bu bilince nasıl sahip olmuş, bu beni daha da şaşırtıyor. Bir deli adam nasıl oluyor da bu kadar aklı başında biri olarak görünebiliyor. Susuyorum. Bugün bana düşen onu izlemek, öyle de yapıyorum.
Yürüyoruz. Adımlarının hızına yetişemiyorum.

Acelesi varmış gibi koşturup duruyor. Sanki soluk almıyor, bir yılan gibi kayıyor kalabalığın arasında. Yanında taşıdığı pazar çantası ağzına kadar dolu. O da merakımı arttırıyor. Kalabalıktan sıyrılmaya çalışırken, ona buna çarpmasından sonra çantasının farkına varıyorum ki alt tarafı yıpranık. Yazın bile üstünden çıkarmadığı pardösüsünün eteğini habire savurup duruyor. Yer yer yamalı. Kirli değil. Yıpranıklığı onun giysiye ve gösterişe ilgisizliğini gösteriyor. Üzerine sıçrayan çamurlardan kurumuş yerleri çoğu kez çitlediğini biliyorum. Onu her zaman böyle tertemiz görüyorum. Üst başında en küçük bir lekeye rastlanmıyor. Onun peşinden seğirtirken, bütün ayrıntılarına dikkat ediyorum. O ise beni umursamadan yürüyor. Adımları bir pergel gibi açılıyor, hızına yetişemiyorum.

Bir süre sonra elimi bırakıyor. Sanki bir cendereden kurtuluyorum. Parmakların izi olduğu gibi duruyor bileğimde. O sıktıkça parmaklarımın ucu morarmış. Eli bir deri bir kemik olmasına karşın, amma da güçlü. Onunla birlikte yürüdükçe tuhaflığı mı, her insandaki gibi normalliği mi desem şaşkınlığımı artırıyor. O elimi kavradığında, kurtulmak için bir girişimde bulunamıyorum. Hele şükür kendisi bileğimi bırakıyor da rahatlıyorum. Yeşil ışığın yanmasını beklemeden, arabaların arasından âdeta vals ederek karşıya geçiyor. Onun çevikliğine şaşıyorum. Üzerime deli bir nehir gibi akan arabalardan, kurtulmak için bir gölge gibi izliyorum, gene de yetişemiyorum. Benim geçip geçmediğime bakmadan arkasına bakmadan karşıya geçiyor. Ben, olduğum yerde kalakalıyorum. Onu gözden yitireceğim diye, arabaların arasına dalıyorum, sürücülerin öfkesine aldırmadan. Benim geride kaldığımı anlamış olmalı ki, duruyor ve bekliyor. Yanma vardığımda bir şey söylemeden yolunu sürdürüyor. Düğmeleri açık olan pardösüsünün etekleri yelpaze gibi sağa sola savruluyor. Hışımla yürüyüşü, kendinden eminliği beni hayrete düşürüyor. Ona, yıllarca deli gözüyle bakmış olmamın şaşkınlığını yaşıyorum. Bilerek mi bana böyle davranıyor, onu da bilmiyorum. Bir tek cümlelik başlangıç beni onun peşinden sürüklemeye yetti. Ona uymuş olmam ya da olmamam, onu ilgilendirmiyor. Bildik tutumundan vazgeçmiyor. Hafif bir öksürüğüm var, bilerek sesimi yükseltiyorum, dikkat çekeyim diye. Bana döndüğünde yüzü mûnisleşiyor ve gülümsüyor. Gözlerinin içinde bir ışıltı yakalıyorum. “Yoruldun mu?”. Susuyorum. Sesimin tonunu alçaltıyorum.

Deli Kâmil Dede: Bu onun adı ve kişiliği. Bu lakap ona ne zaman takıldı, anımsamıyorum. Onu ayrımsayışım çocukların onu deli lakabıyla önlemesiyle oldu. Bilinç gözüm açılalı beri onu bu isimle tanıyorum. Kimileri ona, sadece “Deli” diyor, kimileri de “Deli Kâmil Dede”. Çocuklar tempo tutuyorlar: “Deli deli develi, kulakları küpeli.” Çocukların peşinden seğirterek, tempo tutmalarına ve ‘Deli Kâmil’ demelerine hiç tepki göstermiyor Kâmil Dede. Bazan onlara Şeker Saçıyor. Sokağın çocukları onu seviyor gene de. O ise onlara gülümseyerek bakıyor. Sokağa çıktı mı arkasına bakmadan çekip gidiyor. Onun umarsızlığı, işine bakması ne zamandır dikkatimi çekiyor da, nedenini çözemiyorum.

Onun bu telaşını, koşturmasını, çevikliğini, heyecanını gördükçe şaşıyorum. Önümde koşturuyor, aramızda bir kaç adımlık bir mesafe var. Jetonları alıyor, turnikenin önünde beni bekliyor. Bekleme salonunda, dimdik, vakur duruyor. Yaşının altında görünüyor. Yanımda, şimdi bir deli gibi durmuyor. Sözcüklerimiz tükenmiş gibiyiz: O pusuyor, ben de susuyorum. Bekliyorum, o bir şeyler söyleşin, ben de katılayım, olmuyor. Hayatımın çekilmez dakikalarıdır bunlar. Kapılar açılıp vapura doğru sürükleniyoruz, o yeri belliymiş gibi bir yere doğru koşar adımlarla yürüyor, ben de peşinden sürükleniyorum. Denizin Boğaz’a bakan tarafına oturuyoruz. Uzaklara bakıyor. Donmuş bir hali var. Vapurun gidiş yönüne oturuyor, ben de yanma ilişiyorum. Çantasını bacaklarının arasına alıyor, hışırtısı duyuluyor. Üstü gazete ile kapalı olduğundan içinde ne olduğunu bilmiyorum. Ben; amaçsızım, ne yaptığını bilmez bir durumdayım. Ellerimi dizlerimin üstüne koyuyorum, yanlarıma sarkıtıyorum, parmaklarımla oynuyorum, dizlerimi oynatıyorum, olmuyor... Vapur doldukça uğultu çoğalıyor. Ben de bu uğultuya mı katılsam, dışarı mı çıksam? Hangisini yapacağımı bilmiyorum. Ben bende değilim. Şu an bir başkasının güdümünde yaşamak durumundayım. Hazırlıklı olmadığımdan elimde oyalanacağım ne bir kitap, ne de bir dergi var. Vapurda zaman geçmiyor, gazete toplayıcısına vereceğimi bile bile bir gazete alıyorum. Ruhum ruhumu kemiriyor. Kâmil Dede’yi göz ucuyla süzüyorum, dalgın. Bir şeye takıldığı veya düşündüğü belli oluyor. Uzaklara dalıyor. Yerimde deviniyorum, ona doğru az yekiniyorum ve dokunuyorum. Tepki göstermiyor. İnadına put kesiliyor. Hiç bir iş ve eylem yapılmadan bu kadar uzun zaman suskun ve devinimsiz oturulur mu? Yoruluyorum durduk yerde. Bir azap içindeyim. Karşımdakiler konuşup kıkır kıkır gülüyorlar. Sanki birbirlerini çimdiklemişler de yerlerinde durmuyorlar. Zaman uzuyor ve ben bu uğultudan boğulacak gibi oluyorum. Denizin dalgalan arada bir vapuru sallayıp duruyor. Böyle sürerse Kâmil Dede ile konum değiştireceğim endişesine kapılıyorum. Pencerenin yanına oturmadığım için dirseğimi kendime dayanak bile yapamıyorum. Onun yanında bir yanlışlık yapmaktan korkuyorum. Bildiğim eski Kâmil Dede olsaydı rahat olacaktım. Değilim. Vapur düdüğünü öttürüp ağır ağır limandan ayrılınca bir umut beliriyor ve sanki yol bir an önce bitecekmiş duygusuna kapılıyorum. Üsküdar Eminönü arası kısa zamanlık bir yoldur. Bunu anlatmaya gerek yok. Oysa şimdi her şey tersinden işliyor. Ah bir an önce iskeleye varsak da ne olacaksa olsun istiyorum. Oturduğum kanepenin delinmiş muşambasının arasına işaret parmağımı sokuyorum, bir şeyler bulanınca çekiyorum. Dudağımı burnuma doğru kaldırarak kırıştırıyorum. Bir sıkıntı basıyor ve bunaltıyor. Gidiş yönümüzde martılar ciyaklıyor, göğü yırtarak uçuyorlar. Arada bir pike yapıyorlar, iyi ki onlar imdadıma yetişiyor, az da olsa oyalanıyorum. Köpüklerin yoğunlaştığı anlarda denize doğru iniyorlar. Yol uzun ve biz nedense ağır ilerliyoruz. Kâmil Dede put gibi duruyor. Onun bu duruşuna daha da şaşıyorum. Delilerin kendilerine göre duruşları var, başkaları onlarla eğlenirler ya da acırlar. Kâmil De-de’ninki, her iki davranış biçiminden de uzak. Varlığını, yanımda olması veya soluk alıp vermesiyle duyumsayabiliyorum. Arada bir gözkapakları açılıp kapanmasa yaşayıp yaşamadığı belli olmayacak. Ondan çekinmeye başlıyorum. Beyaz tenli ellerindeki kıllar, tek tek kalemle çekilmiş gibi duruyor. Yüz çizgilerinden kendinden emin bir adam görüntüsü veriyor, dikkatle bakılınca anlaşılıyor. Dalgın duruşunun bir anlamı olmalı diye bir duyguya kapılıyorum. Biri, vapurun öte yakasında beliriyor, çatlak sesiyle simit satıyor. “Simit, el yakıyor! Çıtır çıtır!” Sonra çaycı, sonra da selesinde yiyecek satan bir başkası. Simitçiye
Simitçi ise umursamıyor, belki onu görmüyor veya yok sayıyor, işine bakıyor. Sesleri bu uğultu arasında gülleler hâlinde patlıyor. “Sıkıldın, biliyorum. Biraz daha sabret!” diyor Kâmil Dede. Elini elimin üstüne koyuyor. Ürperiyorum. Yutkunuyorum. Söyleyecek bir söz bulamıyorum. Sanki dağarcığım tükeniyor ve ben bitiyorum. Sadece ona bakmakla yetiniyorum. Nasıl da ona gafil yakalandım diye sıkıntılıyım. Onun bir hülyası; en azından, gideceği bir yeri, yapacağı bir işi, bir görevi var. Ben ise onun peşine takılmış gidiyorum. Nereye gidiyorum, niçin gidiyorum bilmiyorum. Yorul-sam da sabretmekten başka bir seçeneğim yok. İstanbul’a gri bulutlar çökünce içimi hüzün kaplıyor. Bu gibi hallerde düşünme yetimi yitiriyorum. İçimde bir şeyler beni yiyor ve tüketiyor. Bir şeylerin bende eksildiğini biliyorum da ne olduğunu bilmiyorum. Uluorta “Kâmil Dede!” diye ünleyesim geliyor, yapamıyorum. “Sabret!” demekle zaten o çoktan yolumu kesmiş bulunuyor. Sanki bir sınavdayım ve biri tarafından sıkı denetleniyorum. Uğultu içimi buruyor. Başım dönüyor, gene de sabrediyorum. Kendime ve olacaklara direniyorum.

Kâmil Dede, vapur iskeleye yanaşmadan, atlıyor. Ben onun yanında değilmişim gibi, başını alıp gidiyor. Hedefe varmak için koşturuyor, bu belli. Çaresiz peşinden koşuyorum. Bir yere bir an evvel yetişecekmiş, biri onu bekliyormuş ya da biriyle sözleşilmiş buluşma ânını kaçıracakmış gibi davranıyor. Kalabalığa dalınca onu yitireceğim korkusuna kapılıyorum. Soluk soluğa peşinden koşup duruyorum.

Mahmut Paşa yokuşunda satıcıların avazları, insanların birbirlerine sürtünerek yürümeleri arasında, güçlükle sıyrılarak yol alıyoruz. Sağa sola dönüp bakmıyor bile. Tanıdıklarını selamlıyor, geçiyor. O geçince oturanlar ayağa kalkıyor ve saygıyla selamını alıyorlar, sonra pantolonlarını dizlerinden çekerek oturuyorlar. Hayretim artıyor. Kalabalığın arasında bir sülün gibi geçip gidiyor. Yokuşu epey tırmandıktan sonra sağdan bir ara sokağa dalıyor. Orada kalabalık yok, daha sakin. O aradığını bulmuş olmanın sevinciyle koşuyor, ben de peşinden gidiyorum. Üstü başı kir pas içinde, saçlan keçeleşmiş, başını önüne eğmiş sahibini bekleyen, kim olduğunu bilmediğim biri orada, mermer bir merdivene oturmuş, başını ellerinin arasına almış, dalgın ve devinimsiz duruyor. Oturan, Kâmil Dede’yi görünce gözlerinin içi parlıyor, seviniyor, çığlıklar koparıyor. Bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ne söylediğini anlamıyorum. Yineleyerek: “Gelmedin, gelmedin.” diyor, âdeta kanatlarını çırpıyor. Bu sesi bir başkasından duymamıştım. Tuhaf bir cıyaklaması var. Kâmil Dede, onun başını okşuyor, sırtını sıvazlıyor, ondan sonra yarışıyor. Kendini Kâmil Dede’nin ellerine bırakıyor. “Nasılsın?” diyor Kâmil Dede. O bön bön bakıyor ve sadece gülüyor. Çantasını bırakıyor, bir dükkâna giriyor, bir süre sonra, elinde su dolu bir kova ve tas ile geliyor. Çantasını açıyor, içinde giysiler ve bir peşte-mal çıkarıyor. Peştamalı bana veriyor, eski bir binanın girişine giriyor, onları setrelememi istiyor. “Gel Hasan’ım gel.” diyor, başını okşuyor. O da Kâmil Dede’ye teslim oluyor. Hasan’ın üstünü çıkarıyor, anadan doğma soyuyor. Haşan karşı koymuyor. Her söylenene uyuyor. Başından sular döküyor, sabunluyor, keçeleşmiş saçlarını oğuyor. Hasan’ın başı önüne düşüyor. Suyun soğukluğuna bile tepki vermiyor. Bolca su döküyor, başından aşağı kir damarları oluşuyor. Su bitince bir yeni kovayla geliyor. O ise içine büzülüyor, Kâmil Dede’yi bekliyor. Kendisinin de benim de üstümüz su içinde kalıyor. Bir kaç kova sudan geçiriyor onu. Yıkandıkça bir başka adam olup çıkıyor. Oradan ilk kez gelip geçenler bizi hayretle izliyorlar. Sokağın yerlileri bize yardım ediyor. Kimileri de olan bitene alışık olduklarından işlerine bakıyor. Havluyla üstünü başını iyice kuruluyor, iç çamaşırlarını, yanında getirdiği gömleği giydiriyor. Giydirdikçe bir yandan da onu okşuyor ve seviyor. Haşan sevinçten kıkırdıyor. Kâmil Dede kovayı aldığı yere bırakıyor, ellerine son bir kez döküyorum, iyice sabunladıktan sonra kuruluyor. Kirli çamaşırları ve bendeki peştamalı katlıyor çantaya tıkıyor, üstünü gazete ile bastırarak kapatıyor. Bir ip geçirerek sıkıca bağlıyor. Onları hayretle izliyorum. Saçını tarıyor, sakallarını makaslıyor. “Yaramazlık yapma, olur mu? Ben yine gelirim.”
Başını okşuyor, sırtını bir kez daha sıvazlıyor. “Hı hıı” diyor. Gülüyor mu ağlıyor mu belli olmuyor.

Sokaktan çıkıyoruz, Mahmut Paşa yokuşunu indiğimizde gülümseyerek bana dönüyor: “Bize bu görev verildi.” dediğini bir düşteymişim gibi duyuyorum. O önümde ben ardında itiliyormuşçasına iniyoruz. Çarpıp sendelettiklerimizin öfkelerine aldırmadan yokuş aşağı yürüyoruz.

İLGİLİ İÇERİK

DİĞER HİKAYELER

Üye Girişi