Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SİTTİ ZEYNEP - ÜLKÜ TAMER


1.

Kilidi kırmak zor olmadı. Kapak gıcırtıyla açıldı. Ayağa kalktım, elimi toza sürdüm. "Öf," dedim, "amma da tozlanmış."

İkisi de duymadı beni. Ninem örtüyü kaldırıyordu. Eski, çok eski bir alaca; yırtılmış, kırmızı iplikle dikilmiş. Ben de olsam dikerdim bu kadar. Bir örtü daha: eski bir alaca, kimbilir hangi yılın alacası. Ben o zamanlar var mıydım? Sitti Zeynep bana masallar anlatır mıydı? Yürüyebildiği günlerden mi?

Babam kocaman bohçayı indirdi. Üstteki, toz içindeki bohçayı. Bana Sitti Zeynep'in her gün sandığı açtığını söylemişlerdi. Ninem çengelli iğneyi çıkardı; kumaşı gördüm. Renkli bir kumaş: kırmızı, yeşil, mor, yine kırmızı, yeşil, mor. Elimi uzattım. Ninem, "Acele etme," dedi. Babam küçük kürsüde kıpırdandı. Ses etmeyip çömeldim.

"Daha bir sürü kumaş var," dedi ninem. "Giymezdi ki. Yaptırtmazdı da. Ne kadar üsteledik, giymedi. Yine sen eskileri yaktın da..." dedi. "Sırtından çıkanları gördüm. Daha bir sürü kumaş var."

Odanın tek penceresi bahçeden üç metre yukardaydı. Sitti Zeynep hep o pencerede beklerdi yazı. Yazı, artık içinde dolaşarak bekleyecek o geniş bahçe yoktu. Odanın üç kapısı başka yerlere açılıyordu: helaya, haznaya, merdivenlere. Bizim uzun haznamız, Beyhan'ın akreplerinden korktuğu, karanlığında Sitti Zeynep'in tilkilerini gördüğümüz, uzun, soğuk, uzun haznamız nerede? "Kâkülü kan olmuş. Başı yarılmış. Hanım ana!" Başımı tülbentle bağlayarak, kana bulanmış elime şaşkınlıkla zeytinyağı sürerek beni çıkardıklan o uzun haznamız nerede? Şimdikini beş sandık, sekiz de teneke dolduruyor. Bir de çivi kutusu.

Kumaşı yere koydu ninem; "Giymezdi ki," dedi.

Bohça kâğıt yumaklarıyla doluydu: Birini alıp açtım. İplikler. Birini daha alıp açtım. İplikler. Sonra bir düğme, iplikler, iplikler, bir düğme daha. Üçümüzün önü de kâğıtla doldu.

Garip bir bitkinlikle, "Deli," dedi ninem. Babam hiç konuşmuyordu. Bir yumak da o aldı, açtı. İplikler. Ben sevinir gibi oldum. Açtığım yumaktan iki dikiş iğnesi çıkmıştı çünkü. "Bakın," dedim, "iki dikiş iğnesi." İğneler, iplikler, üç düğme, bir düğme daha, biri sarı, öteki beyaz iki düğme daha, boş makaralar, kâğıt parçaları, kırık bir tırnak makası, kemik bir tarak, kırmızı bir kurdele, sayfaları eksik bir Radyo dergisi, paçavralar, kesekâgıtları, iğneler, belki yüz kadar iğne, kolonya şişeleri, kına, payyavşağı, boncuklar, patlamış kırmızı bir balon, babamın askerlik arkadaşının fotoğrafı, kâğıda sarılmış aynalar, anahtarlar, kutular, küpeler, bir kâğıda sarılı süprüntü, tahta parçaları, taşlar, bir bebek, takvim yaprakları çıktı sandıktan. En alttan da bir afiş: Kanlı Kazak. Sitti Zeynep'e, Ayhan'a, Beyhan'a filmler oynattığım günlerden. Evde herkesin, Sitti Zeynep'in bile, sandık odasında afişimi aradığı günlerden.

Ninem, "Kaç yılın kâgıdı bu..." dedi.

"Bilmem," dedim, "paket mi yapacaktı ne?"

2

Kiraz Bacı odaya girdi. "Sitti Zeynep ölmüş," dedi.

Öğle yemeğinden yeni kalkmıştık. Kiraz Bacı, Sitti Zeynep'e yemeğini götürmüştü. Merdiven başındaki odasına. Hemen döndü. "Sitti Zeynep ölmüş," dedi.

Babam aşağıya gitti. Döndüğünde onun sesi de olağandı "Evet, ölmüş," dedi. Ninem hemen Nezihe Hanımlara koştu.

Biraz sonra dört arkadaşı geldi babamın: Kemal Bey, Osman Bey, İbrahim Bey, Nuri Bey. İkindi namazına yetişsin diye telâşlanıyorlardı. Osman Bey doktora gitti. Kemal Bey, "Belediye hoparlörüne vermeyecek misiniz?" diye sordu. "İstemez," dedi babam. "Ama tanıdıkların haberi olsun," dedi Kemal Bey. Babam istemedi. Kardeşinin cenazesinde kimseler olmayacaktı. Bunu Kemal Beyin aklı almıyordu. "Hoparlörden duyursak tanıdıklar gelirdi. Cemaatsiz cenaze olur mu? Bari iki camide selâ verdirelim: dedi.

Dört gün önce İstasyon Caddesinde gözüme bir karınca kaçmıştı. Hemen o akşam kızarmış, akmaya başlamıştı gözüm. Ertesi gün doktora gitmiştim. İlaçlar, iğneler vermişti doktor; ama gözümün akması kesilmemişti. Ağladım sanırlar diye sıkılıyordum şimdi.

"Dört gün önce karınca kaçtı gözüme," dedim. "Nerede?" diye sordu İbrahim Bey. "İstasyon Caddesi'nde." "Doktora gittin mi?" "Gittim ama fayda etmedi:

Nuri Bey, "Nasıl ölmüş?' diye sordu.

"Bilmiyorum," dedim. "Oturuyorduk. Yemekten sonra. Kiraz Bacı gelip, 'Ölmüş,' dedi. Hepimiz şaşırdık."

Nuri Bey, İbrahim Beye döndü, "Kurtulmuş," dedi.

Mutfağa gidip buzdolabını açtım. Şişeden bir yudum su içtim. Holden Kiraz Bacı'nın sesini duydum. "Sular kesiliyor; bari hortumla banyoya su doldursak," diyordu. "Olmaz," dedi ninem, "su doldurulmaz; tersine, bütün sular boşaltılır." Aynaya baktım. Gözlerim kıpkırmızıydı. Odaya dönünce, "Doktor daha beter etti gözümü," dedim İbrahim Beye. "Bir gözüm akıyordu. Bulaşmasın diye öteki gözüme de damla damlattı. Onu da kızarttı."

Kemal Bey, "Bir bardak su verir misin?" dedi. Sevinerek mutfağa koştum. Buzdolabını açıp şişeden su içtim. Bir bardağa bir başka şişeden su doldurdum. Aynaya baktım. Bir türlü geçmiyor. Ergunlar beni bekleyeceklerdi. Halkevi bahçesinde. "Cenazeden sonra giderim, bir şey söylemem. Sorarlar. Halam öldü, derim."

"Sağolasın," dedi Kemal Bey. "Can çekişmiş mi?"

"Bilmiyorum," dedim. "Uzun zamandır hastaydı galiba," dedi Kemal Bey.

"Çok uzun zamandır. 'Ameliyat olur ama yaşamaz,' demiş doktorlar. Binde dokuz yüz doksan dokuz ölürmüş. Babam da, 'Kalsın,' demiş. Mazhar Osman bakmış. Babam da ameliyat ettirmemiş."

Ayaklarını tandırda yaktıktan sonra daha da kötüleşmişti Sitti Zeynep. O gece, bahçedeki konuşmalara uyanmıştım. Ayhan'ı da uyandırmıştım hemen. Babam bir fayton getirmişti.

Doktor Cevat Beye götürmüşlerdi. Bir ay hastahanede kalmıştı. "Adını sorarlarsa Sitti Zeynep deme, Zeynep de," diye tembihlemişlerdi bize. Sitti Zeynep eve döndükten bir ay sonra bahçede oturmaya, bir yerden bir yere sürünerek gitmeye alışmıştı.

Osman Bey doktordan döndüğünde mutfakta su içiyordum. Babam kapıda karşıladı Osman Beyi. Osman Bey, "Aldım," dedi. "Doktor evdeymiş. Son zamanlarda görmemiş ama verdi."

Babama bir kağıt uzattı. Uzanıp kağıda baktım. Bir reçete. Üstünde dört gün öncenin tarihi var. "Hastanın adı : Bn. Zeynep." Sonra "I, II, III" ilaçlar. Babam kâğıdı çevirdi. Arkasına baktı. Bugünün tarihi. "Saradan ölmüştür."

Cenaze ikindi namazına yetişti. Ayhan'la Beyhan annemle İstanbul'da oldukları için camiye gidemediler. Ben gittim. Bildiğim duaları okudum. Namaz için sıraya dizilmişlerdi. Ben de bir yerde durdum. Babam beni arkaya itti. "Cenaze namazını bilmiyorum ama Allah beni anlar." diye düşündüm. Tabutu da taşıyamadım. Küçüktüm.

Halkevi bahçesinde Ergunlar bir şey sormadılar. Sadece, "Gözün nasıl?" dedi Ergun. Cevap vermedim.

Eve döndüğümde ninem merdiven başında babamla konuşuyordu. "Işıklar yansın," diyordu. "Odasının ışığını söndürme. Bu gece sabaha kadar yanık kalsın. Üç gün yanık kalsın."

Yemek yemedik. Bana ısıtmak istedi ninem; "Olmaz," dedim. Erkenden yattım. Tam uyuyacaktım, zil çaldı. Ninemin sesini duydum: "Kemal Beyler geldi." Kemal Beyler gittikten sonra babam bir süre Kuran okumuş.

3

"Yum gözlerini," dedi Berber Halit. Gözlerimi yumdum. Sağ elimi alnıma götürdüm; örtünün altında kıpırdandım.

"Dur," dedi Berber Halit. Sonra kâkülümü düzeltti; gömleğimin altında, ince, mavi bir şeritin ucunda duran muskayı çıkarıp boynumu sildi. "Eee," dedi, "artık bu muskayı atmanın zamanı geldi. Baksana, kocaman adam oldun. Gelecek sefere bıyıklarını da alırım."

Aynaya baktım. örtünün dışına çıkardım kollarımı, muskamı içeri sokmak istedim.

"Dur bakalım: dedi Berber Halit, "amma aceleci oldun. Az kaldı."

Saçımı ıslatacaktı. "Nasıl olsa gidip yıkanacağım şimdi," diye mırıldandım. "Saçımı ıslatınca ninem kızıyor," demedim. Kalkacakmış gibi davranarak muskayı gömleğimin altına kaydırdım. Berber Halit omuzlanma bastırdı; tarağa biraz pamuk takıp suyla ıslattı, saçımı taradı; biraz pamuğa kolonya döktü, ensemi, kulaklarımı sildi. Pamuğa baktı.

Artık kalktım. "Parasını babam verecek," dedim.

Kiliseden bozma Halkevi'nin önüne gelince, Berber Halit'in özenerek düzelttiği kâkülümü bozdum. Arkaya yatırmak istedim saçlarımı, olmadı. Halkevi'ni çevreleyen parmaklığın her demirine teker teker vurarak, her onuncu demire ikişer kere vurarak, ağır ağır yürüdüm. Ansızın, biraz önce baktığım halde görmediğim iskeleyi farkettim. O kadar büyüktü ki, Halkevi'nin bir yüzünün yarısının yarısını kaplıyordu. İşçiler vardı üstünde, savaştan kalma kurşun ve şarapnel izlerini çimentoyla sıvıyor-lardı. Belki de beyaz bir badana çekerlerdi sonra.

Sabah sayılırdı; ama yine de kılların boynumu yakmasının güneş yüzünden olduğunu sanıyordum. Eve gitsem, gömleğimi, fanilamı, muskamı çıkarsam, ninem sırtımı iyice silse, sabunlu bez yapıp boynumu silse, yeni fanila verse bana, kısa kollu kırmızı gömleğimi de verse, bahçede gemiyi kurup Beyhan'la içine girsek, sonra film oynatsak, ama o muskayı hiç takmasam, takmayınca da Ayhan'ı kızdırsam, "Benim muskam yok ya, Berber Halit gelecek sefere bıyıklarımı da kesecek," desem, arkasından Şükrü gelse, bizi Alleben'e, cambazlara götürse diye düşündüm.

Evimizin çinko kaplı kapısını iterken kâkülümü yeniden bozdum; muskayı gömleğimin üstüne çıkardım. Kısa, loş dehlizi geçerek avluya girdim. Ayhan mavi masasını ters çevirmiş, havuzun yanına çekmişti. Ninem görmeden mutfaktan aldığı oklava elindeydi. Geminin içine girmiş, öteki gemiye, benim masama doğru bir şeyler bağırıyordu. Beni görünce durdu; "Kim tıraş etti?" dedi.

Cevap vermeden mutfağa gittim. Ninem küçük kürsüsüne oturmuş, patates soyuyordu. Kiraz Bacı mutfakta değildi.

"Ben artık Berber Halit'de tıraş olmam," dedim. Ninem son patatesi aldı, soydu. Ayağa kalktı. Tencereyi musluğa götürdüm.

"Ne oldu?" diye sordu ninem.

"Baksana," dedim; muskayı gösterdim. "Muskayı dışarı çıkardı, boynumu sildi, sonra içeri sokmadı. Yolda herkes bana baktı. Kepaze oldum."

"İçeri soksaydın ya," dedi ninem. Bu aklıma gelmemişti. "Hiç söylemeseydim keşke," diye düşündüm. Sonra bahçeye fırladım.

"Kim tıraş etti?" dedi Ayhan.

"Berber Halit," dedim.

Beyhan masadan çıktı, koşarak yanıma geldi.

"Beni de Berber Halit tıraş etti," dedi Ayhan.

"Gelecek sefere bıyıklarımı da kesecekmiş."

"Beni de Berber Halit tıraş etti," dedi Beyhan.

"Hani dün Sait tıraş etti demiştin," dedi Ayhan.

Yürüdüm. Oda kapısını açarken arkama dönüp, "Halkevi'ni boyuyorlar," diye bağırdım.

Önce babamın elini öptüm, sonra annemin.

"Berber Halit mi kesti saçını?" dedi babam.

"Hıı," dedim.

"Kendisi mi kesti? Dön bakayım. İyi olmuş."

Ensem iyice yanıyordu artık. Beyhan girdi. "Ninem seni istiyor," dedi. Mutfağa girerken gömleğimi, fanilamı çıkardım. Küçük kürsüye oturup bekledim.

"Yok, tövbe," dedi bir ses. "Bir daha getirirse suratına çalarım," dedi Sitti Zeynep'in sesi. Uzun masanın köşeyle birleştiği yerde, hasırınüstünde oturduğunu biliyordum. "Dert tutasıca," dedi.

"Eee," diye bağırdı ninem, "kes artık. Sabah bu, akşam bu. Vır vır vır vır. Ne bu be? Can demişler buna. Ekmek mekmek yollamam artık. Derdin kökünü ye. Sabah Kiraz, akşam Kiraz. Zaten senin yüzünden çekip gidecek. Eğ başını."

Başımı eğdim. Muska gözlerinin önünde sallanıverdi; çıkarıp avucuma aldım. Başımı yeniden leğenin üstüne eğdim. Ninem biraz su döktü; çok sıcaktı ama söylemedim. Gözlerimi yumdum, ninem başımı sabunlamaya başladı.

"Yemek veririz, yemek begenmez," dedi, "entari diktiririz, giymez. Zıkkımın kökünü ye. Canın isterse ye. Zaten bütün o çulları, eskileri alıp yakacağım bir gün. Ne bu, paçavralar içinde? Gelene gidene karşı. Sandığındakileri çıkarıp giymedikçe yeni meni yok artık. Bir de vır vır vır vır. Ne istersin kadından?"

Tasla su döktü, bir daha döktü. Sabunun kaşlarıma inip oradan leğene aktığını duyuyordum. Gözümün birini açtım. Koca leğende biraz su, üstünde kirli bir beyazlık, küçücük köpükler. Baktım, K harfi. Hoşuma gitti. Beyazlıklar oynadı, daha bir yayıldı. Kalın, kısa bir yılan oldu, arkasından S. Şimdi I olacak dedim, oldu. Başka bir yerde YO. Tersinden okudum: OY. Öteki gözümü de açtım.

"Az daha dök," dedim. "Gözüme sabun kaçtı." Ninem iki tas daha döktü. Sabunlamaya başladı yine.

Baktım: bir yüzün yandan görünüşü. Burun uzadı, uzadı, dağıldı. "Gitmiş, Boztepe'de beni anlatmış," dedi Sitti Zeynep. "Zaten bir daha getirirse suratına çalarım tepsiyi. Kiraz, Kiraz... Kiraz'ın gözü kör olsun."

"Kulağını sabunla," dedi ninem. Kulaklarımı sabunladın, sonra muskayı leğenin içine bırakıverdim.

"Allah gözünü kör etmesin," dedi ninem. Muskayı sudan çıkardı. Elindeki sabun köpükleri usul usul muskanın şeridine yürüdü. Realite dergisinde gördüğüm bir işareti, Churchill'in V işaretini aradım. Leğenin tam ortasında buldum. İki tas su daha döktü ninem.

"Oldu mu?" dedim. "Bir daha var," dedi ninem. "Dört olsun."

"Çift olsun," dedi Sitti Zeynep. "Tek kere ölüleri yıkarlar."

Yine sabunlandım. Ninem kocaman bir havluyla başımı kuruladı. Sonra sabunlu bez yapıp boynumu, sırtını, göğsümü sildi. Musluğa gidip ellerimi yıkadım.

"Bir daha hap getirmeden ekmek getirmesin," dedi Sitti Zeynep. "Başına çalarım."

"Hap map yok artık, zaten köye yollayacağız seni," dedi ninem.

"Yok, ben köye gitmem," dedi Sitti Zeynep. Baktım, uzun masanın köşeyle birleştiği yerde, hasırın üstünde oturuyordu.

Ninem fanilamı uzattı.

"Artık atlet giysem," dedim.

"Hele havalar biraz daha ısınsın. Gelecek sefer," dedi ninem.

Kısa kollu kırmızı gömleğimi de giydim. Ninemin elini öptüm. O da beni iki yanağımdan, sonra burnumdan öptü. "Hadi bakalım, dövüşmeden oynayın," dedi. Islak muskayı uzattı. "Güneşe koy da korusun."

"Olur," dedim.

Çıkarken Sitti Zeynep'e döndüm: "Idris'e ne oldu?"

Ayhan'la Beyhan'a görünmeden muskayı güneşe koydum; gemilerin yanına gittim.

"Gel, kılıçlaşalım," dedi Ayhan.

"Sonra," dedim. "Erkeksen şimdi çık karşıma."

"Bak, döverim haa," dedim.

"Masama binmek istedi, bindirmedim," dedi Beyhan.

"Sen kendi gemine bin," dedim Ayhan'a.

"O da benim gemime bindi," dedi Ayhan.

"Olsun, bizim çete başka," dedim. "Muskana bakayım."

Gösterdi.

Beyhan'a döndüm: "Muskana bakayım."

Gösterdi. Güldüm.

"Ben de senin muskana bakayım," dedi Ayhan.

"Bak ama göremezsin ki," dedim.

"Niye?"

"Benim muskam yok ki. Bıraktım artık." Çıplak göğsümü gösterdim.

Ayhan, elinde leğenle mutfaktan çıkan nineme bağırdı: "Kemal muskasını çıkarmış."

"Çıkarmışsa çıkarmış. Sen de büyü, sen de çıkar," dedi ninem.

Ayhan'ı dürttüm. "'Kemal Ağabey,' de."

Avlunun öteki ucuna, ninemin yanına koştum; leğeni almak istedim. "Ver de ben dökeyim."

"Bırak sen, ben dökerim," dedi ninem. Bana bakmadan, "Sitti Zeyneple eğlenme," diye ekledi. "İdris İdris diye de kızdırma."

"Olur," dedim. Gemilere dönüp bağırdım: "Benim babam Fransa'nın en iyi kılıç kullanan adamıydı!" Ayhan'ın üstüne saldırdım; biraz kılıçlaştık. O beni yaraladı, ben de onu iki kere öldürdüm. Gemime çıktım sonra. "Arkadaşlar," dedim "Tuna boyuna gideceğiz. Orası bizim için âb-ı hayattır! "

"Şükrü'den de iyi yaptın," dedi Ayhan. "O hiç Ferdi Tayfur gibi söyleyemiyor."

"Ferdi Tayfur kim?" dedi Beyhan.

Sitti Zeynep sürüne sürüne mutfaktan çıktı, yanımıza yaklaştı.

"Babam görür haa," dedim.

"Yok, bana İdris İdris deyip durma," dedi Sitti Zeynep.

O sırada Kiraz Bacı yazlıktan seslendi: "Kemal, Ayhan, Beyhan!" Beyhan'a döndüm: "Hele git de bak."

"Bırak çağırsın," dedi Sitti Zeynep. "Gitmeyin. O bana hap getiriyor mu?"

"Getirmedi mi?" dedim.

"İki gündür getirmedi," dedi.

"Ben annemden alır getiririm öyleyse," dedim. "Hasta mısın?"

"Hastayım ya. Beni senden başka seven mi var şu evde?"

"Ben de severim: dedi Beyhan.

"Bak," dedi Sitti Zeynep, "baban da duvar ördürüyor şimdi. Sokaktan gelen sesleri duymayayım diye taşla örüyorlar."

"Ne duvarı?" diye sordum.

Elini uzatıp helanın yanını gösterdi. Babam bir kümes yaptırıyordu oraya. Bir buçuk metre yüksekliğinde küçük bir duvar yaptırmıştı. Kümesin öteki yanları telle kapanacaktı zaten.

"Onu senin için yaptırmıyor ki," dedim. "Kümes olacak."

"Benim için yaptırıyor. Sokaktan gelen sesleri duymayayım diye. Zaten iki gündür hap da vermiyorlar."

"Kümes olacak orası," dedim.

"Gör de bak, horozlar, tavuklar gelecek."

"Tavuk ne yer, Kemal Ağabey?" diye sordu Ayhan.

"Ne yiyecek, üzüm yer," dedi Beyhan.

"Aptal," dedim, "tavuk üzüm yer mi hiç?"

"Peki, ne yer?" dedi Beyhan.

"Başka şey yer," dedim. "Darı yer."

"Üzüm yeseydi bağdan getirirdik," dedi Ayhan.

Beyhan, "Kemal Agabeyimin bağını anlatsana," dedi Sitti Zeynep'e.

Sitti Zeynep, benim bağıma giren tilkiyi anlattı. Artık ezbere biliyordum bu hikâyeyi, Sitti Zeynep'in gönlü olsun diye dinledim; ama tilkinin Osman Çavuş'un elini ısırdığı yerde güldüm.

Hikâye bitince ansızın hatırladım.

"Berber Halit söyledi," dedim, "bugün Alleben'e cambazIarla hokkabazlar gelmiş."

"Şükrü gelirse, babama söyle, bizi cambaza götürsün," dedi Ayhan. Beyhan, "Sen hiç hokkabaz gördün mü?" dedi Sitti Zeynep'e.

"Gördüm," dedi Sitti Zeynep.

"Hokkabaz ne yaptı?" dedim.

"Diline şiş soktu," dedi Sitti Zeynep.

"Şaşırdın mı?" dedim.

"Şaşırmadım."

"Niye?"

"Ne bileyim niye?"

"Sen yapabilir misin?"

"Ne yapabilir miyim?"

"Diline şiş sokabilir misin?"

"Sokamam."

"Peki, hokkabaz yapıyor ya."

"Tabii yapar."

"Niye?"

"Niye olacak, o hokkabaz da ondan," dedi Sitti Zeynep. Sonra, "Sen hokkabaz gördün mü?" dedi Beyhan'a.

"Görmedim," dedi Beyhan.

"Ben maymun gördüm."

"Halkevi'ni boyuyorlar," dedim Sitti Zeynep'e.

Bir süre sonra, "Memet Ali büyümüştür şimdi," dedi Sitti Zeynep. "Hacı Teyzenin oğlu. Millet gâvur kurşunundan öldü; kimi de ölmedi. Memet Ali yedi yaşındaydı o zaman. Bahçede incir ağacına çıkmış, gâvur kurşunu başladı. Hacı Teyze içerden seslenip durmuş. 'içeri gel,' diye. Memet Ali bağırmış, 'Bu deyyusların kurşuna adama değer mi?' diye. Öyle ya, kimine de değmedi."

"Gel, penaltı çekelim," dedim Beyhan'a.

Kalenin taşları zaten hazırdı. Beyhan gidip topu getirdi. Ayhan da yanımıza geldi. Beyhan, çektiğim ilk penaltıyı tuttu.

"Burada Cihat var," dedi. Ayhan, Beyhan'ın üstüne yürüdü. "Cihat benim," dedi. "Sen Galatasaraylısın. Cihat Fenerli."

"Biz Galatasaraylıyız," dedim Beyhan'a.

"Ben de Galatasaray'ın kalecisiyim," dedi Beyhan.

İkinci penaltıyı dışarı attım.

"Peki, Galatasaray'ın kalecisi kim?" dedi Ayhan.

"Ne bileyim ben? Kemal Ağabey, Galatasaray'ın kalecisi kim?"

"Sen gole bak," dedim. Beş penaltıdan ikisini attım. Beyhan da bana birini attı. Ayhan'ı 4-1 yendim. Ayhan'la Beyhan da 1-1 kaldılar. Beyhan, taşın üstünden geçen topu gol saymadı diye Ayhan'a kızdı.

"Kemal Ağabeyimin sınıflarında Ayhan adında bir kız varmış," dedi.

"Beyhan adında da kız var," dedi Ayhan.

"Hiç de bile," dedi Beyhan. "Bir kere Beyhan deyince Bey var. Sonra han da var."

"Han da ne demekmiş?" dedi Ayhan.

"Han, padişah demek. Hiç kızdan padişah olur mu?" dedi Beyhan.

"İyi ya işte," dedi Ayhan. "Ben de han'ım." "Hanım bacı," dedi Beyhan.

Ayhan, Beyhan'ın üstüne yürüdü. Tuttum.

"Beeeyhaan, Beeeyhaaan, ödü kopar sıçandan," dedi Ayhan.

"Aaayhaan, Aaayhaan, ödü kopar sıçandan," dedi Beyhan. Sonra içeri kaçtı.

Havuzun yanında duran gemilerin gölgeleri kısalmaya başlamıştı artık. Beyhan'ın ağacına, zerdali ağacına gittim, gölgesine oturdum. Elektrik fabrikasının sesinden başka ses duyulmuyordu. Bir gün önce Sitti Zeynep'in dediklerini hatırladım: "Boztepe'deki elektrik fabrikası daha iyi. Onun sesi daha çok çıkıyor." Neden kuş sesi duymadığımı düşündüm. Dinledim. Önce, bir kuşun, sonra birkiüçdörtbeş kuşun sesi geldi kulaklarıma. Avlu kuşlarla doldu. Kiraz Bacı yazlığa, çamaşırlan toplamaya çıkmıştı. Ninem avlunun öteki ucunda mangalla ugraşıyordu. Tatlı kralı Ayhan'a yumurta tatlısı yapacaktı herhalde. Beyhan acı kralıydı; ben ekşi kralıydım.

Sitti Zeynep'in sürünerek yanıma geldiğinin farkına bile varmamıştım.

"Ben sana küstüm," dedi.

"Niye?" dedim.

"Nişanlanmışsın. Bir haber bile vermedin bana."

"Nişanlanmış mıyım?"

"Nişanlanmışsın ya. İnsan halasına haber vermez mi?" dedi Sitti Zeynep.

"Kim söyledi nişanlandığımı?" dedim.

"Kiraz söyledi. İnsan nişanlısını getirir, gösterir."

"Ben daha dokuz yaşındayım," dedim. "İnsan dokuz yaşında nişanlanır mı?"

"Sen nişanlanmışsın. Kiraz söyledi. Küstüm," dedi Sitti Zeynep. Sonra birdenbire yere kapandı. "Hırraaa." Sanki ciğerinden değil de, tulumbanın yanındaki kuyudan geliyordu sesi. Sırtüstü döndü. "Hırraaa. Cumm." Gözleri açıldı; gözbebekleri durmadan dönüyordu. Dilini çıkarmış, dişlerine yapıştırmak istercesine dudaklarına bastırıyordu. "Hırraaa. Cumm."

"Nine!" diye bağırdım. Beyhan, ninemden önce geldi. Sitti Zeynep'in kulağına eğilerek, "Hırraaa. Cumm," dedi.

"Bak, döverim haa. Alay etme," dedim.

"Git, ninemden hap iste. 'Hastalandı,' Kiraz Bacı'yı da çağır?

Ninem geldi. "Hastalandı. istersen hap ver," dedim.

Kiraz Bacı da geldi. "Hap istiyor hanım ana," dedi. "Mahsus yapıyor. Benden bile sağlam."

"Tut da götürelim," dedi ninem. Beyhan bana baktı:

"Ölür mü?"

"Tövbe de," dedim.

"Tövbe," dedi Beyhan.

Ninemle Kiraz Bacı, Sitti Zeynep'i kaldırdılar, Halâ hırlıyordu.

"Sen de git; dedim Beyhan'a.

"Ninem hap verirse götür."

"Yok, ben götürmem. Hastalık bana da geçer," dedi Beyhan.

Ninemle Kiraz Bacı'nın Sitti Zeynep'i taşımalarına baktım.

"Sakın İdris İdris deme artık" dedim Beyhan'a. "Hırraaa Cumm da deme."

"İdris kim Kemal Ağabey?" dedi Beyhan.

"Ne bileyim ben?" dedim. "Sitti Zeyneple kaçmışlar. Ninem söyledi ya."

"Nereye kaçmışlar?"

"Köye," dedim.

"Sonra tutmuşlar mı?"

"Tutmuşlar," dedim.

"Ayaklarını yakmadan önce mi kaçmışlar?" dedi Beyhan.

"Aptal," dedim, "tabii yakmadan önce kaçmışlar. Yaktıktan sonra kaçabilirler miydi? Baksan, yürüyemiyor bile ."

"Ayaklannı yaktığı zamanı biliyor musun sen?"

"Biliyorum. Tandırda yakmış. Uyurken. Sen çok küçüktün o zaman." "İdris'i gördün mü hiç?" dedi Beyhan.

"Görmedim. Uzaktan akrabamızmış; ama görmedim. Zaten ben doğmadan çok önce ölmüş. öldürmüşler."

"Sitti Zeynep ne zaman ölür?" dedi Beyhan.

"Gel de penaltı çekelim," dedim.

Ek

İdris, yangın müfrezesindendi. Önceleri pek sevmemişti bu işi, ama gittikçe alışıyordu. Ev yakmadıkları gece huzursuz bile oluyordu. Rıza Bey, güneş batarken yangın müfrezesini topluyor, o gece hangi evin yakılacağını biildiriyordu. Toplantı biter bitmez, gidip kancalı uzun sırığını alıyordu İdris. Caminin avlusuna çıkıyor, onu okşuyor, onunla konuşuyordu:

"Göreyim seni, tam sekiz kiremit düşürmelisin bir seferde. Yedi olursa kabul etmem. Leylekyan'ın evinde yedi kiremit düşürmüştün. Bu gece sekiz kiremit isterim. On seferde seksen eder." Yatsıdan sonra yola çıkıyorlardı. O kadar uzundu ki kancalı sırığı, iki eliyle zor taşıyordu. İki sırıkçı daha vardı kendinden başka. Öteki dört kişinin ellerinde gaz şişeleriyle paçavralar olurdu.

Yakacakları evlerden bazan ateş edilirdi üstlerine. Ama çoğu zaman pek karşı koyan olmazdı. İdris'le öteki sırıkçılar iki dakika içinde dümdüz ederlerdi damı. Ne kadar kiremit varsa yere düşürürlerdi. Sonra gaz şişelerini dama atarlardı. Kırılan şişelerden yayılan gaz ne kadar da çabuklaştırırdı her şeyi. Paçavraları yakıp atmalk, yangının bir anda büyümesini keyifle seyretmek işin en güzel yanıydı. Bir de çığlıklar olmasa.

"Fransızlar bize acıyor mu?" derdi İdris. "Onları evlerinde barındıranlar bize acıyor mu?" Ama o, ilk öldürdüğü Fransıza acımıştı. Hüseyin Beye yakalandıkları akşam.

İdris'in babasıyla Hüseyin Beyin babası amca çocukları oluyorlardı. Bir kardeşi vardı Hüseyin Beyin: Sitti Zeynep. On beş yaşındaydı. İdris de on sekizinde bir delikanlı. Birbirlerine tutulmuşlar, bir gün öğle üstü kaçmışlardı. Şubattı. Çamur içindeydi yollar. Dört saat kadar gitmişlerdi ki, Hüseyin Beyle arkadaşlan yetişti arkalarından. Atlıydılar, tüfekleri vardı. Sitti Zeynep'i koparıp aldılar. İdris'i de öldüresiye dövdüler. "Akraba olmasaydık vururdum seni," dedi Hüseyin Bey. İdris'i orada, Sakçagöz yolunda, o soğuk Şubat akşamına bıraktı, kardeşini alıp eve döndü.

İdris yarım saat yattı olduğu yerde. Tam kalkmıştı ki, bir Fransız atlısı göründü uzaktan. Çarpışmalar daha başlamamıştı. İdris, Fransızı durdurup su istedi. Fransız atından indi, matarasını çıkarıp içindeki bütün suyu yere döktü. İdris bıçağını çekip Fransızı vurdu. Vurduktan sonra da acıdı.

Şehre döndü sonra. Babasının arkadaşı Süleyman Beyi aradı; Maarif kahvesine gittiğini söylediler. O sıralarda bir tiyatro kumpanyası çalışıyordu Maarif kahvesinde. İdris kahveye gitti.

Kapıdan girer girmez büyük bir kavgayla karşılaştı. Çukurköy'den Hurşit Ağanın oğlu Paşabey bir kavga daha çıkarmıştı yine. Paşabey sırtında Fransız üniformasıyla dolaşır, yanında da silahlı dört-beş adam bulundururdu. O gece Maarif kahvesine gelmiş, locasından aşağıya, Komiser Mustafa'nın başına fıstık kabuğu atmıştı. Tek başınaydı Komiser Mustafa. Locaya çıkıp aşağı indirmek istemişti onu. Paşabey'in adamlarıyla dövüşerek merdivenlerden yuvarlanmışlardı. İdris kahveye girdiği sırada kapının önünde dövüşüyorlardı.

Girer girmez, gözüne bir bıçağın parıltısı çarptı İdris'in. O anda kahvedeki son lüks lambası da kırıldı. Kimsenin kimseyi gördüğü yoktu, ama boyuna yumruk atılıyordu. Komiser Mustafa, karanlıkta Paşabey'in adamlarından kurtulup kapıya attı kendini. İdris elini uzatıp omuzundan yakaladı onu. "Gel," dedi.

Kaçıp Suburcu'nda bir cami avlusuna sığındılar. Bir kaç saat orada kaldılar. İdris kim olduğunu, şehre niye geldiğini anlattı Komiser Mustafa'ya. Komiser Mustafa, "Nasıl olsa silaha sarılacağız; gel, bize katıl. Çınarlı camisinde yatarsın," dedi. İdris köye dönmeyi o anda siliverdi aklından. Bir Fransız öldürdüğünü söyledi. "İyi etmişsin," dedi Komiser Mustafa, "ama Fransız gâvurundan önce Paşabey gibi deyyusları öldürmeli."

Nisan sonuna kadar çarpışmalara katılmadı İdris. Köye gitti. Anasını gördü. İki aylık yiyecekleri var mı diye baktı. Sonra şehre dönüp Mağarabaşı çarpişmasında silâh attı. O gün iki Fransız tankını püskürttüler.

Temmuz ortasına kadar yangın müfrezesinde kaldı. Sonra Carablus istasyonuna gönderdiler onu. Carablus istasyonuna saldırılmış, dokuz vagon un, konserve, pirinç, tütün, arpa ele geçirilmişti. İdris iki çuval pirinçle iki çuval un götürecekti Beşköy'e. Beşköy'deki dokuz arkadaşlarının yiyecekleri bitmişti. Yanına on dört yaşındaki kardeşi Beşir'i kattılar, birer de at verdiler altlarına. İdris'le kardeşi Carablus'a gidip Rıza Beyin yazdığı pusulayı gösterdiler, pirinçle unu alıp Beşköy'e yollandılar.

Beşköy'e yedi kilometre kala, üç arkadaşıyla Tahir çıktı karşılarına. Dağlara sığınmıştı Tahir: Bir tek kurşun bile atmamıştı Fransızlara. Onun da yiyeceği tükenmişti. İdris'le Beşir'in götürdükleri unu, pirinci aldı, sonra da kendisini ele vermesinler diye İdris'i vurdu. İdris öldü. Beşir kaçıp şehre döndü, olanları Rıza Beye anlattı. Haberi Hüseyin Beye ulaştırdılar.

Tahir’in İdris'i öldürdüğünü hizmetçileri Kiraz Bacı ’dan duydu Sitti Zeynep. İki hafta odasından çıkmadı. İki hafta sonra bir gece ağabeyi Hüseyin Beyin çiftelerinden ikisini çaldı, Çınarlı camisinde Beşir’i buldu, yürüyerek Beşköy ’e gittiler.

Sitti Zeynep, Eylül sonunda Tahir’i Hacıkurban dağında yakaladı. Tek başınaydı Tahir. Sitti Zeynep bir mağaranın ağzından ateş etti Tahir’e. Onu başından yaraladı. Sonra ağaca asıp gölgesine oturdu, bir cigara sardı.

ÜLKÜ TAMER
Alleben Öyküleri, S. 7-32

 

İLGİLİ İÇERİK

ÜLKÜ TAMER ŞİİRLERİ

ŞİİRLER

ÜLKÜ TAMER HAYATI ve ESERLERİ

KIRAĞI -ÜLKÜ TAMER

Üye Girişi