Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Reşat Nuri Güntekin (1889—1956), özellikle Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında çok geniş alanda ün kazanmış bir şahsiyettir.

 II. Meşrutiyet, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarını görmüş ve yaşamış bir Reşat Nuri; bunun yanında Cumhuriyet'in ilanı ve birlikte gelen inkılâpları en yakından görme imkânı bulmuştur. Bu hayat tecrübesi, Doğu ve Batı edebiyatlarını tanıyan bir kişilikle bütünleşince ortaya Türk toplumunun bir dönemini çeşitli yönleriyle gözler önüne seren bir yazar çıkmaktadır. Romanlarında evvelâ el değmemiş bir cevher olarak gördüğü Anadolu'yu ve Anadolu'nun ihmal edilmişliğini işler. Aydınların Anadolu ile ilk temaslarını irdeler; II. Meşrutiyetle birlikte buhran yaşamaya başlayan aydınımızın toplumla arasında oluşan uçurumu ele alır. Daha sonra da aşk ve aile dramı niteliğindeki romanlar yazar.

Çalıkuşu (1922), Feride'nin evlenmek üzereyken nişanlısının ihanetini öğ­renip İstanbul'dan Anadolu'ya gidişini ve orada olgunlaşmasını konu alır. Bu bakımdan, hatıra defteri niteliğinde düzenlenmiş roman, hem Anadolu'nun ihmal edilmişliğini ve Kurtuluş Savaşı öncesi vahim durumu gözler önüne se­ren idealist bir eser hem de bir kıskançlık duygusunun yönlendirdiği aşk serüvenidir. Reşat Nuri Güntekin'in ününü sağlayan bu roman, idealist öğretmen Feride tipi ile bütünleşmiştir. Küçük yaşlarda önce annesini, sonra da babasını kaybeden Feride, teyzesinin himayesi ile büyütülmüştür. Yaramaz, canlı, cıvıl cıvıl bir çocuktur. Fransız Kız Lisesi'nde okurken Kâmran ile nişanlanır. Düğünden üç gün önce Kâmran başka birisiyle ilişkisini öğrenerek köşkü terk eder. Bu ana kadar şımarık bir kız olan Feride, lise diplomasına dayanarak aldığı öğretmenlikten sonra değişir, idealist ve olgun bir insan durumuna gelir. Reşat Nuri, Anadolu'da öğretmenlik yapan bu genç kız tiplemesiyle Cumhuriyeti kuran ideolojiyi de yayma görevini gerçekleştirmiş olur. Zi­ya Gökalp, "Roman" başlıklı yazısında Çalıkuşu romanını sosyal hayata canlı ayna olma özelliğiyle yüceltir (Beysanoğlu 1980: 142)

Çalıkuşu, Reşat Nuri'nin romancılığının da merkezi durumundadır. "Bütün roman ve hikâyeleri, hatta piyesleri toptan incelenince görülür ki, sonraki eserlerinde Çalıkuşu'nda pek çok unsur parça parça devam etmiştir. Bu romanı ya­pan dil, üslup, tahkiye (narration), zaman, mekân, şahıs tipleri, sosyal tabaka ve çevreler, insan ve cemiyet problemleri gibi edebî varlık kategorileri benzer özellikleriyle öteki romanlarında da tekrarlanmıştır." (Emil, 1989:10-11).

Gizli El (1924), savaş yıllarının vurgunculuğunu işler (Emil 1989: 34). Dam­ga (1924), fedakârlık duygusu ile toplumun değer yargılarına yöneliktir. İffet adındaki bir erkeğin sevdiği kadının toplum nazarında kirlenmemesi için kendini suçlu gösterip hapse girişi söz konusudur. Roman kahramanın ismi ile romanın ismi arasındaki ilişki de özenle seçilmiş gibidir (Emil 1989: 20). Dudaktan Kalbe (1925) ve Akşam Güneşi (1926) aşk ilişkilerini konu alan ro­manlardır. Dudaktan Kalbe'de Lamia ile Kenan'ın yaşadıkları çevresinde aşk ve şehvet duygusu arasındaki ince çizgi ele alınmıştır. Mektup tarzında düzenlenmiş olan Bir Kadın Düşmanında (1927), çirkinliğini başka yetenekle­riyle örtmeye çalışan Homongolos lakaplı Ziya ile şımarık ve hoppa bir genç kız olan Sara arasındaki imkânsız aşk ilişkisi vardır. Aşkın imkânsızlığı, fizik­sel görünüş ve yaşama tarzı farklılığından kaynaklanmaktadır.

Reşat Nuri Güntekin'in dikkatini Anadolu'ya yönelttiği romanlarından bir di­ğeri Yeşil Gece'dir (1928). Önce İslâm birliği ideali çevresinde hareket eden Ali Şahinin medresede beklentilerine ulaşamayınca öğretmen okuluna geçişi ve İzmir'in Sarıova ilçesinde öğretmenlik yapması ve düşmana karşı ustaca verdi­ği mücadele anlatılır. Bu arada Anadolu'nun Kurtuluş Savaşı'ndan önceki ve sonraki görünüşü de dikkat çekicidir. Kurtuluş Savaşı öncesi sarıklıları, sonradan şapkalı ve tıraşlı olmuşlardır. Bu bakımdan roman "ilerici bir din adamının Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki yenilgisini anlatır." (İlerii978:120). Ali Şahin, aşk ilişkisi haricinde, mücadele bakımından Feride ile benzer özellikler gösterir.

İç içe girmiş iki vak'a zinciri ile Acımak (1928), kişisel değişimleri konu alması bakımından Zehra'nın, hatıra defterindeki maceralar bakımından da Mürşit Efendi'nin romanıdır. Çocukluğundan itibaren babası Mürşit Efendi'yi kötü bir insan olarak tanıyan Zehra, hoşgörüsüz, disiplinli, katı kalpli bir öğretmendir. Zehra'nın babası Mürşit Efendi ise okulunu bitirdikten sonra idealist bir memur olarak Anadolu'ya gitmiş, Anadolu'nun memurları bekle­yen çürümüşlüğü içersinde kaybolmuştur. Kötü bir evlilik yapmış, çok iste­mesine rağmen çocuklarıyla gereği kadar ilgilenememiştir. Yani kendi irade­si dışında yaşayan bir insan durumuna gelmiştir. İşte bu insanın pişmanlık­lar, çaresizliklerle dolu hatıra defteri, ölümünden sonra kızı Zehra'nın eline geçer. Böylece Zehra'nın dış dünya ile ilişkisi de yeniden şekillenir.

Yaprak Dökümü (1980), Ali Rıza Bey'in hayatı boyunca savunduğu katı ahlâk prensiplerinin derece derece nasıl iflas ettiğini ortaya koyacak şekilde düzenlenmiştir. Romanın ismi, işlenen temayı ve ana fikri ortaya koyan bir semboldür. Sosyal bir problemi ortaya koymak ve onun sonuçlarını göstermek ama çındadır. Modern hayat yaşamak arzusunun muhafazakâr bir ailede yarattığı tahribat romanın asıl konusu durumundadır.

Ali Rıza Bey, uzun yıllar çeşitli yerlerde devlet memurluğu görevinde bulunduktan sonra ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşmiş ve eski öğrencilerinden Muzaffer Bey'in müdürü bulunduğu bir şirkette tercümanlık yapmaktadır. Ali Rıza Bey'in tek derdi ailesini, zamanın getirdiği tehlikelerden korumak ve ah­lâkî prensiplerinden taviz vermemektir. Bir ahlak ve namus problemi dolayı­sıyla Muzaffer Beyin şirketinden ayrıdır. Bu andan itibaren Ali Rıza Bey ve ai­lesi arasındaki ilişki vardır: Karısı Hayriye Hanım, kızları Fikret, Necla, Leyla ve Ayşe, oğlu Şevket. Şevket haricindekiler, Ali Rıza Beyin istifasını benimsemezler, onu haksız bulurlar. Şevket'in aldığı maaş, özellikle modern yaşamak arzusunda olan Leyla ile Necla'nın masraflarım karşılayamaz. Leyla ile Necla, kızlarının böyle bir hayatla koca bulabileceklerine inanan anneleri Hayriye Hanım'ın da desteğiyle sık sık evde parti düzenlerler. Şevket'in evlendiği Ferhunde de modern yaşama tarzına düşkündür. Bu durumda parasını kaybetmiş Ali Rıza Beyin aile üzerindeki otoritesi biter. Sarsılmaya başlayan ailede yaprak dökümü başlar. Büyük kız Fikret, kendisini kurtarmak için yaşlı ve çocuklu bir adamla evlenerek Adapazarı'na gider. Eve para yetiştiremediği için, çalıştığı bankadan zimmetine para geçiren Şevket yakalanarak hapse düşer. Gelin Ferhunde, Şevket'ten sonra evi terk eder. Necla, kendini Mısırlı bir zengin diye tanıtan Abdülvahhab Efendi ile Mısır'a gider, intiharı düşünecek kadar mutsuz olur. Leyla, evli bir avukatla metres hayatı yaşar. Ali Rıza Bey'in bütün ahlâk prensipleri iflâs eder. Karısı Hayriye Hanım ve küçük kızı Ayşe ile birlikte Ley­la'nın metres hayatı yaşadığı avukatın tuttuğu eve yerleşir.

Birol Emil, romandaki şahısların bir düşüncenin temsilcisi olarak değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir: "

'Yaprak Dökümü romanı muayyen bir ana fikre göre kaleme alındığından şahıslar bu fikrin kadrosu içinde, onun müspet ve menfi değerlerini temsil eden tipler olarak görünürler. Para ile namus arasındaki tezat, roman şahıslarını kendiliğin­den ikiye ayırır. Eski ahlakın ve ona dayanan değer hükümlerinin temsilcileri olan Ali Rıza Bey ve kızı Fikret'in karşısında öteki aile fertleri ve belirli çevrelerin şa­hısları vardır ki, bu sonuncular, daha başta iflas etmiş olarak sahneye girerler. Fikret ancak bir kaçışla kendini kurtarır. Ali Rıza Bey ise mukavemet ve yekpare-ligini sonuna kadar muhafazaya çalışan bir heykel gibi ağır ağır, parça parça dağı­lır." (1984, s.413).

Birol Emil'in de belirttiği gibi Yaprak Dökümü romanı namus ve para çatış­ması ekseninde döner. Bu çatışmanın bir ailenin bireyleri arasında meyda­na gelmesi, olayı ilgi çekici kılmaktadır. Roman, Cumhuriyet inkılâplarının halk tarafından yanlış algılanarak yanlış modernleşmeye gidişini de arka planında sezdirmektedir.

Kızılcık Dalları (1983), bir sınıf farklılığını ve bundan doğan çatışmaları ko­nu alır. Bu çatışma Sekip Bey ailesinin temsil ettiği yüksek tabaka ile kalfa, dadı, evlatlık, hizmetçi gibi unsurlardan meydana gelen alt tabakadır. Birinci grup ezenleri, ikinci grup da ezilenleri temsil etmektedir. Kızılcık dalları ismi de bu doğrultuda zulüm ve tahakkümü temsil eden bir sembol niteliğindedir.

Roman, bir konağın kendi iç düzenini konu almaktadır. Saraçhanebaşı'ndaki konakta Sekip Paşa'nın ölümünden sonra Nadide Hanım yönetimi ele alır. Burada yaşayan iki grup vardır. Birinci grupta konağın sahipleri Nadide Ha­nım, oğulları Vasfi ve Hikmet, kızları Dürdane, Naciye ve Seniye, damatları Şa­kır ve Binbaşı Feridun, torunları Selim, Fahir, Fahriye, Nimet, Bülent bulun­maktadır. İkinci grup evin çalışanları Lala Tahir Ağa, Dadı Nevnihal Kalfa, Karamusallı Sütnine ve evin içerisindeki diğer hizmetçilerdir. Bir gün, konağın yönetimini elinde bulunduran Nadide Hanım, Pendik istasyonunda rastladığı Gülsüm'ü, Bülent'e iyi dadı olur düşüncesiyle evlatlık alır. Romanın asıl kahra­manı Gülsüm un konakta başına gelmedik eziyet ve sıkıntı kalmaz. Romanda işlenen konu Gülsüm ve yanındakilerin çektiği bu acılar ile ev halkının yaptığı zulüm çevresindedir. Gülsüm acılara dayanamayarak konaktan kaçar. Aradan geçen yıllar içerisinde Nadide Hanım ve yanındakiler darmadağın olurlar.

Kızılcık Dalları'nın son kısmında, kötüler ceza, iyiler mükâfat görmüştür: Nadide Hanım bir gün son zamanların en şöhretli artisti, Şark Greta Garbo'su Mücella Suzan'ı seyretmek üzere tiyatroya gider. Sahnede kanto söyleyen Şark Greta Garbo'su Gülsüm'dür. Gülsüm, Nadide Hanımı görünce hemen yanına koşar, es­ki evlatlık ve hanımefendi birbirine sarılarak ağlaşırlar. Bu sahne, bir anlamda Gülsüm'ün vefasını, Nadide Hanımın da günah çıkarmasını temsil etmektedir.

Türk toplumunun geçmiş bir dönemini konu olan Kızılcık Dalları'nda Os­manlı yüksek aile yapısı kendi iç çatışmalarıyla birlikte, roman kurgusu içeri­sinde dikkatlere sunulmaktadır.

1935'de yayımlanan Gökyüzü romanında, aydınlarımızın inanma problemi irdelenir. Romanın başkişisi Kahraman, II. Meşrutiyet öncesi Jön Türklerdendir. Abdülhamit istibdatına ve dinin insanlar üzerindeki baskısına karşıdır. Paris'te Jön Türklerle birlikte kurulacak Meşrutiyet'in temellerini atan Kahraman, sis­temi İslami esaslara dayandırmak isteyenlere karşıdır. Bu bakımdan kendini Abdullah Cevdet'e yakın bulur. Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda dönen Kah­raman, ittihatçılar arasında tutunamadığı gibi, el attığı hiçbir işi de başaramaz.

Sevmemiş ve evlenmemiş bu eski Jön Türk, Amerikan Koleji'ni bitirmiş ye­ğeni Sevim'i yanına evlatlık alır. Kültürlü bir kız olan Sevim, inanma konu­sunda dayısından daha ileridedir. Bütün dinlere düşmandır. Bu bakımdan kendisiyle evlenmek isteyen Turgut'un teklifini bile reddeder. Bir gün Sevim'in de içinde bulunduğu bir grup Bursa'ya ruh çağırmaya giderler. Ruh ça­ğırma sonrasında Sevim, teşhisi konulamayan bir hastalığa yakalanır. Dok­torların çare bulamadığı bu hastalığı tütsücü kadınlar iyileştirir. Bu olaydan sonra hem Sevim, hem de dayısı Kahraman "Gökyüzü”ne sığınmaya başlarlar.

Reşat Nuri'nin roman kişisine Kahraman ismini koymasını, inanmanın Cumhuriyet dönemi aydınının ortak problemi olmasıyla yorumlayan Birol Emil, memleketimizdeki inkılâp sarsıntısının bir inanç buhranı doğurduğu­nu söylemektedir: "Cumhuriyet bütün inkılâplarına, ileri ve laik prensipleri­ne rağmen Türk aydınlarında inanmak ihtiyacını yok edememiştir. Devrin aydınları, hastalık veya yaşlılık arızalarıyla da olsa sonunda yine 'Gökyüzü'ne dönmüşlerdir, içlerindeki inanmak ihtiyacını, hâlis dine değilse bile, ispirtizma tecrübeleri gibi bir başka çeşit mistisizme yönelerek veya hurafenin en bâtılı olan efsuna başvurarak gidermeye çalışmışlardır." (1984, s.511).

Reşat Nuri Güntekin'in 1935'ten sonra yayınladığı romanlar şunlardır: Eski Hastalık (i()38),Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Kan Davası (1960), Kavak Yelleri (1961), Son Sığınak (1961). Kavak Yelleri ve Kan Davası romanlarında Anadolu konu alınır. Kan Davasında yedek subaylığını yaptıktan sonra köy öğretmeni olan Ömer, çevresini aydınlatır ve eğitir. Tıpkı Çalıkuşu'ndaki Feride gibi kırsal kesim insanını eğitmeyi birinci görev addeder. Değirmende bir Anadolu kasabasının kendi hâline terk edilmişliği, idarecilerin vurdumduymazlığı komik bir olay çevresinde işlenir. Miskinler Tekkesi'nde, toplumsal bir eleştiri yapılır. Günümüze kadar taşınmış olan dilencilik konusu ele alınarak para dilenciliğinden, devlet dairelerindeki manevi dilenciliğe kadar gidilir. Son Sığınakla ise amatör bir tiyatro topluluğunun çektiği sıkıntılar dile getirilir.

 Kaynak: Yakup Çelik, Cumhuriyet Dönemi Roman, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Türk Edebiyat Tarihi, sayfa:215-275, cilt:4

Üye Girişi