Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

Kemâlettin Kamu’nun Kimdir?

15 Eylül 1901 Bayburt, 6 Mart 1948 Ankara, Arapça ve Farsçayı iyi derecede öğrenir. İlkokulu dışarıda bitirir. Ortaokulda şiirler yazmaya başlar. Rusların (1915’te) Erzurum’u işgali haberiyle babası kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder.15 yaşındaki Kemalettin Kamu, bu acıyı 38 yaşında dul kalan annesiyle paylaşmak zorundadır. Aile reisliğini üstlenir, kısa süre sonra işgalden dolayı Refahiye’den ayrılıp önce Sivas’a oradan da Kayseri’ye göç ederler. Genç yaşta Erzurum’a gidemeyişin acısını, ata yurdunu da annesi gibi algılayıp soyut vatan sevgisini somut olarak terennüm ediyor. Ağabeyinin okulu birincilikle bitirip Bursa’da öğretmenliğe başlamasıyla Kemalettin Kamu’nun öğrenimini devam ettirmesine, abisi yardımcı olur. Ağabeysisinin aracılığıyla İstanbul Erkek İlk Öğretmen okuluna başlar. Ne var ki birbirini takip eden felaketler peşini bırakmaz. Okulu bırakmak durumunda kalır, çünkü müttefik orduları İstanbul’u işgal ediyor (16 Mart 1920). İstanbul’dan Bursa’ya gelen Kemalettin Kamu, düşmanın Bursa’ya ilerlemesi ile Ankara’ya geçer. İlk görevi olan istihbarat kâtipliğine atanır. Milli Mücadele zaferle sonlanır. İstanbul’a giderek sınavlarını başarıyla verir. Mezun olup orta öğretmen okuluna devam etmek ister, Anadolu Ajansı onu Ankara’ya çağırınca okulu bırakır. Kemalettin Kamu Ankara’da çevre edinir, dürüstlüğü ve çalışkanlığı kadar şiirleriyle de dikkat çeker. Aruzu bırakıp heceyle yazmaya devam eder. 

Sözcükleri tek tek seçer, onları bir kuyumcu titizliğiyle işler, mısraların üzerinde gecelerce düşünür, yazdıklarını kolay kolay beğenmez. Kendisi için müşkülpesenttir. Geceleri geç saatlere kadar hem okur, ama çok okur; hem de yazar, ama az yazar. Mısraları üzerinde günlerce durur, onları bir kuyumcu titizliğiyle işler... Yazdıklarını zor beğenir. Fakat bitirdiği ve her nasılsa beğendiği şiirlerini de, evinin balkonunda yüksek sesle okur (Samanoğlu, 1986, 18). 

Dürüst ve çalışkan olan Kemalettin Kamu, Cumhuriyetin inkılaplarını içselleştirmiş, onların yılmaz savunucusu olmuştur. Anadolu Ajansının neşriyat ve istihbarat müdürlüğü görevine atanır. Kurtuluş Savaşı yıllarında sayalı gazeteciler arasında yer alan Kemalettin Kamu “Hâkimiyeti Milliye” ve “Yenigün” gazetelerinde yine gönüllü olarak yazılar yazmakta ve şiirler yayımlamaktadır.1933 yılında Anadolu Ajansı temsilcisi olarak Fransa’ya gönderilir ve yüksek tahsilini orada tamamlar. 

Paris’te beş yıl kalan şair, Fransızcasını ilerletir, Avrupa’yı tanımaya çalışır; fakat şiirle fazla iştigal etmez. Yalnızlığı seven şair, orada münzevi bir hayat geçirir. Sessiz sedasız bir beş yıl. Zaten o süre ile ilgili pek bir bilgi de mevcut değildir. Kemallettin Kamu’nun Paris’te memleket hasretiyle kıvrandığını Behçet Kemal Çağlar’ın bir yazısında öğreniyoruz. Soyadı kanunu çıktığında o Paris’teydi. Abisi ile soyadı üzerine ortak bir karara varamazlar. Bingöl Çobanları’ndan olsa gerek önce “Bingöl” daha sonra “Bingöl’ü” değiştirerek “Kamu” soyadını aldığı tahmin edilmektedir. Çünkü o dönemde yazılan şiir antolojilerinde şairin adı Kemalettin Kami Bingöl, diye geçmektedir. 

Çok sevdiği, yürekten bağlandığı Atatürk’ün ölümünden altı gün önce (4 kasım 1938) İstanbul’a döner, sonra Ankara’ya çağırılır.1939’da Rize milletvekili olarak TBMM’ye girer. Bu arada Anadolu Ajansıyla ilişkisi sürer, ayrıca Türk Dil Kurumu’nda, Terimler Kolu başkanlığı yapmaktadır. Bütün bu meşakkatler ve yoğunluklar onu sanattan, çok sevdiği şiirden uzaklaştırmış. Paris’te bulunduğu yıllar ve yurda dönüşü onun kalemi ve şiiri için durağan, durgun yıllardır. 

Siyasî Hayat; siyaset, meslek ve sanat sahiplerini kendine çekiyor. Ellerinden meslek ve sanatı aldığı için bunların asıl hüviyetleri kayboluyor. Siyasî fırkalar, hem insanı kendi sahasında kullanmak çaresini aramalı hem de sanatlarını icraya bir çözüm bulmalıdırlar. 

Kemâlettin Kamu, hayatının ikinci devresinde daha iyi hazırlanmış bulunmasına rağmen, maalesef birincisine nispetle az parlayabildi. Sebebi de siyasetin, kendisini, istidatlı bulunduğu sahalardan koparıp alması, başka istikametlere sevk etmesi; onun sahalarına ise kalem ve kâğıtla ilgili olmayanları göndermesidir. Politikanın elinde Kemâlettin Kamu gibiler vardı; keza, radyo, rotatif, düz makine ve diğer türlü imkânlar vardı. Fakat politika, Kemâlettin Kamu'yu başka yaradılıştaki insanlarla garip becayişlere tâbi tutmuş; bahçıvana aşçılık, aşçıya bahçıvanlık ettirmiştir. Neticede, yemekler lezzetsiz olmuş, tarhlar çiçeksiz kalmıştır (Akşam Gazetesi-9 Mart 1948). 

Yalnız ve hasta Kemalettin Kamu, kendisini siyasetin akışına bırakır, hasta olduğu kadar yalnızdır, istediği hayat arkadaşını bulamayan sanatkâr, onun tesellisi olan şiirden de uzaklaşmış, sevgisini, farklı objelere yönelerek mutluluğu yakalamaya çalışmıştır. 

1943 yılında TBM 'nin 7. Dönemi için yapılan seçimde, yine Rize milletvekili olmuştur. Bu sırada, İstanbul'da ağabeyinin yanında bulunan annesinin ölüm haberini alır. On beş yaşında babasız kalan, bekâr ve hasta Kemâlettin Kami Kamu, annesini de kaybedince bütün sevgisini ağabeyinin çocukları, kendisinin yeğenleri, Osman ve Pervin üzerinde toplar. Onların düzgün ve güzel Türkçe ile konuşmalarına dikkat eder, öğretici ve terbiyevî hikâyelerle yetişmelerini ister. Çocukları sevdiği kadar, kedilere de düşkündür. Ankara'nın cins kedilerini evinde misafir eder, âdeta onlarla dertleşir (Samanoğlu, 1986, 25/26). 

Mizacı gereği duygu yoğunluğu yaşayan Kamu, kendisini sarıp sarmalayacak kıpır kıpır bir hayattan, sıcacık bir yuvadan mahrum, yalnızlığı, kimsesizliği ömrü boyunca sırtında bir gömlek gibi taşımış ve yaşama da öyle veda etmiş: Kemalettin Kamu’nun Hayatı, Sanatı, Şahsiyeti ve Hicret Şiirinin Tahlili 

6 Mart 1948 Cumartesi günü, Ankara'daki Erzurumlu Yüksek tahsil gençlerinin hazırlamakta oldukları, “Erzurum Gecesi”nin iyi olması için, var gücüyle çalışmıştır. Saat 18.00'de Ulus semtinde bulunan ve bir nevi «otel-pansiyon» gibi kullanılan Evkaf apartmandaki odasına yorgun dönmüştür. Şenlikle ilgili olanlara telefonla, o gün yapılan, ertesi gün yapılacak olan işleri bildirdikten sonra, oda hizmetlisinden bir kahve ister. Pişirilip getirilen ve masa üzerine konulan fincana saat 18.30 sularında uzanan el, kavuşamaz. Zira yalnız ve duygulu şair, ani ve şiddetli bir kalp kriziyle yere düşmüştür. Teşhiste yanılmışlar, mideden değil, kalp rahatsızlığı yüzünden, kırk yedi yaşında ve yanında hiç kimse yokken, hayata veda etmiştir (Samanoğlu, 1986, 26/27). 

Sanatı, Şahsiyeti ve Şiirleri 

On beş-otuz üç yılları şairin velut dönemidir. Fransa da bulunuşu ve Fransa’dan dönüşte politikaya atılması onu şiirden uzaklaştırdı. Öğrenci iken aruz vezni ile şiire başlayan Kemalettin Kamu, Arapça ve Farsçayı iyi derecede öğrenmiş, aruzla yazmasına rağmen şiirleri sadedir. Gerek babasının zengin kütüphanesi, abisinin İstanbul’dan gönderdiği kitaplar gerekse şairlik yetisi, onun şiire olan hevesini arttırmış, şiir yazmayı hevesin ötesine taşıyarak şairliği benimsemiştir. Aruzla yazdığı ilk şiirlerinde, ilk olmaları hasebiyle şairliğe girizgâh niteliğindedir. Bunlara şiir denemeleri demek, vezin acemiliklerini hoş görmek gerekir. Buna rağmen, o tarihte, o yaşta, aruz vezniyle ve sade bir dil ile yazılan: 

Rast geldim o dilber kıza görmüştüm esasen, 

Tül perdeli bir pencereden baktığı akşam!.. 

«Takip edeyim» hükmü kopup geldi içimden, 

Tâ ruhumun şişme şimşeklerinin yaktığı akşam. 

(Dergâh Dergisi'nde yayımlanan TAKİP adlı şiirinden) 

Gibi mısralar, bu gencin şiir alanındaki istidadını göstermektedir. Bu mısralar aynı zamanda, on yıl kadar sonranın değerli şairi Kemâlettin Kâmi'nin habercisidir. İstanbul'a geldikten sonra, aruzla birlikte hece veznini de kullanan ve yirmi bir yaşından itibaren sadece, Türk dilinin kendi iç musikisine daha çok uyan millî vezinle; hece vezniyle, yazacak olan Kemâlettin Kâmi'nin aruz vezinli ilk şiirlerinin sayısı yedidir. Bunlardan üçünü («Lâle Devri İçin», «Benim Aşkım» ve yukarıya ilk dörtlüğü alınan «Takip»), henüz milletçe acısı çekilen felâket haberlerini duymadan önce yazdığı anlaşılmaktadır (Samanoğlu, 1986, 28/29). 

Hece Veznine Geçiş 

Kamu dilde var-ıdı zabt u usul 

Bunlara düşmüş idi cümle ‘ukûl 

Türk diline kimsene bakmazdı 

Türklere hergiz gönül akmaz ıdı 

Türk dahı bilmez idi ol dilleri 

İnce yollı ol ulu menzilleri 

Âşık Paşa 

Yeni lisan makalesiyle başlayan dilde sadeleşme, millileşme hareketi, Cumhuriyetin kuruluşundan önce gelişimini, oluşumunu tamamlamış, hakir görülen, hor karşılanan hece vezni, dönemin entelektüellerince benimsenmiştir. Hatta hece vezni, devrin mergup metaı olmuştur. Özellikle Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü’nün samimi ve ilmi gayretleri, bu veznin daha iyi anlaşılmasını ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Beş hececilerden sonra dönemin önemsenen ve dönem için bir kıymet olarak görülen şair Kemalettin Kamu’dur. Kemalettin Kamu, artık, sadece hece vezni kullanır. Hecenin daha çok klasik olan kalıbı: on birliyi (4+4+3/6+5 ) kullanmakta, daha çok koşma tarzına ilgi duymaktadır. 

Görüşler ve Değerlendirmeler

 Kemalettin Kamu’nun sanatı, üslubu ve şiirleriyle ilgili detaylı bir çalışma günümüze kadar yapılmamış. Yapılan değerlendirmeler de daha çok öne çıkan şiirleriyle ilgili yorumlardır. Birkaç istisna dışında yapılan yorumlar, genellikle benzerlik arz etmektedir. Bu görüşlerden ulaşabildiklerimizi aktaralım: 

İlk şiirlerini mütareke devrinde yazmaya başlamış olan şair, asıl şöhretini Millî Mücadele sıralarında yazdığı manzumelerle sağladı. Sayıca az olan, lirik ve çok samimî duygular taşıyan ve çoğu yurtseverlik çerçevesi içinde yazılmış bulunan şiirlerini kitap halinde toplamış değildir (Akyüz, 1985). 

Kamu, savaş, yurt, gurbet ve aşk konularında dil ve ahengi sağlam, lirik-epik, hece şiirleriyle tanındı (Necatigil,1985, 174). 

Kemalettin Kamu, lirizm ve samimiliği elden bırakmaksızın, Anadolu dertlerine ve yurt manzaralarına ilk açılan şairlerden biridir (Kabaklı, 1978, 559).

 Şiirlerini muhteva itibariyle üç grupta toplamak mümkündür: 

1.Gurbet, hicret, hasret şiirleri, 

2. Aşk ve tabiat şiirleri, 

3. Zafer ve memleket şiirleri. Bunlar arasında ilk göze çarpanları mütareke, Millî Mücadele Türkiye'sinin içinde yaşadığı zor günlerin hatıralarını yansıtmaktadır... Şairin gurbet, hasret, kimsesizlik gibi duygu tarafı ağır basan lirik şiirleri ve bunlar arasında özellikle «Gurbet» şiiri oldukça yaygınlık kazanmıştır. Bu iki yönü ile “Gurbet ve Vatan Şairi” olarak tanınır (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 1982). 

İçli ve samimî bir ifade, hakiki sanat titizliği ve itinası, onun şiirlerinde göze çarpan başlıca hususiyetlerdir... Şiirlerinin başlıca vasfı, lirik olmasıdır (Evrimer,1949). 

Kemalettin Kamu’nun ölümünden bir yıl sonra (1949) Rıfat Necdet Evrimer tarafından hayatı ve şahsiyetinin geniş bir şekilde anlatıldığı şiirlerinin tamamının toplanmaya çalışıldığı ve değerlendirildiği bir kitap yayımlanmıştır. Daha sonra Necmettin Esin, şahsi hatıralarını ekleyerek ve yine bu esere dayanarak bir kitap hazırlar. Mustafa Gökçe de şairle ilgili bir kitapçık yayımlar: 

Kemâlettin Kâmi Kamu'nun şiirleri hakkında görüş ve değerlendirmeler bulunan iki kitaptan ilkinde, özetle : “...Ona büyük şair diyemeyeceğiz, fakat şiirleri sevilen, dilden dile dolaşan bir şair demeye hakkımız vardır...” Kemalettin Kamu'da dil temiz ve güzeldir. Son şiirlerinin bazılarında simge gibi yadırgadığımız kelimelerle karşılaşıyoruz. Bu da herhalde Dil Kurumu'ndaki çalışmaların tesirinden doğmuş bir temayüldür. Şair umumiyet itibariyle dil ve üslûp üzerinde durmuş ve çalışmıştır. 

...Şiirlerinin başlıca vasfı lirik olmasıdır. İnsan, ruhunun derinliklerinde duyabileceklerini: Aşkı, teessürü, sevinci, hazzı, elemi, ümidi, ümitsizliği, inkisarı, huzuru, nikbinliği, bedbinliği Keimâletttin’in şiirlerinde buluyoruz. Kendi içinde yaşamanın “autisme” yaptığı iç huzursuzluğu şairden hiç ayrılmamıştır. 

Kemâlettin, daima romantik yaşamış ve öyle kalmıştır. Onun tek farklı tarafı, memleket sevgisini mısralarında en iyi işlemesidir. Bütün şiirlerinde bu asil sevginin renkli ve çekici pırıltılarını görüyoruz, onlarda, ülküsüne bağlanmış bir şairin kuvvetli inanışları yaşar. 

Buna mukabil ikinci kitapta, ise: Türkçesi, çoğunun yaşça kendisinden büyük ve küçük bütün şairlerimizi aşacak kadar sade ve güzeldir. Kelimeleri ev içinden, halkın dilinden seçmiştir.

 ...Şairin hemen bütün şiirlerinde kalbe dokunur, kuvvete heyecan veren, gönülleri huzur ve tesellinin ipek örtüsünde dinlendiren sıcak bir lirizm hâkimdir (Samanoğlu, 1986, 42). Milli Mücadele’nin ilk gazetecilerinden olan Kemalettin Kamu, daha sonra gönüllü olarak yazılar yazmış, şiirlerini yayımlatmış. Şairin bu durumu 

Milli Mücadele yıllarına göre son derece sönük, bu her ne kadar bilinen bazı nedenlere bağlansa da –özellikle şiirden uzaklaşması- tatmin edici olmadığı düşüncesini doğuruyor. Şair, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımlıyor: Bu dergiler yıllara göre şöyledir; 1924, 1925, 1928 ve 1933 yıllarına ait «Türk Yurdu», 1933 ve 1934 yıllarına ait «Varlık», 1933, 1944 ve 1946 yıllarına ait «Ülkü», 1939 yılma ait «Kalem» ve «Oluş». 

Sözcükler, bizim hayal, algı ve fikir dünyamızın, yani soyut düşüncelerimizin somut tezahürüdür. Her kelime manasıyla vardır. Kelimenin sözlük ve gramer görevleri evrenseldir, bunların görev ve manaları mahduttur, sanatkâr bu kelimelere, edatlara ve söz varlıklarına kendi mitoslarını, deruni oluşum ve hislerini yükleyerek, şekilsel olarak birer sembol olan bu sözcük veya ifadeleri canlı, sıcak birer mesaja dönüştürür. Fikir ve hayallerine, yaşamının izdüşümü olan üslubuyla onlara ruhunu “espiriti”ni üfler, onun bir parçası olan yansımalardır. Bahsettiğimiz duygu, his, fikir ve hallerinin önünde kuru bir yaprak gibi sürüklenmeyip kendisi, onlara hükmedebiliyorsa, yönetilen makamından, yöneten mertebesine terakki etmişse “şiir dil”ini yakalamış yüksek sanatkârdır. Kelime seçimi bir tercihtir. Tercih, üslup ve onun alt unsurlarını oluşturan, kompleks yapı olan varlığımızın bütün cüzlerini barındırır. Seçimimizin kaynağı bu teşekkülden ibarettir. 

Her sanatkâr gibi Kemalettin Kamu da, soyut fikir ve hislerini kelime libasıyla okuyucusuna takdim etmektedir: Her şair gibi Kemâleitin Kâmi Kamu da, kendi şiir dünyasını, hayat felsefesi ve san'at anlayışına uygun gelen kelimeleri seçmek suretiyle kurmuştur. Kullandığı kelimeleri gramatikal ve varlık kategorilerine göre ele alan bir incelemede şairin, şiirlerinin toplandığı adı belirtilmeyen bir kitapta kullandığı kelime sayısı, 4344 olarak tespit edilmiştir. Bunların 1893'ü isim (% 43,5) 832'si sıfat (% 19) 8711 fiil (% 20); geriye kalan 748'i ise (% 17) bu üç kategorinin dışındaki kelimelerdir. Üç kategori içinde tekrar edilen kelimelerin sayısı 2932 ( % 67), bir defa kullanılanlardan 418'i isim (% 9), 126'sı sıfat (% 3) ve 121'i fiil (% 3)tür. 

Kemâlettin Kâmi Kamu'nun- en çok kullandığı kelimeler isim, sıfat, fiil olarak şöyle sıralanmıştır: İsim: göz «32», gün «27», baş «26», yol «26», gönül «23», anne «18», yüz «18»; «sıfat», bir «173», bu «62», her «28», sevgili «25», var «25», yok «24», artık «13», güzel «12», beyaz «11», yas «11»; «fiil», olmak «47», kalmak «21», demek «20», etmek «20», ağlamak «19», geçmek «19», görmek «17», gelmek «16», bilmek «15», gitmek «14» (Önder, 1975, 62). 

1901’de doğan Kemalletin Kamu, Ömer Bedrettin gibi şairler üzerinde Faruk Nafiz’ in bariz bir tesiri olmuştur. O dönemde doğal olan bu etkilenme Kemalettin Kamu’da daha çok sade ve duru bir Türkçe ile sınırlı kalmaktadır. Bu özellik de onun aruzla yazdığı şiirlerinde bile kendisinin hissettirmektedir. 

Ben gurbette değilim, 

Gurbet benim içimde 

Ne kadar alıştığımız bir dil ve munis bir güzellik. Şair bir daha bu beytin kuvvetine erişememişse ve bu âdeta irticalı güzellik şiirlerinin arasında biricik kalıyorsa bunun kabahati kendisinde değil, belki beyittin kurduğu yüksekliktedir. 

Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın, 

Kulaklarım komşuların ayak sesinde: 

Varsın yine bir yudum su veren olmasın, 

Başucumda-biri bana “su; yok” desin 

Bu dörtlük yüksek sanatı tüm kudretiyle terennüm etmekte, şiir dili inşa edilmiş bir öz niteliğindedir.

Şiir, hüzünden ziyade ruhun kanatlandığı anları benimser. Güzel şiirler, hislerimizin bizi yendiği ve yahut yener gibi göründükleri anları değil, bizim onları yenerek efendisi olduğumuz zamanlarındır (Tanpınar, 2000).

 Bazı mısraların kesafeti, yoğunluğu onun şiirinin muhtevasını hülasa eder. Bunun en somut örneği “Hicret” şiiridir. O, bütün hayat görüşüne ve duyuş tarzına tesir eden büyük hadiseyi, çok canlı bir tablo gibi tasvir eder. 

Çoğu şiirinde bir mısra, ender de olsa bir dörtlük öne çıkmakta, âdeta şiirin bütün güzelliğini kendisinde mezc etmektedir. Bunların şiir dili oldukça yüksek seviyededir. Yukarıda Tanpınar’ın da belirttiği gibi bazı mısralar tek başına alınırsa çok güzeldir. Geriye kalan mısırlar daha yavan; manzum ifadeden ziyade mensur ifadelerdir. Mensuriyeti aşıp şiiriyet seviyesine çıkamadıkları gözlemlenebilir. Kamu’nun hemen hemen bütün şiirleri; saf, halis, samimi duyguların tezahürüdür. Zira bu hislere iştirak etmemek mümkün değildir. 

Bu tezahürlerin yeterli inkişaf edemeyişi, kısmi olan şiir dilinin bütün mısralara aks edemeyişi, onun deruni tekevvünden yoksun oluşundan ziyade, kemale ermiş bir şiir dilinin sanatkârda mısra bazında kalmasıdır. Şiirin tamamında kuvveye geçemeyişindendir. Kamu’nun ayrılığı, gurbeti ve vatanı yücelten şiirleri arasında bir bütün yani, bir kalite bütünlüğü, seviye birliği yoktur. Şiirlerine kaybolan asude bir hayatın, vuslatın hüznü, karamsarlığı ve umutsuzluğu hâkimdir. 

Dili, aruz vezni ile yazılan şiirlerinde bile sadedir. Yaşadığı devrin dilini sade, duru bir biçimde başarıyla kullanmıştır. 

Üslûp 

Üslubunda bireysellik, çoğu şiirinde gereğinden fazla öne çıkarılmıştır.”Şiir hüzünden ziyade ruhun kanatlandığı anı benimser.” Kamu, hüznü önüne katamamış, hüzün ona istikamet verdiği için, hüznünü, ıstırabını, firakını şekillendiremediği için, gizli mitolojiyi, deruni tekevvünü daha sığ, sathi işlemiştir. Bu da yüksek şiir dilinin, şiiriyetin oluşmasına gölge düşürmüştür. Ayrıca, derin bir medeniyet anlayışının izleri daha seyrek gözlemlenebilmektedir. 

Türk edebiyatında, onun kadar içinde yaşadığı devrin musibetlerini, menfiliklerini, felaketlerini bütün teferruatı ile hisseden, yaşayan ve yazan çok az sanatkâr vardır, denilebilir. Bu yönü ile Mehmet Akif’e benzetebiliriz. O da devrin bütün ayrıntılarını hem hissetti, hem de eserlerinde başarlı bir biçimde tematik olarak işledi. 

Duygulu, içli ve samimi olan sanatkâr, millî ve mahalliyi “iç” olarak duyuşuyla, algılayışıyla şiirlerinde işlemiştir. Muhtevada millîyi, konu bütünlüğü yakalamasına karşın şiir dilinde cezir, med’e daha baskındır. Arzu ettiği yükselişi yakalayamadı. 

Kamu, biraz da hatıra ve hayalleriyle yaşamaktadır. Duygusunun kaynağı, bireyi, yani mizacı olduğu gibi aynı zamanda hatıraları ve hayalleridir. Kamu şiirin bir duygu veya fikir meselesi arasında med cezirler yaşamış, fakat bu duygulara o hâkim olamamış; duyguları sanatına, şiirine hâkim olunca, şiir güzelliği, tarafı eksik kalmış. Şiirlerinde işlediği muhteva hakikattir, yaşanmıştır, zira bu yaşanmışlıklar şiiriyet mertebesine terakki etmek için, şiirin estetik tarafını oluşturan; musikiye, korelasyona, makyaja ve süse ihtiyaç duyar. Şiirde “Güzellik, hakikatten daha tesirli olmuştur.” Denilmekle beraber kanaatimce ikisinin harmanlanması bütünlük arz eden şiir disiplinin gereğidir. 

Muhteva Unsurları 

1.Dış Âlem Unsurları: 

1.a. Karanlık-Aydınlık Unsurlar: Kullandığı kelime ve söz varlıkları Estetik ve ruhî sebepler, şairin ruh halini ve mizacını tayin eden faktörlerdir. Kendisine mahsus kurduğu yalnızlık duygusunun mekânı, sanatkâr için, yüreğidir, yani gurbet ki, o bir gurbet şairidir. Karanlık ve aydınlıkla ilgili ifadeler mecazi manalar için kullanılmaktadır. 

1.b. Renkler: Sanatkâr, nicelik olarak az şiir kaleme almasına rağmen şiirleri zengin bir içeriğe sahiptir. Şiirlerinde birçok farklı konuya yer vermiştir. Renkleri önemsemiş, Paris’teyken temaşa ettiği vitrinin aksesuarı olan renklerde vuslatı yaşamış, her bir renkte Anadolu’nun bir parçasını görmüş. 

“Bana bu renkler hep memleketi hatırlatıyor, dedi. 

Yeşil, bir köşedir bana Bursa'dan; 

Kara, Erciyas'ın yarları gibi; 

Sarıda gözü var Uzunyaylanın;

 Beyaz, Erzurum'un karları gibi,” 

1.c. Zaman: Kamu, bazen felsefe kokan ve metafiziğin kırıntılarının hissettirildiği zaman kavramını daha çok yaşadığımız maddi zaman olarak irdelemektedir. Yahya Kemal, Tanpınar ve Necip Fazıl ile Arif Nihat Asya’nın zaman mefhumuna giydirdikleri libas manaları arasında gelgitler yaşamakla beraber, Kamu’da deruni bir tekevvün yoktur. O derinlemesine bir yorumdan, tetkikten ziyade, Arif Nihat Asya gibi genişlemeyi, etrafa yayılmayı önemser, maddi zamanı işler, zamanın zaman ötesine çıkamaz. 

2.İç Âlem Unsurları:

Dış âlem unsurlarında “tespit”, iç âlem unsurlarında ise “tercih” esastır (Yıldız, 1997). 

2.a. Tespit:

tespit “dış” tır. Şairin ruh penceresi olan gözüyle baktığı zaviyede gördükleridir. Tercih ise “iç”dir. Sanatkârın ruh penceresinde içeri süzülen maddiyatın, şairin iç âlemini oluşturan, onun gizli mitolojisini kuran hisler duygular ve letafetlerle harmanlanmasıdır. Yani, “iç” in “dış” ı algılayışı ve duyuşudur. Sanatkârın “espriti” dir. İç ve dış sanatkârın gizli mitolojisinin asli unsurlarıdır. Mana servetinin menbaı hükmüne geçerek bir temerküz oluşturmaktadır. Kemalettin Kamu’nun santimantal duyuş tarzında yaşadığı devrin ve şahsi mizacının da büyük payı var (Tanpınar, 2000, 397/398). 

2.b. Aşk-Kadın: 

Kamu, hayatı boyunca hiç evlenmemiş, nişanlanmak üzereyken yaşanan talihsiz olay, onun naif, belki de inatçı kişiliğini bir hayli sarsmış, uzak olduğu yaşama sevincinden büsbütün uzaklaştırmıştır. Abisinin ısrarlı evlilik baskısına “evet, dul bir kadınla evleneceğim…” kinayeli cevabını vermesi onun haleti ruhiyesinin panoramasını gözler önüne sermektedir. Şair, şiirlerinde yaklaşık olarak 4344 kelime kullanmıştır. Kadın ve aşk kelimeleri, bunların yaklaşık olarak yüzde ikisine tekabül etmektedir. Şairin aşk ve kadın temleri; cinselliği, erotizmi çağrıştıran tensel anlamlar içermemektedir. Maddi görünen aşk, platonik aşkın bakiyeleri hissini vermektedir.

 2.c. Yaşama Sevinci: 

Sanatkârın gönlüne “gurbet ve hüzün“ taht kurmuş. Devrinin felaketleri, babasının beklenmedik erken vefatı, savaşlar ve gurbet; Kamu’nun bu güzel ve huzur dolu duygu olan yaşama sevincini, ona tattırmamış, yaşanan olaylar, onun mizacı ile simetrik olarak vuku bulmuştur. Mizacının boyasıyla boyanan sanatkârlar, duygu yoğunluklarını “en”lerde yaşarlar. Şahsiyetini oluşturan mizacın önde olan tarafı sanatkârın âdeta sanat kompozisyonudur: Tevfik Fikret’in sevgi ve aşk şiirleri, nefret şiirleri kadar güzel midir? Sanatkârın ebenced olan duyuşu, onun başarılı tarafını oluşturur. Vatan şiirlerinde yüzeysel soyut bir sevinç gözlemlenmektedir. Fakat bunun dışında diğer şiirlerinde bu duyguya pek rastlamamaktayız. Aşk, mutluluk, istikbal, başarı, sevgi ve kavuşma gibi insanı hayata bağlayan unsurlar, Kamu’da, âdeta misafir duygulardır. Kemalettin Kamu’nun aşkı dahi hüzün kokar. Şahsi tali ekseninde bu müspet duygular, onun yaşam ve sanat iklimine münasip duygular değildir. Bu duyguları, nüveden kuvveye çıkaramamıştır, yaşama sevinci maalesef onda bodur kalan bir duygudur. Arzularını gerçekleştirme imkânına sahip olamadıkları için ruhları daima uzak ve müphem özlemlerle doludur (Kaplan, 2005). 

Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek; 

Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek, 

Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı. 

Kaplan’ın ifadesi âdeta Kemalettin Kamu’nun psiko-biyografisini özetlemektedir. O, birçok arzusunu, isteğini gerçekleştiremiyor. Onun ruhu müphem özlemlerle, isteklerle dolup taşmaktadır. Bu müphemliği şiirinde, zaman zaman yer verdiği “kuru yaprak” ifadesiyle özetlemektedir. Hayat, onun için bir kuru yaprağın ötesine geçememiştir. Kuru yaprak ifadesi Halk edebiyatında ve Milli edebiyatta mazmun olarak kullanıla gelmektedir, bu ifade, pesimistliğin dışa vurumudur. 

2.d. Gurbet-Yalnızlık: 

Gurbet ve yalnızlık işte, Kemalettin Kamu’yu özetleyen, onun şahsiyetinin hayat hikâyesinin özeti, bu iki kelimeden ibarettir. O, fıtratı ve yaradılışı gereği yalnızdır. Onun yalnızlığı belki de sonradan ortaya çıkan, yaşanan bir duygu değildir. O, bu duyguyu dünyaya beraberinde getirdi. Gurbet ve yalnızlık, onda mevcut olan, hazır bulunan duygulardır. Misafir olan veya sonradan kazanılmış, öğrenilmiş duygular değildir, O, âdeta bu duyguları edinim yoluyla kazanmıştır. Edebiyatımızda birçok sanatkâr bu duyguyu yoğun yaşamıştır. Fakat Kemalettin Kamu, bu duygunun ta kendisidir. Gariplik, yalnızlık ve gurbetin beslediği camit, soğuk, kasvetli ve menfi kelimeler onun şiirinin demir başları, “ebenced” leridir. Bu durumuna, devrin sosyal şartlarını, Kamu’nun içe kapalı mizacı ve hastalığını da ilave etmeliyiz. 

2.e. Ölüm ( Varlık-Yokluk): 

Ölüm duygusu, çocuk yaşta babasını kaybederek, genç denilebilecek yaşta ve genç annesini kaybetmesi ölümün soğukluğunu, Kemalettin Kamu, derinden hissetmiş, firak ve vuslat onun iç çatışmalarının iki temel fonksiyonuydu. Kamu, ayrılığı ve gurbeti, hayat hikâyesinin ana teması yapmış. Bu duygular onun yaşamına taht kurmuş, hiçbir zaman da onu yalnız bırakmamış. Bu durumun varlığı, bir sanatkâr için şanstır, talihtir; fakat sanatkâr bu duyguları yönettiği sürece, oysa Kamu, onların önünden sıyrılıp onları önüne katamamış. Böyle olsaydı yüksek başarısı birkaç şiirle veya her şiirde bir iki mısraya bağlı kalmazdı. Şiiriyeti bütünlük arz eden bir başarı terkip yumağı vasfına mazhar olurdu. 

Evet, kelimeler, sanatkârın eserindeki siluetidir: 

Şairin ölümü üzerine kaleme alınan yazıdan bir parça: .”…Onu Paris'te bir yaratıcı 'daüssıla' içinde gördüğüm günleri hatırlamıştım: Birkaç yıldır, orada, hem ajans muhabiri olarak bulunuyor, hem Siyasî İlimler Okuluna devam ediyordu. Londra'ya giderken Sofya'dan kendisine yarı manzum Fransızca bir telgraf çektim. 

Kemâlettin Kami —L'ambassa de Turquie? Paris— Venezaia gare, Lundi soir, pour me voir. 

Onu istasyonda bekliyor görünce ne kadar sevinmiştim. Geniş alnında; düşünce, mavi gözlerinde; sevinç, çizgili yüzünde; kaygı, tam bir sanatkâr görünüşüyle beni karşılamıştı. Paris'in İhtişamlı vitrinlerini seyrederken, “Bana bu renkler hep memleketi hatırlatıyor, dedi. 

Yeşil, bir köşedir bana Bursa'dan; 

Kara, Erciyas'ın yarları gibi; 

Sarıda gözü var Uzunyaylanın; 

Beyaz, Erzurum'un karları gibi, 

Gurbetin bir renginde yurdun bir tarafını gören ve bütün memleketi hayalde canlandıran bu mısralarla içime bir yurt hasreti döküvermişti. O, her zaman, zaten böyle içli mısralarla büyük dertleri, insanın içinde depreştirir, ince şiirlerde büyük davaların en iyi tercümanı olurdu” (Ulus Gazetesi, 9 Mart 1948), 

2. f. Vatan Sevgisi: 

Kemalettin Kamu, bir gurbet şairidir. Onun kişilik, şahsiyet tarafını oluşturan temel unsurdur. Onun şiirlerinin birincil konusu gurbettir. Gurbet, vatanın üzerinde inşa edildiği tohum, çekirdektir. Hatta ikisi birbirine geçmiş ve harmanlanmış asli hislerdir. Bu gurbet vatandan ayrılıştır, kopuştur. Ondaki vatan sevgisi bağımlılık derecesinde olup platonik bir sevgiden ziyade somut bir bağlılıktır. Çünkü şiirinde “Vatan” bir ana unsurdur. En değerli varlık, vatandır. Balkan Harbinin cemiyet hayatında getirdiği sarsıntıyı, yaşı gereği sonradan öğrenen Kamu, aşk derecesinde sevdiği memleketi Erzurum’un işgali ve babasının kalbinin buna dayanamayarak Kamu’yu babasız bırakması, onun vatanseverlik duygusunu daha da perçinlemiştir. Vatanın yaşadığını, ailesi birebir hissediyor, hatta yaşıyor. Onda vatan bir motif, argüman değildir; muhtevadır, temadır. 

Kemalettin Kamu, vatanının işgaline şahit olmuş, doğduğu yer (Bayburt) gibi, okumakta olduğu şehri de (İstanbul) terk etmek zorunda kalmıştır. Memleketinden ayrılıp batıya gitmek zorunda kalan Kamu, burada derin bir iç yalnızlık yaşar ve bu yalnızlığı içinde büyütür. Mizacına uygun olan ve yabancısı olmadığı bu duyguyu estetik bir yaklaşımla şiirlerine teme olarak işler. Belki de Cumhuriyet öncesi birikim ve tarihsel süreç, devrin resmi ideolojisi gereği Kamu, güncel zaviyeden meseleleri irdelemektedir. Mizacını ve perspektifini daha iyi tanımamız için bir hatırayı nakletme ihtiyacı duyuyoruz: 

Uçağa binmekten korkan Kemalettin Kamu, Ataçı bundan vazgeçirmek isterken yanlarına gelen Yahya Kemal ile tarih hakkında bir münakaşa başlamıştır: “Yahya kemal, tarih bilmenin iyiliklerini söylüyor. Kemalettin de dünü bırakıp bugünle uğraşalım diyordu.” Tartışma sonuçsuz kalır ve Yahya kemal Ataç’ın da hak verdiği anlaşılan şu cümleyi sarf eder: “böyledir bunlar (…) tarihi de kabul etmezler tayyareyi de “ (Enginün, 2011)

Ahmet ADIGÜZEL

http://www.turkishstudies.net/Makaleler/908243984_01Ad%C4%B1g%C3%BCzelAhmet-3-trh-1-17.pdf

Üye Girişi