Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BİNGÖL ÇOBANLARI ŞİİR TAHLİLİ - KEMALETTİN KAMU

BİNGÖL ÇOBANLARI

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Her gün aynı pınardan doldurur destimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı;
Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin, başkalarına boyun;
Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an!
Mademki kara bahtın adını koydu: Çoban!

Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla...
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına!

KEMALETTİN KAMU


 

Şiirin Tahlili
“Han Duvarları” bir yolculuk şiiri idi. İstanbullu şair Anadolu’da bir vazifeye giderken yollarda gördüğü manzaraları dışardan bir seyirci olarak realist bir üslûpla tasvir ediyordu. Şiirin büyük kısmını coğrafya, fizik ve kozmik âlem teşkil etmekteydi. Şair, insan olarak, sadece hanlarda rastladığı yolcuları görmüştü. Şiirde mühim bir yer tutan Maraşlı Şeyhoğlu, bizzat şairin yazmış olduğu koşma ile canlanan muhayyel bir şahsiyetti. O da Anadolu’da yaşayan bir insan olmaktan ziyade, hayatını huduttan hududa koşmakla geçiren bir “gurbet yolcusu” idi.

Kemalettin Kamu, “Bingöl Çobanlarında Anadolu insanını, kendi yaşayışı içinde ele alıyor. O, bir yolcu veya yabancı değil, bu toprakların yerlisidir. Soyu “bu dağların eskiden beri âşinâsı”dır. Onlar buraların “ebenced” bekçisidirler. “Tenha derelerin, vahşi kayaların” onları sürü peşinde görmediği gün yoktur. Burada bir "geçiş” değil, bir “kalış”, öteden beri bu topraklarda yaşayan bir insanın hayatı ve duyuş tarzı bahis konusudur. Bu aslî durum, şiirin muhtevası ile birlikte şekil ve üslûbuna da “Han Duvarlarından farklı bir hüviyet veriyor.

Şair, eserinin kahramanı olan çobanı, seyirci ve yabancı bir davranışa tekabül eden realist ve objektif bir manzum hikâye tarzında değil, bizzat konuşturmak suretiyle tanıtıyor. Bu anlatış tarzı, “Han Duvarlarında Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasında olduğu gibi, şiire lirik bir karakter veriyor. Bunun şekilden öteye giden derin bir mânası vardır: Faruk Nafız’in “Han Duvarlarında kendi şahsına oldukça fazla >er ayırmasına karşılık, Kemalettin Kamu âdeta kendini silerek, çobanı hâkim kılıyor. Şiirin ancak son kısmında şair konuşuyor. Fakat bundan maksadı dâ kendi şahsiyetini belirtmek değil, çobanla ruhî kaynaşmasını anlatmaktır:

Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına

“Han Duvarları”nın temelinde, şiirin muhteva, şekil ve üslûbunda tesirini gösteren bir ikilik, şehirli-halk tezadı vardı. “Bingöl Çobanları”nda, çoban şaire tam mânasıyle galebe çalıyor.

Bu, şairin, şehrin gürültülü hayatından usanmış olmasıyle izah olunabilir. Şâir, şehir hayatından memnun olmadığı için, bu basit Anadolu çocuğunun yaşayış tarzına gıpta ediyor ve onun şahsiyetiyle kaynaşıyor. Şiirine çobanı hâkim kılması, kendi yerine onu konuşturması, aynı psikolojik temayülün estetik görünüşüdür. Bu kendi “ben”ini silme arzusu, Kemalettin Kamu’nun hayat ve şahsiyeti ile yakından ilgilidir. Kemalettin Kamu Anadolu’da, Bayburt’ta doğmuştur. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım Erzurum ve çevresinde geçirmiş, ilk intihalarını, tıpkı şiirinde tasvir ettiği çoban gibi, Anadolu dağlarından ve yaylalarından almıştır. On yedi, on sekiz yaşlarında iken tahsil için İstanbul’a gelen Kamu, 1923 yılından 1933 yılına kadar Ankara’da istihbarat ve neşriyat müdürlüğünde çalıştı. 1933’te Paris’e gitti, 1938 yılında tekrar Ankara’ya döndü. Bütün kalbiyle Anadolu’ya, Bingöl çobanlarının yaşadığı topraklara bağlı idi. 1948 yılı 6 Mart’ında Erzurum yüksek tahsil gençliğinin tertip ettiği Erzurum gecesi için hazırlıklar yaparken öldü**).

Bu biyografik bilgiyi şunun için veriyoruz: Kemalettin Kamu, ruhunda daima Bingöl çobanlarının hâtırasını taşımıştır. Şiiri, bu bakımdan içindeki çocuğun projeksiyonu mahiyetindedir. Çoban çocukla kaynaşmasının psikolojik sebebi budur. Onun şiirlerinde “gurbet duygusu” temine sık sık rastlanılır.

Ben gurbette değilim Gurbet benim içimde

mısralarıyla biten meşhur şiiri, ona “gurbet şairi” adını kazandırmıştır.

“Bingöl Çobanları” ile bu şiir arasında duyuş tarzı bakımından bir yakınlık vardır. Her iki şiirde de “iç” ile “dış” birleşir. “Gurbet” şiirinde “dış” tamamiyle “iç”e kalbolur. Buna karşılık “Bingöl Çobanlarında dış âlem varlığını muhafaza eder. Fakat yine de, “Han Duvarlarındaki gibi, insandan ayrı bir manzara olmaktan ziyade, insanın bir parçası, hayat ile kaynaşan “existentiel” bir varlıktır. Burada her şey, çoban çocuğuna hayatıyla ilgili bir şeyi hatırlatır:

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
Suna’mın başka köye gelin gittiği akşam.

İçinde yaşamış olduğu tabiat çevresi ve hayat tarzı, Bingöl çobanının hayata bakış ve duyuş tarzını tayin eder. Şiirde Bingöl çobanının çevresi ile kendisi arasında kurmuş olduğu çeşitli münasebetler anlatılmıştır. Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, “bu dağlar, bu tenha dereler, bu vahşi kayalar”, Bingöl çobanı ve soyunun “ebenced” vatanıdır. Onlar sürülerini buralarda otlatırlar. Testilerini buraların suları ile doldururlar. Okuma yazma bilmezler. Onlar için eski ve yeni diye bir şey yoktur. Takvimleri tabiattır. Yılların geçtiğini kuzulardan anlarlar. Arzularını gerçekleştirme imkânına sahip olmadıkları için ruhları daima uzak ve müphem özlemlerle doludur:

Arzu başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek Önümüzde bir sürü yanımızda bir köpek Dolaştırıp dururuz aynı dâüssılayı Günlük hayatları gibi duyuş tarzlarını da tabiat ve kozmik âlem tayin eder:

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.

Gayri beşerî tabiatla başbaşa kalma ve ruhlarına hâkim olan ebedî dâüssıla on lara santimantal bir görüş tarzı vermiştir:

— Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al Diye hıçkırır kaval

Yenilmesi imkânsız görünen tabiat ve sosyal şartlar, çobanda bir aşağılık v mahkûmiyet duygusu uyandırır:

Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun Daima eğeceksin başkalarına boyun

Onun hülyalarına ne şehir, ne de çarşı girer. Bu kara bahtlı insana düşen, yt maçlarda her akşam güneş batarken uzaklara giden şeyleri, “uçan kuşlan”, “geçe kervanları” düşünmektir.

Faruk Nafiz gibi, Kemalettin Kamu da Anadolu insanını dertli ve acılı göster yor. Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasındaki “kuru yaprak” benzetmesine burada d rastlıyoruz. Yalnız Maraşlı Şeyhoğlu’nun duygusu yerinden, yurdundan ve sevgil sinden ayrılmış olmaktan doğduğu halde, Bingöl çobanınınki, bizzat yaşadığı haya tan ve muhitten fışkırmaktadır. Bu ıztırapta, müphem fakat sürekli bir dâüssıla his: uyandıran kozmik âlemin de rolü olmakla beraber, şair, daha ziyada çobanın sosy; durumuna önem veriyor. O bir “çoban parçası” olmağa, bunun için de başkalarır boyun eğmeğe mahkûmdur.

Şairin ona karşı duymuş olduğu his, merhamet duygusudur: “Zavallı çoban Bununla beraber bu duygu onun çobanla kaynaşmasına engel olmuyor.

Kemalettin Kamu’nun, çobanı “santimantal” olarak görmesinde gençlik yıllar na rastlayan Mütareke devri hassasiyeti ile birlikte kendi mizacının da rolü vardı Memleketin içinde bulunduğu durum, o devir gençlerinin hemen hepsine “santimaı tal” bir duyuş tarzı telkin etmiştir. Kamu, “Türk’ün Duası” adlı şiirinde o devre hi kim olan ümitsizlik psikolojisini şöyle belirtir:

Sarmış matem boraları,
Saz benizli ovaları,
Boynu bükük yuvaları

Sen himaye et Yarabbi!
Ne bir yazık diyen bize,
Ne ses veren sesimize,

Huzurunda geldik dize
Senden inâyet Yarabbi!
Her çehre bize yabancı,

Bari sen bir parça acı,
Süründürme altın tacı

Sen vikaye et Yarabbi!
Bir gün sabah olur diye,
Katlandık her işkenceye,
Bu felâketli geceye
Ver bir nihayet Yarabbi! (s. 59)

Göçler, insanı yerinden yurdundan etmiştir. “Hicret” adlı şiirinde, şair, bütün hayat görüşüne ve duyuş tarzına tesir eden büyük hâdiseyi çok canlı olarak tasvir eder:

Allahım ne bunaltıcı, ne boğucu bir gece...
Gözlerimiz bulutlandı arabaya binince.
Karanlıkta kaçıyoruz; çoğalıyor korkumuz,
Umulmadık bir felâket geçiriyor ordumuz,
Fakirleri yalınayak, zenginleri altında,
Yollar uzun bir inilti yıldızların altında.

Gönüllerin göz yaşma inandığı bir anda,
Çok sevgili yuvamızı yâd ellere bıraktık;
Dirseğimi dayayacak bir pencerem yok artık,
Elveda ey harap olan baba evi elveda!

Elveda gece yol alırken tehlikeler içinde
Ellerimi unutmuşum kardeşimin dizinde.
Arkamızda kayboluyor beldemizin bağları,
Arkamızda beyaz başlı Anadolu dağları,
Sanki: gece yolcuları gitmeyiniz, diyordu.
Arkamızda bizim gibi gurûb eden bir ordu
Arkamızda neler yok ki dokunmasın insana,
Viran bir köy önlerinde indik eski bir hana.

Gönüllerin göz yaşma inandığı bir anda,
Bin bahçeli beldemizi yâd ellere bıraktık,
Gölgesinde barınacak tek ağacım yok artık,
Dallarında bülbül öten bahçelere elveda, (s. 79)

Mu sosyal şartlara, Kamu’nun içe kapalı mizacım ve hastalığını da ilâve etmeliyiz "Kimsesizlik” adlı şiirinde o kendisini bir kında kapalı kılıca benzetir (s. 88). Kimsesizlik dört yanını bir duvar gibi sarmıştır. Öylesine yalnızdır ki, kendisine “su yok" diyen birisinin varlığını özler.
Bu demek değildir ki, Bingöl çobanlan veya Anadolu köylüleri aslında mesutturlar da, şair devri ve mizacı dolayısıyle onları bu gözle görmüştür. Hayır, böyle bir şey söylemek istemiyoruz. Vermiş olduğumuz örnekler de gösteriyor ki Kemalettin Kamu’nun “santimantal” duyuş tarzında, yaşadığı devrin ve şahsî mizacının da büyük payı vardır.

“Bingöl Çobanlan” umumî yapısı bakımından “Han Duvarları” gibi “objektif’ bir hikâye tarzında değil, “sübjektif’ ve “lirik” bir tarzda yazılmıştır. Şiirin muhtevasına giren unsurlar kronolojik bir nizama göre sıralanmamışım Dış görünüş bakımından, şair, eserini dört parçaya ayırıyor. Bunlarda mısra sayısı değişiktir. Son parçada kavalın söylediklerini içine alan kısım iki yarım mısra arasına alınmıştır. Eser bizde müzikal olmaktan çok nesir ile şiir arası bir tesir uyandırmaktadır. “Han Du-varlarf’nda manzum hikâye ile koşma arasındaki tezat çok belirli iki ses teşkil ediyordu. Burada kendini “santimantal” duyuş tarzına bırakmış bir insanın oldukça dağınık bir söyleyişi karşısındayız.

Kemalettin Kamu’nun Bingöl çobanını kendi şiir diliyle konuşturması, Halk şiiri geleneğinden faydalanmaması dikkate şayandır. Bu bakımdan Maraşlı Şeyhoğ-lu’nu koşma ile canlandıran Faruk Nafiz ile Bingöl çobanını “santimantal” bir şehir şairi ağzı ile konuşturan Kemalettin Kamu arasında bir tezat vardır.

Bu tezadı, iki şairin gütmüş oldukları maksat ve konuları karşısında almış oldukları tavır farkı ile açıklayabiliriz. “Han Duvarları” şairinin esas gayesi, bizzat halkı anlatmaktan çok, kendi şahsî intihalarını hikâye etmektir. Maraşlı Şeyhoğlu onun için dağlar ve ovalar gibi yolculuğu esnasında karşısına çıkan bir “obje”dir. Şair onu bir “süje” haline getirmek için koşma ile canlandı rıyorsa da, o yine bir insanın değil, han duvarlarına yazılı bir koşmadan -isterseniz buna koşma- insan diyebilirsiniz- ibaret kalıyor.

Faruk Nafiz’in şiirine bu koşmayı sokuşu biraz da estetik bir gaye taşır. Bu suretle o, şiirinin monotonluğunu gidermek istiyor gibidir.

Kemalettin Kamu’nun şiirinde Bingöl çobanı muhayyel bir varlık değil, yaşayan bir insandır. “Obje” değil “süje”dir. Şair ona karşı içinde samimi bir sempati duyar. Şiirini yazmaktan maksadı, bu duygusunu ortaya koymaktır. Seçmiş olduğu anlatma tarzı da bunu gösteriyor.

Öyleyse neden şair onu kendi dili veya Halk şiiri üslûbu ile konuşturmuyor? Bunun sebebi, öyle sanıyorum ki, şairin kendisini çobana fazla yakın bulmasıdır. Şiirin son kısmında görüldüğü gibi şair âdeta çobanla kaynaşır ve kendi duyuş tarzını ona yükler. Burada görüldüğü şekilde, bir insanı belli bir mekân içine yerleştirerek tasvir etmek fikrine Halk edebiyatı geleneğinde pek rastlamayız. “Bingöl Çobanları” şiirinde görülen, insanın kendisine ve hayat şartlarına yönelen dikkat ve kaderine karşı isyan duygusu, esas itibariyle şairden, yani şehirden ve yüksek kültürden gelir. Çoban, sadece kendi adına konuşmaz. Şiirde kullanılan “biz” ve çoğul takılarında da görüldüğü üzere, onda, kendi soyundan olanları toplu olarak gören bir sosyal şuur vardır. Bunu da, içinden çıktığı halk tabakasını uzaktan, sosyal kavramlar arkasından gören şaire izafe etmek yerinde olur. Kısaca söylemek gerekirse, şöyle diyebilirz: Bingöl çobanının arkasında, kendisini onunla birleştiren şair vardır. Aslında konuşan Bingöl çobanı değil, şairin kendisidir. Şair onu halk dili veya halk şiiri üslûbu ile konuşturmuş olsaydı, belki de maksadını tamamiyle ifade edemeyecekti. Fakat şunu da söyleyelim ki, Bingöl çobanının konuşması bizde yapmacık bir tesir uyandırıyor. O kendi kendisi, ne de Kemalettin Kamu’dur. İkisinin birleşmesinden mürekkep bir varlıktır.

“Bingöl Çobanları”nın üslûbu realist olmaktan ziyade santimantal ve romantiktir. Faruk Nafiz, “Han Duvarlarında dış âleme ait varlıkları umumiyetle objektif sıfatlarla vasıflandırıyordu. Gayesi, dış âlemin özelliklerini olduğu gibi belirtmekti. Duyularını anlık intibalar teşkil ediyordu. “Bingöl Çobanlan”nda gerçek bir müşahedeye dayanan idraklerden ziyade, pastoral şiirlere has “conventionnel” bir dekor görüyoruz. Fiil çekimleri, ekseriyetle, geçen anı tesbit eden geçmiş zaman veya şimdiki zaman değil, hayat şartlarının sürekliliğini belirten geniş zamandır: açılırız, dolaştırıp dururuz, uyandırır, biter, yatar, basar, hıçkırır v.s. Diğer fiil şekilleri de bir kat’iyet ve kadere mahkûmiyet mânası taşır: Boyun eğeceksin, hülyâna karışmasın, uçan kuşları düşün, geçen kervanları an...

İsimler, umumiyetle çıplaktır. “Tenha dereler, vahşî kayalar, kuru yaprak, uçan kuş, geçen kervan” hattâ “mavi duman” gibi tavsifler, metnin içinde objektif bir özelliği belirtmekten ziyade santimantal bir davranışı ifade ederler. Dikkati çeken iki benzetme:

Arzu başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek
Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al

Mütareke devri şehir şiirine has bir karakter taşır. Bütün şiirde “ebenced” kelimesinden başka halk üslûbun hatırlatan bir özelliğe rastlamıyoruz. Bu da gösterir ki, burada konuşan bizzat Bingöl çobanından ziyade, kendisini onun yerine koyan veya ona kendi duygularını aksettiren Kemâleltin Kamu’dur.

Kaynak: Şiir Tahlilleri - Mehmet Kaplan - Dergah Yayınları Cilt 2,
 (Kesinlikle kitaplığınızda bulunması gereken bir başvucu kitabıdır.)

Üye Girişi