Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

GÜLŞEHRÎ'NİN HAYATI VE ESERLERİ

Arş. Gör. Gülbadi ALAN*

A- Hayatı:
Türk edebiyatında şöhretli XVI. yüzyıl ortalarına kadar devam eden Gülşehrî'nin hayatı hakkında kaynaklarda çok az bilgi vardır. Hayatı hakkındaki bilgilerimiz kendi eserlerindeki kayıtlara ve kendinden sonra yaşamış olan Ahmedî, Haliboğlu, Larendeli Kemal Ümmî gibi birkaç şairin şiirlerinde sınırlı olarak verdikleri bilgilere dayanmakladır.

Doğum yeri, doğum yılı, adı, ailesi, tahsil durumu, yetişme tarzı, hayatı boyunca nelerle meşgul olduğu hakkında aydınlatıcı bilgilerin bulunmadığı Gülşehrî'nin Kırşehirli olduğu ve XIII. yüzyılın sonu ve XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını, şairin kendi yazmış olduğu eserlerinden ve bu eserlerin yazılış tarihinden öğreniyoruz

Hayatı hakkındaki bilgiler yetersiz olmakla birlikte edebiyatımızda önemli bir yere sahip olan Gülşehrî'nin yaşadığı devirde Anadolu'nun arz ettiği siyasî, sosyal ve kültürel duruma göz atmak, şairin edebî kişiliğini ve dünya görüşünü anlamamızda sanırım yararlı olacaktır.

XIII. yüzyıl Anadolu tarihinin hem siyasî, hem de İçtimaî bakımdan en önemli olayı Moğol istilâsıdır. I. Alâeddin Keykubad'ın son zamanlarında (1220-1237) Anadolu sınırlarında beliren ve sadece Türkleri değil Rumları da büyük telaşa düşüren bu tehlike, Alâeddin'in ihtiyatlı siyaseti sayesinde atlatıldı^. Ancak Moğol kuvvetleri önünden kaçan âlimleri, köylü halkı, zengin tacirleri, fikir ve sanal adamlarını, serseri dervişleri, büyük bir nispetle Anadolu'ya gelip yerleşiyorlardı. Moğol istilası önünden kaçan bu ilk muhacir kafilelerini Anadolu’ya çeken amiller, Anadolu'nun coğrafî vaziyeti, Anadolu Selçuklu sultanlarının, Büyük Selçuklu Hanedanı'nın prestijini muhafaza etmeleri, o sırada Anadolu'nun kuvvetli bir devletin hâkimiyeti altın bulunan mamur, müreffeh, hayat şartlan müsait bir İslâm ülkesi olması idi. Bu sebeple XIII. yüzyılın ilk yarısında Anadolu'ya gelen halk kitleleri, Moğol istilasından dolayı hızla ve doğrudan doğruya geldiklerinden dil, şiir, müzik, hatta dinî töre ve gelenekleriyle tamamen ırkî ve millî özellikleri haiz bulunuyorlardı. Moğol saldırısı o denli ani ve kanlı oldu ki, bunlar daha uzaklara, emniyetli yerlere ulaşmak için İran'da eylenmeyip Anadolu'ya koştular, her şeylerini maddî, manevî bütün varlıkların buraya getirdiler.

1220'lerde yapılan bir saldırı ile Harezmşahlar Türk Devleti'nin Moğollarca ortadan kaldırılmasından sonra, artık sıranın Selçuklulara geldiği açıkça görülüyordu. Bu göç dalgasından on beş yıl sonra, Moğollar bu kez de doğrudan Anadolu’ya saldırdılar. Selçukluların endişeyle takip ettiği, henüz hızını kaybetmemiş Moğol istilâsı ilk olarak Erzurum’u yokladı. Buranın istilâsı ile Moğollar Anadolu'yu istila kapısını açmışlardı Açılan bu kapı 1243 yılı Temmuz ayında yapılan Kösedağ Savaşı ile sonuca ulaşacaktı. Kösedağ'da Selçuklu sultanının orduları Moğol ordularınca yenilgiye uğratıldı ve sultan haraca bağlandı. Maddeten Moğollara üstün olunmasına nazaran, başta sultanın liyakatsizliği, korkaklığı, sağlam insanlara kıymet vermemesi ve taktik hataları yüzünden ciddî bir müdafaada bulunulmadan hemen bozguna uğrayarak ordu dağılmıştır.
Bu savaşın akabinde Moğollar ülkeyi, yolladıkları genel valilerin yönetimi altına soktular. Artık bundan sonra, Anadolu halkının bütün kazancı ve yüzyıllar boyunca Türk hükümdarlarının biriktirmiş oldukları servetler, altun, gümüş develer ve katırlarla, İlhanlılar’ın başkenti Sultaniye'ye taşınacaktı.

Anadolu halkının gördüğü zulüm yalnız mallarının elinden alınmasıyla kalmıyor, bizzat Selçuklu hükümdarı, onun valileri, yöneticileri sıkıştırılıyor, onlar da halka rahat vermiyorlardı. Bunun sonucu olarak da halk valilere ve yöneticilere, onlar hükümdara ya da Moğol genel valisine karşı ayaklanıyor, silahlı çatışmalar oluyor, İlhanlı hükümdarı kalabalık ordu ile Anadolu'ya girip her tarafı yakıp yıkıyordu. Moğolların Anadolu’da kurdukları bu tahakküm idaresi, isyanlar ve dâhilî mücadeleler halk üzerinde büyük bir sosyal bunalıma ve ekonomik buhrana neden olmuştur.

Anadolu'nun fethedildiği XI. yüzyıl ile bu ülkenin feodalite devri olan XII. yüzyılda içte ve dışta gerçekleştirilen mücadeleler yüzünden bir türlü barışın sağlanamaması Anadolu'da ilim hayatının tam olarak uyanmasını engelledi. Ancak XII. yüzyılın son yarısında ilim ve sanat hayatı İktisadî gelişmeye paralel olarak kuvvetlenmeye başlamıştır. Her yönüyle Anadolu'ya olumsuzluklar yaşatan Moğol istilâsı, sakin ve emniyetli görünen bu ülkeye âlimler ve sanatkârların gelmesine sebep olmuş ve bu da Anadolu'da İlmî alandaki ilerlemeyi çabuklaştırmışım. Bu gelişmeler doğrultusunda Anadolu'nun birçok merkezinde II. Kılıçarslan'dan (1155-1192) itibaren bütün Selçuklu hükümdarları ve ileri gelenleri medreseler açmaya başlamış, hükümdarlar adına Arapça ve Farsça eserler yazılmıştı. İzzüddin Keykâvus adına Ahmed bin Mehmedül-Tusîü'l-Kâni tarafından kaleme alman Kelile ve Dimne, Mesud bin Keykâvus adına Kadı Sıraceddin Ürmevîy tarafından kaleme alınan Kıstâsü'l-Adâlet fi Kavâidi’s-Saltanat adlı eserler bunların en güzel örneğidir.
Moğol istilâsının dünyayı harap ettiği bir zamanda büyük işler gerçekleştiren I. Alâeddin Keykubat’ın (1220-1237) Anadolu'yu ilim, kültür, sanat ve iktisadiyat bakımlarından bir güven ve uygarlık ülkesi haline getirmesi Türkmen göçebeleri gibi, ilim ve sanat sahiplerini de bu ülkeye çekmeye neden olmuştur. Bu münasebetle Mevlâna'nın babası, Sultanü'l-Ulemâ, O’nun halifesi ve Mevlâna’nın şeyhi Tirmizli Seyyid Burhaneddin, Mevlâna'nın halifesi Tirmizli Şemseddin XIII. yüzyılda Anadolu'ya göç eden sufilerdendir. Yine Alâeddin Keykubad'ın bu alâkasından dolayıdır ki, Celâleddin Harizmşah'a gönderdiği elçi vasıtasıyla Ahlat'ta Harizmşah'ın yanında bulunan Müneccime Bibî'nin şöhretini öğrenmiş, O'nu Şam'dan Konya'ya getirtmiştir. Bu arada tasavvufun gelişmesinde önemli rolü olan Şihameddin Suhravardî (1145-1234) de Alâeddin Keykubat zamanında halife tarafından Anadoyu'ya gönderilmiştir. Alâeddin Keykubat'ın bu davranışı neticesinde Anadolu âlim, edip, şair ve sanatkârlara sığınak ve himaye sahası olmuş ve Anadolu'da kültür daha fazla yükselme imkânı bulmuştur.

Aynı yüzyıllarda İlhanlıların daha çok önem verdikleri astronomi, matematik, mantık ve kelâm gibi konular Anadolu medreselerinde ders olarak verilmeye başlanmıştır. Gülşehrî'nin, Felek-nâme adlı eserinde medreseyi içinde öklid geometrisi ve Batlamyus astronomisi gibi konuların öğretildiği bir yer şeklinde tasavvur etmesi bunun en açık göstergesidir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, XIII. yüzyıl Anadolu’su Moğol istilasından önce, medreseleri, tekkeleri, kütüphaneleri, ilim ve sanat eserleriyle yüksek bir seviyeye ulaşmış ve kuvvetli kültür merkezleriyle sıkı temaslarda bulunan bir yer haline gelmişti. Yine bu yüzyılın başlarında, özellikle İzzeddin Keykâvus devrinde (1211-1220) şehir kültürünün de gelişmeye başladığı kayda değerdir. Orta Anadolu'da gördüğümüz şehir hayalinin gelişmesine paralel olarak yavaş yavaş gelişmeye başlayan kültür yükselişini, XIV. yüzyılda Batı Anadolu’da da görmekteyiz.

XIII. yüzyılın ikinci yarısındaki Türkçeyi yüksek kültür dili haline getirmek için sarf edilen gayretler XIV. yüzyılda birden bire büyük bir inkişaf göstermiş ve Türkçe, ancak bu yüzyılda, özellikle Batı Anadolu'da Farsçanın yerini tutmaya başlamıştır. Bu gelişmenin önemli öncülerinden birisi de, Farsçadaki ustalığı yanında Türkçedeki derin bilgisini göstermek amacıyla Attâr'ın Mantıku't-Tayr’ını Türkçeye çeviren Gülşehrî'dir. Tasavvufî edebiyatın Türkçeye aktarılmasında ilk başarılı girişimi yapmıştır. Bu girişimler neticesindedir ki, Anadolu Selçuklularının merkezi olan Konya'da İran tasavvufunu işleyen ve Farsça eserler veren klasik bir tasavvuf cereyanı gelişirken, ona muvazi olarak Kırşehir’de eserlerini sadece Türkçe olarak veya hiç değilse mühim bazı eserleri tercüme ederek halk için eğitici ve öğretici eserler veren ilk milli dil cereyanı teşekkül etmiştir.
Devrinin tanınmış şairlerinden olan ve klasik tasavvuf edebiyatının üstadları arasında sayılan Gülşehrî'nin Kırşehir’de zaviye sahibi, bütün şehir halkınca tanının, birçok müridi bulunan, her gece evinde sema yapılan saygı ile eli öpülen meşhur bir şeyh olduğu kendi yazdığı eserlerinden anlaşılmaktadır.

Kırşehir, arifler arasında "Gül şehri" olarak anılıyor. Bu yüzden Gülşehrî mahlasını alan şairin asıl adının Ahmed veya Süleyman olabileceği ileri sürülmekledir. Bir kısım araştırıcılar, Mantıku't-Tayr'ın Arkeoloji Kütüphanesi'nde bulunan bir nüshasının baş tarafındaki Kitâbü Mantıkuttayr min kelâmı şeyhi'l-muhakkıkîn, mürşidü't-tâlibîn el-âlimü’l-fâzıl eş-şeyh Ahmed el-Gülşehrî ibaresine dayanarak şairin adının Ahmed olabileceğini söylemektedirler. Ancak Gülşehrî'nin gerek kendi eserlerinde, gerekse kendisiyle ilgili eserlerde Ahmed adına rastlanmadığı gibi, Kırşehir'de Şeyh Ahmed adında birisinin türbesi de mevcut değildir.

Bunun yanında, Mantıku't-Tayr’da Süleyman adının çok sık olarak geçmesi ve Kırşehir’de Şeyh Süleyman adında birinin türbesinin bulunması, bazı araştırıcıları, şairin adının Süleyman olabileceği kanaatine götürmüştür. Hatta buradan hareketle Gülşehrî'nin, Sultan Veled'in halifelerinden 697 Muharreminde (Ekim 1297) Kırşehir'in doğu tarafında bir Mevlevî zaviyesi kurmuş olan Şeyh Süleyman-ı Türkmânî ile aynı şahıs olduğunu ileri sürenler de olmuştur. Fakat Mantıku't-Tayr'da geçen Süleyman adının hemen hepsi Süleyman Peygamber ile ilgili olup, hiç bir yerde Gülşehrî'nin mahlasıyla birlikte kullanılmamıştır. Şeyh Süleyman Türkmânî ise 710'da (1310) Sultan Veled’in ölümünden iki yıl önce vefat etmiştir. Bu durumda bu şahıs ile Gülşehrî'nin aynı şahıs olması ihtimali ortadan kalkıyor. Çünkü Gülşehrî'nin Mantıku't-Tayr'ı 1317 yılında kaleme aldığı kesindir.
Bu eserin sonundaki;

Şükr ol bir Tanrı’ya kim bu kelâm
ömrümüzden ileri oldı tamam

ifadesinden O’nun epeyce ilerlemiş bir yaşta 717 (1317)’den sonraki bir tarihte Kırşehir’de vefat etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bütün bunlardan Gülşehrî'nin XIII. yüzyılın sonu ile XIV. yüzyılın ilk yarısında Kırşehir'de yaşamış olduğunu söylemek mümkündür. Böyle olunca da şairin adıyla ilgili olarak ileri sürülenler kabul edilebilir olmaktan uzaktır.
İslâmî ilimlere vakıf, özellikle matematik, mantık ve felsefede maharet sahibi olduğu anlaşılan Gülşehrî, birçok seyahatlerde bulunmuş, kendinden önceki ve kendi zamanındaki şairlerin kitaplarını okumuş, en çok Mevlânâ, Atlar, Sa’dî-i Şirâzî, Senâî ve Nizamînin tesirinde kalmıştır. Mevlana'dan çok etkilenmiş olması, O'nun mevlevî olabileceğini akla getirirse de, gerek mevlevî kaynaklarında, gerekse silsilenâmelerde bunu doğrulayan bir kayda rastlanmamıştır. Hatta O'nun her ne kadar Mevlâna’nın ölümünden sonra Sultan Veled (Öl. 1312) tarafından mevleviliği yaymak ve Mevlevi dergâhını kurmak üzere Kırşehir'e gönderildiği söyleniyorsa da, bu durum henüz kesinlik kazanmış değildir. Ancak geniş bir tasavvuf kültürüne sahip olan Gülşehrî'yi, Hulvî Mahmud Cemâleddin (Öl. 1064/1653) Lemezât adlı eserinde Ahi Evran'ın talebelerinden ve ahi teşkilatına bağlı bir olarak göstermektedir.

Gülşehrî mahlasını alıp 1301’de Farsça olarak Felek-nâme'yi yazdıktan sonra eser sahibi bir şair olarak şöhret kazanan Gülşehrî, kendisini etkisinde kaldığı Senâî, Attâr, Nizamî, Sadî, Mevlâna ve Sultan Veled gibi büyük şairlerin takipçisi saymakta ve onlarla birlikte göstermektedir. O’nun hem şeyh, hem şair olarak kendini en büyüklerle birlikte göstermesi dikkat çekecek bir derecede olmuş ve bu yönü bazı şairlerce tenkit edilmiştir. Özellikle devrin en büyük divan şairi Ahmedî, çeşitli vesilelerle, başka şairleri taklit etmediğini, yazdıklarının kendisine ait bulunduğunu, Gülşehrî gibi kendini beğenmiş bir kimse olmadığını söyleyerek Gülşehrî'yi eleştirmektedir. Ancak bütün bu sözlerine rağmen Ahmedî'nin edebî şahsiyetinin teşekkülünde ve eserlerinde Gülşehrî'nin tesirinin görüldüğü kabul edilmektedir. Bu durum Gülşehrî'nin asrın en mühim şahsiyetlerinden biri olarak anılmaya değer bir şair olduğunu ortaya koyduğu gibi, Türk edebiyatının bu büyük sanatkârının şöhret ve tesirinin 16. yüzyıl başlanna kadar devam etliğini de göstermektedir.

B- Eserleri:

Gülşehrî, beyit sayıları oldukça kabarık ve muhteva bakımından da değerli eserler kaleme almıştır. Bunlardan bir kısmı bilim dünyasınca bilinmekle beraber, bazılarının da sadece isimleri bilinmekledir. Bu eserler o günün edebiyat ve şiir dili olan Farsça ve Türkçe ile kaleme alınmıştır. Bunlar toplu olarak incelenirse, şairin eserlerini, bizzat kendisi tarafından Farsça kaleme alınmış eserleri ile o günün edebiyatında önemli yer tutan Farsça manzum ve mensur eserlerin Türkçeye tercümeleri ve bir kaç gazeli teşkil eder.

1- Felek-nâme: Şair, bu eserini İlhanlı hükümdarı Gazan Han adına 1301'de Farsça olarak manzum halde, mesnevi tarzında ve aruzun fâilâtun fâilâtun fâilûn kalıbıyla kaleme almıştır.
Gülşehrî, Felek-nâme'de tasavvuf düşüncesini işlemiştir. Daha önceden de bahsettiğimiz gibi, şairin yaşadığı dönemde siyasî hayatın karışıklığından dolayı dünya saadetinden umudunu kesen ve ruhî âleme önem veren, saadeti ahirette arayan umutsuz halk, hür felsefî düşüncelerini sufilik perdesi altında saklamak isteyen düşünürler, tekkelere koşmuşlar, tasavvufa hiç bir eğilimi olmayan şairler bile halkın isteği doğrultusunda eserlerini sufiyane bir tarzla kaleme almak zorunda kalmışlardır. Buradan hareketle, Gülşehrî de Felek-nâme adlı eserinde tasavvuf düşüncesini işlemiştir.

Eserde Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayetine de telmihte bulunulmuştur. Buradan eserin oluşmasında Kur'ân-ı Kerim’in önemli kaynak vazifesi gördüğü sonucuna varabiliriz.
Yine eserin kaleme alındığı devirde astronomi ilminin temayüz etmiş ilimlerden biri olduğu kabul edilmektedir. Anadolu medreseleri programlarında XIV. yüzyılda bu ilimlere yer verilmiş olması kesin olmasa bile kuvvetle muhtemeldir. Buradan hareketle Gülşehrî'nin Felek-nâme’sine ikinci bir kaynak olarak da yaşadığı devirde astronomi ilmine verilen önemi gösterebiliriz. Felek-nâme'nin bir diğer kaynağını da Mevlâna’nın Mesnevi'si teşkil etmektedir. Gülşehrî'nin bu eserinde değindiği konuların hemen hepsine Mesnevi'de değinilmiştir. Buna rağmen Gülşehrî'nin yaratıcı bir sanat gücüne sahip olduğunu tereddüt etmeden söyleyebiliriz. Kısaca belirtmek gerekirse Kur’ân'dan birçok ayetin, şairin yaşadığı devirdeki astronomi ilminin ince bilgilerinin ve Mevlâna'nın Mesnevi’sinin kaynak olduğu Felek-nâme'de Gülşehrî, Neredeyiz ve nereden geldik? sorusunu sormakta ve mademki bu dünyaya geldik niçin gidiyoruz? diye de hayretini belirtmektedir. Gülşehrî eserinde bu tarz sorularına ve hayretine cevaplar arar.

Gülşehrî, Felek-nâme’de tasavvuf düşüncesini kendi zamanında yaşayan ve kendinden önce yaşamış olan mutasavvıf şairlerden oldukça farklı işlemiştir. Senâ'î (Ö1.1131), Attâr (Öl. 1193), Mevlâna (Öl. 1273) ve Gülşehrî'den önce yaşamış olan diğer mutasavvıflar, eserlerinde aşkı akıldan ileri tutmuşlar ve aşkı akla tercih etmişlerdir. Gülşehrî bunun tam tersini tercih etmiş ve savunmuştur. O daima aklı aşktan ileri tutmuştur. Diğer mutasavvıflar aklı geri iterek kemâli, aşkın hükümranlığı ile elde etmeye gayret gösterirken, Gülşehrî aklı aşka tercih etmekte ve Hakk’a ulaşmak ve İlahî hakikati kavramak için aklın rehberliğini kabul etmektedir.

Gülşehrî'nin bu eserinde vardığı sonuç şöyle ifade edilebilir. Şair, yaratıkların en ulvîsi olan insana başlangıcının neresi ve dönüşünün nereye olacağını öğretmektedir. İnsanları anlamlı kılan onun ilahi yüceliği devamlı olarak aramasıdır. Eserinde insanoğluna bu arayış esnasında nefsinin esiri olmaması, aklının, İlâhi aşkın esiri olmasını öğütlüyor. Temelde varlıkların birinin diğerini yaratmadığını, bütün varlıkların bir yaratıcısı olduğunu, bunun da tanrıdan başkası olamayacağını vurgulayan eserde, başkasına ihtiyacı olan şeyin temel tutamayacağı, her şeyin fani olduğu, ancak Tanrı'nın baki olduğu çeşitli misallerle anlatılmaktadır. Tasavvufî bir eser olan Felek-nâme aynı zamanda didaktik, didaktik olduğu kadar da ahlâkî bir eserdir.

Felek-nâme'nin 843 (1439)'da istinsah edilmiş tek nüshası Ankara Genel Kitaplığı'nın Eski Eserler bölümünde 817 numarada kayıtlıdır.

2- Kerâmât-ı Ahi Evran: 167 beyitlik Türkçe bir mesnevi olan eser fâilâtun fâilâtun fâilûn kalıbıyla yazılmıştır. Eserde, fütüvvet ehli olan Ahi Evran, bir Arap kabilesi reisi olup cömertliği ile tanınan Hatim et-Taî ile kıyaslanmaktadır. Eserin 701 (1301)'den sonra kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Çünkü eser, daha önce Felek-nâme'de ele alman bazı konuların geniş olarak işlenmesi ve kitap şekline konulmasıyla meydana getirilmiştik. Hem şairin kendisi hakkında hem de Ahi Evran hakkında önemli bilgiler veren bu küçük mesnevi, Yahya b. Halil’in Fütüvvet-nâme'si içinde yer almaktadır. Mantıku't-Tayr'dan da bir takım beyitleri içeren eser, Franz Taeschner tarafından önce Ein Mesnevi Gülscheris auf Achi Evran adıyla yayımlanmıştır. Daha sonra Raif Yelkenci mesnevinin daha doğru, fakat eksik bir nüshasını bulunca eserin Gülşehri'ye ait olduğu şüpheyle karşılanmaya başlandı. Bunun üzerine Taeschner mesneviyi ikinci defa ele alarak birinci yayındaki eksik kısımları tamamladı ve Mantıku't-Tayr’daki beyitlerle de karşılaştırarak metni Almanca tercümesi ile yeniden yayınladık

3- Kudûrî Tercümesi; Şairin. 1037 tarihinde ölen Kudûri'nin Al-Muhtasar adlı eserini manzum olarak Türkçeye çevirdiğini Mantıku’t-Tayr adlı eserinde;

Değme 'ilme ’akl yetüren bizüz Kim Kudûrî nazma getüren bizüz Değme 'ilmün sırrını çün söyledük Değmesinden bir risale eyledük şeklindeki ifadesinden anlamaktayız. Ancak bu esere bu güne kadar tesadüf edilmediği gibi, hakkında da en ufak bir bilgiye sahip olunamamıştır.

4- Arûz-ı Gülsehrî: Onaltı varaklık bir risale olan eser, Farsça olarak kaleme alınmıştır. Eserin ilk dokuz vakarında çeşitli aruz kalıplarının tertip ve teşkilinden bahsedilirken, geri kalan yedi varakta da bu kalıplarla ilgili örnekler verilmektedir. Tek yazma nüshası Millet Kütüphanesi, Farsça Yazmalar bölümü, numara 517’de bulunan eseri, ilim âlemine ilk defa Kilisli muallim Rifat tanıtmıştır

5- Mantıku't-Tavr: Şairin Mantıku't-Tayr adlı eseri ünlü Fars şairi Fârîdu'd-Dîn Attâr'ın aynı adlı eserine naziredir ve vahdet-i vücud inancını işleyen alegorik bir mesnevidir. Beyit sayısı nüshalara göre 4931 ile 5029 arasında değişen eser, fâilâtun fâilâtun fâilûn kalıbıyla yazılmıştır.

Gülşehî, eserde geçen;
Yediyuz on yidi yıl olmış-ıdı Hicret kim bu gül açılmış-ıdı
beyitiyle, eseri 1317 yılında tamamladığını ifade etmektedir.

Şair, Mantıku’t-Tayr'da Attâr'ın eserini olduğu gibi tercüme etmemiştir. Onun esas kuruluşunu muhafaza etmekle beraber eseri genişleterek ve değişikliklerle Türkçeye naklederken kendisinden muayyen hikâye ve olaylar da ilâve etmiştir. Şair, Celâleddin Rumî'nin Mesnevi'siyine Attâr'ın Esrarnâme'si, Nizamî Gencevî'nin Heft Peyker manzumesinden Bişir ve Meliha masalı ve Kelile Dimme ve Kabusnâme gibi eserlerden, eserine ilâveler yapmıştır.

Mantıku't-Tayr, kuşdili anlamına gelmektedir. Ayrıca, eskiden herkesçe kolay anlaşılmayan tasavvuf lisanına ve ses güzelliği ve büyük bir şiir dili oluşu dolayısıyla Farisi'ye de verilen isimdir. Bu isim İran sofi şairi Attâr'ın (1119-1193) Mantıku't-Tayr adlı kuşlar arasında geçen temsilî ve tasavvufî Hikâyesinde bir vahdet-i vücud dili manasında kullanılmıştır.
Eser, bütün yaratılmışlarda bedenlenmiş ruh kuşları’nın Hüdhüd adlı ermiş kuşun yol göstermesiyle Ankaa veya Simürg denilen efsanevî kuşla temsil edilen Allah'ı arayışlarını anlatıyor. Otuz kuş, Allah’a varmak için asırlarca uçarlar ve sonunda mutlak vücuda ulaşırlar ve aradıkları Simürg'un yine kendileri olduğu gerçeğini anlarlar. Burada Simürg Hakkı, Hüdhüd aklı, kuşlar da halkı temsil etmektedir.

Hüdhüd ile diğer kuşlar arasında geçen hikâyelerde birçok ahlâkî nasihata yer verilerek tasavvuf merhaleleri ve ıstılahları öğretilmeye çalışılmıştır. Eserin dikkat çeken bir yanı da Büşürnâme-i Gülşehrî hikâyesinin kahramanı Bişir'in bir ahi gibi gösterilmesi ve O'nun doğruluğunun, paklığının ahilikle alâkalı olarak anlatılmasıdır. Burada ahiliğin esas prensiplerinden, fütüvvetnâmeden de geniş bir şekilde bahsedilmektedir.

Beş nüshası bulunan eser, Türk diliyle Farsçadan daha güzel bir eser yazılabileceğini ortaya koymak maksadıyla kaleme alınmıştır. Şair, eserinin Farsça Mantıku't-Tayr'dan aşağı olmadığından ve daha önce Türkçe olarak bu kadar güzel eser yazılmadığından haklı olarak övünmektedir.

Türkçeyi Arapça ve Farsçaya göre daha kıymetsiz, ahenksiz ve ifade bakımından daha kabiliyetsiz bulan ve bunu ifade etmekte çekinmeyen bazı çağdaşları arasında Gülşehrî, müstesna bir mevkie sahiptir. Gülşehrî, Türkçe yazmakla övünen bir şairdir. O'nun Türkçeye tutkunluğu hiç bir şair ve naşirle kıyaslanamayacak şekildedir. Türkçeye hizmet O'nun için bir zevktir.

Gülşehrî'nin yukarıda bilgi verdiğimiz eserlerinin dışında beyit, kaside ve gazel tarzında bazı şiirleri de bulunmaktadır. Bunlardan Kerâmât-ı Ahi Evran nüshası içindeki iki gazeli Tacschner tarafından yayımlanmıştır. Üç tanesi Câmiü’n-nezâir'de, biri Mecmuatü'n-nezâir'de, biri Mantıku't-Tayr içerisinde, bir beyti de Şeyhoğlu'nun
Kenzü’l-Küberâ’sında bulunmakladır. Yine Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki bir yazma içerisinde de dokuz beyitlik bir şiiri bulunmaktadır.

Ayrıca, yıllardan beri Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde bulunduğu söylenen Gülşehrî’nin eserini içeren yazma Mecmu'a-l Lâtil’e'nin Gülşehrî’nin Gevher-nâme adlı mesnevisiyle mürettep gazellerini, Leylâ ve Mecnun mesnevisini ve Arapça kasideleri ihtiva ettiği bildiriliyordu. Ancak yapılan araştırmalarda Gevher-nâme'nin Kaygusuz Abdal’a ait olduğu, Leyla ve Mecnun'un ise Gülşehrî’ye ait olduğu anlaşılmıştır.

Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

Üye Girişi