Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

HAZİN MELODİLER -ELŞEN İSMAİL

(hikâye)

 
Sabah güneşi ve en az onun kadar muhteşem idi dalgaların kumlu sahili yıkaması. Bir an sanki vakfa bir piyano da çalmaya başladı kendi hazin melodisi ile bu esrarengiz güzelliğe renk katarak…
 
 Ancak sabahın 7'sinde sırf denizi seyretmek ve altüst ruhuna derin bir sakinlik ve huzur getirmek için çıkan çiftin bu hazinliğin, bu esrarengizliğin arkasındaki çılgın olaylardan henüz haberi yoktu. Bilmiyorlardı ki, bugün böyle güzel başladı, ama böyle bitmeyecek. Belki edebiyatta sıkça işlenen ve artık kullanışlı ifade olmuş "fırtına öncesi sessizlik" işte şimdi buraya uygun idi. Evet. Aşkın, güzelliğin terennümü olan bu özel görünümü…
 
 Sahilde bir kışlada kalan bu genç çifti ise şimdi hiçbir şey ilgilendirmiyordu. Bir tek ayaklarını yalayan mavi denizin sakin suları ve baktıkça haz aldıkları sabah güneşinin eşsiz güzelliğini seyretmekten başka. Nedendir bilinmez, ama birbirine oldukça saf ve güçlü duygularla sarılmış olan bu çift birkaç anlık da olsa, her şeyi: Tüm sorunlarını, yaşam kaygılarını, tüm geçmişleri, düşündükçe insanı derin bir üzüntüye boğmaya çalışan dünleri unutmak istiyorlardı. Sanki tüm "gerçek" denen her şeyden uzaklaşmak ve birbirlerinin kucağında mutlu anlar yaşamak istiyorlardı sadece. Evet. Derin ve saf aşkın tadını çıkarmak, sadece…
 
 Ancak dünler bugünü, bugündeki bu güzel çifti rahat bırakmayacaktı dedi. Sırf bu yüzden, şu anda yaşadıkları bu özel anların bitmesini istemiyorlardı, asla…
 
 Gel gör ki, hayat ne kadar zalim idi. Bu güzelliği göz açıp kapayıncaya kadar bitirecek, her şeyi, tüm güzelliği yok edecek kadar. Evet. Böyle hayata ancak bu ismi vermek olurdu: "Zalim"…
 
 20 yaşınızı eğer yeni başa vurmuşunuzsa ve sizden başka herkes sizi değil, üzerinizde kurduğu planları, amaçları düşünüyorsa, bunun için akıl almaz her şeye "evet!" diyorsa, o zaman içinde yaşadığınız bu hayatın adı ancak "zalim" olabilir...
 
 Deniz koleji yeni bitirmişti ve bir tek arzusu vardı: Daha 2. sınıfta okuduğu zaman kendisi de bilmeden, aniden aşık olduğu, ondan iki yaş büyük olan Güneş'le evlenmek. Ancak felek Deniz kadar basit isteklere sahip değildi ve kesinlikle onun mutluluğunu düşünmedi ki, Denizin oldukça zengin ailesini ona karşı koymuştu. Yaş, hayatını ancak anlamsız maddi hususlara adamış olan baba ve hiçbir zaman onun sözünden çıkmayan, hayatı sadece kocasına bağlılıkta ve köle gibi onun her isteğine "baş üstüne!" söylemekte gören anne idi zalim feleğin aracıları. Ve onlar biricik oğulları için çok basit ve onların diliyle söylersek "garantör" hayat yolunu hayallerinde bir kağıda çizmişlerdi…
 
 Güneşin Denizden hiç de farklı hayatı yoktu. Sadece maddi durumunun onunkine nispeten zayıflığı fark sayılabilir, eğer bunun bir anlamı vardırsa. Güneş'in de ebeveynleri kızları hakkında Denizinkiler gibi düşünüyorlardı: Bir zengin ailenin oğluna vermek, onun aracılığıyla "kırk yılın sefaletinden" böylece kurtulmak…

Denizin babası büyük bir Holding’in başkanıydı ve oğlu hakkındaki düşünceleri bir zamanlar babasının onun hakkında düşündükleri ile aynıydı: Kendisinden sonra bir zengin, tanıdık adamının kızıyla evlilik, "Asil" toplumun yeni bir nüfuzlu üyesini meydana getirmek vb… Ama Deniz sahip olduğu küçük resim atölyesi, sürekli irtibat kurduğu sanatçı dostları ve sık sık katıldığı yarışmalarla mutluydu, hem de babasının asla hissedemeyeceği kadar çok...
 
 Sırf bu yüzden, Deniz de, Güneş de ebeveynlerinin onlara biçtiği bu "küflenmiş" kaftanı giymek istemiyorlardı. Babaları, dedeleri ve onlardan öncekiler gibi boğulmak istemiyorlardı alçaklığın, anlamsızlığın zalim bataklığında…
 
 Deniz babasının istediği değil, tamamen farklı bir kolejin sınavına katıldığı andan babası ona baskı yapmaya başlamıştı. Hem de uzun düşünmeden, en çok bildiği bir yöntemle: Eğitim hakkını ve günlük masrafını vermekle... Deniz ise mutlu olduğu ve kendisini bu dünya cennetinde sandığı bir tanıdık resim atölyesinde çalışarak azıcık da olsa, kendi alın teriyle kazanıyordu eğitimi boyunca ona gereken parayı. Bazense para yetmiyor, akşamları dersten çıkıp atölyeye gittiğinde ne kadar yolu yürüyerek gitmeli oluyordu. Ancak bu eziyete, babasının kendisine reva gördüğü parasızlığa her şeyden kutsal sanatı ve okuduğu sıralarda tanıştığı, eğitimi bitirdikten sonra evlenmek istediği güzel, şirin kız olan bücür Güneş'e göre…
 
 Güneş'in de hayatı eğitim aldığı zaman farklı geçmedi. O da doğal olarak para sıkıntısı çekiyordu. Annesi, babası bir müessesenin yemekhanesinde çalışıyordu. Az da olsa kazanıyorlardı. Ciddi bir sıkıntıları yoktu. Ama Güneşe bazen "gereğinden" fazla para lazım oluyordu. Bu zaman onun babası diyordu: "Sen gereğinden fazla harcıyorsun". Ama zavallı kız bazen evden yemek yememiş gidiyordu derse ve kolejde büfeye düşmeye bile yüzü yoktu cebinde parası olsa da. Çünkü o çok gururlu kızdı. İstemiyordu ki arkadaşları arasında bazıları ona "baban, annen parayı bin güçlükle kazanıyor, sense burada ne kadar para harcıyorsun!" diye söylesin. Nedense bazen kendi hayatından memnun olanlar veya hayatın lezzetini onun-bunun özel hayatına karışarak duyanlar işte böyle anlamsız, çürümüş düşüncelerle boğuyorlar bizleri...
 
 Her şey bir yana, Denizle tanışmak ona asıl mutluluk getirmişti. Evet. Bunu böyle söylemek olurdu: Mutluluk… İyi hatırlıyor, 2 sınıfın bitmesine az kaldı. Sınavlara hazırlanmak için sık sık gittiği kolej kütüphanesinde karşılaştı onunla. Ani bir olay: Güneş (klişe olsa da) bir masaya oturup derslerini hazırlarken okumaya bir ilginç kitap seçen ve kitabın büyüsünden ayla bilmeyen Denizin onu görmeden onunla karşılaşması... Her şey çok sade olsa da, çok güzeldi Deniz ve Güneş için. Şimdi hatırlayınca derin düşüncelere dalan ve saf aşkın zevkini duymaktan yorulmayan bu çift için o günün önemi çok büyüktü…

Zavallı kız az kalsın masaya düşecekti, Deniz son anda çevirdiği kitabın büyüsünden uyandı ve sadece kısa sesle "affedersiniz bilmeden oldu!" demesi ve iki çift kahverengi gözlerin teması. Budur şimdi onlar sadece birbirlerine manevi saflıkla, ilahi aşkla gülümsüyorlardı...
 
 Son gün. Koleji bitiren ikili bir parkta buluştu. Tüm duygularını, yaşanan olayların kısa özetini ve ebeveynlerin acımasız kararlarını paylaştılar: Güneş'in ailesi onu tanıdık bir ilçe kaymakamının oğluna vermek, Denizin ailesi ise babasının arkadaşının küstah, hayatı ancak pahalı mağazalardan alış-veriş yapabilecekleri ve her gittiği "prestijli" yemekhanede sipariş verdiği (çoğu zaman yemediği) dış mutfağın yemekleriyle fotoğraf çektirip hemen Instagram profilinde paylaşmakta gören ruhsuz, hayatın gerçek güzellikleri karşısında aciz, bedenen yanık tenli bir kızla evlendirmek. Vs…
 
 Ve birbirlerine delicesine âşık olan bu çift sonunda kararlarını verdiler. Kaçmak. Uzaklara, her şeyden, bütün sıkıntılardan, ailelerin ve toplumun saçma düşünce ve planlarından uzak bir yere. Hem de ebediyen…
 
 Denizin işleri son zamanlarda çok iyi gidiyordu. Uzun süren eziyet bir fayda sağlamıştı. Komşu ülkede kısa sürede büyük bir festival yapılacaktı ve Deniz oraya davet almıştı. Sevincinin sınırı yoktu. Bu festival onun için büyük öneme sahipti, çünkü canından çok sevdiği Güneşle buralardan uzaklaşmaya bir bahane ortaya çıkmıştı. Belki de Tanrı severek yarattığı bu iki çifti sonunda gerçek mutluluğa ulaştırmak istiyordu. Sırf bu nedenle sonra yaşanan tüm olaylar onların lehine oldu: Denizin babasının işleri arttı ve oğluna zaman ayırmaya, onunla "ilgilenme" imkânı olmadı. Güneşin ebeveynleri ise daha farklı bir çalışma düzenine geçtiler. Çalıştıkları kurum büyüdü ve onların kazancı da, iş saati arttı. Böylece çift rahatça buralardan gitmek için fırsat buldular…

Deniz festivalde 3. oldu. Sonraları devamlı birkaç işveren ile çalışmak zorunda olduğu ve zaten Güneşle geri dönmek istemediği için sık sık görüşmeye başladıkları bir deniz kıyısında küçük de olsa, sadece bir baraka olan eve taşındılar. Evet. Yaşadıkları yer işte belki de bir kışla idi. Ama artık bunun önemi yoktu. Çünkü çift gerçekten de şimdi çok mutlu olmuştu. Güneşse sadece bu mutluluğunu kısa sürede resmi nikah yapmaya hazırlandığı erkeğin kucağında değil, aynı zamanda yakın köyde çalışmaya başladığı küçük bir müzik okulunda bulmuştu. Evet. Her şey böylece basit ve muhteşem idi genç çift için…
 
 Ancak hikâyenin başında belirttiğimiz gibi, her şey böyle bitmeyecekti. Zalim felek kendi kirli oyununu sona saklamıştı. Güneşi henüz kolej zamanından beğenip seven bir başka üçüncü kişi de vardı: Ahmet denen bu oğlan baba terbiyesi görmemiş, çocukluktan tüm yaşam kurallarını, "eğitimi" sokakta almış, şimdi bir gece kahvesinde çalışan, karakterce sert, düşünce tarzıyla Deniz ve Güneşin ebeveynlerinden farklı olmayan erkek. Evet. Kader, kısmet, yaşam - ne diyorsunuz, adlandırın, ancak bu şahsın varlığının yapacağı o malum olaya hak kazandıra bilmezsiniz…
 
 Aşıklar deniz kıyısında gün şemaya tam varana kadar kaldılar. Bu özel, güzel, muhteşem anları ise birbirinin nurlu yüzüne bakmakla, birbirinin hoş kokusunu duyarak ve tüm vücutları birbirine dokunarak geçirdiler. Her şey o kadar güzel idi ki. Ahh. Güneşin kırmızı, oldukça esrarengiz ışınları altında sevişmek... Kulaklarındaki hazin piyano ve saksafon sesi sanki bu muhteşeme daha çok renk katıyordu. Her şey onların aşkını, saf sevgilerini destekliyordu. Bir tek aniden peyda olan Ahmet'ten başka…

 Gün gökyüzünün ortasına doğru ulaştığında âşıkların aşkı al kana boyadı: Ahmet’in elindeki ucuz, yıpranmış, artık bazı yerleri pas tutmuş olan silahtan çıkan hain kurşunun gençleri anında yere sermesine rağmen, onların esrarengiz aşkı, o aşkla alevlenen bedenleri, yüzlerine düşen güneşin nurlu ışınları ve yaklarını yalayan çılgın dalgaların dansı hiçbir şeyi bitmiş saymıyordu, kabullenmiyordu bu zalim ve iğrenç hayat oyunuyla. (gerçi Güneş Ahmet'i tanısa da, ona hiç umut vermemiş ve onu hiçbir insan gibi de değerlendirmemişti, ancak ruhen fahişe olan Ahmet kendi âleminde Güneş'in nişanlısı sayıyordu kendini ve Güneş'in şu anki durumunu ihanet olarak değerlendirmişti)…
 
 Ahmet her basit katil gibi sonradan pişmanlık duymadı. Sadece içinde yine kendini savunmak için uzak bir ufukta kayboldu. Deniz ve Güneşse can vererek hala birbirine saf aşkla bakıp gülümsüyorlardı. Denizin kulağında saksafon, Güneşin kulağında hazin piyano sesi…
 
 Henüz Deniz bu ülkeye yeni geldiği zaman önünden kol kola geçtikleri müzik aletleri mağazasından duydukları o eşsiz, hazin melodilerin güzelliğini bir daha hatırlayıp duydukları özel duyguların varlığından haz almaya çalışıyordu bu masum ikili. Ve o dönemki festivale katılan resmin içeriği da, adı da işte böyleydi: Hazin melodiler...
 
 Not: Duyduğumuz her hangi hazin bir melodinin ancak güzel ve olumlu olayların sonucu olduğunu düşünürsek de, bazen bu böyle olmaz. Ancak oluşan her güzel melodinin tarihçesinde bu hikayede olduğu kadar bir saf aşk gizlidir, masum bir çocuğun gülümsemesindeki tatlılık kadar…

ELŞEN İSMAİL
 YAZAR ve YÖNETMEN

Üye Girişi