Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

KÖSE KADI’YI YAZAN ADAM

-Bahaeddin Özkişi için-

Köse Kadı’yı ilk okuduğumda cezbe benzeri bir hal yaşamıştım: Tatmin haz istiğna... Hepsi bir araya geldi ve kendime yeni bir kişilik edindim! Kişilik edinmek meslek edinmek gibi sıradan bir deyim olarak görünse de öyle değildir, insan gerçekten kişilik edinebilir. Sosyal-psikolojik müdahaleler kişilik yapısını değiştirebilir. İnsanın kişiliğini kuran inanç ve davranışlar bütünü kolay değişmez ve müdahaleye kapalıdır. Bununla birlikte uygun şartların teşekkülü ve etki gücü de hesaba katılmalıdır. Bu konuda en kesin sonuç verici araç veya alet kitaptır. Falanca kitap dünyamı değiştirdi sözü basit bir magazin tespit değildir. Hele bir de okuduğunuza uygun hayat tarzınız ya da hayalleriniz varsa iddialarınız bulunuyorsa gerçekten kişiliğiniz etkilenir. Başka bir insansınızdır artık. Bunu hem olumlu hem de olumsuz sonuç olarak düşünmek durumundayız.

Bende önceleri -şimdi çok haklı bulduğum- bir saplantı vardı: Okuyacağım kitaplar henüz yazılmadı derdim. Beni tanıyan dostlar iyi niyetle de olsa bunu yadırgardı. Her ne kadar âfaki ve uçuk görünse de kitap tavrı denilen tutumda bu geçerli bir tespittir. Bu tavra yönelecek eleştiri bellidir: Kibir beğenmezdik kendini büyük sanma üstünlük kompleksi vs. Ama kitapla ilgili bir aklın bunları aşması beklenir. Yine aşağıdaki örnekte göreceğimiz üzre bu tutumun öyle fazla fildişi kule ve entelektüel yabancılaşmayla bir ilgisi yoktur. Hayvan telefatını meslek edinmiş ve kısaca avcı denilen zümrenin amentüsü olan bir ilkedeki benzerlik bize yol gösterebilir. Avcı taifesi atıp vuramayınca üç sebepten bahseder: Tüfek fişek eşek! Yani ya tüfek bozuktur ya fişek ya da eşeklik eden avcının ta kendisi!
Beğenmediğimiz okuyamadığımız sürüklemeyen ufuk açmayan tat vermeyen vs. bir kitap karşısında da bu üç sebep araştırılabilir: Kitap malzeme yazar. Bu üçlemede okuyucuya özellikle yer verilmez, o masumdur!  

Kitap: Yanlış bir kitap seçmişizdir. Elimizdeki iyi bir gerilimdir ama biz tarihi roman okumayı istiyoruzdur.

Malzeme: Kâğıt baskı kalitesi vs. (Bu madde fişek’e tekabül eder ki pek önemli değildir).
Yazar: Yazamamıştır, işinin ehli değildir. Reklam pohpohlama yönlendirme gibi kafa karıştırıcı faaliyetlerin etkisinde kalmış olabiliriz.

Biz tekrar Köse Kadı’yı bitirdiğimiz üniversite öğrencisi olduğumuz yetmiş sekiz kışına dönelim. O güne kadar böyle bir kitap okumadığım bugün bile unvanın onda olduğu gerçeğini teslim etmem gerekecek. Roman yerine kitapta ısrarımızın sebebi açık: Herhangi iyi bir romandan çok öte özelliklere sahip bir kitaptı o... Kurgu üslup ve cihanşümul bir ruh.
İlk düşüncem şuydu: Bahaeddin Özkişi’nin yetmişler Türkiye’sinde çalıştığı kütüphane rafları arasına gizlediği bir bilgisayarı vardı ya da o çok zengin özel bir arşive sahipti. Üçüncü ihtimal ise onun cümle ve kurgu üzerine oynadığı bir tür beyin/gönül dansıydı. Köse Kadı başka türlü yazılamazdı. O yıllarda bilgisayar olmadığını biliyorduk, üçüncü tespitte ise hâlâ ısrarlıyız... İkinci şartın varlığıyla 1981’de karşılaştım. Teknik destek olarak nitelenebilecek arşiv zaten elinin altındaydı, Bahaeddin Bey kütüphane müdürüydü ve raflarda bir sürü eski kitap diziliydi. O münevver ilhamını bu istif zenginliğinden edinmekle birlikte Köse Kadı’yı aynı zamanda gerçekçi yapan birikime tek bir kaynaktan ulaşmıştı: S. Takats’ın dilimize Macaristan Türk Aleminden Çizgiler adıyla çevrilmiş eseri.  

     Köse Kadı’yı okuduğumuz sırada Bahaeddin Özkişi’nin irtihalinin üzerinden üç yıl geçmişti. O kısa ömründe Bir Çınar Vardı Köse Kadı Uçtaki Adam Sokakta ve Göç Zamanı ve adlı beş kitaba imza atıp darü’l-beka eylemişti. Çok genç ve pek erken...
Köse Kadı ve Marat Bey (Uçtaki Adam) için iki şiir yazmıştım. Ayrıca S. Takats’ın kitabının kapağı için de başka bir şiir. Bahaeddin Bey ve kitaplarıyla aramızda adını koyamadığım manevi bir bağ var.

Köse Kadı’yla ilgili pek çok şey söylenebilir. Gariptir 12 Eylül cuntası da bir şeyler söyledi. Bir neslin imha edildiği Mamak -tağuti- mahkemelerinde kimi çilekeş delikanlılara ‘Köse Kadı neyin şifresi lan’ diye soruldu. Evet bu eserin içinde bir şifre barındırdığı gerçekti: Kişiliğimizin genetik kodları ve ruhumuzun anlam haritası... Aslında kötüler bin yıllık kimya-yı saadetimize epey yaklaşmış sayılırdı ama çözmeleri mümkün değildi (Kimileri sonradan gönüllü saf değiştirmek ve ebedi putun cazibesinde erimek üzere iyi dayandı!)
Bizce Bahaeddin Bey’in önceledikleri fedakârlık hoşgörü zekâ birikim Allah rızası teşkilat takip kararlılık, ama en önemlisi ‘aşkınlık’tır. Üstün olmanın getirdiği sorumluluk idraki ve bir ömürlük teyakkuz! İ’la-yı kelimetullah, fenafi’l-devle (devletin varlığında erime) ve terkibi Kuran olan ruh haleti...

Bunu Köse Kadı’nın Marthali Matyas’ı uğurlarken söylediği şu sözde görüyoruz: Vazife gereği olarak değil gerçekten seveceksin!
Ve bir çarpıcı tespit daha...

Yaşlı bilge oğlu Arşidük Karoli’nin kulağına Macaristan’ın o çağda düştüğü durumun sebep ve suçlusunu fısıldar: Kilise!

Bahaeddin Bey bu noktada bize günümüz TC’de kiliseye tekabül eden kurumun hangisi olduğunu sezdirir. Bu elbette cami değildir. O yüzyıllık suçlu, kilise gibi kapalı devre kurumlaşmış büyük binalar ve öldürme aletlerini tasarruf eden bir varlıktır!
*
Dil-Tarih’te okuyor Yüksek Öğretmen Yurdu’nda kalıyorduk. Kitap kurdu Antakyalı bir yoldaşın elindeki Ötüken Neşriyat (İstanbul-1975) baskılı Köse Kadı elden ele odadan odaya gezdi ve yetmez oldu. Deli gibi okuyor ve üzerinde konuşuyorduk. Tavsiye ediyor ama kitapçılarda tükendiğini öğreniyorduk. Sonunda fahri üyesi olduğumuz gençlik teşkilatı hayırlı bir işe imza attı ve kitabın farklı kapaklı korsan baskısını çıkardı. Artık hepimizin pencere kenarı kütüphanesinde bir Köse Kadı vardı. Hemen Uçtaki Adam’ın ardına düştük. Uçtaki Adam Köse Kadı’nın devamıydı ve/fakat onun da baskısı tükenmişti. Yayınevi deposu ve evlerden bulup okuduk (Nedendir bilmem onun korsanı yapılmadı).

Ardından Sokakta’ya ulaştık ve Gülüm Abla için ağladık. Otuzlar Türkiye’si İstanbul’unda bir Müslüman Mahallesi ve bir sokağa -tam kalbimize- yönelmiş rejim terörü!   
 
Günlük yaşayışımıza manevi güç aşılayan Köse Kadı ve tarihi akıştan yakın geçmiş İstanbul’una ve bu sefer ruhumuza batırılan kanlı mızrak uçlarına döndük. Mahremiyetimizi hedef almış sistemin milli muhafızları cellatlar şeytana tapanlar ve kötülüğü din edinmiş bir zihniyet karşısındaydık. Yetmişsekiz ile otuzlar Türkiye’si arasında pek fazla bir fark olmadığı anlaşılıyordu. Az ama çok önemli fark ise Bahaeddin Özkişi’nin bunu romanlaştırmış olmasıydı. Ve bir de biz vardık. Sokağımız sahipsiz değildi! İşe sokağımızı temizleyerek başlayabilirdik.

Hele Gülüm...
Yıllar sonra -doksanlarda- ‘Bahaeddin Bey Gülüm’ü hikâye olarak nasıl yazardı’yla başlayan edebi bir küstahlık ilk meyvesini verdi: Saç ve Süpürge, ardından Gülüm adlı hikâyeleri yazdım. 2004’e gelindiğinde bir şiir ve bir de hikâye kitabı telif etmiş öğrencimiz olan bir dostun yarı mahcup ısrarıyla üçüncü hikâye geldi: Gülüm’ü Ziyaret. Dördüncü bir gayret (ya da roman) ne derece isabetli ve başarılı olur bilemiyorum. Ama ben Bahaeddin Bey’in manevi kalem çıraklığı payesini acemi bir hırsız gibi sahiplenmiş bulunuyorum ve bu küstahlığın bedeli üzerine hiçbir fikrim yok!

Göç Zamanı’yla epey gecikmiş olarak Veli Can’ı uğurladığımız günlerde tanıştık. Tahkiyenin en zorunu başaran bir kalemle istiğna makamının zirvelerini zorladık: Kısa hikâye... Evet, en zoru budur.

“İtiraf etmeliyim ki...” diye başlamak âdettendir, biz de öyle yapalım ve Bir Çınar Vardı’yı -henüz- okuyamadığımızı söyleyelim. Elinde bulunduran var mı yeni baskısı yapıldı mı? Bu soruların vefa denilen ve unutulmakla malul bir hissi harekete geçirmesi beklenir.

Eli kalem ve para tutan dostlar! Yeni baskı ve tanıtım için bir şeyler yapın. Habersizseniz okuyun ve bu satırların acizliğini görün, bakalım Köse Kadı size neler söyleyecek. Bu arada Bahaeddin Bey’in mirasçılarının tel’ifi zinhar ihmal edilmeye! Amel defterini açık unutup giden merhumun maket eski İstanbul evlerini bulup buluşturup bir sergi açılması ne güzel olur. Artık üstat denme vakti gelmiş İskender Pala’nın iş’ari ilgisi ve İstanbul Belediyesi’nin salonları (Turing’ten arındırılmış mekânlar olabilir) bu hizmete sunulsa, sergi satış veya devamı hedefleyen kurs açılsa bir koridora Bahaeddin Özkişi adı konsa. Biz haz ve heyecanlara gark olsak. MEB’in Yüz Temel Eser’i arasına giren Sokakta’yı yeni baskısıyla bir daha göreceğiz. Efendim ne devlet... Bahaeddin Bey maveradan irşadını sürdürüyor.
Genç dostlara bir önerim var:

Benim yıllar önce şiirdeki nazireye özenip Sokakta’dan miri malı misal yaptığım gibi Bahaeddin Bey’in eserlerinden sayfalarca parantez üretseler devamlar yazsalar. Doç. Prof. arkadaşlar lisans yüksek lisans ve doktora tezleri verse. Yayınevleri Bahaeddin Özkişi Armağanı hazırlasa, ödüllü hikâye ve roman yarışmaları açsa... Evinin bulunduğu sokağa adı verilse, bu satırları okuyanların ruhunda muharrik noktalar belirse, Köse Kadı Marthali Matyas Marat Bey Gülüm ve Bahaeddin Bey’in ruhlarına birer Fatiha okunsa. O zaman bu yazıdan umulan murad hâsıl olmuş olacaktır.
Ve’s-selam...     

Kaynak:  “Osman Kibar, Vaftiz Adı: TC, Marcel Yay. İstanbul-2015”

Site Yönetimi Not: Yazının imlâsında düzeltmeler yapılmıştır

Üye Girişi