Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BUDALANAME ÖZETİ - KAYGUSUZ ABDAL

(Prof. Dr. Abdurrahman Güzel'in Kaygusuz Abdal'ın Mensur Eserleri kitabından, Budalanâme için yaptığı Özet ve özet arasında verdiği metinleri buraya aynen alıyorum.)
İnsan aklı, anadan doğma kör ve topaldır, diyerek esere başlayan Kaygusuz, "akl-ı maaş" ile Hakk'ın bilinemeyeceğini söyleyerek şöyle devam eder: Aklı maaş ile güneşin nurunu bulmaya çalışanlar bilmezler ki bu yerden ve bu gökden başka bir yer ve bir gök daha var. Bunun arasında da iki direkli bir şehir (insan) var. Bu şehre girmeyen Allah'ın sırrından hiç bir şey anlayamaz. Akl-ı maâş, ariflerin gecesinin Kadir, gündüzlerinin bayram olduğunu bilmez. Bu akıl ne kadar çalışırsa çalışsın arifler menziline yol bulamaz, şaşkın olarak kalır. Bu ilmi aklı ma'âd bilir. Buna Mantıku't Tayr derler. Bunu bilmek herkese müyesser olmaz. Ancak Süleyman ve Attâr bilir, Bir de gönlü ve gözü açık ahiler bilir. Arifler sohbetine girmeyen hiç bir şey bilmez; murad ve maksûduna eremez. Bu defa gönülleri buğz ile dolar ve ariflerin sözlerinin küfür olduğunu; onları az iken kırmak lazım geldiğini söylerler. Bu sapıklar ve kısırlar (edal ve ebter) bilmezler ki Hak leşken kırmakla tükenmez. Eğer onlardan biri "emmin oğlundan" sual ederlerse, gönülleri buğz ve melal ile dolmasın diye Molla Sevündük oğlu Toparan Ağa (Acı Doyuran) 'nın ulu babası Hızır'dan böyle işittim derim. Kabul ederlerse ne âlâ, etmezlerse emmin oğulları kabul ederler."

Bundan sonra Kaygusuz, "göz ile görüp gönlüm ile inandığım şeyden haber verürüm; görmediğüm bilmedüğüm yirden haber virmem. Beni anlayandan icabında ben de sorarım" diyerek tasavvuf konularına girer.

İlk konu kendini bilmektir. İnsan, suret midir, can mıdır; kul mudur, sultan mıdır, bunu bilmeli, Kendini bilenler şehzade iken gedâ olur; mekânları gülsen iken külhan olur. Kendini bilene atasının kanı helâl, kendini bilmeyene anasının südü haramdır. İnsanları vatan-ı aslîden, bu dünyaya gönderdiler. Arkasından nâmeler ve haberciler de gönderip yahşi amel kılmasını arzu ettiler. Fakat onlar cihanın nakşına aldanıp gafil oldular, Sen kendini bildiğini bir kenara bırak, bir mürşîd-i kâmile bağlan, arifler ve ehl-i diller meclisine gir ki âhiret marazlarından emin olasın. Yarın mahşerde insanların kimi eşek, kimi sığır, kimi maymun suretinde olur. Eğer dünyada bir mürşid-i kâmile bağlanırsan kıyamette yüzün ak olur.

İkinci konu gönüldür. Gönülde gizli mana yazılıdır, dile gelmez. Bu mana ancak gönüle yol bulana fetholur. Gönül bahrine yol bulan, ne inci isterse dalıp çıkarır. Gönlü bırakıp surete bakanlar gaflet ipini boynuna takmış olurlar. Hak gönlü kendisi için yaratmış ve kim beni isterse kırık gönüllerde bulsun demiştir. Gönüle girmeyen istediğini bulamaz, şekeri kamıştan ayıramaz. Gönüle giren ise her şeyi sorup çıkarır; muhannetleri er, erleri şîr-i merd; şîr-i merdleri ferd eder. Vücud bîr dükkândır, insana kiraya verilmiştir. İnsanın bu dükkân içindeki hazineyi arayıp bulması lazımdır. Örfiyye'ye erenler arif olur, ariflerin gecesi Kadir, gündüzü bayramdır. Onlara eren mukallid iken 'arif olur, 'arif iken 'âşık' olur, âşık' iken 'ma'şuk' olur. Bundan ilerü makam olmaz ve bu makama makam-ı Mahmûd dirler ki bunu 'arifler' bilür.

Üçüncü konu Hakk'ı dünyada iken bulmak ve kendini bilerek hakikati bilmektir. İnsan Hakk'ı dünyada iken bilmelidir. Çünkü burada bir "katre" olan amel, öbür dünyada "umman" olacaktır. Âhirette Hak Taâlâ bir "dolunay" gibi görünecektir. Orada temaşa bakîdir. Asıl mesele bu dünyada iken insanın uzun kısa fikirleri bırakıp "makam ve hâl ehli" olması lâzımdır. Fırsat elde iken "kaya kuşu" gibi laklak ile geçirmemeli, körler gibi "deve tepme"sini "somun" sanmamalıdır. Muhavvid olan kendini bilir. Mülhid öz eliyle kendini toprağa gömmüş olur. Ancak muvahhidlik kâl ile olmaz, mecazî söz hâl olmaz, bal dimekle ağız bal olmaz, dervişlik semle ve şal ile olmaz, ehl-i külhan tac urunmaz, her ahunun göbeğinde misk olmaz, her kamusun içinde şeker olmaz. "Hârâbat ehli"; ölmeden ölenler, içi ma'şuk, dışı âşık olanlardır. Onlar bîhodluk şarabını içip daha ölmeden soru ve hesabı verirler. Onlar havf ve ricadan kurtulup hayr ü serden geçmişlerdir. Onlar suret kapısını kapayıp adem-i takayyüd (kayıtlardan uzak olma)" etmişlerdir. Mürîdlikten ve şeyhlikten, ikrardan ve inkârdan, küfür ve imandan geçmişlerdir. Varlık yokluk lezzetinden fariğ olmuşlardır. Ne öğünmek, ne dâva, ne keramet ile uğraşırlar. Ne teşbih, ne seccade, ne ibrik düşünürler. Dâim tenha olup bu halka karışmaz olurlar. Felekler sağ ellerinde, melekler sol ellerindedir. Dördüncü konu, Kaygusuz'un kendi vasf-ı hâlidir. Gökler, yerler, yıldızlar, hiçbir şey mevcud değilken Allah, kendi gizli hazinesinin bilinmesini istedi, kendi kendisini temaşa ederek "kâfi "nûn"a, (kün feyekûn) vurup bu kârhâneyi (dünya) yarattı ve hemen kendisi sır oldu. Kaygusuz, biz de bu kârhâneyi seyritmek istedük, pâdişâh-ı 'âlem dileğümüzi kabul idüp, bize insan donunu giydürüp bizi bu dünyaya gönderdi" diyerek devam eder. "Halık'un emri beni kûzeger balçığı gibi devranun çarhı üzerine koyup dolap gibi döndürdi, Gâh beni kuze düzdi, gâh boza, düzdi, gâh kâse düzdi, gâh saraylarda kerpiç eyledi, gâh ayahlar altında hiç eyledi. Gâh gül eyledi başa çıkdum, gâh kil eyledi hâke düştüm. Gâh halk içinde 'aziz eyledi', gâh zelil eyledi. Gâh insan, gâh hayvan eyledi. Gâh gezende yatdum, gâh hazineye batdum. Gâh kul olup satıldum, gâh dellal olup satdum. Gâh oynayup utdum, gâh bilmeyip utıldum. Gâh beni hâkim, gâh hâkim eyledi, Gâh kazzaz, gâh bezzaz, gâh 'attar, gâh penbe (pamuk) atar hallaç eyledi. Gâh berber, gâh zer-ger eyledi, Gâh aşçı, gâh başçı, gâh demürci, gâh kürekçi eyledi. Gâh beni şarka ve gâh garba iletdi. Gâh deryada mâhi, gâh dağlarda âhu eyledi. Gâh avcı oldum avladum, gâh beni av eyleyüp avlatdı. Gâh okudum 'âlim oldum, gâh ümmi eyledi okudum. El-înssa dünyada bir sıfat kalmadı bana itdürdi. Gâh şakird itdi öğrendüm, gâh üstad itdi öğretdüm, gâh beni ataya oğul eyledi gâh atayı bana oğul eyledi gâh anaya beni kız eyledi gâh anayı bana kız eyledi, gâh beni tıfl idüp anlara besletdi. Gâh anları tıü idüp bana besletdi. Ve'l-hâsıl ne başunuz agrıdayum nice kerre ata belünden ana rahmine ana rahmünden cihana geldüm. Nice kerre buht gibi havaya agdum, nice kerre yağmur gibi yire yagdum, nice bin kerre güvende gâh perende oldum. Nice bin kerre Küfr ü imâna karışdum nice bin kerre gâh zulumat, gâh aydunluga düşdüm. Nice bin kerre dürlü dürlü cinlere karuşdum. Ni¬ce bin dürlü hil'atler giydüm. Nice bin kerre dürlü yakalardan baş gösterdüm. Nice bin yıllar âşinâlar gözetdüm, nice bin isimler ve lakablar urundum. Nice bin suretlerden göründüm. Ve'l-hâsıl-ı kelâm bu nefis askeri beni gücden güce saldı. Ve kabdan kaba boşaldı. Şehr-be-şehr karye-be-karye gezdürdi Dil ile 'ayan ve kalem ile beyan olmaz...

Bundan sonra Kaygusuz, ansızın anadan doğup tıfl, baliğ, yiğit, pır olduğunu, bir gün ruh aşinalarının hâlinden haber sorduğunu söyleyerek onlara kısaca yirmi beş bin âşiyan gezdim ve seyrân ettim diye cevap verdiğini anlatır ve şöyle devam eder; Bana, aferin derviş, iyi hikâye eyledin, ama bunlar düş müdür, hayal midir, yoksa sen sayıklıyor musun diye sordular. Ben de; görmediğini, bilmediğini söyleyen nâmerttir. Âlim değilim id ilim bileyim, velî değilim ki kerametim olsun. Karpuz gibi yoğun yumn sözden top yonup erenler meydanına kodum diye cevap verdim.

Akl ı ma'ad'a mukarin ol, dünyaya takılma, sonum düşün kimseyle düşmanlık İtme, helali haramı ayur, haksız işlerden sakın, câhile karşı yumuşak, arifler katında sessiz ol, sorulmadıkça konuşma gibi Öğütlerden sonra Kaygusuz yine bir mürşid-i kâmile bağlanmayı tavsiye ederek bu konuyu bitirir.

Beşinci konu insanın dünyaya gelmekten maksadının kendini ve Hakk'ı bilmek olduğudur. Bugüne kadar halk birbirine bu kârhâneyi kim bünyâd etti diye sormuşlardır. Yerdekiler onu gökte, göktekiler yerde aramışlardır. Yüz yirmi dört bin peygamberin her biri bir söz söyledi, hiçbiri bunu temyiz edemedi, Ancak Ez. Muhammed bu kârhâneyi (kâinatı) bünyad iden üstadı yine bu kârhâne içinde bildirdi. Bundan sonra Kaygusuz, insan vücudunu anlatır.
Daha sonra "nefs"i anlatan ve vücutta Hak'tan gayrı bütün düşüncelere nefis denildiğini bildiren Kaygusuz, bütün yaratılmışlarda Allah'tan bir şem'a olduğunu söyler, Allah her şeyi muhittir âyeti ve Komşu hakkı, Tanrı hakkı sözü bunu anlatır.


Kaygusuz şöyle devam eder:

Yiğitlik menziline kadem bastığım zaman yolum bir çöle düştü. Yetmiş iki millet orada şaşkın. Ben de aralarına karıştım. Bin türlü belâdan sonra kendimi bir kenara çıkardım. Karşımda bir şehir görüp o yana gitmek istedim, ama gidemedim. Bir oğlan zuhur edip beni o şehre götürdü. Ben de avcı zağarı gibi yanma düşdüm. Şehre girince oğlan kayboldu. Yalnız başıma şehrin her köşesini dolaşdım. Orada sonsuz cevherler vardı Ne istesem o anda mevcut olurdu.

Şehir insandır. Hakk'ı isteyen orada bulur. Çünkü cümle yaradılmışta Hak mevcuttur. Kendini bilen cümle eşyanın aslını ve fer'ini bilir. Ne istersen kendinden iste. Çünkü her şey âdemin vücudunda mevcuttur.

İnsan bir mürşid-i kâmile bağlanmalıdır. Çünkü mürşid, hazık bir hekimdir; hastanın marazını bilir, Ancak herkes mürşid olamaz. Mürşid-i kâmil odur ki özünü bilmiş ve kendi vücûdunun şehrinde Hakk'ı bulmuştur. Hak ile birleşmiş ve Süleyman gibi hâtem sahibi olup yedi iklime hâkim olmuştur. Âlemde mürşid de mürîd de bir olur. Buna mukabil insan sıfatlı mürşidler çoktur. Bunlar kibriyânın müşrikleridir. Hakk'ı isteyenleri azdırıp nefis yoluna salarlar. Kendilerini Hızır'a benzetip şeyh-i vaktız derler. Ancak bunlar sırrullahı bilmezler. Kel ilaç eylese önce kendi başına çalardı. Dünyalık işin kendilerini halka sevdirip yalan sözler ve mühmel remizler ile avamı ve câhili kandırırlar. İşte Peygamberimizin buyurduğu din yolunun dikenleri ve halkın çirkin kokulan bunlardır. Müridlerinün kimi lutî, kimi putî, kimi derhî, kimi sukî, kimi bekrî, kimi oğlan, kimi uşaktır. Kendilerini Şiblî, Hasan-ı Basrî, Bâyezîd-i Bistâmi yerine koyup keramet iddiasında bu-lunurlar. Halka dam ü tevzir içün başların kaburtup bol cübbeler giyüp musahabel iderken hasta gibi aheste aheste söylerler, benzin sarartıp dudağın kemerlendürürler, muttasıl oruçtur disünler, bunlar her dem başın aşaga salarlar ve gah gâh sadık ah iderler, ve'l-hâsıl yalan remiz ve mühmel işaretler eydürler ki yani pirinden ana ziyada nazar olmışdur disünler.

Daha sonra Kaygusuz, tekrar mürşid-i kâmil tavsiye eder. Fırsat eldeyken in¬sanın nadanlığı bırakmasını öğütler. Hz. Ali halvet buldukça Hz. Muhammed'e ne amel eyliyeyim ki Ömrümü ziyan etmiş olmayayım diye sorarmış. Hz. Peygamber de Hakk'ı istersen kendüni bil, arifler sohbetine gir... diye cevap verir.

Kaygusuz şöyle devam ediyor:

Bir gün bir sohbete uğradım. Hz. Muhammed, Hz. İsa, Musa, İbrahim ve Âdem oradaydılar. Bana Kuş dili bilirsen söyle, bilmezsen kalk git dediler. Ben de ya söylerim ya giderim deyip söze başladım: Bu cihan bir kubbe misalidir. Ay ve güneş kandile benzerler. Yedi kat yerler vücudum, sular damarım, gökler çadırım, arş seyrânım, çarh devranım, yıldızlar meş'alem, bu nakş-ı pergâl seyrânımdır. Yedi kat yer bir avuç, dokuz felek bir tekne, yerden göğe bir kulaç, yerin eni boyu bir karıştır... su yukarıdan aşağıya akar, güneş aşağıdan yukarı çıkar. Gökler dolap gibi döner, yerler dâim durur. Bunların cümlesi bir vücuttur. Bu bütün kâinata ben halikım; beğlik, hâkimlik, kulluk benim karînemdir.

Bundan sonra bir dervişin gördüğü bir rüyayı anlatır. Derviş sonsuz bir çölün ortasındadır. Çölün ortasında bir büyük yol var. Derviş bir müddet yolda gider, fakat yolun sonu yoktur. Orada kendinden başka kimse de yoktur. Bari çağırayım, belki biri cevap verir diye düşünür. Fakat çağırmalarına hiçbir cevap alamayınca:

Âlem-i kül vücud-ı can ben oldum
Cihana can cihana can ben oldum

Suretümi gören dir ki beşerdür
Suretle sıfat-ı Rahman ben oldum

şiirini okur. Tekrar mütehayyir kalır. Birilerini arar, fakat yine bulamaz. Bu "düş mü hayal mi?" diye düşünür. Bakar ki düş değil, özü özüne görünür. Başı tacdan dışarı çıkmış. Hemen başını özüne çeker. Bakar ki ne sahra var ne yol.

İLGİLİ İÇERİK

HALK EDEBİYATI ŞİİRLERİ

KAYGUSUZ ABDAL ŞİİRLERİ

 

AHMET KABAKLI, TÜRK EDEBİYATI TARİHİ, II.CİLT

Üye Girişi