Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SÖYLEVCİ - ANTON ÇEHOV

Güzel bir yaz sabahı birinci dereceden devlet memuru Kiril İvanoviç Vavilonov’un cenaze törenine hazırlanıyorduk. Zavallının ölümüne anayurdumuzda pek yaygın olan iki hastalık birden neden olmuştu: Çaçaron karısı ile ayyaşlığı.

Cenaze alayı kiliseden çıkıp gömütlüğün yolunu tuttuğu zaman, ölen kişiyle aynı dairede çalışan Poplavski adında bir memur arabaya atlayarak, genç ama oldukça tanınmış bir adam olan arkadaşı Grigori Petroviç Zapoykin’i çağırmak üzere evine gitti. Zapoykin, birçok okurumuzun da bildiği gibi, eşi bulunmaz bir söylevcidir. Uyku sersemiyken, karnı açken, fitil gibi sarhoşken, sıtma nöbetleri geçirirken; kısacası, aklınıza gelen her durumda; evlenme, doğum, cenaze gibi her türlü törende kusursuz söylevler verir. Söylevleri yağmur oluklarından güldür güldür akan sular gibi kesintisiz, coşkuludur; dağarcığındaki acıklı sözler kimi meyhanelerdeki hamamböceklerinden daha boldur. Esnaf düğünlerinde yaptığı, sonu gelmez, güzel konuşmalarda onu susturmak için hazan polise başvurmak gerekir.
Poplavski arkadaşını evde bulunca;

—Sana bir iş için geldim, aziz dostum, dedi. Hemen giyin de gidelim. Bizim arkadaşlardan biri öldü, onu öbür dünyaya yolcu ediyoruz, o bakımdan veda konuşması yerine geçecek ıvır zıvır bir şeyler söylemek gerek. Bütün umudumuz sende... Küçük memurlardan biri ölseydi, seni rahatsız etmezdik, ama ölen kişi koskoca bir başyazman... dairemizin orta direklerinden sayılır. Böyle bir kodamanı söylevsiz göndermek yakışık almaz.
Zapoykin esnedi.

—Sizin başyazman, ha! Şu ayyaş herif mi?

—Evci, o... Törenden sonra gözleme, meze, her şey var. Dönüşle araba parası da alırsın. Haydi, canımın içi, gidelim! Mezarı başında Çiçeron’a yakışacak türden martavallar atarsın, sana teşekkür ederler.

Zapoykin güle-oynaya razı oldu. Elleriyle saçlarını karıştırdı, yüzüne hüzünlü bir anlatım verdi. Poplavski ile birlikle evden çıktılar.

Arabaya bindikleri sırada;

—Sizin başyazmanı iyi tanıyorum, dedi. Allah rahmet eylesin, eşine az rastlanır madrabazlardan, hergelelerden biriydi.

—Ama, Grişa, ölenlerin arkasından kötü söz söylemek günahtır.

—Orası öyle, aut mortuis nihil bene1 gene de dolandırıcının içkiydi sizin başyazman.
Cenaze alayının arkasından yetişip yürüyenlerin arasına katıldılar. Ölüyü çok yavaş götürüyorlardı, bunu fırsat bilen iki ahbap yolda karşılarına çıkan her meyhaneye uğrayıp, ölenin ruhunun huzura ermesi için bir-iki kadeh yuvarladılar.

Gömütlükte dua okundu. Ölünün kaynanası, karısı, baldızı göreneklere uyup bol bol gözyaşı döktüler. Tabut mezara indirilirken karısı, “Beni de onun yanına gömün!” diye bağırdı, ancak alacağı dul aylığını anımsamış olacak ki, kocasının peşinden mezara inmedi.

Zapoykin herkesin susmasını bekledikten sonra öne doğru çıktı, çevresindekileri süzerek söylevine başladı:

—Gözlerimize, kulaklarımıza inanalım mı? Şu tabut, şu ağlayan yüzler, inlemeler, çığlıklar korkunç birer düş mü? Ne yazık ki, bunlar düş değil, gözlerimiz bizi aldatmıyor. Daha şu yakınlara değin dipdinç, gencecik, taptaze olarak gördüğümüz; düne değin yorulmak bilmez bir arı gibi devletin kovanına hepimiz için bal taşıyan bu insan... bu varlık... birdenbire yoklara karıştı. Acıma nedir bilmeyen ölüm, yaşının geçkin olmasına karşın gücünün doruğunda bulunan, ışıl ışıl umul dolu bu insana kemikli elini uzattı. Ne büyük bir kayıp! Şimdi kim onun yerini alabilir? Bizde iyi memur az değildir, ama Prokofi Osipıç gibisine zor rastlanır. Ruhunun en derin köşelerine dek kendisini görevine adamıştı; emeğini kıskanmayan, geceleri gözüne uyku girmeyen, kimsenin malında gözü olmayan, rüşvet almayan bir adamdı... Kamu yararını düşünmeden onu salın almaya çalıştıkları, kendi çıkarları uğruna onu kutsal görevine ihanete zorladıkları için insanlardan nasıl nefret ederdi! Prokofi Osipıç’ın küçük aylığını yoksul arkadaşlarına dağınığını gözlerimizle gördük. Onun yardımlarıyla geçinen dulların, yetimlerin çığlık çığlığa nasıl bağırdıklarına demin siz de tanık oldunuz. Görev uğruna, iyi işler yapmak uğruna gerçek mutluluğu tatmamıştır; hatla aile yaşamının getirdiği rahatlıkları elinin tersiyle itmiştir. O yüzden yaşamının sonuna dek bekâr kaldığını sizde bilirsiniz. Böyle bir insanın yerini kim doldurabilir? Tertemiz tıraşlı, hep gülümseyen, sevimli yüzünü şimdi bile görür gibi oluyorum. Yumuşak, okşayıcı, tatlı sesi kulaklarımda çınlıyor. Cennet senin yerin olsun, Prokofi Osipıç! Huzur içinde yal. ey dürüst, soylu, çalışkan insan!

Zapoykin bunları söylerken dinleyiciler arasında fısıldaşmalar başladı. Konuşma herkesin hoşuna gitmişti, kimilerinin gözlerini bile yaşartmıştı, gelgeldim tuhaf bir şeyler vardı bu sözlerde. Birincisi, ölenin adı Kiril İvanoviç olduğu halde Zapoykin nedense Prokofi Osipıç demekle ısrar ediyordu. İkincisi, rahmetli yaşadığı sürece karısıyla boğuşup durmuştu, bu duruma göre bekâr olamazdı. Üçüncüsü, gür, kızıl bir sakalı vardı, ölünceye değin tıraş olmamıştı; kendisinden ”tertemiz tıraşlı” diye söz edilmesi anlaşılacak gibi değildi. Dinleyiciler bu işe bir türlü akıl erdiremeyerek birbirleriyle bakışıyorlar, omuzlarını silkiyorlardı.

Zapoykin gözlerini mezara dikerek, söylevini coşkuyla sürdürdü:

—Prokol'i Osipıç! Yüzün güzel sayılmazdı, çirkin bile denilebilirdi; asık suratlı, sert bir adamdın! Ama bu dış görünüşünün altında mert, sevecen bir yüreğin çarptığını bilirdik.
Biraz sonra dinleyiciler söylevcinin duruşunda da birtakım gariplikler sezdiler. Gözlerini aynı noktaya diken Zapoykin tedirginlik içinde kıpırdanmaya, omuzlarını silkmeye başlamıştı. Adam sonra birdenbire sustu, şaşkınlık içinde ağzını açtı, Poplavski’ye döndü. Gözlerini korkuyla, kocaman kocaman açarak;

—Bana baksan a, o sağ! dedi.

—Kim sağ?

—Prokofi Osipıç, yahu! Bak, işte orada, anılın yanında dikiliyor!

—Zaten o ölmemişti ki! Ölen Kiril İvanoviç’ti.

—İyi ama, sen bana “Bizim başyazman öldü” dememiş miydin?

—Evet, Kiril İvanoviç bizde başyazmandı. Ah, budala, karıştırdın! Prokofi Osipıç daha önceki başyazmanımızdı. ikinci bölümün müdürlüğüne atanalı iki yıl oluyor.

—Sizin işlere şeytanın bile aklı ermez!

—Niçin sustun? Konuşsana yahu! Ayıp oluyor...

Zapoykin gene mezara döndü, eski cafcaflı sözlerle konuşmasını sürdürdü.
Anıtın yanında gerçekten sakalı tıraş edilmiş, yaşlı başlı bir memur olan Prokofi Osipıç duruyordu. Adam öfkeli öfkeli söylevciye bakıyor, homurdanıyordu.
Memur arkadaşları Zapoykin’le birlikte cenaze töreninden dönerlerken;

—Nasıl oldu da tongaya bastın! Adamı diri diri mezara gömdün! diyerek gülüyorlardı.

Prokofi Osipıç ise şöyle homurdandı:

—Bu yaptığınız kötü bir hareketti, delikanlı! Söyleviniz ölü bir insan için belki işe yarar, ama yaşayan biri için alaydan başka bir şey değil! Hele şu sözlere dikkat buyurun: Dürüst, namuslu, rüşvet yemez! Bunlar yaşayan bir insan hakkında ancak alay olsun diye söylenebilir. Ayrıca hiç kimse, beyefendiciğim, yüzümün ayrıntılarına girmenizi rica etmemiştir sizden. Neymiş, yüzüm güzel sayılmazmış, çirkin bile denilebilirmiş... Nasıl olursa olsun elalemin yüzünü sergilemeye hakkınız var mı? Gücüme gitti, doğrusu!

1.Doğrusu “demortuis aut bene aut nihil" olan, ölüler hakkında ya hiçbir şey yada hep iyi anlamında Latince bir söz.

Üye Girişi