Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU HAYATI ve ESERLERİ


Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992), ilk şiir çalışmalarını Elazığ'ın mahalli gazeteleri olan Turan ve Uluova'da yayımlar. Daha sonraki ça­lışmalarının büyük bir kısmı Türk Edebiyatı dergisi ağırlıklıdır. 1982 yılında Do­ğu Türkistan Vakfı Müdürlüğü görevindeyken 'Doğu Türkistan'ın Sesi' adlı dergi­yi çıkarır. 1988 tarihinden vefatına kadar Türkiye Gazetesi kültür sanat yönet­menliğini yürütür. Coşkulu bir ruhun heyecanıyla Türk tarihinin millî kahramanlık maceralarına yönelen şairin en belirgin yanı, bir destan şairi hü­viyetini taşımasıdır. Türk şiirinin destan yazabilecek kadar geniş soluklu ve güç­lü bir temsilcisidir. Geçmiş zamanları şiirin dünyasına taşıyarak yeni nesil üze­rinde Türk destan devrinin ulusal bilincini uyandırmak ister. Zamandaki sürek­liliği sağlamak için geçmiş zamanlarla, uyanık bir ruh hâlinde bağlantı kurmak gerçeğine inanan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, tam bir millî romantiktir.

En uzak geçmişle bugün arasındaki akışkanlığı romantik bir duyarlıkla yeniden betimleyen şair, söze yansıyan dünyanın, kuşaklararası kopuk ve sökük zamanları nasıl biribirine bağladığını gösterir. İnsan tarihselliğini kavrayarak kendi ruhuna derin bir oturma zemini hazırlar. Bu oturma zemininden ödünçlenen yeniden doğuş imgeleri, mitik enerjiyi 'şimdiye taşır.

Şiirde geçen "Oğuz", "Gök Börü", "dağları kürümek", ve "Tanrıdağ" gibi ifadeler; Oğuz Kağan Destanı ve Yaratılış/Türeyiş Destanları ha gönderme yapar. Bu destanlarda, Türklerin tarih sahnesine çıkışı, mitik bir atmosferde ve bi­linçaltı ilk örnekleri kullanılarak anlatılır. Arketipler, toplumun geçer/baskın değerleri ve gelecek beklentileriyle biçimlenen insan modelleridir. Şair, en uzak geçmişin sesini duyarak onu şimdiye taşımak ve mitin dinamik enerji­sinden yararlanmak ister. Bunun için geçmişe beyin ve kalp diyalogu ile yak­laşmak; yani severek / hissederek yaklaşıp geçmişi duymak, anlamak ve akıl­la onu çağa taşımak, işlemek, millî romantik sanatçının temel görevidir. Ne var ki, sanatçı,' tarihsel ve düşünsel değerleri yalnızca ham malzeme olarak nakletmemeli onu dönüştürerek kendi çağma içermeyi de başarmalıdır. 1960-1980 dönemindeki siyasallaşma eğilimi dikkate alındığında; toplumsal gerçekçi söylem ve İslami söylem de dâhil çok az sanatçının tarihsel ve düşün­sel birikimi sloganlaşmadan ve eriterek verdiğini söyleyebiliriz.

Şiirlerini; Bozkurtların Ruhu (1952), Kürşad İhtilali Destanı (1970), Malazgirt Destanı (1971), Bozkurtların Destanı (1972), Kopuzdan Ezgiler (1973), Boğaç-Han Salur Kazan Destanları (1974), Destanlarda Uyanmak (1984), Destanlar Burcu (1988), Alp-Erenler Destanı (1990) adlı kitaplarında toplamıştır.

Ramazan Korkmaz - Tarık Özcan CUMHURİYET DÖNEMİ: Şiir 1950 sonrası

****************************     ************************************

NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU HAYATI VE ESERLERİ


Türk yazar ve şairlerinden olan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu‘nun hayatı eserleri ve şiirleri hakkında sizlere kısaca bilgi vermeye çalışacağız: Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun hayatını, onunla yapılmış bir söyleşiden alıntılayarak, şairin hayatını kendi ağzından daha doğru olarak çıkarabiliriz.

Soru: Şiire nasıl başladınız? Niçin ve nasıl devam ettiniz?

Cevap: Şiire 11 yaşında başladım. İlkokulun 4. sınıfında idim. O yıl Erzincan zelzelesi olmuştu, ilk şiirimi, Erzincan zelzelesi üstüne yazdım ve okuldaki duvar gazetesine konuldu. Sonra kendimi şair sanmış olacağım ki, çeşitli konularda şiirler yazmaya başladım. Bugüne kadar da hiç bırakmadım. Yazdıklarımdan bilinmeyenler, bilinenlerden çoktur. Şiire niçin devam ettiğime gelince; kısaca, en müessir ifade tarzı olduğu için; diyebilirim.

Soru: Eserleriniz konusunda bir kaç söz:

Cevap: İlk eserim, “Bozkurtların Ruhu 1952″, “Gençosman Destanı 1959″, “Kür Şad ihtilâli Destanı 1970″, “Malazgirt Destanı I97I”, “Bozkurtların Destanı 1972″ ilk ikisini, şimdi beğenmiyorum. Son üç destanın beğendiğim tarafları vardır.

Soru: Şiirde “ölçü” sizce ne demektir; hangi ölçüyü tasvip ediyorsunuz?

Cevap: Şiiri olan milletlerin, aynı zamanda şiir gelenekleri, şiir kuralları da var demektir. Şiir, bu kendine mahsus gelenekler ve kurallar içinde gelişir, güzelleşir, büyür… “Ölçü” de, şiirin kuralları cümlesindendir. “Ölçü” derken “aruzu” ve “hece”yi kastediyorsunuz sanırım, ikisi de bizimdir ve biri birinden çıkmış kadar yakınlıkları, benzerlikleri vardır. Başka milletlerin de aruzu kullanmaları, bu ölçünün bizim “milli şiir ölçümüz” olmadığına delil teşkil etmez.
Ölçüsüz (serbest) şiirin de kuralları gelenekleri vardır; başıboş değildir.

Soru: Dil konusunda düşünceleriniz, şiirde dil?

Cevap; Dil deyince, konuşulan dili anlıyorum. Dilin gelişip zenginleşmesinde, güzelleşmesinde yazarların, şairlerin büyük görevleri olduğuna inanırım- Aynı zamanda Türkiye’de yayımlanan eserlerin, bütün Türk dünyasında kolayca okunup anlaşılır bir nitelikte olmasına taraftarım.
Şiirde dil, ana unsurdur. Kelimeler seçilir; ölçülür, biçilir… Şiir dili, mensup olduğu dilin kaymak tabakasıdır. diyebilirim.

Soru: Eski şairlerden ve yaşayanlardan sevdikleriniz kimlerdir?

Cevap: Bu soru çok tehlikeli ve politik.-Eski şairlerden sevdiklerim çoktur. Kopuzu ile ilk deyişi söyleyenden tutunuz da, sanatı aşk ve iman olarak anlayan, gördüklerini, duyduklarını, sezdiklerini anasının ak sudu ile yoğurup ana diliyle söyleyen Türk şairlerinin hepsini severim.
Mutlaka bir isim istiyorsanız; son büyük şairimiz Yahya Kemal’dir.
Yaşayanlara gelince; Şiiri heves ve caka satma ölçüsünden çıkarabilmiş şairlerimiz vardır. Arif Nihat Asya, yaşayan en büyük şairimizdir.

Soru: Genel olarak, san’atta gaye ne olmalıdır? San’atta hedef söz konusu mudur?

Cevap: San’atta hedef, söz konusudur. Hedefi olmayan san’at, aynı zamanda anlamı olmayan bir meşgaleden ibarettir.
Edebiyat, musiki, mimarî, resim, heykel, tiyatro, sinema, şiir… geçmişin derinliklerinden günümüze ve geleceğe doğru filizlenen san’at dallarıdır. Her dalın gayesi, beslendiği toprağın, içtiği suyun, soluduğu havanın, tadını, rengini, özsuyunu ihtiva eden en olgun ve en güzel meyveyi verebilmek ve bu meyvelerle milletinin ruhunu besleyebilmektir.

Soru: Kendine has bir “Millî Türk San’atının” kaynakları neler olabilir, neler olmalıdır?

Cevap: Türk San’atının kaynaklan, pek tabii ki, üç bin yıllık Türk harsı (kültürü) dır-Kökü bu kaynağa varamayan san’at cılız kalmaya, hattâ kurumaya mahkûmdur. Nitekim günümüzdeki, sanat anarşisi, köksüzlükten, yani Türk harsının derin kaynaklarına inmemekten ve onu inkâr etmekten ileri gelmektedir.
Bugün şiirle uğraşan yüzlerce şairden pek azı, divan şairimiz hakkında bilgi sahibidir. Divan şiirimizi, halk şiirimizi bilmeyen; kimselerin, bir sanat anlayışı olabileceğine de inanamıyorum.

Soru: İktisadî gelişmeler, ananevi cemiyet yapısında bazı derişiklikler yapmaktadır. Bu değişmenin san ata yüklediği görevler var mıdır? Sanatla cemiyet töreleri arasında bir münasebet bir dayanışma düşünülebilir mi?

Cevap: İktisadî gelişmeler, cemiyet yapısında değişiklikler elbette yapar. Hatta cemiyetin başını döndürüp tepe taklak edebilir. İşte marifet, bu baş dönmesini önlemek ve iktisadî gelişmenin yaptığı sarsıntıya kaptırmadan milleti, hedefine doğru yürütmektir. Bu iş, san’atkârın görevidir, iktisadî hayat, günün şartlarına göre kendine mahsus ölçülerle değişebilen, değişmesinde de sakınca olmayan bir olaydır. Ancak, sanat böyle değildir. San’at, bir harsa (kültüre) bağlı olduğu için değişmez; gelişir. Bu bakımdan, iktisadî gelişmenin ölçüleri ile san’-attaki gelişmenin ölçüleri ayrı şeylerdir.
İktisat, nasıl ki cemiyetin maddesi ise, sanat manâsıdır. Bu bakımdan, manânın bozulmaması san’atkârın sorumluluğuna bırakılmıştır. Manâ, yukarıda söylediğimiz gibi, üç bin yıllık bir geçmişten günümüze getirdiğimiz ve geleceğe götüreceğimiz harsî (kültürel) değerlerimiz olduğuna göre, san’atkârın görevi, iktisadî gelişmenin baş dönmesini millî değer ölçüleri dâhilinde gidermektir. Şayet san’atkâr da kendini iktisadî gelişmenin hazzına kaptırmışsa cemiyet dediğimiz gemi batar.

Soru: Memleketimiz göz önüne alındığı takdirde, iktisadî ve sosyal gelişmelerin Türk san’atına etkisi ne olmuştur? Batıya dönük bir sosyal yapıyı öngören beyinlerin, san’atımız ve sanatkârlarımız üzerinde ne dereceye kadar tesirleri olmuştur? “Batıya dönük Türk san’atı ne demektir?

Cevap: Memleketimizdeki iktisadî ve sosyal gelişmelerin plânsız, programsız, anormal oluşu, san’atkârı şaşırtmış; san’atı öldürmüştür. Daha doğrusu, memleketimizde sosyal ve iktisadî “gelişme” değil, “değişme olmuştur.
İktisat, sosyal hayat, sanat hayatımız bir anarşi içindedir. Anarşi bitmedikçe, bu soruya sıhhatli bir cevap vermek mümkün değildir.
Batıya dönük sosyal yapıyı benimsemek, batmaktır. Batının bin yıllık hedefi, Türk milletini, kendilerine benzeterek yeryüzünden silmektir. Türk kafası taşıyanlarda böyle “beyin bulunamayacağı için, bunlar olsa olsa beyinsizlerdir. Batıya dönük “Türk San’atı” diye bir şey olmaz. Bu Batı taklitçiliği olur. Nitekim olmuştur. San’at diye pazara getirilen kırk yıllık sanat Batı mukallitliğinden başka bir şey değildirler.

Soru: Halka dönük sanat ne demektir? Bu deyimden anlaşılması lâzım gelen şey nedir? Genellikle nasıl yorumlanmaktadır? Bu yorumun Türk San’atını olumlu bir şekilde etkilemesi mümkün müdür?

Cevap: Halka dönük sanat, halkta bulunan işlenmemiş cevheri alıp işlemek ve halka vermektir. “Halka dönük” deyimini uyduranlar, bunu bizim anladığımız manâda anlamazlar. Onlar, halkta bulunan işlenmiş, işlenmemiş bütün cevherleri ufalayıp toz etmekte, kısa zamanda onu da kendilerine benzetmeye çalışmaktadırlar.
Bu “dönekler” taifesinin Türk san’atını olumlu veya olumsuz hiç bir şekilde etkilemeleri mümkün değildir. Kendileri çalar, kendileri dinlerler… Ancak, bu gürültüyü kesmenin tek çâresi vardır. O da Türkçü san’atkârların yetişmesi ve canlarını dişlerine takıp çalışmalarıdır.

Soru: Bugün “Türk San’atı millîdir.” diyebilir miyiz?

Cevap: Ortada Türk san’atı varsa, elbette millîdir. Fakat Türkiye’de yaşıyor, Türkçe konuşuyor diye her san’ata “millîdir diyemeyiz.

Soru: Türk san’atı millî kaynaklarından kopmuş mudur? Niçin? Nasıl?

Cevap: Kopmuştur. Şöylece açıklayabiliriz; Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte Atatürk, Türk dilinin araştırılması, geliştirilmesi için “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” (Türk Dil Kurumu)ni kurdu. Sebebi: yapılan inkılâbın meydana getirdiği kopuklukları telâfi etmek ve millî kültür kaynaklarımızın yolunu açmaktı. Sonra “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” (Türk Tarihi Kurumu) nu kurdu Sebebi: Türk tarihinin, dolayısı ile Türk kültürünün en derin kaynaklarına inmenin yollarını aramaktı. Atatürk’ün geçmesiyle adı geçen cemiyetler, önce adlarını sonra istikametlerini değiştirdiler. Böylece Atatürk’-ün, millî kaynaklarımızla kurmak istediği bağı koparmış oldular. Bu bağı yeniden kurmak için, millî kaynaklarımızı teşkil eden ve her biri bir hazine değerinde olan eski sanat ve harsımıza ait eserlerin gün ışığına mutlaka çıkarılması gerekmektedir. Çünkü San’atımızın tılsımı, büyüsü, ihtişamı… bütünüyle ortaya çıkmadan onu geliştirmek ve büyütmek mümkün olamaz.

Soru: Türk san’atının ve san’atkârının millî olabilmesi için gereken şartlar nelerdir? Siz Türk San’at hareketlerine yön verecektir kişi olsanız, neler yaparsınız?

Cevap: Millî olmanın ilk şartı inanmak, sevmek ve saymaktır. Sonra araştırmak ve yorucu, sabırlı çalışmayı göze almaktır. San’atın millî olabilmesi, millete benzemesi, onu yansıtması demektir. San’atkâr da öyle; şartlarını yukarıda saydık.
San’at araştırma işi olduğu kadar, aynı gamanda bir eğitim işidir de. Bu bakımdan, ciddi san’atkârlara bir takım imkânlar hazırlanması, verilmesi lâzımdır.

Soru: San’atkârın, milletinin tarihi ve gününün insanı ve olayları ile münasebetinde bir denge düşünülebilir mi?

Cevap: Tarih, milletlerin hafızası olduğuna göre, aklın ve mantığın işlemesinde de büyük rolü vardır. Dünü hatırlayamayan bir insan, bugünün manâsını anlayamaz. Yeni doğmuş bir çocuk nasılsa, öyledir. Hâfızasızlık devam ettikçe, ççocuklukta devam eder. Milletler de insanlar gibidir.
Geçmişlerini hatırlamaları, hattâ bu hatıralarını daima canlı tutmaları gereklidir. Geçmişteki acı olayların tekrar olmamasını sağlamak; tatlı olaylar yaratmak, tarih! ve tarihteki yerimizi, tarihi yapan atalarımızı hatırlamakla mümkün olabilir.
Bu konuda sanat en uygun, en etkili bir vasıtadır. San’atın konusu eski olmakla sanat eski sayılmaz. Geçmişle gelecek arasında köprü kuramayan san’atkâr, görevini kavrayamamış demektir. Aynı zamanda san’atın manâsını da anlayamamıştır.
Millet, sanatkârlarının verdikleri eserler ölçüsünde vardır. San’at eserlerinin aksettirebildiği manâ ile şahsiyet kazanabilir. Öyleyse, geçmişle günümüz, hatta geleceğimiz arasında denge kurmak ve “dün”, “bugün”, “yarın” diyebileceğimiz dayanaklar üzerine kurulan bir köprüden asıl hedefe yürümek mümkün olabilecektir. Bu hedef, Türk düşüncesinin, Türk san’atının dünya ölçüsünde insanlığı kucaklamasıdır. Bu görevi Türk milletine Tanrı’nın verdiğini unutmamalıyız.

Soru : “San’atkârın dünyası” denilen “dünya” nedir, ne olmalıdır?

Cevap: San’atkârın dünyası, san’atını icra ederken, içinde bulunduğu ruh halidir diyebilirim. Bu icra sırasında san’atkâr, yaşadığı çevreden uzaklaşır ve yeni bir çevreye intikal eder, Yani kendinden geçer. Tasavvuf deyimiyle, bir vecd ve istiğrak haline bürünür. Bu deyimden anladığım budur ve doğrudur. Gerçek sanat eseri, ancak böyle bir ruh haline geçilmeden verilemez.

Soru; Siz Türk şiirinde yepyeni bir çalışmanın temsilcisisiniz diyebiliriz. Yani Destan’dan bahsetmek istiyorum, destan nedir? Türk sanatında yeri nedir, ne olmalıdır?

Cevap: Destan, milletin, en yüksek duygu, düşünce ve isteklerini ifade eden ve değişmez özelliği, kahramanlık olan eserlerdir. Bu konuda, bir İngiliz şairi şöyle diyor: “Bir kahramanlık şiiri, şüphesiz ki, insan ruhunun başarabileceği en büyük eserdir>. (Türk Ans. Cilt 13)
Türk destan kaynakları, pek çok zengin olmakla beraber, hemen hemen (Maraş Destanı hariç) hepsi ham madde halinde bulunmaktadır. Henüz tam bir destan niteliği kazandırılmadığı için destanımız, sanat ölçüsünde ifadesini bulamamıştır. Bu, edebiyatımız sakatımız, şiirimiz top yekûn harsımız bakımından büyük bir noksanlıktır. “Türk Destanı”nı işlemek günümüzün san’atkârı için bir vecibe olduğu kadar, milletimiz için de büyük bir ihtiyaçtır.

Soru : “Kür Şad İhtilâli Destanı” ve “Bozkurtların Destanı” adlı eserlerinizle bugünün insanıma ve Türk milletine vermek istedikleriniz nelerdir?

Cevap: Yukarıdaki cevaplarımızda uzak-yakın temas ettiğimiz gibi, geçmişle, günümüzle ve gelecekle bağlantı kurmak zorundayız. Millet olarak var olmamızın, yaşayabilmemizin ve atalarımızın Tanrı’dan alıp bize miras bıraktıkları büyük ülkümüzü gerçekleştirebilmemizin tek şartı budur. Destan, tek başına bir konu olmakla beraber, san’atın her dalına konu ve ilham veren derin, geniş ve gür bir kaynaktır. Yukarıda adı geçen kitaplarımla bunu yapmak istedim. Aynı zamanda destan, millî şuuru dinç tutan, millî î dinamizmi yoğuran en büyük amillerden biridir. Millî şuur olmadan, millî hiç bir şey yapılamayacağına göre, gençlerin şuurlarına, bilenmiş bir süngü parlaklığı ve keskinliği kazandırmak istedim. Destanda ibretler vardır; dünya görüşümüz vardır; acılarımız, mutluluklarımız vardır… Bunları yansıtmaya çalıştım. :

Soru: Türk şiirinin geleceği konusunda düşünceleriniz, genç şairlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Cevap; Türk şiirinin büyün bir geçmiş? vardır. Bugün şiir, pek az ve zayıf, fakat kökü sağlam olduğu için, deminden beri söylediklerimiz ölçü olarak alınırsa Türk şiiri yeni bir merhaleye girecek ve özlenen büyük şiir doğacaktır, sanırım.


Büyük şiir, daha doğrusu büyük sanat, durup dururken, doğmaz. Büyük heyecan ister. Büyük heyecanlar yaratılınca büyük san’atkâr da kendiliğinden gelir. Geçmişte san’-atın her dalında verdiğimiz büyük eserlerin, son bin yıllık tarihimizdeki oluşlarını hatırlarsak, bu iddiamızın doğruluğu meydana çıkmış olur. Şunu da belirteyim ki, geçmişimiz bize en büyük heyecan kaynağı olarak şimdilik yeter. Onu, günümüze aktarıp dünü bugünle yoğurabilecek san’atkâr ister. Genç şairlerimizin bu nokta üzerinden hareket etmelerini tavsiye ederim
ESERLERİ
Şiir
Ağın
Ardından
Asımın Nesli
Uyan Ey Türk Oğlu !
Türkmen Ağam
Senin Yüzünden
Özmenem
Önkuzu
Nene Hatun…
Meydan
Mamak’ta
Malazgirt Marşı
Kahramanlık Türküsü
Haydi Uyan
Gün Sazak
Fatih’le Hesaplaşma
Şiirlerinden Örnekler
Ağın
Ardından
Asımın Nesli
Uyan Ey Türk Oğlu !
Türkmen Ağam
Senin Yüzünden
Özmenem
Önkuzu
Nene Hatun…
Meydan
Mamak’ta
Malazgirt Marşı
Kahramanlık Türküsü
Haydi Uyan
Gün Sazak
Fatih’le Hesaplaşma

********************************    **********************************

ŞAİR-İ NİYAZ

*
Ölüm Allah'ın emri, kifayeti farz
Lakin sen ölmedin ey Şair-i Niyaz.
Manas'tan beri dirisin yollardasın,
Vardın menziline şu anda Ağın'dasın.
*
Dönüp de bir bak şu insan akınına,
Kim böyle koşar evladı yakınına.
Demek ki sen gönüller doruğundasın,
Vardın menziline şu anda Ağın'dasın.
*
Selâm sana bin kere ey Şair-i Niyaz,
Kaç bin gönüldesin, dönüver de bak biraz.
Sen gönüllerde kurulan otağındasın,
Vardın menziline şu anda Ağın'dasın.

Mehmet Şükrü Baş

İLGİLİ İÇERİK

ŞİİRLER

NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU'NUN ŞİİRLERİ

SON EKLENENLER

Üye Girişi