Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SEMADA YAZILAN DESTAN- ÇANAKKALE HAVA SAVAŞLARI 

Çanakkale Savaşları; bir gurur, bir drama, bir tarih ve bir öykü... Bir ulusun kaderinin değiştiği, Armadaların yıkıldığı ve Küçük Asya denilen bu engin coğrafyanın diz çökse de başını düşürmediğini gösteren 100 yıllık bir kanıt. Bu savaş tüm dramatik hikâyesinin yanında harp teknolojileri adına da büyük mücadelelere tanık oldu. Bir Türk bataryasından gelen şarapnel parçasıyla, Anzak siperinden atılan el bombasıyla, İngiliz sömürgesinden gelen Mecusi bir Hintlinin mermisiyle, Fransız bir zırhlıdan atılan topla ve hatta bir Alman denizaltısından atılan torpille savaşın her anı, devrin zirve teknolojisiyle birleşti ve ölümcül sonuçlar doğurdu.
Hattı ve hududu olmayan bu devasa harpte sınırlar gökyüzüne de ulaştı. Wright kardeşlerin ilk insanlı uçağı semaya çıkarmalarından sadece 10 yıl sonra, Gelibolu üzerinde tayyarelerimiz uçuyordu. Peki, bu isimsiz kahraman-ların serüveni neydi ve savaşa etkileri nasıl oldu?
Bu mühim mevzu doğrultusunda bir uzmana danıştık. ODTÜ Tarih Bölü-münde öğretim üyesi olan Bülent Yılmazer 10 yılı aşkın süredir Havacılık Tarihi dersleri veriyor ve Özellikle görsel kaynak konusunda araştırmalarda bulunuyor.

Bir Osmanlı tayyarecisi: Üsteğmen Emil Meinecke

Bugün elimizdeki Çanakkale Hava Savaşlarına ait görsel dokümanın büyük kısmını Üsteğmen Emil Meinecke ye borçluyuz. Bülent Yılmazer’in uzun zamandır süren araştırmalarında kendisinin arşivi anahtar bir öneme sahip. Ancak bu arşive ve 500’den fazla fotoğrafa ulaşmak pek de kolay olmamış. Bu serüveni kendisinden dinleyelim:
"Uzun süredir Türk Havacılık Tarihi’ni araştırıyorum. Cephede görev yapmış hem Türk hem Alman pilot, mekanikçi ve diğer personellerle ilgili bilgiler topluyorum. Çünkü kara harekâtlarıyla ilgili çok araştırma olmasına rağmen hava harekâtlarıyla ilgili en fazla 2-3 makale vardı o zamanlarda. Yine araştırma yaparken Çanakkale’de savaşmış bir Alman pilotun oğlu tarafından tüm fotoğraflarının ve eşyalarının Alman Milli Müzesi’ne satılacağını öğrendim. O pilotun adı Emil Meinecke, oğlunun adı da Hans Meinecke’ydi. Babası tabii ki vefat etmişti. Oğluna yani Hans Meinecke ye zorlukla ulaştıktan sonra mailleştiğimizde şunu fark ettim; arşivleri satmamıştı, yani hâla elindeydi. Kendisinin bir ücret karşılığında anlaştık ve fotoğraflarla evrakları Türkiye’ye getirttim.” Emil Meinecke savaşın başından, son gününe kadar Çanakkale cephesinde görev yapar. Ancak onda sıradan bir askerden çok daha fazlası vardır. Bunu da Bülent Hoca şu şekilde anlatıyor:


“Emil Meinecke savaştan önce Almanya’daki bir uçak yapımcısının yanında gelir. Cephedeki uçaklar karadan ve denizden kalkan olarak ikiye ayrılıyordu. Karadan kalkanlarda Osmanlı ve Alman personeli beraber uçuyordu, zaten buradaki Alman personeli de ordudaki Boşnak veya Arnavut askerler gibi Osmanlı Ordusunun mensubuydu.” Çanakkale sadece Osmanlı için değil, diğer tüm devletler için uçak denilen deliğe bir çember, çember üzerine de kara birliklerinden alınan bir makineli tüfek yerleştirilir. Alın size 360 derece dönen bir silah. Uçak havada uçarken, Rasıt (uçaktaki gözlemci) koltuktan kalkar ve ayağını iki yana yerleştirerek ateş eder. Bu muazzam bir yaratıcılık örneği”
Almanya’dan gelen uçaklara dair bir çırak olarak çalışıyor. Savaş başlayınca da her genç gibi silahaltına alınıyor. Cephe öncesi eğitimde uçaklardan anladığı ortaya çıkınca pilot yapılıyor ve buradan öğretmen pilot rütbesiyle mezun oluyor. Çanakkale’ye geldiğinde ise işler değişiyor, çünkü Osmanlı’nın o yıllarda uçağa olduğu kadar pilota da ihtiyacı vardır.
O da kendisini kokpitte buluyor ve 1914’ten Ekim 1918 e kadar bilfiil savaşın içinde yer alıyor.
Hem resmi olarak hem gönül bağıyla bir nevi Osmanlı askerine dönüşüyor yani.”

Cephedeki uçaklarımız
Yılmazer doğru bilinen bir yanlışı düzeltiyor:
“Bazı tarihçiler nedense uçakları cepheye ilk getirenlerin İngilizler olduğunu sanıyor. Hâlbuki bu hatalı bir bilgi. Çanakkale Savaşına uçağı ilk getirenler Osmanlı imparatorluğu. Bu uçaklar da Alman desteğiyle değil, bizzat Osmanlı hâzinesinden veya halkın bağışlarıyla sağlanıyor. Denizci pilotlarımız sürüyor bu ilk uçakları. Zaten Osmanlı, Çanakkale Savaşı’ndan önce yani Balkan Savaşları’ndan beridir az ya da çok uçaklara sahiptir ve kullanıyordun Alman uçakları 1915’ten son hava aracının yeteneklerinin anlaşılmasına yardımcı olur. Çanakkale’den önce uçaklar sadece keşif amacıyla kullanılıyordu. Çanakkale ile birlikte uçaklara taarruz silahları da eklenmeye başlanır. “1914’den önce bütün orduların uçakların faydasından anladığı tek şey gözlem yapmaktır. Yani yukarıdan bakarak düşmanın durumu hakkında kara ordusuna bilgi verir, kara ordusu da taarruz veya savunma düzenini planlar. Anlayış buydu. Kimse uçağın havada atak yapabileceğini düşünmemiş. Zaten bu yüzden Almanya’dan veya İngiltere’den gelen uçaklarda makineli tüfek gibi silahlar bulunmuyordu. Buna ilk çözümü de Osmanlı tayyare makinistleri getirir. Çift kanatlı uçakta bir delik açarlar, o ise şöyle paylaşıyor Bülent Yılmazer: “Almanya’da aslen Alman ordusu için üretildiğinden uçakların kanatlarına, gövde ve kuyruklarına siyah haç boyanmış olarak üretimden orduya teslim ediliyorlar. Osmanlı Ordusuna verilen uçakların semalarımızda siyah haç işaretiyle uçması düşünülemeyeceği için çözüm olarak siyah haçın kolları birleştirilecek şekilde üzeri siyah boyanıyor ve böylece Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu uçaklarının milliyet işareti siyah kare oluyor. Cephede, bir avcı pilotu göreve çıkmadan önce bir prosedür uygulanırdı. Tayyare komutanı pilota son talimatları verir, bu sırada bölük imamı uçağın ve pilotun görevi başarı ile tamamlaması ve salimen dönmesi için hayır duaları okurdu.”
“3 uçak” bilmecesi


Çanakkale Cephesi’ndeki uçak sayımızla ilgili ortaya çıkan garip iddialardan bir tanesi meşhur “3 uçağımız vardı” efsanesi. Yılmazer bunu da düzeltiyor: “3 rakamı öyle bir yerleşmiş ki bunu değiştirmek artık imkânsız hale geldi. Savaşın ilk günlerinde 3 tane uçak olduğu doğru ama zaman içinde bu sayı 40’a ulaşıyor.

Hatta tüm cephelerde Osmanlı’nın envanterindeki uçak sayısı 400e ulaşıyor. Mesele şu; diyelim 40’a yakın uçak Çanakkale’ye geliyor ama bunlar aynı zamanda gelmiyor, aylar içerisinde peyderpey geliyor. Dolayısıyla aynı zamanda görev de yapmıyor, ikmalde sıkıntı olabiliyor, arızalar çıkabiliyor gibi sebeplerle yüzde 100 verimle çalışmıyorlar. Ama her halükarda 3 sayısı hatalı.” Osmanlı yer hizmetleri
Bülent Yılmazer, cephedeki hava faaliyetlerinin sadece uçaklarla sınırlı kalmadığını belirtiyor. “Hava savaşlarının bir de yerde macerası vardır. Orası da bambaşka bir hikâyedir. Eğitimden başlayalım, çünkü insan kaynağı en önemlisi. Savaş sırasında Yeşilköy’de eğitim vardı ama subaylarımızın bir kısmı da Almanya’ya gönderildi. Bunlar basit ama etkili eğitimlerdi. Hangar konusunda ise savaşın ilk zamanlarında tabii ki bu konuda bir hazırlık yoktur. Şimdiki gibi düşünüldüğünde insan her yeri asfalt, dümdüz zeminler gibi düşünüyor ama aslında öyle değil. Türkiye’de bile 1960’lı yıllara kadar, mesela Antalya Havalimanı, Türkiye’nin en kalabalık havalimanlarındandır; orada bile 60’lı yıllara kadar çim pist vardır. Çanakkale’de de bu durum böyleydi. Burada bizimkiler akıllıca bir şey yapmış. Ahşap veya çadır hangarlar inşa etmiş. Basitlermiş ama faydalı olmuşlar”

Osmanlı Devleti’nin asıl imkânsızlığı pilot kalitesi veya uçak sayısı değil, yedek parça sıkıntısıdır. Bunu zaten İstanbul’a gelen uzmanlar da dile getirir. Ama yine de bazı pratik çözümler de üretiriz: “Ayastefanos Tayyare Müdürlüğü görevine yani Osmanlı havacılığının başına atanan Erich Serno, Almanya’nın büyük uçak firmalarının sahiplerini İstanbul’a getirir ve bir rapor talep eder. Raporda Osmanlı Devleti’nin uçak üretmesinin çok zor olduğu, çünkü herhangi bir çelik, demir işletmesi olmadığını yazarlar. Hassas tesisler yoktur. İnsan kaynağı ve zaten para yoktur. Bunlara rağmen küçük tamirhaneler vardır ve bunlara Tayyare Park denir. Tayyare Park’larda yaratıcı çözümlerle bu uçaklar tamir edilir.”

 

Pilotlar her iki taraf için de bu cephenin belki de en özel insanlarıdır. O günkü zorlu koşullarda, herhangi bir koruma, donanım veya paraşüt olmadan adeta “kelle koltukta” mücadele etmişlerdir.

Üstelik durum aslında tarih kitaplarının bahsettiğinin tam tersidir. Cephede hava savaşları sonucunda teyit edilmiş olmak üzere uçaklarımız 23, savunma birlikleri ve uçaksavar ateşiyle düşürülenlerle birlikte toplam 40’dan fazla düşman uçağı düşürmüş. Bu çatışmalarda 17 düşman havacısı hayatını kaybetmiş, 23 tanesi ise esir alınmış.
Başarılı tayyarecilerimizden iki tanesi ise bizler için çok özel; Pilot Üsteğmen Ali Rıza Bey ve Rasıt Üsteğmen İbrahim Orhan. Bunun nedenini Yılmazer şöyle açıklıyor:
“Bu iki isim, aslında bunlar aynı uçaktaydı yani ekiptiler diyebiliriz. Türk Hava Tarihi’ndeki ilk hava zaferini kazanan isimler. 30 Kasım 1915’te Albatros Cl modeli bir uçakla keşif yaparken Kaba- tepe dolaylarında bir Fransız uçağıyla karşılaşıyorlar ve taarruz ediyorlar. Uçaktaki makineli tüfeği kullanan Üsteğmen İbrahim Orhan, benzin deposunu vuruyor ve Fransız uçağını düşürüyorlar.”
Tek kaybımız
Bülent Yılmazer’in elindeki kayıtlara göre Çanakkale Hava Savaşları’nda sadece 4 uçağımız hurdaya çıkarak tamamen kullanılmaz hale getirilir. Pilot kaybımız ise tektir Teğmen Kurt Harring. Osmanlı üniformasıyla savaşan bu Alman cephede hem sivil, hem asker kayıplar yaşanıyor. Zaten Teğmen Harring de hayatını 1918’de kaybediyor. Bu bile savaşın 1916’da bitmediğinin bir göstergesi.


Bu dergi elinize geçtiğinde Çanakkale Hava Savaşları’nın üzerinden koca bir asır geçmiş olacak. Bugün savaşın tüm tanıkları ebedi ikametgâhlarında isti-rahat ediyorlar. Bizler ise arkalarında bıraktıkları heybetli tarihe hayranlıkla bakıyor ve izlerini takip ediyoruz.
Son söz Çanakkale Hava Savaşları’nı kendi gözleriyle takip eden, pilotların çoğunu tanıyan ve havacılığa ilgisi malum bir Osmanlı Albayına bırakalım: “Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın tayyaredir.
Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır.
Gelişen teknoloji daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, batıdan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir”
Mustafa Kemal Atatürk/
1936-Eskişehir

 

 

 

 

 

TRT VİZYON DERGİSİ

 

Üye Girişi