Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BAKİ - MÜHEYYA OLDU MECLİS SAKİYA PEYMANAELER DÖNSÜN 

1526 yılında Kanunî tahta geçer. 1526 yılında İstanbul’un Fatih ilçesinde bir çocuk doğar. Adı Abdülbâkî olan bu çocuk büyür ve 18 yaşına gelir. 18 yaşına geldiğinde medresenin üçüncü sınıfına geçer. Sınıftaki arkadaşlarının arasında kimler yoktur ki; ileride Kanunî çağının bütün sınır taşlarını oluşturacak adamlar vardır. Mesela tarihçi Hoca Saadettin Efendi, Gelibolulu Mustafa Âli, Nevî Efendi, Kazasker Halim Efendi... Bütün bu adamların hepsi aynı çağın insanları ve sınıf arkadaşlarıdır. Onlar şiiri içselleştirmişler, şiir aralarında gündelik lisan haline dönüşmüştür. Abdülbâkî de üçüncü sınıftayken bir şiir yazar. Şiir bir “Sümbül Kasidesidir. 18 yaşındayken “Sümbül Kasidesi”ni yazan bu çocuk İstanbul’da meşhur olur. Abdülbâkî’nin adı kulaktan kulağa yayılınca, padişah der ki: “Kimdir bu genç, bir tanışalım.” Ve vezirlerin bir tanesi Bâkî’yi bulup padişahın karşısına getirir.


Bakî ile Kanunî karşılıklı dururlar, birbirleriyle konuşmaları şiirden ibarettir. Bakî bir şiir okur, Kanunî o şiire cevap verir. Kanunî bir şiir okur, Bakî mahcuptur, başı öne eğilmiştir ama ona şiirle cevap verir. Padişah onu takdir eder. Marifet iltifata tabidir ya, onda o marifeti görünce iltifat eder ve başka bir şiir daha söyler. Bir devlet başkanı, on sekiz yaşında bir delikanlıyı karşısına alıyor, onunla meramını şiirle anlatarak konuşuyor.
Sonra Abdülbâkî Efendi’yi himayesine alır. Abdülbâkî ise kendisini anlatamamaktan şikâyetçidir. O dönemde İstanbul’un Beyazıt semtinde Balıkesirli Zatî diye usta bir şair vardır. O, dükkânında tespih, mürekkep satarak, gelene gidene muska veya şiir yazarak geçinir. Beyazıt Camii’nin avlusundaki dükkânının özelliği o dönemin şiir kulübü olmasıdır. Nerede şair varsa bu dükkâna uğrar, nerede bir şiir yazıldıysa getirilir bu dükkânda mihenk taşına konulur. Derler ki: “Şu şiirin kıymeti ne kadar?”

Bizim Bâkî de bir gün dükkâna gider, bir şiirini okur. Zâtî Efendi uzaktan gözlerini kısarak bakar ve der ki: “Evlat böyle yollara tevessül etme. İyi şiir yazacaksan çalış, çabala, güzel şiirler yaz, ama başkalarının şiirlerini alıp benimdir diye okuma.”
Bâkî der ki: “Ama efendim bu şiir benim.”

Zâtî Efendi kızar: “Bak bir de ısrarcı olma! Yıkıl karşımdan...” Bâkî, üçüncü defa da: “Ama efendim şiir benim” deyince, Zâtî Efendi: “Peki, bir başka şiir oku” der. Bâkî, bir başka şiir daha okur. Zâtî dinledikten sonra der ki: “Yok, yok. Böyle bir yolu bir daha deneme. Git! Bu şiirler senin harem değil. Başkalarının şiirleri de satma.” Sonra der ki: “Yarın bana kendi yazdığın şiirlerden birkaçını getir.”

Ertesi gün Bâkî, şiirlerinden birkaç tane getirir. Zâtî okur ve der ki: “Bu şiirler, farklı şiirler ama senden çok bana yakışır bunlar. Zaten Bakî ve Zatî kelimelerinin yazılışı birbirine çok yakındır. Şiirin mahlas kısmındaki Bâkî’yi kaldırıp Zatî yazarsanız şiir sizin oluverir.
Zatî pek çok şiirini ilhamı Bâkî’nin şiirlerinden alıp öyle yazarmış. Hatta bir keresinde Zâtî’nin şiirlerini iyi bildiği için, yeniyetme Bakî’nin yazdığı şiirlere başkaları gibi inanmayan şairlerden bir tanesi, “Bu çocuk Zâtî’nin şiirleri kopya etmiş” diye işi tersine döndürmüş. Sonra bununla ilgili bir de dörtlük uydurmuş:

Dediler Zâtî’ye birkaç gambaz
Bâkî-i zağ uğurlar sözünü
Dedi, ol bülbül-i gülzar-i sühan
Besle kargayı, çıkarsın gözünü

Gammaz; dedikoducu, yani laf yetiştirici; zağ; karga demek. Bakî kısa boylu, 1,60 civarında, esmer biridir. Dolayısıyla onun sanatını kıskananlar, onu başka yönden aşağılamak isterler ve ona lakap takarlar, Karga Bakî derler.

Bâkî’nin dünyası o kadar zengin, kalbi o kadar güzeldir ki, yüzünün çirkinliği hiç yerine gelir. Kalbinden söyledikleri öyle bir aydınlık verir ki cihana, onu kıskananlar işte böyle karalamaya çalışır.Dedikoducular getirip bu haberi verince, senin sözlerini çalıp değiştiriyor diye ona buna söyleyince, o söz bahçesinin bülbülü olan Bâkî Efendi dedi ki:

Besle kargayı, çıkarsın gözünü...
Bâkî haksızlığa uğramış bir adam, ama onun hakkını kim veriyor. Bizzat devrin hükümdarı Kanunî veriyor. Bâkî 23 yaşına geldiğinde, güzel şiirler yazmaya başlayınca kendisine devlet kademesinde kâtiplik verilir. 27 yaşına geldiğinde ömrünün eserini ortaya koyuyor, içinde cami, kütüphane, türbe aşev, medrese, yardım kurumlan vs. olan geniş bir yapı kompleksi olan Süleymaniye Külliyesi’ni yaptırıyor. Kanunî Süleymaniye Külliyesi’ni yaptırırken, Bakî denen şaire o kadar güveniyor ki; onu çok özendiği, kendi adını yaşatacak olan o külliyenin yapımında, bina emini olarak atıyor. Bakî, orada Sinan Usta’nın nasıl çalıştığını izliyor, gözlemliyor. Bir usta var taşı yontuyor, taşa şekil veriyor. Yan yana ve üst üste koyarken öyle çıldırtıcı bir güzellikle koyuyor ki o taşları, öylesine yan yana sıralıyor ki, başkasının daha önceden yapmayı başaramadığı bir şaheser ortaya çıkıyor. Bakî onu izledikçe, kendi kendine şöyle diyor: “Ben de kelimelerimi bu adam gibi yontmalıyım. Yan yana ve üst üste koyarken bu usta gibi yapmalıyım. Ancak o zaman bir şaheser meydana getirebilirim.” Ve o günden sonra Bakî’nin şiirleri değişiyor.
Kanunî’nin Lütfi Tarihi'ndeki sözü şöyledir:

“Ömrümün üç yerinden çok haz etmişimdir. Bunlardan biri de, Bakî gibi bir şairi bulup, çıkarıp iltifat etmekliğimdir. Benden dünyaya üç şey kalacak, üç şeyle övünüyorum. Bu üç şeyden biri, Bakîdir.” Kanunî şair olduğu için, şiiri biliyor ve sanatçıyı koruyor.
Bakî 16. yüzyılda Türk şiirinin merkezi olan İstanbul’da çok mükemmel şiirler söyleyerek, divan şiirinin Farsçadan gelen ve İran edebiyatından alınmış bütün verilerinin artık yerlileşmesini sağlayan şairdir.

13. yüzyılda İran’dan aldığımız klasik üslup bizim şiirimize yansıyordu fakat 16. yüzyıla gelindiğinde, şiirimizde ve edebiyatımızda İran’ın etkisi ortadan kalkmıştır. Çünkü şiirimiz kendini bulmuş, tam manasıyla millî ruhuna kavuşmuştur. Bu o dereceye varmış ki 16. yüzyılda yetişen şairlerin pek çoğu, İran’ın ünlü şairleriyle boy ölçüşen, hatta onlardan daha güzel söyleyişler, olan şairler olmaya başlamıştır.

Bu, kendiliğinden olan bir şey değildir. Bir devletin yükselmesi sadece ekonomi, siyaset ve kültür alanında olmaz, bütün unların ardından edebiyat da aynı anda yavaş yavaş yükselerek bir devleti zirveye taşımış olur. Kanunî Sultan Süleyman çağı buna örnek teşkil edebilir. Onun çağında bilim, teknoloji, siyaset, denizcilik, askerlik ve sanatın pek çok alanı zirveye taşınmıştır. Öyle olduğu için edebiyat ve sanat da tabii ki, bunun dışında kalacak değildi. Çünkü o dönemde, medresede yetişenler yavaş yavaş kendilerini buluyorlardı ve Baki bunlardan biriydi. Bakî, çemberin merkezinde olan adamdı.

Biz 16. yüzyılda iki şair hatırlarız. Bunlardan biri Fuzuli, diğeri Bâkî'dir. Fuzûlî, İstanbul’u hiç görmemiştir. İstanbul onun zihninde bir hayaldir. Bakî ise, İstanbul Türkçesini çok güzel kullanarak şiir yazmıştır. Bâkî’nin şiirlerinde mahallî dilin, mahallî renklerin ve İstanbul’daki hayatın dönüşmesini, bunun şiire yansımasını pekâlâ takip ederiz.

Divanını açtığımızda şiirlerinde şu unsurlarla karşılaşırız: Tabiat, güzellik, mutluluk, İstanbul hayatı, şen, şuh yansımalar. Kendi çağına ait her şeyi onun mısralarında bulabilirsiniz. Şeyhülislam olamamasının sebeplerinden biri bu şuh hayatı sık sık dile getirmesidir. Tabii bunları mecaz anlamda kullandığı gibi gerçek anlamda da kullanmıştır. Mesela şaraptan gerçek anlamda da söz etmiştir.

Bâkî’nin şiirlerinde söz, içten dışa doğrudur. Fuzûlî’nin şiirlerinde ise, dıştan içe doğrudur. Fuzûlî daha çok içsel olanı anlatır. Bâkî dışarıya ait olanı biraz daha güzelleştirerek ve renklendirerek ballandıra ballandıra anlatır.


GAZEL


Müheyya oldu meclis sâkiyâ peymâneler dönsün
Bu bezm-i rûhbahşın şevkına mestâneler dönsün

Dilâ câm-ı şarâb-ı aşk-ı yârı şöyle nûş et kim
Felekler güm güm etsin başına humhâneler dönsün

Hayâl-i şem -i ruhsarın ko yansın hâne-i dilde
Perim ol şem’e perin şevkile pervaneler dönsün

Sen ağyar ile devr etdin şehâ peymâneyi dâim
Ser-i kuyun dolanıp âşık-ı bîçâreler dönsün

Bu bezm-i dilküşâya mahrem olmaz Bâkiyâ herkes
De gelsin ehl-i diller gelmesin bigâneler dönsün
                                                                Baki

Müheyyâ oldu meclis sâkiyâ peymâneler dönsün
Bu bezm-i rûhbahşın şevkına mestâneler dönsün

Atalarımız herhangi bir yerde bir meclis kurduklarında buna bezm derlerdi. Hayat bezm ile rezm arasında, yani savaş ile eğlence arasında devam ederdi. Ortaçağ hayatı genellikle bundan ibaretti. Ortaçağda insanlar iyi yaşayabilmek için savaşırdı, daha iyi savaşabilmek için de iyi beslenir, iyi yer, iyi eğlenirlerdi. Böyle bir devridaim içerisinde bezm dediğimiz şey sadece yiyip içme, felekten kam alma ve gün çalma anlamı taşımazdı. Bezm içkili bir meclisti. Bahar mevsiminden itibaren yaz boyunca mesirelerde Göksu, Sadabat, İstinye ve Hisar’da yahut kenar kıyı yerlerde; eylül ve ekim ayından sonra bir konakta, bir kâşanede veya bir yalıda büyükçe bir salonda meclis kurulurdu.

Meclise gelecek insanlar şiirden anlıyor olmak zorundaydı. Şair “De gelsin ehli diller gelmesin bigâneler dönsün” derken aslında biraz da bunu anlatmaktadır. Bir meclis insanların dairesel bir çerçeve içerisinde halka olup oturmaları demekti. Yan yana olan herkesin yüzünü görebildiğiniz bir ortamda olumlu enerji çoğalır. Tekkelerde insanlar böyle oturur. Sofrada genelde biz dairesel bir tablo etrafında oturur yemek yeriz. Gezegenlerin dönüşü, insanda kalbin ve kalbin etrafında kanın dönüşü hep bu dairelerden işaret taşır, sembolik olarak onları ifade eder. Eğer siz konuştuğunuz kişinin yüzüne bakıyorsanız yahut yakınlaştığınız insana dokunabiliyorsanız enerjiniz ona da geçer. O zaman sözünüz gayet iyi anlaşılır. Meclis söz demektir, içki demek değildir. O mecliste insanlar sarhoş olur ama şarapla değil, şiirle sarhoş olur. Dimağları mest olur ama asla şarapla mest olmaz. Güzel söz ile mest olurdu.

Müheyya olmak” hazırlanmak, hazır hale gelmek demektir. Ey saki! Meclis hazır oldu, artık elindeki kadehi döndürmeye başla. Sabrım kalmadı artık. Saki işi bilen, şiirden anlayan biridir, meclistekiler şiirin en güzelini kendileri söyleyen kimselerdir. İnsanlar böyle bir meclise gidince bir an önce şu şiir faslı, içki faslı başlasın diyebilir. Saz heyeti, şarkıcılar, içki hazır ve bülbüller şakıyor. Bu öyle bir eğlence meclisidir ki cana can katar. İnsana ruh bağışlar, sanki insanı yeniden diriltir. Meclis uzun sürer de güzel şiirler okunmaya başlarsa arada sırada o şiirlerin sarhoşluğuyla ayağa kalkıp ortada dönenler vardır. Bunun izahını size şöyle söyleyebilirim. Mevlânâ Hazretleri Konya’da Karaman çarşısında Selahaddin-i Zerkubî’nin dükkânının önünden geçerken o sırada altın döven ustaların çekiç seslerini duyar, çarşının ortasında kendi kendine vecde gelir. O çekiç sesleri vururken ellerini kaldırır, ilk sema o zaman yapılır. Mevlânâ o gün dükkânın önünde ilk defa sema yaparken Selahaddin-i Zerkubî altın işleyenlere, çekiçleri susturmayın, devam edin, demişti. Bu hal on beş dakika kadar sürmüştü. Selahaddin-i Zerkubî Mevlânâ’yı seyreden halka dönüyor ve bu çarşıda ne işiniz var, altın mı istiyorsunuz, yağmalayın dükkânımı hepsi sizin olsun, diyor. Bir kişi o şevk halini anlıyor ve onun için Selahaddin-i Zerkubî oluyor. Mevlânâ da Mevlânâ oluyor.

Dilâ câm-ı şarâb-ı aşk-ı yârı şöyle nûş et kim
Felekler güm güm etsin başına humhâneler dönsün

“Dilâ”, ey gönül, a gönlüm demektir. Yârin aşkından dolayı içilen şarabın kadehini iç ki senin aşkına felekler güm güm ötsün. Yani sevgilinin aşkından öyle hasretler içerisinde ki onunla bir şarap içiyor. Kadehin içinde dolu olan gönül kanıdır. Âşığın yüreği kanıyor. Eskiden kalpten kinaye insan kalbi biçiminde kadehler yapılırdı. Çünkü kalbin içi şarap renginde olan kan ile doludur. Kadehin de içinde zaten kan renginde olan şarap vardır. Bunun için bir kadeh ile bir gönül birbirinin eşiti görülür. Gönül kalbin soyut olan tarafıdır. Gönül diye bir organımız yok. Göğüs kafesimizin içinde kalp diye bir organımız var ve biz onun soyut olan tarafına gönül diyoruz. Gönül bizde çok şey ifade eder. İnsanlığın, varlığın, düşüncenin, her şeyin özü gönüldür.

Âşık sevgilisinden ayrılmış ve ayrılığın verdiği acı ve keder ile gönül kanını içercesine bir kadeh yudumlamak istiyor. Diyor ki; senin aşkına felekler güm güm ötsün. Âşık küçücük bir yerde oturmuş ama bütün gök kubbe senin aşkına güm güm ötsün. Gök kubbe yuvarlak ya sanki bir davul gibi düşünülmüş. Güm güm ötmekle yıldırımları, şimşekleri, yağmurları, fırtınaları, boranları, her şeyi kastediyor. Başına dönmek diye bir deyimimiz var. Falancanın başına dönüyor her şey; yani onun etrafında olup bitiyor. Gündemi kim meşgul ediyorsa her şey onun başına dönüyor. Gelinin başında para döndürmek gibi bir şey bu. O gün çünkü gündemi gelin teşkil ediyor. Kim önemliyse o gün onun etrafında dönüyor dünya.

Ey âşık ayrılık ile öyle yanıp yakıl ki, dilinden öyle sözler çıksın ki, senden çıkan bu sözler göklere doğru gitsin. Gökler sanki sevgilisini saklayan bir kale olmuş önünde, o da ah dedikçe ağzından bir gülle, bir duman feleğe varıyor. İçinde kıvılcımlarıyla güm güm diye oraları inletiyor.

Şarap küp veya fıçısına humhane denir. Eskiden şaraplar küplerde saklanırdı, fıçılar sağlıklı değildi. Çünkü küpler topraktan yapılırdı ve toprak sıvının tadını değiştirmezdi. Ey sevgili, sevgilinin ayrılığından dolayı öyle sözler söyle ki o sözlerden dolayı felekler güm güm ötsün de senin başına meyhaneler dönsün. Sen meyhanelerin etrafında dönme, meyhaneler senin etrafında dönsün. Eskiden İstanbul’da meyhaneler müşterileriyle bilinir. İstanbul’un meyhaneleri Galata ve Tahtakale olmak üzere iki yerde toplanırdı. Falancanın meyhanesi dendiği zaman söylenen sahibinin değil, oraya gidenin adıdır. Yani falancanın gittiği meyhanedir. Yani oranın şeref konukları olur, hayat onların etrafında toparlanır, harmanlanır ve sohbet onların etrafında koyulaşırdı. Yahya Kemal vaktiyle Park Otel’de sırf bu yüzden kalmıştır. Yahya Kemal oranın pastanesinde diye o otele şan verirdi.

Hayâl-i şem-i ruhsarın ko yansın hâne-i dilde
Perim ol şem ’e perin şevkile pervaneler dönsün
Ey sevgili, yanağının mumunun hayali bırak gönül evimde yansın. Âşık sevgilinin yanağını düşünüyor, yanağındaki pembeliği bir, aydınlık olarak hayal ediyor, ondan sonra da onun hayali ile mest oluyor. Gönül Allah’ın evidir, dolayısıyla Kâbe gibidir. Gönül Kâbe ye benzer, onun için gönül yapan Kâbe yapmış gibi olur, gönül kıran Kâbe yıkmış gibi olur. Gönül kırmaktan onun için sakınılır. Bizim toplumumuzda gönle önem verilmesi bu yüzdendir. Gönle girecek çirkin bir görüntü gönülde bir karalık oluşturur. Arkasından bir başka çirkin görüntü, bir karalık daha oluşturur ve gitgide gönlünüz kararırsa artık güzellikleri görmez olursunuz. İnsan gönlünü karartan şey insanî vasıflara uymayan şeydir. İnsan olarak bizden beklenenin dışında ne yaparsak gönlümüz paslanmaya, bir müddet sonra da gönül aynası hiç göstermemeye başlar. Güzel görüntülerin mekânı olan gönül parçalanır, kararır, pas tutar, ondan sonrası felakettir.

Eskiden evler mumla aydınlatılıyordu. Mum çok kıymetli bir şeydi. Ve tabii gönül evinde sevgilinin yanak mumu yanınca âşığın hali perişanlıktır.

Mum ile pervanenin hikâyesi şöyledir: Akşamları bir sokak lambasının yanından geçerken lambanın etrafında bir gece kelebeği döndüğünü görürsünüz. Divan şairi onların dönüşüne bakıp kendi aşkını hatırlar ve şunları düşünür; şu pervane bu muma âşık, âşık olmasa o mumun etrafında dönüp durmaz. Sevilende bir ışık yoksa seven onun etrafında dolaşmaz. Sevilenin bir ışığı var ise seven onun etrafında dolaşacaktır. Pervane mumun alevinin çok yakınına gelince onu hissetmek ister. Etrafında dönüp durmak yeterli olmaz. Aşk işinde bu böyledir. İlk gerçekliği tatmak için kanadını mumun alevine değdirir. Kanadı değince canı yanar, müthiş bir azap duyar. Canı öylesine yanar ki birden geri çekilir. Âşığın sevgiliye yaklaşıp onun varlığıyla sarhoş olması böyle bir şeydir ve ilk defa onun ayrılığından acı duyması işte o pervanenin muma kanadını değdirmesi gibidir. Sonra bu beni yakıyor diye geri çekilir. Buraya yaklaşmamalıyım diye düşünür fakat gönlüne söz geçiremez. Bunu mantık böyle söylemesine rağmen gönlü öyle söylemez. Çünkü gönülle mantık çelişmeye başladı mı aşk da başladı demektir. O zaman akıl devreden çıkar. O saatten itibaren önce kendini geri çekti ya, sonra tekrar yaklaşmaya başlar, tekrar gelir, bu sefer iki kanadıyla birlikte onu kucaklamak ister. Tabii yanar, yere küçücük bir karanfil tanesi kadar bir şey düşer. Aşk şehidi o arada can vermiştir. Mumun umurunda bile değildir. Mum yanmaya devam etmektedir. Pervanenin duyduğu bu azap aşkın azabıdır. Azap demek biliyorsunuz ıstırap demek, keder demek. Azap kelimesinin ikinci ve gizli manası lezzet demektir.
Mum da şöyle davranır: Mum yanmaya başlar, onun yanışı tıpkı âşığın tavrını verir. Mum başında aşk ateşi yanan bir âşıktır. Başındaki aşk ateşi gönlüne inince gönlündeki ateşi söndürmek için gözünden oralara su serpmeye başlar. Fakat işin garibi, gönülde yanan ateş soyut ateştir, âşığın gözünden akan yaş somut yaştır. Somut olanlar soyut olanlara çare değildir. Dolayısıyla gözünden akan yaş çoğaldıkça kalbindeki yangın çoğalır, kalbindeki yangın çoğaldıkça gözündeki yaş çoğalır. Bu arada âşığın can ipi gittikçe erimeye başlar. Mumun içinde bir fitil var ya; o can ipidir. Âşığın can ipi yok oldukça âşığın gözyaşları bağrından süzülmeye başlar. Öyle bir nokta gelir âşık kendi gözyaşının denizinde boğulup son nefesini verir, ateş orada söner. Kıssadan hisse şu; siz onu öyle sevin ki pervane gibi, o da sizi mum gibi sevecektir. Bu işin özü ve özeti budur.
Ey sevgili, gel sen benim gönül meclisimin mumu ol. Gönül meclisimi sen aydınlat. Sen aydınlat ki pervaneler senin ateşine dönüp düşsünler. Âşıkların senin yanağının mumunun alevine kanatlarını yakıp senin için can versinler. Sevgili birine ilgi gösteriverirse o kişi o coşku ile diğerlerine de hava atarak canını feda ediverir. Sevgilinin eşiğinde ölene şaşılmaz. Sağ kalana şaşılır. Orada ölmek zaten âşığın işidir.

Sen ağyar ile dem etdin şehâ peymâneyi dâim
Ser-i kuyun dolanıp âşık-ı bîçâreler dönsün

Ey sevgili, sen rakiplerle, başkalarıyla, bu işten anlamayan cahillerle peymane tokuşturdun. Âşıklarının da senin mahallende dolaşıp durmaları, senin olduğun meclise girememeleri doğru mu? Ey sevgili, neden seni sevenlerle şöyle bir seyre çıkmıyorsun? Neden seni sevenlerin arasında olmuyorsun da hep rakiplerle dolaşıyorsun? Bütün âşıklar birbirine rakiptir. Seni sevenlerle beraber olsana, seni gerçek seven benim, demek istiyor. Sevgili âşığını görmezden gelir, onu yok sayar ki o biraz daha sevgiliye yaklaşsın. Aşk işinde bir gömlek daha ilerlesin ister. Aslında böyle yapmakla âşıklarını terbiye etmektedir.

Bu bezm-i dilküşâya mahrem olmaz Bâkiyâ herkes
De gelsin ehl-i diller gelmesin bigâneler dönsün

Dilgüşa gönüller açan demektir. Ey Bâkî! Bu gönüller açan meclise herkes mahrem olmaz, herkesi bu meclise almazlar. Herkes nasibi kadarını nasibi olduğu yerden alır. Herkesin takdir edilmiş bir kaderi vardır ve o kaderlerini yaşamak için kendi nasibinin peşine düşer. Mahrem olmak senli benli olmak, seninle benim aramda kalacak gibi anlamlara gelir. Buraya gönül ehli olanlar gelsin. Gönül ehli sevgiden anlayan demektir. Divan şiiri baştan sona aşkı anlatır. Divan şiirinin içerisinde bizatihi gök kubbenin altındaki en eski meslek, aşk mesleği hâkimdir. Bu gönüller açan meclise her cahili çağırmazlar. Cahiller gelecek olurlarsa da onlar bu meclise ağırlık verir. Bu mecliste cahiller bulunursa onlar bu meclisin tadını kaçırır, onun için gelmesin dönsün. Bu işe yabancı olanlar, bu işi kaldıramayacak olanlar da buraya hiç gelmesin, dönüp gitsinler.

ORTAÖĞRETİM İÇİN DİVAN ŞİİRİ, İ.PALA, O.SEVİM

SON EKLENENLER

Üye Girişi