Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

HAYALİ - CİNAH ARA CİHAN İÇİNDEDİR ARAYI BİLMEZLER

GAZEL

Cihân ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Harâbât ehline dûzah azâbın sorma ey zâhid 
Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler

Şafak gûn kan içinde dâğını seyreyler âşıklar 
Güneşte zerre görmezler felekte ayı bilmezler

Hamide kadlerine rişte-i eşki takup bunlar
Atarlar tir-i maksudu nedendir yayı bilmezler

Hayâlî fâkr şalına çekenler cism-i uryânı 
Anınla fahrederler atlas ü dîbâyı bilmezler

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE

1. Dünyayı süsleyen varlık (Yüce Allah), yine bu cihan içindedir, ama (insanlar) aramasını (arayıp bulması­nı) bilmezler. Tıpkı denizin içinde olup da denizi bilme­yen, tanımayan balıklar gibi.

2. Ey zahid! Sen meyhanedekilere cehennem aza­bından bahsetme, onları bununla korkutmaya çalışma. Zira bunlar zamanı yaşarlar ve yarın endişesi duymazlar.

Meyhane, divan şiirinde çoğunlukla tasavvuf düşün­celerinin yer bulduğu mekânlar için kullanılır. İbn-i vakt sözü, içinde bulunan vaktin değerini bilen, henüz olmayan, gerçekleşmeyen şeyler (yarın) için tasalanmayan, geçmişte kalan şeyler (dün) için de üzülmeyen kişi demektir. (Rind için Figânî’nin gazelindeki açıklamaya bakınız).

3. Âşıklar şafak rengini alan kanlar içindeki yarala­rını seyrettiklerinde güneşi zerre kadar görmedikleri gibi gökteki ayın da farkına varmazlar. Aşk derdini çekenler, madde âleminden soyutlanır­lar, ruhları yücelir ve başka şeyle ilgilenmezler.

4. Aşk derdinden iki büklüm olan boylarına göz- yaşlarından bir ip takıp istek okunu atarlar, ama yayın ne­den yapılmış olduğunu bile bilmezler. Aşk derdiyle iki büklüm olan âşığın boyu yaya, sürekli sicim gibi dökülen gözyaşları da bu yayın, okun yerleştirildiği gergin ipine benzetilmiştir.

5. Hay âlî! Çıplak bedenini fakirlik şalıyla örtenler bununla övünürler, atlas ve diba gibi kıymetli kumaşlar nedir bilmezler. Fakirlik tasavvufta hiç kimseye muhtaç olmamak, gönül zenginliği anlamlarına gelen değerli bir niteliktir. Böyle olan insanlar pahalı kumaşlara, yani mala mülke, gösterişe değer vermezler.

İzahlar.
1.Cihân-ârâ (f. St.) Cihanı süsleyen, bezeyen.
Arayıbilmezler; arayamazlar, yahut, aramayı bilmezler yerinde kullanılmıştır ve bu suretle “cihân-ârâ”nın “ârâ”sı ile bu kelime arasında cinas gözetilmiştir.
Şair, tasavvuf akidelerine dayanan bu beytiyle, Allah’ın, kâinatta bütün yarattığı şeylerde göründüğünü anlatıyor ve: "Allah’ı görmek ve bilmek için kâinata bakmak kâfidir. Çünkü her şey onun varlığının bir delilidir. Ancak, bunun böyle olduğunu görecek göz lâzımdır. Gafillerin gözleri bunu göremez. Onlar cihanın Allah’la dolu olduğunu anlayamazlar; denizde yaşayan balıkların, denizin ne olduğunu bilmedikleri gibi...” diyor.

2.Evvelce de bahsi geçtiği gibi, meyhane demek olan “harâbât” kelimesi, eski şiirimizde bu alelâde manasından farklı bir mana kazanmıştır. Binaenaleyh, bu beyitteki “harâbât ehlini” de, meyhane sarhoşları gibi basit ve bayağı bir mana ile değil, başka bir âlemin şevk ve zevkini duyanlar manasıyla anlamalıdır.
Şarap , dinde haram sayıldığı için, zahit onlara yarın ahrette cehennemde yanacaklarını hatırlatıyor.
İbn-i vakt : (f. is. t.) Tasavvufta, maziyi, istiklâli bir tarafa bırakıp, "dem bu demdir" diyen kimse.
Gam-i ferdâ : (f. is. t.) istikbal kaygısı; yarının tasası, âhiret tasası.

3. Şafak-gûn : (f. St.) Şafak renkli; kıpkırmızı.
“Şafak-gû” kelimesinin “gûn” hecesi burada uzatılmadan okunacaktır.
Şair bu beytiyle, hakikî aşk ile gönlü dolu olanların yalnız bu aşkın hazları içinde yaşaıp başka şeylerle alâkadar olmadıklarını, bu aşk ile bağırlarında açılan yaraları seyretmekten zevk alıp dış âlemin güneş ve ay gibi en parlak şeylerine bile bakmadıklarını anlatıyor.
Beyitte, şafak renkli “yara” ile kıpkızıl doğan “güneş” ve “yara” ile “ay, "hilâl” arasındaki benzeyiş de göz önünde bulundurulmuştur.

4. Rişte-i eşk : (f. St. t.) Gözyaşı ipliği.
Tîr-i maksûd : (f. is. t.) Maksut oku. Maksûd; kastolunan, düşürülen, istenilen şey demektir.
Bu beytin birinci mısraında âşıkm ıstırap yüküyle bükülmüş olan vücudu bir yaya, gözünden iplik gibi inen yaşı da o yaya gerilen kirişe benzetiliyor. Böyle kirişi gerilmiş bir yay hâline gelen âşık maksut okunu atıyor, yani emelini bildiriyor. Fakat yayın ne olduğunun farkında değildir.

5. Cism-i uryân : (f. s. t.) Çıplak vücut.
Bu beyitte de, hakikî aşk zevkini tadanlar için dünya hazlarının değeri olmadığı anlatılıyor. Atlas ve diba, kıymetli birer kumaştır ve burada maddî cazibesi olan şeylerin timsalleridirler. Bunların yanında, bir şala benzetilen yokluk, hiçlik ise, âşık için, iç âleminin hazlarını engelsiz duyabilmesi bakımından, bir teselli ve öğünme vesilesi olup atlasla dibaya tercih ediliyor.
Bu beyitte, "el-fakru fahrî" hadîsine telmih vardır.
Dünyanın malım, mülkünü değersiz tanımaktan ileri gelen yokluk, gönül zenginliğinin bir nişanesidir ki onun bu kıymeti bu beyitte bir şala benzetilmesiyle de meydana konulmuştur. Şal da kıymetli bir kumaştır.
“Fakr” kelimesi, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak surette okunmalıdır.

Üye Girişi