LİSEEDEBİYAT.COM

Edebiyatcıların Yeni Adresi

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 10. SINIF TÜRK EDEBİYATI > SU KASİDESİ SANATLARI

SU KASİDESİ SANATLARI

E-posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Bu Konuyu Facebook Profilinde Paylaş

1. Beyit mübalağa, mecaz ve tezat sanatları ile süslüdür. Şair, gönlündeki ateşlerin su ile söndürülemeyecek derecede çok olduğunu söyleyerek mübalağa yapıyor. Çünkü ateş ne kadar çok olursa olsun suyun onu söndüreceğine inanılır. Beyitte ikinci defa ge­çen "od" kelimesi mecazen iç ateşi, aşk ateşi anlamında kullanılmıştır. Birbirine zıt olan "su" ve "ateş" kelimeleri ile de tezat sanatı yapılmıştır.

2.   İfade, tecâhül-i arif, mübalağa ve hüsn-i ta'lîl sanatları ile güzelleştirilmiştir. Gök­yüzünün neden mavi olduğunu biliyor, bilmez görünerek tecâhül-i arif sanatı yapıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kuşattığını, kapladığını söylemesi ile mübalağa sanatı ortaya çıkıyor. Sebebi bilinen bir şeye yeniden güzel bir sebep bulması, yani göğe kendi gözyaş­larının renk verdiğini söylemesi de hüsn-i ta'lîl sanatını meydana getiriyor.

3.   "Bakışın beni öldürüyor" diye basitleştirebileceğimiz düşünce, şiirde açık istiare, irsâl-i mesel, leff ü neşr ve tenasüp sanatları ile güzelleştirilerek anlatılmıştır. Sevgilinin bakışı "tîg", yani kılıç kelimesi ile ifade ediliyor, ama "bakış" sözü hiç geçmiyor. "Tîg" kelimesi, bir teşbihin sadece müşebbehünbih (kendisine benzetilen) tarafını teşkil eder. Dolayısıyla bu ifade şekli ile şiirde açık istiare sanatı yapılmış olur. Dîvân edebiyatında sevgilinin bakışı oka, mızrağa, hançere ve kılıca benzetilir. Bilindiği gibi bunlar kesici, yaralayıcı, hattâ öldürücü âletlerdir. Temreni dolayısıyla ok, mızrak, hançer ve kılıç ge­nellikle su ile birlikte zikredilir. Çünkü silâh ustaları bu âletlerin demirini, su vererek sertleştirirlerdi. Beyitte sevgilinin kılıca benzeyen bakışı âşığın gönlünü parça parça eder. Ama şair, sevgilinin gönlüne nazar etmesinden, gönlünün parça parça olmasından hoş­nuttur ve bu hoşnutluğu zevk kelimesi ile ifade eder. Çünkü bakış bir anlamda meyildir. Meyi ise aşırı derecede heyecan ve zevk verir.

Fuzûlî, sevgilinin kılıç gibi keskin bakışının gönlünde yaralar açtığı fikrini, kesikleri ve darbe izlerini ve meselle, misalle tavzih eder: Tıpkı akarsuyun duvarda yahut su ya­tağının yanındaki yarda yarıklar bırakması gibi. İkinci mısrada geçen bu mesel, irsâl-i meseli meydana getiriyor ve şair düşüncesini daha kuvvetli ve sanatlı anlatmış oluyor.

Yine aynı beyitte, su alâkası sebebiyle tîg ve su; suyun ve su bulunduran kılıcın temas yeri olmaları sebebiyle gönül ve dîvar; kılıç ve suyun açtığı yaraları ifade etmeleri sebe­biyle de çâk çâk ve rahne kelimeleri ile müşevveş leffü neşr sanatı yapılmıştır. (Beytin ilk mısrasında geçen tîg, gönül, çâk çâk kelimelerine karşılık, ikinci mısrasında bunlarla ilgili veya bunların mütemmimi olan su, dîvâr ve rahne kelimeleri sıralanmıştır).

Leffü neşri sağlayan kelimelerle aynı zamanda tenasüp sanatı da yapılmıştır.

Beyitte geçen bazı kelimeler çağrışım yoluyla bize çağının kılıç ve kalkan gibi maddî kültür unsurları ile medeniyetini de hatırlatmaktadır. Eski şiirlerimiz de bazen sevgili bir sultan, gönül de âşığın mülkü olur. Gönül mülkü bazı hallerde il, şehir, vilâyet yahut ik­lim olarak da ifade edilir. Sultan (=sevgili) kılıcı (=bakışı) ile âşığın gönül iklimine hü­cum edep orayı parça parça eder. Çâk çâk sözlerinde de bu hücumun kılıç sarkıtlarını işitmek mümkündür.

4.Gerek eski ve gerekse yeni tıpta iç yaraları olan hastalara bir süre doğrudan doğruya su verilmez. Bunun zararlı olacağına, hastayı öldüreceğine inanılır. Beyitte de aynı inanç hâkimdir. İrsâl-i mesel yoluyla yaralı insanın suyu korka korka içmesi inancı anlatılıyor. Ama asıl anlatılan şey, şairin, sevgilisinin kirpiğini korkarak andığıdır.

Beyti güzelleştiren başka sanatlar da vardır. Eğer şair temren sözü ile oku kastetmişse, yani bir şeyin parçasını anarak bütününü kastetmişse mürsel mecaz yapmış olur. "Vehm ilen söyler, ihtiyat ilen içer, dil-i mecruh, yara ve peykân, su" kelime ve kelime gruplarıyla da tertipli leff ü neşr sanatı ortaya çıkar.

5.       Bu beyitte sevgilinin güzelliği, yanağının rengi övülmekte, dünyaya bu güzellikte başka bir kimsenin gelme ihtimâlinin olmadığı anlatılmaktadır.

Yüz, rengi ve şekli dolayısıyla güle benzetilir, teşbih sanatı yapılır. Bahçıvan gül yetiş­tirmekle vazifelidir. Hüsn-i ta'lîl sanatı ile bu göreve yeniden güzel bir sebep bulunur: Sevgilinin yüzünün renginde veya şeklinde bir gül yetiştirmek.

"Suya vermek, bâğbân, gülzâr, gül, su" kelimeleri birbiriyle ilgilidir. Bunlar bir ara­ya getirilerek tenasüp sanatı yapılmıştır.

Ayrıca "tek" hem (gibi) anlamına gelen benzetme edatı, hem de (tek, eşsiz) anlamın­dadır. Beyitte her iki anlamı da görmek mümkündür. Bu kelime tevriyeli olarak kullanıl­mış olabilir. "Bir" ile "min" kelimeleri arasında tezat vardır.

6.       Hattat, sevgilisinin yüzündeki tüylere benzer incelikte yazı yazmak istiyor. Ama ne kadar gayret ederse etsin, hattâ kör oluncaya kadar çalışsın, yine de insan yüzündeki tüylerin inceliğinde ve güzelliğinde bir hat meydana getiremeyecektir.

Yüzdeki tüyler ile gubârî hat arasında teşbih yapılmıştır. Ama bu benzetme olumsuz edatla yapıldığı için sanat, teşbih-i mücmel hâline gelmiştir.

Kâğıdın beyaz rengi ile mürekkebin karalığı arasında renklerle sağlanan bir tezat sa­natı vardır.

Hat sanatı ile ilgili olan "gubâr, hat, muharrir, hâme" kelimeleri ve "gözlerine kara su inmek" deyimi ile de tenasüp sanatı meydana getirilmiştir.

"Gözlerine kara su inmek" deyiminde mürsel mecaz ve "bakmak" ile "kör olmak" arasında da tezat sanatlarının varlığına işaret etmek gerekir.

7.Beyitte yanak şekli ve rengi sebebiyle güle, kirpikler de sivriliği ve sertliği dolayısıyla gül ağacının dikenlerine benzetilmiştir. "Arız-gül, yâd-temennâ, nemnâk-su, müjgân-hâr" kelimeleri ile de tertipsiz leffü neşr sanatı yapılmıştır.

8.Karanlık gecede hastaya su vermek için sevaptır? Çünkü gece herkes uyur. Hasta acıları, ağrıları ile yalnız kalır. Yerinden kalkamayan bir hasta için uykuyu bölüp ona su vermek, onu ferahlatmak, susuzluğunu gidermek gerçekten zor, bir o kadar da sevaplı iştir. "Geceleyin hastaya su vermek sevaptır" sözü şiirde irsâl-ı mesel sanatı olarak kullanılmamıştır.

Beyitte "gam güni-karanu gice, dil-i bîmâr-bîmâr, tîg-su" kelimeleri ile tertipli leffü neşr sanatı yapılmıştır.

Bir beyitte aynı kelimeyi iki defa kullanmak bugünkü kompozisyon anlayışına göre gü­zel değildir Ama eski şairler bunda bir sakınca görmezler".

9.       Beyitte "gönül" ayrı bir kişi gibi kabul edildiği için tecrit sanatı ortaya çıkmıştır. Gönlün şaire bir insan gibi su araması teşhis sanatını meydana getirir. Kirpik yerine "peykân" kelimesinin kullanılması ile açık istiare sanatı yapılmıştır. (Eğer "peykân"dan kastedilen ok ise, o zaman mürsel mecaz düşünülebilir). "Sahra" ile "su, şevk ve susuzam" kelimeleri arasında iki defa tezat sanatı meydana getirilmiştir. "Peykan-su, şevk-susuzluk" kelimelerinin münasebetleri ile de tertipsiz leffü neşr sanatı yapılmıştır. Defa, kere anlamına gelen "kez" kelimesini "gezerek ara" manasında "gez" şeklinde de okumak mümkündür. Bu takdirde "kez" kelimesinde tevriye sanatı da var sayılabilir.

10.  Beyitte ifade edilmek istenen düşünce tezatlar üzerine oturtulmuştur. Zahid karşı­sında zımnen ifade edilen âşık, helâl ve haram olmaları bakımından ziddiyet ifade eden su ve şarap (mey) ve nihayet mest ile hûş-yâr kelimeleri ile yapılan tezat sanatları ilk ba­kışta dikkat çekecektir. İrsâl-i mesel sanatının varlığına daha önce işaret etmiştik. Ayrıca renk ve sarhoş edicilik münasebeti olan leb ile mey, içecek helâl şeyler olması münasebeti ile de su ile Kevser kelimeleri vasıtasıyla leffü neşr sanatının yapılmış olduğunu da görü­yoruz.

11.  Kûy kelimesinin eski şiirimizde, lügat mânâsından başka hususî bir anlamı vardır; sevgilinin bulunduğu yer, demektir. Ravza kelimesi de terim olarak cennet anlamı taşır. Âşık için sevgilinin bulunduğu yer cennet gibi değerlidir. Servi yahut halk diliyle selvi ke­limesi beyitte, uzunluğu, düzgünlüğü ve nazikçe salınışı sebebiyle ve açık istiare yoluyla sevgilinin boyunu ifade eder.

Su, insan gibi, şairin sevdiği güzele âşık olmuştur. Bu ifade ile teşhis sanatı yapılmış­tır. Ancak şair, "galiba" diyerek bu teşhisi zayıflatır.

Serviler umumiyetle su kenarında oluyor. Sular da bahçelerden, servi ağaçlarının al­tından akarlar. Şair, "O hoş şahnişli serviye âşık olduğu için, su bahçeye, ağaçlara doğ­ru akar" diyerek sebebi bilinen hâle yeniden güzel bir sebep bulmakla, hüsn-i ta'lîl sana­tı yapmaktadır. Hüsn-i ta'lil sanatı da yine "gâlibâ" kelimesi ile zayıflatılmıştır.

"Ravza, kûy, serv, hoş-reftâr, su" gibi anlamları birbiriyle ilgili olan kelimeler bir ara­ya toplanarak da müraat-i nazir sanatı meydana getirilmiştir.

"Ravza-i kûy" tamlamasında, sevgilinin bulunduğu yer cennete benzetildiğinden be­yitte teşbih-i beliğ sanatı ortaya çıkmıştır.

Burada sevgilinin güzellik unsurlarından olan boy ele alınmış ve çeşitli sanatlar yar­dımıyla anlatılmıştır.

12.     Beyit teşhis, tevriye ve tenasüp sanatları ile süslenmiştir. Suyun, şairin sevgilisine âşık olması teşhis sanatını meydana getirir. Toprak olmak" deyimi hem ölmek, hem de suyun yoluna set olmak mânâlarında, tevriyeli olarak kullanılmıştır. "Su yolu, set olmak, koymamak ve su" kelimeleri ile de tenasüp sanatı yapılmıştır.

13.     Beyitte s, u sesleri, su ve şiir okunurken "su" hâline dönüşebilen "sı" heceleri ile zengin bir aliterasyon meydana getirilmiştir. Bu da beyitte mükemmel bir ses güzelliği sağlamıştır.

Bu arada, "ârzû (-hava, heves), toprağ, su, kûze (=ateşte pişirilmiş toprak kap)" ke­limelerinin bir arada sayılması ile sağlanan tenasübe ve "ölmek-toprak, dost-yâr" keli­meleri ile teşkil edilen leffü neşr sanatına dikkat çekmeliyiz.

14.     Bu beyitte güzelliği sağlayan unsurlar teşhis, hüsn-i ta'lîl, tezat ve leff ü neşr sanatlarıdır. Kumrunun serviye âşık olması yalvarması (ki su bu fiilleri henüz gerçekleştirememiştir, ondan istenmektedir) teşhis sanatını ortaya çıkarıyor. Servinin başını iki tarafa sallamasının, kumrunun ötmesinin ve suyun ağaçlı yerlerde akmasının sebebi aslında bilinir. Şair bunlara yeniden güzel sebepler bularak hüsn-i ta'lîl sanatı yapıyor. "Serkeşlik kılmak" ile "ayağına düşmek, yalvarmak" arasında da tezat sanatı mevcuttur. Ayrıca "serv-ayak" ve "niyaz-yalvarmak" kelimeleri ile de leff ü neşr sanatı yapılmıştır. (Servinin serkeşliği, akan suyun ayaklara düşücülüğü Bâki'nin bir beyitinde de görü­lür. Serkeşlik eylemezse o servün ayağına/ Yüzler süriyü varayın âb-ı revân gibi).

15.     Beyitte meşhur gül ve bülbül efsanesine telmih vardır. Efsane kısaca şöyledir: Gül, dünyanın yaratıldığı zamanlarda, şimdiki gibi kırmızı değil, soluk pembe-beyaz bir çiçek-ti. Bülbülden başka kimsenin dikkatini de çekmiyordu. Bülbül güle âşıktı. Sabahlara kadar gülün çevresinde, dalında öter, aşk nâmeleri söyler, onun açılmasını beklerdi. Vefasız gül, âşığın nâmelerine aldırmaz, sabaha kadar hissiz kalır, sabah gün doğduktan sonra, bülbül sustuktan, çalıların arasına gizlendikten sonra açardı. Günler, aylar, yıllar böyle geçerken bir gece bülbül daha tesirli niyaz etme heyecanı ile tedbirsizce gülün kollarına atılır. Bağrına gülün dikeni saplanır. Kanı gülfidanının dibine akar. Bülbül tek yanlı vuslat heyecanı ve saadeti içinde can verir. Akan kanlar sularla birlikte "gül budağının mizacına girer" ve bu yüzden çiçeğin rengi kırmızılaşır, "âl" i ve tahrik gücü de böylece daha kuvvetli hâle gelir. Efsaneye göre gülün hilesi de çiçeğine daha kırmızı, kan kırmızısı rengini verme çabasına dayanır.

Gülün kırmızı rengine sebep olan bülbülün kanının zımnet ileri sürülmesi ile hüsn-ı ta'lîl sanatı yapılmıştır. Meşhur gül ve bülbül efsanesine değinilerek telmih sanatı meyda­na getirilmiştir. "Bir reng ile" sözleri hem kendinden önceki, hem de kendinden sonraki kelime gruplarına bağlanıp beyite değişik mânâlar verilebilir; bu hâl de sihr-i helâl sa­natına sebep olur. "Reng" kelimesi hem renk, hem de hîle anlamı ile yani tevriyeli ola­rak kullanılmıştır.

16.     Mümin, içi dışı bir olandır. Müslüman hem kalben, hem bedenen temiz olmalıdır. Temiz suyun görünüşü, şeffaf, berrak hâli de müminin hâlini andırır. Su, teşhis yoluyla Hz. Muhammed'e tabî olan insan gibi kabul edilmiştir.

Su, duruluğu bakımından ilme ve hikmete de işarettir, islâm dini müminlere ilmi em­reder. Bu beyit kasidenin giriz beytidir. Nesib bölümü bu beyitle bitmiş, asıl na't bölümüne münasip bir giriş yapılmıştır.

17.     "Dür" kelimesi ile Hz. Peygamberin can kısmı, ölümsüz varlığı ve "derya" ile de onun bedeni kastedilirken açık istiare sanatları yapılıyor. "Derya, dür, sepmek, su" kelimeleri ile tenasüp, "ateş-su" kelimeleri ile de tezat sanatı meydana getiriliyor.

18.     Beyitte Hz. Muhammed'in taştan su çıkarma mucizelerine telmih vardır.
Beyitte Hz. Peygamber'in su mucizelerine telmihten başka "nübüvvet-mu'cize,
taze su" kelimeleri ile yapılan tertipsiz leffü neşr ve "gül-zâr, taze, revnak, su" kelimeleri ile ortaya çıkan tenasüp sanatları da vardır.

19.     Fuzûlî, Hz. Muhammed'in mucizelerini uçsuz bucaksız bir denize benzetir.
Beyitte teşbih sanatının yanı sıra "bahr-su ve ateş kelimeleriyle, (hatta üstü kapalı olarak ifade edilmiş yanmak ve sönmek fiilleri ile) oluşan tezat sanatı da dikkat çekicidir.

20.     Burada Hz. Muhammed'in parmaklarından su akıtma mucizesine telmihte bulunulmuştur. Beyitte, çok açık bir telmih sanatının yanı sıra, "şiddet güni-su" kelimeleri arasında tezat, "hayret-parmağını dişlemek-işletmek-parmak" kelimeleri arasında tenasüp sanatı vardır.

21.   Beyitte "dost-hasım, âb-ı hayât - zehr-i mâr" kelime ve terkipleriyle yapılan baş­ka tezatlar da vardır. Ayrıca, "dost-hasım, zehr-i mâr, âb-ı hayât-su" kelimeleri ile mey­dana gelen leff ü neşr sanatı ile tenasübe de dikkat çekmek gerekir

22.   Beyitte, Hz. Peygamberin yanağı güle benzetilir. "Katre" ile "bahr" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır. Su ile alâkalı olan kelimeler bir araya toplanarak da tena­süp sanatı yapılmıştır.

23.   Bu beyit teşhis, kapalı istiare, iki nüsn-i ta'lîl, mürsel mecaz, iki tezat, sihr-i helâl ve leff ü neşr sanatları ile güzelleştirilmiş bir beyittir.

Su, bir mümin gibi, Hz. Muhammed'e âşıktır. Onun ayağının bastığı toprağa kavuşmayı arzu eder, fakat başaramaz. Bundan dolayı da hiç durmaksızın, başıboş olarak, ba­şını taştan taşa vurup gezer; üzüntüsünü, çaresizliğini böylece ifade eder.

Akarsu cansız bir varlıktır. Şair onun insan gibi tasavvur ve Hz. Peygamber'e âşık gi­bi kabul eder. Bu âşık sevgilisinin bastığı yere ulaşmak ister, bunun için çaba gösterir fa­kat başaramaz. Arzusuna erişemediğinden dolayı üzüldüğü için de başını taştan taşa vu­rup gezer. Bütün bu fiiller insana has fiiller olduğu için teşhis sanatı ortaya çıkar.

Beyitte yalnız benzetilen (=su) ile benzetme yönü (=sevgilinin ayak bastığı toprağa ulaşıp yüz sürme dileği) zikredilerek kapalı istiare sanatı yapılmıştır.

Bilindiği gibi deyimler mürsel mecaza dayanır. (Mürrsel mecaz: Kullanılan kelime ve­ya kelimelerin gerçek anlamı ile mecazî anlamı arasında benzerlik alâkasından başka bir ilginin bulunması). Beytin ikinci mısrasında yer alan "başını daşdan daşa vurmak" deyi­mi ile mürsel mecaz karşımıza çıkar. Ancak bu mecaz Fuzûlî'ye ait değildir, onun kullan­dığı deyimde mevcuttur.

Ayak ve baş insan vücudunun uç noktalarıdır, zıt yöndeki yerleridir. Bu iki kelime ile de tezat sanatı meydana getirilmiştir. İkinci tezat muttasıl ile âvâre kelimelerinin kullanı­mıyla doğmuştur. Mustasıl kelimesinde "karanlık ve devamlılık" anlamı vardır. Âvârede ise "karanlık ve başıboşluk" vardır. Bu ikinci tezat, ilkine göre zayıftır. Muttasıl kelimesi, (hattâ ömrlerdür muttasıl kelimeleri) hem kendinden önce gelen, hem kendinden sonra gelen kelime gruplarına bağlanabilir konumdadır. Sihr-i helâl sa­natı da bu yolla yapılmıştır.

24.   Su, insan gibi, âşık gibi davrandığı için teşhis sanatı meydana gelir. Su bir engel­le karşılaşırsa bölünür, parçalanır, ama sular sonunda yine birleşip bir istikamete doğru akarlar. Bu olaya şair "ölse de yolundan dönmez" gibi yeni ve güzel bir sebep bularak hüsn-i ta'lîl sanatı yapılmıştır. Ayrıca, "zerre zerre-pâre pâre ve nûr-sû" kelimeleri ile de mürettep leff ü neşr sanatı ortaya çıkmıştır.

25.   Bu beyitin mânâsını daha iyi kavrayabilmek için, yapılan teşbihi ve bu teşbihin un­surlarını biraz açmakta fayda vardır. Bilindiği gibi teşbih, söze güzellik, anlatıma güç vermek maksadıyla, aralarında benzerlik olan iki şeyden zayıfını kuvvetlisine benzetme sanatıdır. Tam bir teşbihte meşebbeh (=benzetilen), müsebbehü'n-bih (kendisine benzeti­len), adât-ı teşbih (=benzetme edatı) ve vech-i şebeh (=benzetme yönü) olmak üzere dört temel unsur bulunur. Bu beyitteki teşbih unsurları şunlardır:

Meşübbeh : "ehl-i hatâ"

Müsebbehü'n-bih:" meyhâra"

Edâtı-teşbih: "eyle ki"

Vech-i şebeh: "Pişmanlığı ifade için yapılan fıiler: Su içmek, bir şeyi su gibi içmek, ezberden okumak.

Beyitte, teşbihin dışındaki sanatlar, "humâr-dermân" kelimeleriyle yapılan tezat (çün­kü başı ağrıyan ilâç içer), "ehl-hatâ" - "meyhâra" ve "su içmek" ? "zik-i na't virdi" ke­lime ve terkipleri ile yapılan leffü neşr, "meyhâra, içer, def-i humar" (sarhoş ve sarhoş­lukla ilgili kelimeler) ile yapılan tenasüp sanatlarıdır.

26.   "Müştâkunam". Fuzûlî'nin sevgisini, özlemini özetlediği söz. Özleminin şiddetini de bir teşbihle belirtir, açıklar: "(Susuzluktan dudağı kurumuş insanların yanıp tutuşup daima su diledikleri gibi sana susuzum, sana susamışım, seni özlüyorum." Özlemini, na'tın redifi olan su ve susuzluk kelimelerinin hemen çağrıştırdığı "yanmak, lem-teşne, müştak, su dilemek" kelimeleri ile anlatarak güzel bir tenasüp sanatı da yapıyor.

27.   Fuzuli bu beyitte de Hz. Muhammed (s.a.s.)'ı övmektedir. Beyitte Resûlullâh, "ke­ramet denizi" ne benzetilerek teşbih sanatı yapılıyor, (teşbih-i beliğ yapılıyor). "Bahr" ve "şebnem" kelimeleri arasında tezat, su ile alâkalı kelimeleri bir araya toplayarak da te­nasüp sanatı yapıyor.

28.   Güneş'in çeşmeye, ışıkların da zülâle benzetilmesiyle teşbih sanatı ortaya çıkar. "Mi'mâr, tecdîd, merkad, zülâl, çeşme" kelimeleri de tenasüp sanatını meydana getirir.

29.   Beyitte tezatlardan doğan bir güzellik vardır. Bu tezat "cehennem, nâr, sûzân - ebr, su sepmek" ve "bîm-ümîd" kelimeleri arasında mevcuttur. Ayrıca cehennemle ilgili keli­meler, yani "dûzah, nâr, gam, bîm, sûzân, nâr" kelimeleri ile bunların zıddı olan kelime­lerle, yani "ümit etmek, su sepmek" kelimeleri ile de tenasüp sanatı yapılmıştır. "Bîm-ümîd, nâr-ı gam - ebr-i ihsan, salmak- sepmek, sûzan-nâr" kelime ve tamlamaları ile de leff ü neşr sanatı ortaya çıkmıştır.

30.   Şair sözlerinin neden dolayı böyle güzel olduğunu eskilerin incinin oluşumuyla ilgili inançlarından faydalanarak anlatıyor.

İnci, sert, beyaz veya krem renginde yuvarlak sedef tanecikleridir. Kabuklu bir deniz hayvanı olan istiridye tarafından yapılır. İstiridyenin içine giren çok küçük yabancı mad­delerin, meselâ bir kumun etrafı hayvanın salgıladığı bir madde ile sarılır ve salgı, orta­lama altı ay gibi bir zamanda inci hâline gelir. Dünyanın en büyük, en verimli tabiî inci tarlaları Bahreyn'de, Aden'de, Basra Körfezi'nde, Hindistan kıyılarında ve Kızıldenizde bulunur.

Beyitte incinin teşükkülüne dair olan inanca yapılan telmihten başka, teşbih sanatı da vardır. Çünkü şair, sözlerini inci tanelerine benzetir. "Fuzuli sözleri " hem "Fuzuli'nin sözleri" hem de "şairin lüzumsuz, değersiz sözleri" anlamlarına gelebildiği için tevriye sanatının varlığını söyleyebiliriz. Ayrıca "su, ebr-i nisan, lü'lü', tek, güher" sözleri ile de tenasüp sanatı yapılmıştır.

31,     32. Şair, kıyamet gününde Hz. Peygamber'e kavuşmayı, onun yüzünü görmeyi, içi yanan bir adamın kana kana su içmesine benzetiyor. "Gaflet-bîdâr" kelimeleri arasında tezat sanatı var. "Rûz-ı haşr, çeşme-ı vasi, su vermek" kelime ve tamlamaları arasında da tenasüp sanatı mevcuttur.

Şairin mecaz, imge ve söz sanatlarını kullanması Divan şiiri
geleneği içerisinde sağlam bir şiir yapısıyla ahengi sağlamak, hayal gücünün büyüklüğünü göstermek ve süslü bir söyleyiş ortaya koymaktır.

(Metin AKAR, Su Kasidesi Şerhi Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ank. 2000.) (Kısaltılmıştır)

 

 
ANA SAYFA > DERS NOTLARI > 10. SINIF TÜRK EDEBİYATI > SU KASİDESİ SANATLARI