Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 


 

Şiirde Anlamı Yakalamak

 

Şiir yazan, şiir üzerine düşünen bazı arkadaşlara beğendiğim şairlerin şiirlerinden ara sıra okurum. Bazen de onlara dergilerde yayınlanan şiirlerimi göstererek onları nasıl bulduklarını sorarım. Aldığım eleştirilerin tama­mına yakını, kullanılan sözcüklerin bildiğimiz, günlük yaşamda çokça kullandığımız sözcükler olduğu üzerine­dir. Bir de imge bakımından eleştiriye uğrarım. "İmge hemen hemen yok gibi şiirlerinde." diyordu birisi. İmgenin ne olduğuna, şiirin asıl hammaddesinin ne olduğu konusuna daha sonra değineceğim. Önce, şu bilinen, çokça kullanılan ya da aynı sözcüklerin geçmişte şairlerce zaten kullanıldığı konusuna gelelim.

Bir şiirde kullanılan sözcüklerin, günlük yaşamda çok kullanılan, yaygın sözcükler oluşu bir zayıflık mıdır? Ben buna katılmıyorum. Yunus Emre, Pir sultan Abdal, Karacaoğlan, Âşık Veysel bugüne kadar gündemde kalabilmişse halkın dilini kullandıkları içindir. Şair uzaydan gelmediğine göre verili dili kullanmak durumundadır. Bu dilin içindeki sözcüklerin az kullanılanı ile iyi şiir, çok kullanılanı ile kötü şiir oluşur savı; bütünü göz ardı eden, anlamı rastlantıya bırakan görüşler için geçerli olabilir. Bunun da nasıl bir şiir olduğu, halen tartışma konusudur.

Aslında, bilinen, çok kullanılan yaygın sözcüklerle yeni anlamlara ulaşmak bir ustalıktır. Çünkü şiir, kendi­sini oluşturan sözcüklerin, dizelerin matematik bir toplamı değil, sentezidir. Ve bütün, yani şiir burada kendisini oluşturan sözcükleri aşmış, farklılaşmış, yeni bir senteze ulaşmıştır. Yaygın, anlaşılır sözcükler kullanarak, o za­mana kadar duyulmamış, düşünülmemiş anlamlara ulaşacak, hatta "usu allak bullak" edeceksiniz. Şiir de bu de­ğil midir ve bu da bir imge değil midir?

Kimyada belli elementlerden söz edilir. Ve sayıları bellidir. Ama bu bilinen elementlerin değişik kombinasyonları ile binlerce, yüz binlerce madde meydana getirilir. Kimse zembille yeni element indirmez gökten. Önem­li olan bu elementlerin formüle edilişinin değişik olmasıdır. Bu elementlerin yeni oluşumda katkıları olmakla bir­likte, artık kendileri yoktur, onlardan farklı bir ürün vardır ortada. En basit örnek H2O yani su. 1 birim hidrojen, 2 birim oksijenden oluşur. Ama su, ne hidrojen ne de oksijendir artık. O şimdi sudur, kardır, buzdur vs.dir. 2 birim yerine 3 birim oksijen olsa su değil, başka madde oluşur. Değişik birimlerdeki elementlerin katılımı ile binlerce madde oluşur ve oluşan her madde kendilerini oluşturan elementlerin basit bir toplamı değil, onları aşan, bam­başka bir maddedir. İşte şiirde de aynı durum söz konusudur ve şiir, kendisini oluşturan sözcük ve dizelerden bambaşka bir duyuşu ifade eder.

Şiire giren her sözcük, bilinen sözlük anlamından sıyrılır, kendini bütünün anlamını oluşturmak için feda eder. Yani öldürür. Sözcük artık bütünün emrindedir, onun hizmetindedir. Sözcüklerin bu kendilerini feda ederek öldürmeleri, şiirin doğuş aşamasıdır. Şiir tamamlandıktan ve anlamını bulduktan sonra geriye dönüş başlar. Ye­ni oluşan bütünün anlamı tek tek sözcüklere dokunarak onlara hayat verir ve sözcükler birer birer uyanır. Ne var ki, her sözcük eski benliğini kaybetmiş, bütünün verdiği kimliği kuşanmıştır. Ama bundan memnundurlar. Çün­kü kendilerini feda ederlerken daha büyük bir anlama hizmet ettiklerinin farkındadırlar. Ve bu yeni anlama ka­vuşmak, bütünün kimliğini taşımak yani şiir olmak sözcüğün ödülüdür, cennetidir!

Sadece sözcükler değil, şiiri oluşturan her şey; noktası, virgülü, ses, ölçü, ritm vs. bütüne hizmet eder. Şiir bu anlamda T.S.Eliot'un da belirttiği şekilde "Tanrı ile aynı titreşimi (resonce) yaşadığı kusursuz psikolojik denge anlarının dil ortamındaki sembolüdür."

Coşkun Karabulut

Kanıtlayıcı Anlatım Örneği

Öteden beri tartışılagelmiştir şiirin başka bir dile çevrilip çevrilmeyeceği. Kendine özgü bir yapısı olduğundan zordur şiir çevirmek. Anlamlamanın okur merkezli olması, bir dildeki ses ve biçemin diğer dilde yakalanmasının çok zor olması, dillerin sözcüklerinin her zaman birbirini karşılayamıyor olması şiir çevirisini zorlaştıran etkenlerdir. Jean Cocteau, “Şiir öyle ayrı bir dildir ki başka hiçbir dile çevrilemez hatta yazılmış göründüğü dile bile.” sözüyle bu gerçeği ortaya koyuyor.

Bu parçada yazar, “şiirin, yapısı gereği, çevirisinin zor olduğu” düşüncesini ileri sürmüştür. Bunu inandırıcı kılmak için de kendisiyle aynı doğrultuda düşünen Jean Cocteau adlı sanatçının sözünden yararlanmış, yani onu tanık olarak göstermiştir.

Yazar, kimi zaman da örneklere de başvurarak düşüncesini inandırıcı kılar. Sanatçı, güzelliği yaratan değil, keşfeden adamdır. Çünkü sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. Sözgelişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut kelimelerle tasvir ederek güzele ulaşılamaz. Ağaç sadece bir işarettir. Güzelliğe bu işaretten hareketle ulaşmak gerekmektedir. Duyularımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında değilizdir ama, sürekli değişme hâlindedir. Gerçek güzellik, ağacın değişen niteliklerinde değil, değişmeyen özündedir.

(Beşir Ayvazoğlu)

***

Bu parçanın ilk cümlesinde yazar, sanat konusunda bir düşünce ileri sürmüştür. Yazar bu cümlede sanatçının yeni bir güzellik ortaya koymadığını, yani güzelliği yaratmadığını, aksine bir güzelliği keşfettiğini, dolayısıyla sanatın bir çeşit “güzelliği keşfetmek” olduğunu söylüyor. Bunu da ağaç örneğini vererek kanıtlamaya çalışıyor.

 

“Neden klasik şiirimiz unutulmaya yüz tuttu. Bir milleti var eden onun tarihi değil midir? Bir İngiliz genci kendisinden yüzyıllar önce yaşamış ecdadının aynı dil ile yazılmış bir eserini rahat rahat okuyabiliyor iken biz neden bir Nedim’in ya da Şeyh Galip’in eserlerini okuyamıyoruz. Ne demiş Oktay Sinanoğlu “ Dil giderse Türkiye gider.” Halbuki bizi var eden geçmişimizdir. Eski edebiyatımız tükenmez bir hazinedir. Gayret edip üç beş kelime öğrensek eski edebiyatımızın tadına varacağız, köklerimiz yerine oturacak, benliğimize bizi biz yapan değerlerimize döneceğiz. Eski dilimiz ile yeni dilimizi harmanlar isek zengin ve eşsiz bir edebiyat oluşturabiliriz. 

 

***

 

Bugün ülkelerin tanıtımında en etkili yol spordur. Doğuda-batıda, kuzeyde-güneyde bütün ülkeler; zengin-fakir, genç-ihtiyar bütün insanlar spora düşkündür. Bu açıdan bir ülke sporla adını dünyaya duyurabilir. Teniste, atletizmde, kayakta yetkin bir sporcu, ülkesini bütün dünyada bilinir ve tanınır hâle getirebilir. Bugün Maradona, Messi denince Arjantin akla gelmektedir. Bu açıdan spora yatırım yapılmalı, gençler yeteneklerine göre spor dallarına yönlendirilmelidir. Zaten her ülke tanıtım amaçlı reklamlara milyon dolarlar yatırmaktadır. Bu paranın az bir kısmı ile hem gençler yetiştirilmiş ve yönlendirilmiş olur hem de ülke reklamı daha etkili bir şekilde duyurulmuş olur. Naim Süleymanoğlu’nun üst üste üç defa Olimpiyat şampiyonu olması Türkiye’nin adının duyurulmasında oldukça etkili olmuştur. Galatasaray UEFA’da başarılı olarak ülkenin adını geniş kitlelere duyurmuştur.