Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

ÜLKER İLE AYDIN ESERİ-ZİYA GÖKALP

Üvey ana dedi: "Artık çekemem
Bu afacan çocukların derdini;
Ya bunları evden çıkar, ya beni!"
Baba dedi: "Sen üzülme; bu, elzem

İş olacak, fakat uzun etekli
Bir entari, şimdi bana dikmeli!"

Ülker, kızın adı; Aydın, oğlanın.
Babaları dedi: "Haydi uyanın!

Gideceğiz bugün, Kuşlar İli'ne!"
Eteğini sarmış idi beline.

Çocuklara biraz çorba yedirdi,
Ellerinden tuttu, dağa yetirdi.

Bütün gündüz, dolaştılar ormanda,
Akşam çattı, gözler kaldı dumanda.

Baba dedi: "Yavrularım, acıktık!"
Yaydı yere bir küçücük dağarcık.

Ülker baktı, pek tuzludur pastırma,
Yiyemedi, dedi: "Artık, Beybaba,

Gece oldu, evimize gidelim!"
Baba dedi: "Vakit geçti güzelim;

Yol boyunca şimdi azgın kurtlar var,
Bizi yutar bir kurt, ya bir canavar.

Bu köşede uyur isek sessizce,
Selâmetle geçebilir bu gece."

İki kardeş, titrediler korkudan.
Aydın dedi: "Sabahleyin uykudan,
Bizi kuşlar uyandırır, kalkarız,
Her tarafı dolaşırız, bakarız:

Babamız yok! Bizi atmış, savuşmuş,
Evindeki yavrusuna kavuşmuş:

Zeynep, onun annesi var, sevilir;
Biz öksüzüz. Bizim için kim bilir,

Babacığım ne düşünmüş, yapacak?
O gidecek, bizi kurtlar kapacak!"

Ülker dedi: "Geçen gece rüyamda
Annem geldi, dedi: Kızım, ağlama;

Kolundaki mercan, peri kızıdır,
Bir gün sizi her kaygıdan kurtarır!"

Baba dedi: "Hiç ben sizi bu dağda
Bırakır da, döner miyim cellâda?

Babanızım sizin, bunu bir duyun,
İsterseniz, eteğimde uyuyun."

Eteğini serdi, yere uzandı,
Yavrucuklar, bu hileye inandı.

Yorgundular, hemen uyku meleği,
Gözlerine gerdi sırlı perdeyi,

Taş yürekli herif, baktı, çocuklar,
Kuzu gibi mışıl mışıl uyuklar,

Cebindeki makasçığı aradı,
Eteğini kesti, yerden fırladı.

Lanet edip o insafsız karıya,
Yavruları ısmarladı Tanrıya.

Hırsız gibi, korka korka sıvıştı,
Gün doğmadan, yuvasına erişti...

Karısı da; meğer, çıkmış o gece,
Pınarlara büyü yapmış gizlice.

Erkeğinden evvel eve gelmişti,
"Kocacığım, al Zeynep'i öp!" dedi.

Zeynep neydi? Kara yüzlü bir sıska,
Kel başında on tel kirli lepiska...

Biz gelelim Aydın ile Ülker'e
Şafak, altın ışığını göklere

Saçar iken, kuşlar ezan okurken
Uyanarak Aydın, kalktı yerinden.

Korktuğuna uğramıştı, anladı,
"Baha!" diye hüngür hüngür ağladı.

Ülker'i de uyandırdı bu çığlık,
Dedi: "Şimdi, bana düşen: ablalık.

Ne yapmamız lâzım, bunu düşünmek;
 Kardeşime metanetli görünmek."

Kardeşine dedi; "Aydın, ağlama;
Sabretmeği ben söz verdim anama.

Biliyorduk, bir gün bu iş olacak,
Kaderimiz neyse, olsun çabucak.

Biz, öz Türküz, bak; sen Aydın, ben;
Ülker! Türk Tanrısı, öz ilini esirger.

Zeynep gibi, annen, değil Tat, senin,
Hiç soyuna karışmamış yâd, senin!

Unutmadım, annem derdi: 'Tak, kızım,
Baban Kayı ilden, ben de Kırgızım."

Aydın sustu, düşünmeğe başladı.
Gözlerinde ümit nuru parladı.

Dedi. "Abla, niçin bizim babamız,
Evlâdına, olsun böyle vefasız?"

Ülker dedi: "Büyü yapmış o karı;
Çıkamaz ki sözlerinden dışarı...

Tılsımı var yüreğinde, dilinde;
Bir kör alet olmuş onun elinde..."

Aydın dedi: "Susuz kaldım ben, abla,
Yüreğimi yaktı tuzlu pastırma.

Dolaşalım, arayalım bir pınar,
Duyuyorum, bir su sesi şırıldar.

Beş on adım yürüyünce, baktılar,
Bİr kayadan, gümüş gibi su akar.

Aydın suyu görür görmez seğirtti,
Bir kuş dile geldi, Ülker işitti:

"Bu pınar, soğuk pınar
İçinde balık donar;
Kim içerse suyundan,
Olur vahşi bir kaplan!"

Ülker, hemen koştu, tuttu kolundan
Kardeşini, geri çekti yolundan,

Dedi: "Aman Aydın! İçme bu suyu;
Düşman, yine kurmuş bize pusuyu:

Kaplan olur, beni yersin, içince;
Bir kuş haber verdi, kendi dilince."

Aydın dedi: "Peki, bundan geçelim,
Bir başka su bulup, onu içelim."

Yürüdüler, yürüdüler, pek uzak
Bir köşede rastladılar bir kaynak.

Aydın suyu görür görmez seğirtti,
Bir kuş dile geldi, Ülker işitti:

" Bu pınar, soğuk pınar,
İçinde balık donar;
Kim içerse suyundan,
Olur, korkunç bir yılan!"

Ülker, hemen koştu, tuttu kolundan,
Kardeşini, geri çekti yolundan,

Dedi: "Aman Aydın! İçme hu suyu:
Düşman, yine bize kurmuş pusuyu;

Yılan olur, sonra beni sokarsın,
Bak ne diyor, sen kuş dili anlarsın."

Aydın dedi: "Peki, bundan geçelim,
Bir başka su bulup, onu içelim."

Birçok daha yürüdüler, gittiler,
Bir çeşmenin kenarına yettiler.

Aydın, suyu görür görmez seğirtti,
Bir kuş dile geldi, Ülker işitti:

"Bu pınar, soğuk pınar,
İçinde balık donar;
Kim içerse suyundan,
Olur, güzel bir ceylan!"

Ülker koştu, heyhat, vakit dolmuştu.
Aydın sudan içmiş ceylan olmuştu.

Acı bir hal: Ülker, me'yus, bakıyor,
Ceylancığın gözyaşları akıyor...

Gök, bu işe kederlenmiş, ağlardı:
Hazin yağmur, damla damla yağardı.

Bir ses dedi: "Felâketler, süreksiz
Olduğunu bilen, olmaz yüreksiz!"

Kızın, yine ablalığı uyandı,
Ye'se boyun eğdiğinden utandı,

Dedi: "Kardeş, bir çile var, dolacak!
Alnımıza her yazılan, olacak!

Varsın, olsun ceylan postu, donumuz,
Müjdemiz var: kurtuluştur sonumuz!
Haydi, şimdi, kendimize bir koğuk
Arayalım; geceleri pek soğuk.

Tanrı bizi kurtaracak, bu belli!
Korkmayalım, her ne etse tecelli."

Aradılar, gün inerken mağribe,
Önlerine çıktı bir boş kulübe.

Sığınacak, bu bir emin köşeydi,
Kız, burayı otlar ile döşedi.

Yüreğiyle dua etti Tanrıya:
"İzimizi sezdirme o karıya!"

Kendi İçin fındık, ceviz getirdi,
Ceylanına taze yonca yedirdi.

Annesinden kalma iki al mercan
Bileziği vardı. Hemen kolundan

Birisini çıkararak, gerdanlık
Yaptı ona. Kolay değil ablalık!

Taktı güzel ceylancığın boynuna,
Uyudular sonra, koyun koyuna.
*
Günler, aylar, yıllar geçti akarak,
İki kardeş, ağaçlara bakarak.

Büyüdüler, alıştılar ormana;
Hiç gözleri rasgelmedi insana.

İşittiler birdenbire bir sabah,
Bir gürültü: Meğer, o gün, Padişah,

Ava çıkmış; ilân etti borular,
Atlılarla kuşanmıştı korular.
Avcı, silah, boru, köpek, at sesi,
Uyandırdı ceylandaki hevesi;

Dedi: "Abla, aç kapıyı gideyim,
Tehlikede cinsim; yardım edeyim.

Damarımda ceylanlık var, duramam,
İnsanlıktan çıktım, bağdaş kuramam!

Boru sesi, ceylanları coşturur,
At önünde, it önünde koşturur.

Ülker- dedi: "Bırakamam kardeşim;
Hem ay'ımsın benim, hem de güneşim.

Gecem, senin sözlerinle bezenir,
Gündüzlerim, gözlerinle şenlenir.

Senin dışın ceylan, için insandır,
Avcı, seni tanıyamaz, av sanır.

Dokunursa sana, kaza kurşunu,
Nasıl olur halim? Düşün bir şunu!"
Ceylan dedi: "Aç kapıyı, gideyim,
Avcıları darmadağın edeyim!

Her takımı, bir cihete doğrulsun,
Soydaşlarım, felâketten kurtulsun.

Açmaz isen, bana ölüm, muhakkak!
Çünkü yasam diyor; "Kaçan, bir alçak!"

Ben, korkakça yaşayamam, kederden
Gitmez ise, kendisini yoluyor,

Öptü önce, boynundaki mercanı,
Salıverdi kulübeden ceylanı.

Genç Padişah, birdenbire görünce,
Bir hoş ceylan koşmaktadır önünce,

Bir ceylan ki, rasgelinmez eşine,
Sürdü yağız atı, düştü peşine.

Kayalardan tırmanarak, yarlardan
Atladılar; tepelerde karlardan,

Derelerde ırmaklardan geçtiler,
Sazlıklarda gizli yollar seçtiler.

 

 

Akşam oldu, bütün alay bozuldu,
Ceylan, kendi kapısına doğruldu.
Ayağıyla vurdu.
-Kim o?
-Aç, benim!
-Vay sen misin ormanlarda gezenim!

Açılınca kapı, girdi içeri,
Dedi: "Abla, bugün gördüm bir peri

Şehzadesi, tepesinde altın taç,
Gelmiş, ister dağ halkından canlı baç.

Böyle güzel bir kahraman bulunmaz,
Kabil değil, dille tarif olunmaz..."

Uydular. Yine sabah erkence,
Kalktı, yaptı ablasına işkence:

"Aç kapıyı!" dedi, yine açtırdı,
Avcıları taraf taraf saçtırdı.

Kayalardan tırmanarak, yarlardan
Adadılar; tepelerde, karlardan,

Derelerde ırmaklardan geçtiler,
Sazlıklarda gizli yollar seçtiler.

Akşama dek avcıları oynattı,
Düzenlerle cümlesini aldattı.

Bu sırada, döndü, etti bir nigâh:
Kendisine yaklaşmıştı Padişah.

Tutulmayım diye, yardan atladı,
Önündeki sağ ayağı kanadı.

Düşe kalka geldi, çattı evine,
Kapısını vurdu, tak, tak, tak! Yine

-Kim o?
-Güzel ablacığım, aç, benim!
-Vay sen misin, ormanlarda gezenim!

Açılınca kapı, girdi içeri;
Meğer arkasında varmış bir çeri.

Macerayı görür, gider Divan'a,
Bu esrarlı işi söyler Sultana.

Hemen tellal çağırtarak Padişah,
Der ki: "Yarın atılmasın bir silah!

Ceylan tekin değil, kimse değmesin,
Mızrağını ona doğru eğmesin!"

Ülker, baktı, kardeşinin bir eli,
Koşar iken taşa değmiş, bereli,

Ot sürerek ilâç yaptı o gece.
Sabah oldu, ceylan kalktı erkence.

"Aç kapıyı!" dedi, bak, tan ağardı"
Ülker, yine: "Gitme!" diye yalvardı.

Dedi: "Bana boru, meydan okuyor,
Ben gitmezsem, diyecekler: korkuyor.

Anam Ala Geyik, babam Boz Kurt'ken,
Ben Türkoğlu, kaçar mıyım ölümden?

Aç kapıyı, ablayım meydana,
Türklüğümü göstereyim Kağan'a!"

Kız, anladı, mümkün değil açmamak,
Kardeşine, namus olmuş, kaçmamak.

Gözlerinden elmas gibi yaş aktı,
Ceylancığı dışarıya bıraktı.

Güzel ceylan yine çıktı ormana,
Serpiştirdi her bölüğü, bir yana.

Kayalardan tırmanarak, yarlardan
Atladılar; tepelerde karlardan,
Derelerde ırmaklardan geçtiler,
Sazlıklarda gizli yollar seçtiler.

Akşam oldu. O gitmeden yapıya,
Hakan geldi, vurdu tahta kapıya:

-Kim o?
-Güzel ablacığım, a., benim!
- Vay, sen misin, ormanlarda gezenim!

Ülker, açar açmaz, gördü önünde,
Altın taçtı, güzel, genç bir Şehzade,

İki bakış, birbirine doğruldu,
İki gönül, birbirine vuruldu.
Kağan, selam verdi, dedi: "Ey peri!
Olur musun Türk tahtının ziveri?

Ülker dedi: "baş üstüne, Hakanım,
Bir şartım var: birlik olsun ceylanım."

Hakan dedi: "Ey güzellik perisi,
O da olsun ömrümüzün enîsi."

Bu sırada ceylan geldi yuvaya,
Razı oldu gitmek için saraya.

Sabah oldu, atlarına bindiler,
Yüce dağdan şehre doğru indiler.

Düğün sürdü, tamam kırk gün, kırk gece;
Herkes için bir umumi eğlence...

Ceylan, saray bahçesinde koşardı,
Çiçeklerin arasında yaşardı.

Ülker mesut oldu böyle birkaç ay,
Fakat bir gün, toplanarak Kurultay,

Düşmanlara açtı yeni bir kavga,
Hakan, ordu ile gitti uzağa.

Ülker, ağır gebe idi; bir sabah,
Pencereden bakar iken, bir siyah

Yüzlü kadın gördü, testi elinde,
Su alırdı, bu lakırdı dilinde:

"Güzelim! dedim size,
Gelmedi işinize;

İşte bakın, parlıyor
Gölgem, vurmuş denize.

Ağzımızda yok sakız,
Soyca, böyle hep akız;

Su testisi taşır mı
Benim gibi güzel kız?"

Mırlanarak bu uygunsuz şarkıyı
Sakızını attı, kırdı testiyi. Ülker dedi:
"Ziyan ettin babana!
Ait değil, göle vuran yüz, sana

O, benimdir; aramadım, yanıldım;
Hiç, kendini tanımaz mı bir kadın?"

Dedi: "varsın senin olsun" öteki,
Güzel olmak pek zor bir şey değil ki...

Bir lâhza ver, elbiseni giyeyim,
Senden güzel olduğumu diyeyim!

Sen de benim üstümü giy bir saat,
Anlayasın, benden midir kabahat..

İster isen bu sözümü denemek
Bir ip saha, sarılayım, beni çek.

Sarktı bir ip; tuttu ipi bu karı;
Ülker, hemen onu çekti yukarı.
Bilmezdi, bu, kendine bir oyundu,
Bir şakacık olsun diye soyundu.

Birbirinin urbasını giydiler;
O istedi: "Mercanı da çıkar, ver!"

Ülker, onu esirgedi, vermedi.
Kadın dedi: "Pencereden bak şimdi!"

Ülker geldi pencereden bakmağa;
Tuttu hemen, onu attı ırmağa.

Dedi: "Anla, ben büyücü kızıyım,
Adım Zeynep! Yüreklerde sızıyım."

Düşer iken işitince bu adı,
Ülker, üvey kardeşini tanıdı.

Göl yutarken onu, kuşlar ağladı;
O zavallı, Tanrıya bel bağladı.

Dedi: "Düşman, bırakmamış peşimi,
Ben mazlumum; Tanrı görür işimi!"

Akşam, ceylan, ablasını görmeye
Geldi. O yok; yerinde bir zenciye

Oturuyor. Derhal işi anladı,
Gitti, gölün kenarında ağladı:

"Bacı, bacı, can bacı!
Kolunda mercan, bacı!
Betisiz gittin nereye?
Düştün hangi dereye?"

Gölün içinde derin bir ses inledi,
Ceylan sustu, dikkat ile dinledi:

"Kardeş, kardeş, can kardeş!
Boynunda mercan, kardeş!
Ben düşmedim, attılar,
Ömrüme sem kattılar!"

Bu sırada gürlüyordu davullar,
Muharebe bitmiş, gazi hükümdar,
Alkışlarla geliyordu saraya,
Hoplayarak ceylan, koştu alaya.

Yaklaştıkça bakıyordu Padişah,
Muharebe bitmiş, gazi hükümdar,
Alkışlarla geliyordu saraya,
Hoplayarak ceylan, koştu alaya.

Yaklaştıkça bakıyordu Padişah,
Pencerede Ülker yoktu; bir siyah,
Çingenemsi kız, oturmuş, bakardı,
Merak ödü, ciğerini yakardı.


Karşıladı Hünkârını, kara kız,
Dedi: "Sana bütün millet, müştakız.

Bak, hasretin beni soktu ne hale...
Gözyaşlarını, ziyan verdi cemale."

Hünkâr dedi: "Çekil, sıkma canımı;
Nerededir, çağır Ülker Hanımı."

Zeynep dedi: "Ah! Unutmuş, tanımaz,
Ağlamaktan çirkinleştim ya biraz...

Aradılar; meydanda yok eseri,
O yok ama, yerinde: bu serseri...

Ağlayarak Hünkâr çıktı bahçeye,
Ülker'inin ceylânını görmeğe.

Baktı, ceylan, göle doğru gidiyor,
Kulak verdi, böyle feryat ediyor:

"Bacı, bacı, can bacı!
Kolunda mercan, bacı!
Ben yaslıyım burada,
Sen nasılsın orada?"

Gölden geldi bir İncecik uğultu,
Derinlerden bir gizli ses duyuldu:

"Kardeş, kardeş, can kardeş!
Boynunda mercan, kardeş!
Ülker'inin durağı,
Bir balığın kursağı,
Ceylan:
"Bacı, bacı, can bacı!
Kolunda mercan, bacı!
Gönlüme merak doldu,
Gebeliğin ne oldu?"
Ülker:
"Kardeş, kardeş, can kardeş!
Boynunda mercan, kardeş!
Oğlum Turan, kucakta,
Emziririm bucakta"

Ceylan:
"Bacı, bacı, can bacı!
Kolunda mercan, hacı!
Hünkâr geldi, ağladı,
Felâketi anladı."
Ülker:
"Kardeş, kardeş, can kardeş!
Kolunda mercan, kardeş!
Hünkâra söyle selam,
Bizi alsın bu akşam."

Ne zaman ki bu sözleri işitti,
Hünkâr, hemen balıkçıya emretti,

Ağ atıldı; kaya gibi bir balık
Çıkarıldı. Doldu bütün ortalık.

Bu balığı dikkat ile yardılar,
"Turan" çıktı, bir çarşafa sardılar

Ondan sonra Ülker çıktı dışarı;
Ceylân, artık, olmuştu bir haşarı...

Gitti, baktı merak ile "Turan"a,
Görür görmez, birden döndü insana.

Ablasının oğlu, bozdu büyüyü,
Kalmadı hiç, ceylânlılığın bir tüyü.

İki kardeş, sarıldılar ihrâna.
Götürüldü her biri bir hamama.

Hain Zeynep, hemen o gün kovuldu;
Kendisini göle attı, boğuldu.

Ne ekilse, o biçilir dünyada:
Zeynep öldü, Ülker, erdi murada!







Üye Girişi